@BilgeKam: #Tanrilar inanmaya muhtac olan ile inanmaya muhtac olmayan arasinda ayirimcilik gutmeden herkese esenlik versinler #alasalasalas https://twitter.com/aronberk/status/835575507810922499
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from Türkiye

seen from United States
seen from Türkiye
seen from United States

seen from Uruguay

seen from United States
seen from Brazil

seen from United States
seen from Türkiye

seen from Germany
seen from United States
seen from United States
seen from China

seen from United States

seen from United States
@BilgeKam: #Tanrilar inanmaya muhtac olan ile inanmaya muhtac olmayan arasinda ayirimcilik gutmeden herkese esenlik versinler #alasalasalas https://twitter.com/aronberk/status/835575507810922499
#cayaannar xabazii xoostyra paraplannañ ucuģarģa oñ polģan #tanrilar yardimi uzerinden yamac parasutuyneñ ucmak nasip oldu #Adana #Menekse #Turkiye
Tanrılar
Şu anda gözlerinde gördüklerim şunlar: yağmurlu gece, dar sokak, uzakta kayarak gözden kaybolan sokak lambaları. Dik eğimli çatılardan inen su oluklardan aşağı akıyor. Her oluğun yılan ağzının altında çevresi yeşil çemberli bir kova var. Sokağın her iki yanındaki kara duvarların önüne dizi dizi kovalar sıralanmış. Soğuk cıva ile doluşlarını izliyorum. Yağmurun cıvası kabarıp taşıyor. Uzakta siperliksiz, çıplak lambalar uç uca eklenmiş dik ışınlarıyla yağmurlu karanlıkta yüzüyorlar. Kovalardan su taşıyor.
Böylece senin bulutlu gözlerine, geceleyin yağmurun guruldayıp hışırdadığı o dar sokağa girmeyi başarıyorum. Bana bir gülümseyiver. Neden bana böyle uğursuzca, kötü kötü bakıyorsun? Sabah oldu. Gece boyu yıldızlar çocuk sesleriyle haykırdılar ve çatıda biri keskin bir yayla bir kemanı kâh paraladı kâh okşadı. Bak, güneş alev alev bir yelkenli gibi yavaşça duvardan geçti. Senden her şeyi sarıp sarmalayan dumanlı bir pus yayılıyor. Gözlerinde tozlar uçuşmaya başlıyor, milyonlarca altın evren. Gülümsedin!
Birlikte balkona çıkıyoruz. Mevsim ilkbahar. Aşağıda, sokağın ortasında sarı bukleli bir oğlan alelacele bir Tanrı resmi çiziktiriyor. Tanrı bir kaldırımdan öbürüne uzanıyor. Oğlan elinde küçük bir tebeşir parçası, bir küçük ak karakalem tutuyor ve çömelip döne döne, geniş tebeşir darbeleriyle çiziyor. Bu beyaz Tanrının kocaman beyaz düğmeleri ve dışarıya dönük ayakları var. Asfaltın üstünde çarmıha gerilmiş bir halde yuvarlak gözlerle göğe bakıyor. Ağzı beyaz bir yay. Derken ağzında kütük iriliğinde bir puro beliriyor. Oğlan helezoni saplamalarla dumanı imgeleyen sarmallar çiziyor. Elleri böğründe durup eserini inceliyor. Bir düğme daha ekliyor… Yolun karşısında bir pencere çat diye açıldı, gür ve mutlu bir kadın sesi çın çın çınlayarak oğlanı çağırdı. Oğlan tebeşire bir tekme savurup şimşek gibi içeri daldı. Morumsu asfaltın üzerinde beyaz, geometrik Tanrı göğe bakarak kalakaldı. Gözlerin yine kapkara kesildi. Elbet neyi anımsadığının farkındayım. Yatak odamızın bir köşesinde, ikonanın altında renkli bir lastik top durur. Bazen yavaşça, kederle masadan aşağı zıplar ve yerde teker meker yuvarlanır. Topu ikonanın altındaki yerine koy ve sonra, ne dersin, yürüyüşe çıksak mı?
