Yenişehir’de Bir Öğle Vakti – Sevgi Soysal – Alıntılar
Okuduğum ilk Sevgi Soysal kitabı. Halkı mükemmel bir şekilde gözlemlemiş ve gözlemlerini ustalıkla dile getirebilmiş. Ayrıca çok güçlü bir sol perspektifi var. Hikayeleştirmelerine ayrıca bayıldım. Bir Ankara hikayesi olmasına rağmen, çok sürükleyici geldi bana. İçerisindeki karakterlerde, insan muhakkak tanıdığı birilerini hatta yer yer kendini buluyor. Bununla beraber karakterlerin iç dünyalarını bilirmiş gibi yazması, kitabın bazı yerlerinde, inandırıcılığın azalmasına neden oluyor. Kesinlikle tavsiye edeceğim, keyifli bir kitap. -hbasarik
Bu arada ağabeyi evlenip çocuk sahibi olmuş, ana babalarının alınyazılarını değiştirmek konusunda birbirlerine vermiş oldukları andı, kendi açısından bozmuştu bir bakıma. -67
Ama anası, ağabeyinin elbette evleneceğini, yaşının çoktan geldiğini söyleyerek haklı çıkarıyordu oğlunu. “ Sen de bir gün evleneceksin,” diyordu. “Sen de bir gün evlenip yabana gideceksin, diyordu babası, “o zaman ya çocuğun olduğu için çalışamayacaksın ya da kocana yardım etmek zorunda kalacaksın. Elin oğlu niçin anana babana baksın? İyisi mi ben de şimdiden bir iş bulayım kendime.” Mehtap bu muhtemel, kaçınılmaz gösterilen ihanetin sözünün bile edilmesini istemiyordu. Ama yüreğinin derinlerinde bir yerlerinde, söylenenlerin yanlış olmadığını hissediyor, kendisini en güzel inançlarına sırt çevirmeye zorlayan bilinmez bir düşmana kin besliyordu. -69
Babası bu sabah, özel bir şirkette yeniden çalışmaya başlamıştı. Karayolları’nda aldığı paranın daha azına ve daha fazla çalışma saati karşılığında. Birileri, ağabeyi ya da başkaları, ama mutlaka birileri ihanet etmişti. Mehtap’ın bütün çocukluğunu, inanç ve çabalarını hiçe indirgeyen, gözünü bile kırpmadan düşündeki yaşlı kurdu babasının üstüne salan birileri vardı. (...)
Kendisi bu bankaya bütün sıkıntılarına rağmen, bazen çorap, bazen sinema parasından kısarak, beş on lira yatırıyordu her ay. Çok az para birikmişti şimdiye kadar. Ama bu para, çok yavaş, dayanılmaz yavaşlıkta çoğalsa da, bunun bir kuruşunu bile, Allah göstermesin ölüm ve hastalık hariç, hiç çekmemeye kararlıydı. Bazen bütün yaşıtlarının aklına esiveren istekleri büyük bir kararlılıkla içine bastırıyor; okulunu bitirince, maaşı artınca bu parayı mutlaka çoğaltacağını, bir ev kredisi alacağını (evdekilerden gizliyordu para biriktirdiğini), alacağı katla onlara sürpriz yapacağını; bakın nasıl ihanet etmedim ben, nasıl boşa çabalamadım, bakın ampul ışığında anlatılan masal masal değildi, mümkündü, her şey, bunca çabayla her şey mümkündür, diye bağıracağını umuyordu. Ama parası çok yavaş çoğalırken kredi almak için yatırılması gereken paranın miktarı da çoğalıyor, hele en kötüsü, kat fiyatları kendi biriktirme hızıyla kıyaslanmayacak bir hızla artıyordu. Evet değişiyordu bir şeyler, ama hep o büyük başlı kurdun işine geliyordu bu. (...)
“Bari paranızın bir kısmını bırakın da, yine para yatıracağınız zaman yeniden hesap açtırmak zorunda kalmayın.”
