Zeval-i Lezzet
Nimetin zevalindeki eleme düçar olanların dikkatine! Yaşarken vaktin nasıl geçtiğini anlamadığınız o güzel zamanlar gün gelip acınız oluyorsa, geçmişe bakıp bakıp derinden bir “ahh” çekiyorsanız, hatta geçmişi düşünmekten bulunduğunuz anı yaşayamıyorsanız; buyrun sizi bu tarafa alalım. Bazi anlar vardır ki yaşarken hiç bitmeyecek sanırsınız, ama ileride size “ohh” dedirtir ve şükre sevk eder. Bazi anlar da vardır ki; her şey çok güzeldir, harikadir, süperdir, fevkaladedir ama bittiğinde verdiği acı da kelimelere sığmaz. Peki üzülmeye gerek var mı? Tabii ki hayır! Çünkü zeval-i lezzetin çaresini bulmuşlar!!! Deniliyor ki, “Sebeb-i muhabbetiniz olan hüsn ve ihsan, fazl ve kemal; o mahbub-u bakinin cilve-i cemal-i bakisinden çok perdelerden geçip gayet zayif bir gölgenin gölgesidir.” Yani bu dünyada adına şiirler yazdığımız, önüne kırmızı halılar serdiğimiz o mecazi mahbubların güzelliği ve aldığımız bütün lezzetler; tabiri caiz ise bir nevi haşlama çay. Bir düşünün Allah aşkına. Hiç haşlama çaydan aldığınız lezzetle, çayın iyice demlenmiş ilk hali bir olur mu? Ya bu nasıl soru? Elbette olmaz… Peki “bu ne biçim bi soru” diyen bizler, dünyanın fani olduğunu bildiği halde, neden mecazi mahbublara bu kadar deger veriyor? Niçin lezzetin zevalinden bu derece elem duyuyor? Hiç düşünmedik mi “bunca güzelliğin kaynağı nedir” diye? Hiç hatırlamadık mı dünyanın fani oluşunu? Halbuki bize o güzellikleri sunan Cenab-ı Hakk değil miydi? Ve bizler hayat vazifemizi bitirip yine ona dönecek olanlar olduğumuz halde, ne diye sefamızı cefaya çevirdik? İşte tüm bu yaralarımıza merhem sürecek bir Mahbub-u Baki'miz var. Madem O var ve bakidir, başkaları ne olursa olsun merak çekmeyelim. Unutmayalım ki, “Her şey zıddıyla bilinir.” Karanlık olmasa aydınlığın varlığından dahi haberdar olamayacağımız gibi, lezzeti lezzet yapan da acılardır. Hem, acının da lezzeti bir başka oluyor..