Bahar havası. Oldukça yumuşak. Sokakta sıralanan ıhlamurları görüyor musun? Islak yeşil pullarla kaplı kara dallar. Dünyadaki bütün ağaçlar bir yerlere giderler. Sürekli seferdedirler. Biz buraya, bu kente gelirken tren vagonumuzun pencerelerinin önünden geçen ağaçları anımsıyor musun? Kafa kafaya verip ırmağı nasıl aşacaklârını tartışan on iki kavağı anımsadın mı? Daha da eskiden, bir keresinde Kırım’da çiçek açmış bir badem ağacının üstüne eğilmiş bir selvi görmüştüm. Evvel zaman içinde selvi, bir telin ucuna bağlı fırçasıyla, kolunun altında merdiveniyle, boylu boslu bir baca temizleyicisiymiş. Zavallıcık, badem çiçekleri kadar pembe, ufak tefek bir çamaşırcı kıza sırılsıklam âşık olmuş. İşte, sonunda kavuştular ve birlikte bir yerlere gidiyorlar. Kızın pembe önlüğü meltemde balonlanıyor ve adam hâlâ kıza is bulaştırmaktan korkar gibi sakınarak onun üzerine doğru eğiliyor. Birinci sınıf bir masal… Bütün ağaçlar hacıdır. Bir Mesihleri vardır ve onu ararlar. Bu Mesih görkemli bir Lübnan selvisidir, belki de ufacık bir şeydir, tundrada hiç göze çarpmayan küçücük bir çalı.
Bugün kentin içinden kimi ıhlamurlar geçiyor. Onlara birtakım kısıtlamalar getirmek istediler. Gövdelerinin çevresine çember biçiminde tahta çitler diktiler. Ama her şeye karşın ıhlamurlar hareket halindeler.
Çatılar yan yatmış, güneşten gözleri kamaşmış aynalar gibi pırıl pırıl parlıyorlar. Kanatlı bir kadın bir pervazın üstünde ayakta durmuş cam siliyor. Eğiliyor, dudaklarını sarkıtıp, bir tutam alevli saçı yüzünden geri itiyor. Havada hafif bir benzin ve ıhlamur kokusu var. Pompei’de bir avluya giren konuğu hangi kokuların kibarca karşıladıklarını bugün kim bilebilir? Bundan yarım yüzyıl sonra şimdi sokaklarımızı ve odalarımızı dolduran kokuları kimse bilemeyecek. Her kentte yüzlercesi bulunan taştan bir kahraman askeri bir yerlerden kazıp çıkaracaklar ve bu geçmiş zaman Phidias’ına ağıtlar yakacaklar. Dünyadaki her şey güzeldir, ama insanoğlu güzelliği ancak çok ender ya da çok uzaktan görürse ayırt edebiliyor… Dinle… Biz bugün birer Tanrıyız! Mavi gölgelerimiz kocaman. Devasa, şenlikli bir dünyada dolaşıyoruz. Köşede uzun bir sütunu ıslak çadır bezleriyle sıkıca sarmışlar, bezlerin üstüne boya fırçasıyla rengârenk burgaçlar serpiştirmişler. Gazete satan yaşlı kadının çenesinde kıvırcık kırçıllı kıllar var ve açık mavi gözleri deli bakışlı. Başıbozuk gazeteler torbasından karmakarışık dışarı taşıyorlar. Gazetelerin iri puntoları aklıma uçan zebraları getiriyor.