Necip Bey şaşkınlıkla baktı Mehtap’ın yüzüne. Bankada hep bu kız görürdü işini. Ço sessiz, çok ciddi bir kızdı. Şimdiye kadar böyle soru sorulmadan konuştuğunu hiç görmemişti. Kızın yüzüne dikkatle baktı. Kızın yorgun, rakamlardan mavisi sulanmış gözlerindeki yalvarıcı ifadeye bir anlam veremedi. Mehtap’ın kendi masalını savunduğunu nasıl bilebilirdi? Necip Bey, mirasının tükenmesine ilk kez ilgi gösteren, buna acıyan biriyle karşılaştığı duygusuyla kızın laubaliliğini hoş gördü. -71
Mehtap, Necip Bey’in ardından baktı. İyi ki artık bankaya uğramayacak diye düşündü. Durmadan bankadaki parasını çeken, bir umudu durmadan azaltan, bir gün her şeyin bankadaki paralarla değişivereceği umudunu sarsan, masalı inanılmazlaştıran, ihanetin tarafını tutan biriydi bu. (...)
Öğlenleri çok hafif yerdi. Bu kara dünyada şık bir görünümü korumaya çok önem verirdi. Güzelliği savunan ve koruyan kaç kişi kaldı? -73
Çocukken kara çoraplı çocuklar kendisine engel olmasınlar diye sevmemişti onları. Şimdi sık sık insanlık, hümanizm gibi sözcükler kullanıyordu. Kullanması gereken sözcüklerdi bunlar. Bu sözcüklerle ilgili, gerekli bilgileri de öğrenmişti. Ama sevmeyi daha küçük yaşlarda unutmuştu. Bu konuda hiçbir çalışkanlık göstermemişti. Hiçbir deneyi yoktu. Öyle güdük kalmış, öylesine kireçlenmişti ki sevme yönü, şimdi sevmeye başlaması demek hayat boyu hiç jimlastik yapmamış bir insanın takla atmaya kalkışması gibi bir şey olurdu. Belkemiği kırılabilirdi insanın. İnsanlarla, çalışmasına engel olurlar diye, insanca bağlar kurmaya pek alışık olmadığından, şimdi insanlığın geleceği konusunda düşüncelerini ileri sürmek durumunda kaldığında, şu ya da bu kitapta okukuduğu, şu ya da bu düşünürden sözcükler sıralıyordu. -98
Kendi ocağındaki yoksula hayrı dokunmayanın alemin öksüzüne ne hayrı dokunurmuş. -105
Olcay, anasının bu işi, sadece ve sadece dünyasını tedirgin etmek için yaptığına emindi. Anası hep sevdiği ve hoşlandığı şeylerle arasına girmişti. Sevgiyle arasına. Sevdiği bir kitapsa, kitapla arasına. Renkli balonlarla arasına... -109
Çünkü, yoksul çocukları, babanesinin ona anlattığı masallardaki uçan halıya bindirir gibi, balonuyla Kafdağı’nın ardına uçurmak istiyordu. Bu çocukları Kafdağı’nın ardına uçurmak istemesinin nedeni basitti. Bu çocukların niçin yoksul olduğunu sorduğunda, bu dünyanın böyle olduğu söyleniyordu kendisine. “Ben büyüyünce çok zengin olacağım, bütün bu çocukları kocaman bir evin içine koyacağım. O zaman kaldırımın üstünde kıvrılıp yatmayacaklar...” “Dünyayı değiştimek sana mı kaldı akılsız?” Hep böyle cevaplar verecekti anası. Olcay bu cevapların nedenini anasınıan cimriliğine bağlayıp kızıyordu. Hangi çocuk anasının kendisini, oyuncakçı dükkanlarının, simitçilerin, sondurmacıların önünden hırsla çekişini hoş görebilir? -111
Babaannesini severdi Olcay. (....) O anası gibi, umursamaz bir el hareketiyle, yoksul çocukları hep yoksul olmaya mahkum etmiyor, onları prenses, prens, kral yapıyordu. (...) Annesi başkalarına verdiği için hiç balon almayacağını söylüyordu. -112
Olcay, Pazar günlerinin dışında, bahçeye çıktığı zamanlar, sevgisizlik duvarını aşmak istedi hep. Çocuklarla ilişkisinde uzlaşmacıydı. Sevilmeye çaba gösterirdi. Kendisini de oynatmaları için aşağıdan alırdı. Çocuklar hemen anladılar bunu. Güçsüzlüğe karşı gösterdikleri doğal tepkiyle alaya aldılar onu. Topunu elinden alırla, buna karşılık onu oynatmazlardı. Terledi terleyecek, diye mızmız yetiştirilmiş olduğu için hiçbir oyunu iyi oynayamıyordu. Güçsüz ve hastalıklıydı. Çabuk yorulurdu. Arkadaşlarıyla başa çıkması mümkün değildi. Hem topunu alıyorlar hem de sevmiyorları onu. Bazen bu haksızlığa dayanamayıp anasına şikayet ediyor, topunu geri alıyordu. Çocuklar hiç konuşmayarak intikam alıyorlardı ondan. O zaman, kendisiyle barışmaları için yalvarıyordu onlara. Yine barışmıyorlardı. Yeterince yalvarttıklarına akılları yatınca, “Git bize ciklet al, o zaman barışırız,” diyorlardı. O da anasından gizli ciklet alıyordu onlara. Çocuklaırn sandığı gibi zengin değildi ki. Anası çok az harçlık verirdi. -114