Bir otobüs durakta durur. Üst katta sürücü avcuyla demir küpeşteye pat-pat vurur. Dümenci devasa dümeni olanca gücüyle döndürür. Giderek yükselen zorlu bir inilti, anlık bir gıcırtı. Enli tekerlekler asfalta gümüş damgalarını bastılar. Bugün, bu güneşli günde her şey mümkün. Bak - bir adam damdan bir telin üstüne atladı ve gülmekten kırılarak, kollar iki yana açık, sallanan sokağın ta yukarısında telde yürüyor. Bak - iki bina daha demin gayet dostça birdirbir oynadılar; sonuçta üç numara birle ikinin arasında kaldı; başta yerine tam oturmadı - altında bir boşluk gördüm, ince bir ışık şeridi. Ve bir kadın alanın ortasında durdu, başını geriye atıp bir şarkı tutturdu; çevresinde hemen bir kalabalık toplandı, derken kalabalık dalgalanarak geri çekildi; şimdi asfaltın üstünde içi boşalmış bir elbise, gökte ise saydam bir bulutçuk var. Gülüyorsun. Sen gülünce, bütün dünyayı öyle bir dönüştüreyim ki seni yansıtsın istiyorum. Ama gözlerinin ışığı hemencecik sönüverdi. Tutkuyla, korkarak soruyorsun, “Gitmek ister miydin… oraya? İster miydin? Orası bugün ne güzeldir, her şey çiçeklenmiştir…”
Elbet her şey çiçek açmıştır, elbet gideriz. Ne olsa sen ve ben birer Tanrıyız, değil mi? Keşfedilemez evrenlerin dönüşlerini kanımda hissediyorum…
Dinle - Yaşamım boyunca ciğerlerimi paralarcasına haykırarak koşmak istiyorum. Keşke tüm yaşam, zincirlerinden boşanmış bir uluma olsa. Kalabalığın gladyatörü selamlaması gibi. Durup düşünme, çığlığı kesme, soluk ver, yaşamın coşkusunu özgürce salıver. Her şey çiçekte. Her şey uçuyor. Her şey çığlık çığlığa, nefesi tıkanana dek çığlık atmakta. Gülmek. Koşmak. Sere serpe salınmış saçlar. Yaşam denilen işte bu. Sokakta deve güdüyorlar, onları sirkten hayvanat bahçesine götürüyorlar. Tombul hörgüçleri çalkanıp sallanıyor. Uzun, uysal yüzleri hayale dalmışlar gibi hafifçe yukarı kalkmış. Bahar günü bir sokakta deve güderlerken ölüm nasıl varolabilir. Köşede beklenmedik bir Rus çiçeği kokusu; ters yüz olmuş, ayakları koltukaltlarından çıkan hilkat garibesi bir dilenci ıslak, tüylü pençesiyle bir demet yeşilimsi ‘inci çiçeği uzatıyor bize… Yoldan geçen birine bir omuz atıyorum… İki devin anlık çarpışması. Neşeyle, görkemle lake bastonunu sallayarak üstüme geliyor. Bastonun ucu geriye salınırken adamın arkasındaki bir vitrinin camım kırıyor. Parlayan camın üstünde zikzaklar boy veriyor. Yok, bu yalnızca yansıyan ışığın gözüme sıçramasıymış. Kelebek, Kelebek! Kırmızı çizgili kara kelebek… Kadife parçası… Asfalta bir dalış yapıyor, hızla geçen bir arabayı ve yüksek bir yapıyı aşıp nisan göğünün nemli mavisine doğru süzülüyor. Bunun eşi bir başka kelebek bir zamanlar bir arenanın ak duvarına konmuş; alnına altın bir kurdele bağlamış olan senatörün kızı, incecik, kara gözlü Lesbia titreşen kanatların büyüsüne kapılıp dövüşçülerden birinin boğamsı boynunun ötekinin çıplak dizi altında çatırdadığı o kısacık anı, o gözleri kör eden toz dumanı kaçırmış.
Bugün ruhum gladyatörlerle, güneşle, dünyanın patırtısıyla dolu… Geniş basamaklardan uzun, loş bir yeraltı odasına iniyoruz. Ayaklarımın altında kaldırım taşları yankılanıyor. Cehennem ateşinde yanan günahkârların resimleri süslüyor gri duvarları. Kara gök gürültüsü uzakta kadife kıvrımları gibi kabarıyor. İleri atılıp dört bir yanımızda patlıyor. Bir Tanrının yolunu gözlermişçesine, başımız önümüzde koşturuyoruz. Bir cam ışıltısının içine tıkılıyoruz. Bir an güç toplayıp kapkara, dar bir boğaza dalıyoruz ve yerin yedi kat altında, deri kayışlara asılarak, boğuk bir gümbürtüyle, son sürat yol alıyoruz. Kehribar renkli ampuller bir an pat diye sönüyorlar ve bu kısacık an boyunca eften püften kürecikler karanlıkta korlanarak yanıyorlar - iblislerin patlak gözleri ya da yol arkadaşlarımızın puroları. Işıklar yeniden yanıyor. Bak, şuraya bak - vagonun camlı kapısının yanında duran şu siyah paltolu, uzun boylu adama. O dar uzun, sarımtırak yüzü, kemikli kemerli burnu tanır gibiyim. İnce dudaklarını sıkmış, kalın kaşlarının arası dikkatten kırışmış, başka birinin, özenle biçimlendirilmiş küçük yuvarlak bir sakalı olan, yüzü bir alçı maske kadar beyaz bir adamın bir konu üzerine açıklamalarını dinliyor. Ölçülü, uyaklı konuştuklarından eminim. Ya şu senin yanındaki kirpiklerini indirmiş açık sarı paltolu hanım - Dante’nin Beatrice’i olabilir mi dersin? Küf kokulu öbür dünyadan yeniden gün ışığına çıkıyoruz. Mezarlık kentin uzak varoşlarında. Büyük yapılar giderek seyrekleşiyorlar. Yeşilce boşluklar. Aynı başkentin eski bir taş baskısındaki görünümü geliyor aklıma.
Heybetli çitlerin yanında rüzgâra karşı yürüyoruz. Aynı bunun gibi güneşli, kıpır kıpır bir günde kuzeyin, Rusya’nın yolunu tutacağız. Tek tük çiçekler olacak, hendek boylarında hindibaların sarı yıldızları. Kumru grisi telgraf direkleri biz yanlarına yaklaşınca vınıldayacaklar. Dönemecin ardında çamlar, kızıl renkli kum, evin köşesi yüreğime saplanınca tökezlenip yüzükoyun yere kapaklanacağım. Bak! Boş yeşil alanların üstünde, göğün derinliklerinde bir uçak bir rüzgâr arpi gibi bas bir tınlamayla yol alıyor. Camsı kanatları parlıyor. Ne hoş, değil mi? Ah, dinle - 150 yıl kadar önce Paris’te geçen bir olayı anlatacağım. Bir sabah erkenden -mevsim sonbahardı, ağaçlar bulvarlar boyunca yumuşak, turuncu kütleler halinde körpe göğe doğru süzülüyordu- bir sabah erkenden satıcılar pazar yerinde toplanmışlardı; tezgâhlar sulu, parlak elmalarla doluydu; bal ve nemli saman kokuları havaya karışıyordu. Kulak kepçeleri ak ayva tüyleriyle kaplı yaşlı bir adam hiç acele etmeksizin ayazda kıpır kıpır eden çeşit çeşit kuşlarla dolu kafeslerine çekidüzen veriyordu; derken adam uykulu uykulu bir keçenin üzerine uzandı, çünkü seherin sisi belediye binasındaki saatin kara kadranındaki yaldızlı akreple yelkovanı henüz gözlerden saklamaktaydı. Adam henüz uyumuştu ki biri omzunu çekiştirmeye başladı. Bizim ihtiyar sıçrayıp kalktı ve karşısında soluk soluğa kalmış bir genç gördü. Bu genç sıska, uzun boylu, küçük kafalı ve küçük, sivri burunluydu. Gümüş rengi siyah çizgili ceketi yamuk iliklenmiş, at kuyrıığunu tutan kurdele çözülmüş, beyaz çoraplarının teki üst üste yığılan kırışıklar oluşturarak düşmüştü. “Bana bir kuş lazım, herhangi bir kuş - bir tavuk işimi görür,” dedi genç adam kafeslere aceleyle, üstünkörü göz gezdirdikten sonra. Yaşlı adam özenle küçük beyaz bir tavuk seçip çıkarttı ve hayvan adamın esmer ellerinde tüylerini kabartıp çırpınmaya başladı. “Bunun nesi var - hasta mı?” diye sordu genç adam, söz konusu olan bir inekmiş gibi. “Hasta mı? Yok devenin nalı!” diye hafiften sövdü ihtiyar. Genç adam ihtiyara şıkır şıkır bir metelik fırlatıp tavuğu bağrına bastırarak tezgâhların arasından bir koşu uzaklaştı. Derken durdu, atkuyruğunu bir kamçı gibi savurarak ansızın döndü ve gerisin geri yaşlı satıcının yanına koştu. “Bana bir de kafes lazım,” dedi.