O sıralar Camus en sevdiği yazar oldu. İnsan sevgisi ve elde olmayan başarısızlık... çok yakın geldi bu bakış açısı ona. Yabancı’yı büyük bir heyecanla okudu. Seçilmemiş insan ilişkilerinin olumsuz alınyazısı, çocukluğunu, sağlıksızlığını yeniden utandırıyordu içinde. Sartre’ın Duvar adlı kitabını okudu. Çocukluğunun sevgisizlik duvarı yeniden büyüdü düşüncesinde. -116
Oğluna olan sevgisi cimriliğini yenemediği için, bu sevgiyi başkalarına ödetirdi. -117
Ona niçin bu kadar kızıyorum? Sonuç olarak herhangi biri o. Üstelik annem. Belki de gerçeği görmemde, ters davranışlarıyla yardımcı olanlardan biri. Bana istediğim anlayışı, sıcaklığı gösterseydi, belki gevşerdim. Sevgi aranmazdım. Aranmazdım. -122
Olcau, anasının haklı olup olmadığını düşünmüştü. Tanıyor muydu bunları gerçekten? Ali’nin sözleri geldi aklına. “Senin sınıfından olanların, hep kelekçe bir saflığı vardır. Sorunlara sınıf açısından değil, gözü yaşlı bir yufka yüreklilikle bakar, halkı tanımazsınız. Onlar da güven duymaz size. Suçluluk duygusu ve gözyaşları onlar için pek önemli, daha doğrusu yararlı değil. Onlar kendilerini ne suçlu hissederler ne de yufka yürekleri vardır. Kuşkulu ve gerektiğinde haindirler. İyi yürekli ya da kötü yürekli olmakla ilgisi yok onların, var olup olmamkla ilgisi var. Buna da bilek ister. Zayıflardan hoşlanmazlar. Onları kendine inandırman için, ne iyi niyet, ne de insan sevgisi yeterlidir. Tam tersine. Onlara katıldığına dair kanıt isterler. Seni onlardan ayıran şeylerle bağını koparmanı isterler. Yani bu düzenle olan bağını. Çğnkü bu yürek denen nesne katılaşıverir ve o zaman eski rahatlığına dönebilirsin kolayca. İşte bunun için güvenmezler. Tuzu kuru olmak hikayesi. Dönüş yollarını bozduğuna akılları kesmedikçe de sürer kuşkuları. -123
Ne demek hükümete girmek? Kafaları hükümet deyince yıllar yılı, padişah, nazır, paşa gibi ulaşılmaz yükseklikteki insanları düşünmeye alışık olduğundan, Doğan Bey’i de öyle büyütmüşlerdi. Çok büyük adam olmuştu Doğan Bey yani. Ve onlar için büyük adam kısaca, yanında ayakta durulması gereken, eli öpülen, her sözü buyruk kabul edilen biriydi. -129
Eşya verilmez, soyunu inkar etmek gibi bir şey bu. İnsanın soyunu sopunu sahip olduğu eşyalar belirler. -132
Mevhibe Hanım kayınpederinin ufak bahçesinde iki vişne ağacı varken çilek reçeli yapmaya kalkmaz. Bu felsefe sonuç olarak Mevhibe Hanımların evinde çocukları isyan ettiren bir tekdüzelik yaratmıştır. -133
Mevhibe Hanım çocuklarını bu ev içi saatinin parçaları gibi görür. Onlar, akreple yelkovanın aynı yönde dönebilmesi için yerlerinde durmalıdırlar. Ayakkabılarını ve ellerini kirletmeden. Kendi başlarına bir şey yapmaları bu gidişi bozar. Çocuklar için, bu makinenin içinde, bu makineyi belirli bir biçimde işletmekten başka bir durum söz konusu olamayacağına göre, onlar ancak bu makineden koparak aynı yönde dönmenin aracı olmaktan kurtulabilirler. Ama o zaman makinenin çalışmayacağını Mevhibe Hanım. Buna göz yummaya da hiç niyeti yoktur. Çocukları ise, aslında belirli bir makinenin parçası olduklarını bildiklerinden, bu makineden kopsalar da tek başlarına anlamsız bir parça olarak kalmak ya da beğendikleri makineye uyamamak ya da uydukları makinenin yine beğenmedikleri bir makine olması korkusuyla olumsuz bir sınırda yaşarlar. -134
“Benimle bir şey içer misiniz?”
“hayır”
“Niçin?”
“İçki içecek param yok.”
“Sizi ben çağırdım.”
“Olabilir, ama benim paramın olmaması önemli.”
“Canım, başka zaman da siz çağırırsınız beni.”
“Mesele burda ya, başka zaman da param olmaz benim.”
“O zaman kimde para varsa o verir. Lafı mı olur bunun?”
“Tabii, olmayan için lafı olur.” (...)
Doğan düşüncelerinde katılığı severdi. Ali’nin ise, sorunlara, bağlı oldukları olaylar ve durumlara göre değişikbakabildiğini ve değerlendirmelerindeki bu değişimin ona bir anlamda esneklik verdiğini seziyordu. Sonraları Doğan, Ali’ye, “Senin sınıfından olanların daha katı olmaları gerekmez mi?” diye sorduğunda, “Tam tersi,” demişti Ali, “asıl senin gibi, sorunlara sadece okuyarak yaklaşanlar katıdır. Olaylar karşısında gerekli uyum ve değişim gücü genellikle yoktur onlarda. Çünkü aslında suçlu ve korkaktırlar. Kim ki bir şeyi gizlemek ister, duvar çekmeye meraklı olur. Küçük burjuva aydınları, aslında bir suçluluk duygusuyla düşüncelerine gem vuramayıp alıp başlarını giderler. Kendilerini değiştirememe korkusu, onlara sözde her şeyi bir çırpıda değiştirme ataklığı verir. Bazen teoriyi, korkaklık ve suçluluklarını gizleyecek bir duvar gibi kullanırlar. Hareketlilik ve esnekliğin gerekli olduğu durumlarda bu katı, dural duvar olayların gübüne, baskısına dayanamayıverir ve ardından korku ve suçluluk sırıtır. -161
Doğan ayrılmak istemiyordu Ali’den. Ona bir daha rastlamamaktan korkuyordu. Paris’ten döndüğünden beri, Paris’te başlayan, ama kahvehane esprileri içinde günbegün uyuşup kabuğunu kıramayan sıkıntıyı fora ediyordu içinde. Başarısızlığını, anlamsızlığını. Filimcilik okumak istemiş, yapamamıştı. Belki de yeterince istememişti bunu. Belki de yeterince istediği hiçbir şey yoktu. Okuduğu bir yığın kitap aslında kafasını karıştırmaktan, daha doğrusu kendisini sıkan şeylerin çoğalmasından başka bir sonuç vermemişti. Hiçbir zincirin halkası olamamıştı. Ne öğrenci, ne sanatçı, ne aydın, ne de gerçek bir burjuva. -162
Oğlu eve dönen ana rahatsız mı olurmuş? (...)
Bir insanın her durumu paylaşabilecek kadar yakın bir dostu olabileceğini aklı almazdı. -163
Aslında her şeyin iyisini sevmeli ya. İnsan dediğin, yapabileceğinin en iyisine layık görmeli kendini. -169
“Nerden çıkarıyorsun bunları?” “Çıkarmıyorum. Soruyorum. Sormak iyidir. Yanılmamak için.”