Sonunda, kafesinin içindeki tavuğu ileriye doğru uzattığı elinde tutup öbür kolunu bir kova taşıyormuşçasına sallayarak çekip gittiğinde, ihtiyar öfkeyle homurdanıp yeniden keçesine uzandı. O gün alışverişin nasıl gittiği, daha sonra yaşlı adamın başına neler geldiği bizi hiç mi hiç ilgilendirmez. Genç adama gelince, o ünlü fizikçi Charles’ın oğlunun ta kendisiydi. Charles gözlüklerinin üstünden küçük tavuğa şöyle bir baktı, kafese sararmış tırnağıyla bir fiske attı ve şöyle dedi: “iyi, artık bir yolcumuz da var.” Sonra, gözlüklerini ciddiyetle parıldatarak ekledi, “Sana ve bana gelince oğlum, acele etmeyeceğiz. Yukarda, bulutların arasında havanın nasıl olduğunu Allah bilir.”
Aynı gün, önceden kararlaştırılan saatte, Champs de Mars’da, şaşkın bir kalabalığın önünde, üzerine karmaşık Çin desenleri işlenmiş, altına ipek kordonlarla yaldızlı bir gondol bağlanmış kocaman ama hafif bir kubbe hidrojenle dolduruldukça yavaş yavaş şişmeye başladı. Charles ve oğlu rüzgârın yana üfürdüğü dumanların arasında uğraşıyorlardı. Tavuk, başını yana eğmiş, boncuksu tek gözünü dikmiş, kafesinin telleri arasından çevreyi gözlüyordu. Her yanda rengârenk, allı pullu kaftanlar, havalı kadın giysileri, hasır şapkalar dolanıyordu; küre yalpalanarak havalandığında yaşlı fizikçi bir süre onu gözleriyle izledi, sonra oğlunun omzuna kapanıp gözyaşlarına - boğuldu; her yanda yüzlerce el, mendiller ve kurdelalar sallamaya başladı. Körpe, güneşli gökte nazlı bulutlar süzülüyorlardı. Koşuşan gölgelerle ve tutuşmuş ağaç benekleriyle kaplı titrek, açık yeşil yeryüzü giderek uzaklaşıyordu. Ta aşağılarda oyuncak atlılar dörtnala gidiyordu - ancak çok geçmeden küre yükseldi, görünmez oldu. Tavuk küçücük tek gözüyle aşağıyı gözlemeyi sürdürüyordu.
Uçuş gün boyu sürdü. Gün görkemli, göz alıcı bir gururla sona erdi. Gece olduğunda küre yavaşça aşağı inmeye başladı. Bir varmış, bir yokmuş, Loire kıyısında bir köyde gözleri velfecri okuyan iyi huylu bir adam yaşarmış. Şafak vakti çıkıp tarlaya gitmiş. Tarlanın ortasında şaşılası bir şey varmış: kocaman, rengârenk bir ipek yığını. Yığının hemen yanında alt üst olmuş küçük bir kafes duruyormuş. Kardan yapılmış gibi bembeyaz bir tavuk tel örgünün arasından kafasını uzatmış otların içinde küçük böcekler arayarak hiç durmadan sağı solu gagalıyormuş. Köylünün ilk başta ödü kopmuş, ancak sonra bunun saçları güz örümceklerinin ağları gibi havada uçuşan Meryem Ana’nın bir armağanı olduğunu anlamış. Karısı ipeği civardaki kasabada parça parça satmış; küçük yaldızlı gondol sıkıca kundaklanan ilk çocuklarına beşik olmuş; tavuk ise arka bahçenin yolunu tutmuş. Dinle, bitmedi.
Aradan zaman geçmiş, derken güneşli bir günde köylü ambarın kapısının yanındaki bir saman yığınının önünden geçerken kıvançlı bir gıdaklama duymuş. Eğilip bakmış. Tavuk yeşil tozanların içinden hop diye çıkıp güneşe karşı gözünü kısarak hızlı ve kurumlu adımlarla salınmaya başlamış. Bu arada samanların arasında sıcacık ve parlak dört altın yumurta ışıldamaktaymış. Buna hiç şaşmamalı. Rüzgârın önüne katılan tavuk günbatımının olanca kızartısını aşıp geçmiş ve bu sırada kızıl ibikli ateşli bir horoz olan güneş bizim tavuğun üstünde bir parça debelenmişmiş.