“iyi, herkes kendi yolunu kendi bulacaksa, bir şeyler bildiklerini, bazı şeylere yön verdiklerini iddia edenlerin bilmeyenlere karşı bir sorumlulukları yoksa o zaman haklısın. Ama böyle düşünen bir insanın başkaarını eleştirmeye hakkı yoktur pek.” (...) “Sen, sıf çevrende sana sıkıntı veren ve bu yüzden karşı çıktığın şeylere, daha da karşı çıkmış olmak için dostluk ediyorsun benimle. Benim gibileri beğenmekle kendi içinde bir değişim yaptığını sanıyorsun. Benim, başka türlü olması mümkün olmayan nice ufak davranışım, sende hayranlık uyandırıyor. Doğal davranışlarımın önemsenmesi rahatsız ediyor beni, çünkü bunlar benim marifetim değil, içinde büyüdüğüm koşullaırn sonucu. Bir işçi çocuğu olmamı önemsiyorsun, oysa bu da benim marifetim falan değil. Dostluğumuzun sağlıklı olabilmesi için, yanlış yere edindiğin komplekslerin ışığında görmemelisin beni. Bunların dışında, yalın ve çıplak, beni, benim sorumlu olduğum yönlerimle değerlendirmelisin. -180
“işte ben, bu alışkanlıkarından biri olmak istemem. Senin düzenle olan bağlarından biri. Sabahki diş fırçan, ya da kolunun altına sürdüğün deodorant, ya da yumurtalı şampuan olmak istemem. Bunların günlük mutluluğunda, rahatlığında belki sadece ufak bir payları var. İşte ben bu gündelik mutluluğun daha büyük bir payı olmak istemem. Yani daha rahat olman, korkmaman için örneğin, destek olamam sana. Düzenle büyün bağlarını koparabildiğin zaman, ki bu cesaret ister, bu cesareti gösterebildikten sonra zaten karanlıktan korkmayan biri olursun. O zaman yine beni seversen, bu sevgi kabulümdür. Tamam mı?” -185
Bir labirent içinde geçen anlamsız çabalama yılları sonunda, kendi başına gördüğünü sandığı ışığı başkalarıyla paylaşmaya yanaşmak istemiyordu. Bir düşünceyi, bir buluşu, bir kurtuluşu, inancı, aydınlığı, dostluğu, sevgiyi, bu en insanca ve paylaşılması en gerekli şeyleri bile, yenemediği bir mülkiyet duygusuyla sadece kendisine alıkoymak istiyordu. -189
Susmuştu Olcay. “Berbere,” diyememişti. Söyleseydi doğal karşılayacaktı Ali. Ama niçin doğal kaşılıyordu, karşılamaması gerekirdi. Yaşamındaki tutarsızlığı söylemesi gerekirdi Olcay’a. Kendisini değiştiremeyen... Berber tornasından çıkıp operaya gitmekle, inanmadığı bir çevrenin inanmadığı alışkanlıklarını sürdürmekle, karşı çıkışlarındaki samimiyetsizliğin ortaya döküldüğünü yüzüne haykırmalıydı. Ama, böyle yapmazdı Ali, sade bir sesle, “Öyle mi?” derdi sadece, “Öyleyse bu akşam yalnız çalışırım. Yarın zamanın olursa sen de gel.” Bunun böyle olacağını düşündükçe bozuluyordu Olcay. Ali böyle davranmakla, Olcay’ı ciddiye almadığını göstermiş olmuyor muydu? Belki de Olcay’ı, yorucu kavgasının bir süsü olarak görüyordu. Olcay’ın inancının, kavgasının içine dalmasına hoşgörüyle katlanıyordu. -202
Can dediğin bir kez çıkar. Ama canı göze aldın mı hep karşılığını alırsın. Canın bir defacık gider ama canını göze alan hep karlı çıkar. Ya sermayen olacak ya da gözünü kırpmadan öne süreceksin canını. Bunun dışında hayat boyu uşaklık var. -226
Gülen adam, bir kez eli açık olur. Bu asık suratlılar, aslında cimri soyludur. Ve çoğunluktadırlar. İşte bir gülmeyi bile esirgeyen adam, parayı haydi haydi esirger. Bu sokaktan geçen şehirli kısmının çoğu hiçbir şeyi karşılıksız yapmaz. Gülmeyi de. Ya kendisini alsın diye yavuklusuna güler, ya iyi et versin diye kasaba güler, ya terfi ettirsin diye müdürüne güler, ya oy versin diye halka güler. Böyle, karşılıksız gülmeyi bilmez. Durup dururken gülenden de kuşkulanır. Suratını asıverir, benden bir şey isteyecek diye. -227