Köylü olan biteni anlamış mı, bilemiyorum. Parıltıdan gözlerini kırpıştırıp kısarak, avcunda hâlâ ılık, sapsağlam altın yumurtalarla uzun süre öylece kalmış. Sonra tahta pabuçlarını takırdatarak ve öyle bir nara atarak avludan koşup geçmiş ki, ırgatı onun baltayla bir parmağını uçurduğunu sanmış… Elbet bütün bunlar çok, ama çok eskiden oldu, havacı Latham’ın Manş Denizi’nin orta yerinde denize çakılıp, izninizle, batmakta olan Antoinette’inin yusufçuk kuyruğuna ilişip rüzgâra karşı sararmış bir sigara tüttürerek rakibi Bleriot’un küçük, güdük kanatlı aracıyla göğün derinliklerinde ilk kez Calais’den İngiltere’nin toz şekeri kumsallarına uçmasını izlemesinden çok daha önce.
Ama senin acını dindiremiyorum. Gözlerin neden yine kapkara kesildi? Hayır, bir şey söyleme. Her şeyi biliyorum. Ağlamamalısın. O benim masalımı duyabilir, duyabildiğinden eminim. Sözcükler sınır tanımaz. Anlamaya çalış! Bana öyle uğursuzca, kötü kötü bakıyorsun ki. Cenazeyi izleyen gece geliyor aklıma. Sen evde duramamıştın. Pırıldayan balçıkların içine dalmış çıkmıştık, sen ve ben. Yolumuzu yitirmiştik. Bilmediğimiz dar bir sokakta bulmuştuk kendimizi. Adını çıkartamadım, ama bir sokak lambasının camında bir ayna görüntüsü gibi ters yüz olduğunu seçebildim. Lambalar uzakta süzülerek gözden kayboluyorlardı. Çatılardan sular damlıyordu. Kara duvarlar boyunca yolun her iki yanına dizilmiş kovalar soğuk cıvayla doluyorlardı. Dolup taşıyorlardı. Derken birden ellerini umarsızca açarak konuştun: “Ama öyle minik, öyle sıcacıktı ki…”
Ağlayamadığım için beni affet, sıradan bir insan gibi oturup ağlayacağıma uzun boyumla, saç baş dağınık, alnımda bir parça güneş yanığı, durmadan şarkı söylediğim, bir yerlere koşturduğum, gelip geçen her kanada tutunmaya çabaladığım için beni affet. Affet. Ben böyleyim.
Çitlerin yanından yavaşça yürüyoruz. Mezarlık artık iyice yakın. İşte şurda, tozlu boş topraklar arasında baharın beyazıyla yeşiline bürünmüş bir adacık. Bundan sonra sen tek başına git. Ben seni burada beklerim. Gözlerinde anlık, utangaç bir gülümseme belirdi. Beni iyi tanırsın… Küçük kapı gıcırdadı, sonra çat diye kapandı. Seyrek otların arasında tek başıma oturuyorum. Az ötede içinde kırmızı lahanalar bulunan bir sebze bahçesi var. Boş arsanın berisinde fabrikalar batmayan tuğladan yapılma su aygırları gibi gök mavisi sisin içinde yüzüyorlar. Ayaklarımın dibinde, kumdaki bir çukurun içinde ezilmiş bir teneke kutu paslı paslı parlıyor. Çevremde sessizlik ve bir tür bahar boşluğu var. Ölüm yoktur. Rüzgâr gevşek bir bez bebek gibi yuvarlanarak arkadan üstüme geliyor ve tüy gibi patisiyle ensemi gıdıklıyor. Ölüm var olamaz.
Benim de yüreğim göklere yükselip günbatımının içinden geçti. Seninle benim yeniden altın bir oğlumuz olacak; senin gözyaşlarınla benim masallarımdan yaratılmış bir oğlan. Bugün gökte kesişen tellerin, fabrika bacalarının titreşen mozaiğinin, içi dışına çıkmış, kenarları testere dişli, yarı kopuk kapaklı şu paslı tenekenin güzelliklerinin bilincine vardım. Solmuş otlar boş arsanın tozlu tümsekleri boyunca pürtelaş bir yerlere gidiyorlar. Kollarımı kaldırıyorum. Güneş ışığı tenimden aşağı kayıyor. Tenim rengârenk kıvılcımlarla kaplanıyor. Kalkmak, kollarımı koskocaman açmak, görünmez kalabalıklara gösterişli, parlak bir söylev çekmek istiyorum. Söze şöyle başlardım:
"Ey ebemkuşağı renkli Tanrılar…"
Vladimir Nabokov, Bir Gunbatiminin Ayrintilari, Toplu Hikayeler 1 Ceviri: Seniha Akar