Bunlar böyledir, eğlenmesini bilmezler, bunların düğünlerinde kına yakılırken millet, ağlaşır, her bir şeyleri yaslı. Hele karı kısmı anca gizli gizli, kilerden ekmek çalar gibi oynar. Yemeler, sevmeler hep gizli saklı. Suyu bile çömelip arkalarını dönerek gizli içerler. Şu güzelim cenabı hakkın şaşırıp da bize verdiği gurban olunası hayatı bir suç gibi yaşarlar. Bizler, bize bedavadan verilen tek şeyin kıymetini biliriz, onun için bizde neşe de serbest, yaygara da. Yaygara kanunu geçer biz Çingenelerde. Herkes aklina geleni bağıra çağıra söyler. Karılar avluda çamaşırı bağıra çağıra türkü çığırarak yıkar. Kavgamız, her bi şeyimiz açıkta, bağıra çağıra; gizli, saklı malımız da yoktur, birikmiş paramız da. Çingene kızının çeyiz sandığı olmaz. Çulumuzu sırtımıza vurduk mu beğen memleketini. Sıla hasreti bilmeyiz biz. Dört duvara, masaya, iskemleye hele hiç bağlanmayız. Sandık da ne oluyormuş? Sırtına sandığını vurup da ne olacak, tabutunu taşır gibi. Çok eşyayı sevmeyiz biz, eşeği severiz. (...) Çingene karısı doğurduğu çocuğun, meme emzirdiği çocuğun anasıdır. Koyup gittiği çocuğu unutuverir. Bir kendini taşıyacaksın bu hayatta. -231
Ne kadar çok ve birbirine benzemeyen arkadaşları vardı Ali’nin. Bu birbirlerine benzemeyen insanların hepsiyle ayrı ayrı nasıl anlaşıyordu? Bu biraz karaktersizlik gibi görünüyordu Doğan’a. Öyle ya insanın belirli bir kişiliği olunca, bu kişiliğe akraba olanlarla dost olabilir ancak. Ya da kişiliğinden ödün vermesi gerekir. Şimdi Ali’ye bunu söylese, kişilik de neymiş, öyle insandan ayrı, insanüstü bir şeyse, insana açık olur, derdi. -233
“Onunla ilgilenmediğimi söyledim.” “O zaman niçin benim diyorsun? Ya senin, ya değil, ona göre. Bu pabuçlar senin mi?”-235
Bir şeye sahip olmanın zor olduğunu çocukluğunda öğrenmişti Aysel. Kendi gibi en az on kişinin hakkından gelemeyenin hiçbir şeye sahip olmaya hakkı yoktu. -238
Aysel, daha çocukken, polisin durumları değiştirmek için olmadığını anlamıştı. Hele belaları değiştirmek için hiç. Karakol, bela çemberinin yörüngesi içinde bir yerdi ve bu çembere takılıp dönenler bu yörüngeden geçecerlerdi ister istemez. (...) Aysel çocukluğunda belanın insan biçiminde olduğunu görmüşütü. En yakınındaki insan belandı senin. Annen, baban, kardeşin, dostun. Bunlarla dişe diş çarpışman gerekiyordu, polis de bu çarpışmanın vazgeçilmez seyircilerinden biriydi. -240
Kim korkusunu daha iyi gizler, bıçkınlığa dönüştürürse o kazanır. -244
Buraya getirirlerken eline kelepçe vuran polise, “Fahişe yakalamak da iş mi?” dmiş, sonra polisin on yıldır bu işte olduğunu öğrenmişti. “Ulan on yıldır fahişeliğin kalktığını gördün mü?”, “Görmedim.” “Eeeh, demek ki işin fuhuşla mücadele değil; tek başına fuhuş mu olurmuş? Biz kimlerle fuhuş yapıyoruz? Senin büyüklerinle. Onlarla mücadele etsene sıkıyorsa.” -246
Hüviyetsiz olduğu için merkeze ilk götürülüşü değildi bu. Erkekler böyleyd,, hem bu iş için para verirler, hem de yasak ederler. Birbirlerini tutmaz şeyler yapan alıklardır bunlar. Alık oldukları için para veriliyordu bazı erkeklere herhal. Hırsızı hem tut, hem bırak demek için. -247












