Boğazıma takılan geçici hevesler miydi, yoksa merak mı? İnsanlar söküldükleri yerden dikemez miydi tekrar kendini? Başka bir ten, başka bir beden, başka bir kalp buluyorlardı kendilerine istediklerinde; yoksa bedenlerinin içine sakladıkları pişmanlıklar mı çürütüyordu insanın kendisini? Öfkelerimizi hırslarımızla sulayarak büyüttüğümüz beşiklerde, pişmanlıklarımızın ağlamasına izin verecek cesareti bulabilecek miydik bir gün? Kaç canı kalmıştı pişmanlıklarımızın? Birkaç cümleyi aynanın karşısına geçip kendimize söyleyemediğimiz için hayatlarımızı mahvetmeye devam edecek miydik, hala?
Çocukken kurduğum hayaller, büyüdüğümde; insanların gerçek dünyasına bir bir esir düşmeye başlamıştı ve korkularım, bana belli etmeden süreklilik kazanıyordu. Herkes gerçeklik algısı adını verdiği soyut bir hayalin peşinden koşarken; ben bulutlardan parçalar seçerdim, gerçek olmasını istediğim hayallerim yoktu, ben gerçeklikte hayal olmayı seçmiştim. Kimseye söylemediğim isteklerim, adını kimsenin bilmediği sevgililerim, mum ışığının aydınlattığı dostluklarım, şekerden daha tatlı arkadaşlarım vardı. Sonra bütün hayallerim gerçekleşmeye başladı birer birer. İlk başta gerçek dünyanın hayallerimdeki gibi olmasının getirdiği sarhoşluk ile içten içe sevinsem de, zamanla durduramadım kendimi, daha çok hayal kurmaya ve kurduğum her hayali gerçekleştirmeye başladım. Belirli bir zamandan sonra alışmıştım her istediğim şeyin gerçek olmasına, şımarıklıktı belki. Fakat ben hayal kurdukça hayallerim gerçekleşmeye ve korkularım büyümeye devam etti. Bazı şeyler hayal olarak kalmalıydı ama ben o sınırı çok aşmıştım… Bu yüzden hayallerimi gerçeklik yok ediyordu… Ve ben yok olan hayallerime hiçbir şey yapamadım… Çünkü hayallerinde insanlar gibi bir ömrü vardı...
Dün bir rüya gördüm, galiba bununla ilgiliydi. Kalabalık bir meydanda herkes yüksek bir binanın altına toplanmış göğe doğru bakıyordu. Kendi aralarında konuşan insanların çıkardığı uğultu, kulak tırmalamayı çoktan aşmış; yoğun bir baş ağrısı yapıyordu. Birbirinin içine geçen kelimeleri ayıklamaya çalışırken oradakilerin göz bebeklerinden doğan o dehşet ifadesi hiç değişmiyordu. Sonra anlamaya başlıyordum bende olayı. Yüksek bir binanın ucunda bir insan sureti; aşağı ha düştü ha düşecek, yaşamasına da ölmesine de tek bir adım yetecek… Herkes atlayacağından o kadar emindi ki, vazgeçmesi için yalvarıyorlardı. Ben ise atlayamayacağından emin olarak çıkıyordum merdivenleri, çünkü biliyordum yarım bir hayat bırakmaz kimse geri de, yukarıda sureti bulunan insanın içinde hala bir ukde… Yavaşça yaklaşmaya çabalıyordum, avını ürkütmek istemeyen bir avcı gibi. Fakat hala emindim kendimden, kaybetmeye cesareti olmayan biri olmalıydı orada duran. Çünkü biliyordum ölmekte cesaret ister, tıpkı kaybetmek gibi. Ellerimi uzatıyordum tutması için, yüzünü dönmüyordu bana. Konuşmaya çalışıyordum, karşımdaki taştan bir duvar, dilim nasır tutuyor; yine de cevap bulmuyordu çabalarım. Sonra gözlerimi kapatıp derin bir nefes çektim içime, son bir kez daha yardım edecektim belirsiz insan suretine. Gözlerimi açtığımda bir baktım ki, yüksek bir binanın ucundayım ha düştüm ha düşecek, yaşamama da ölmeme de bir adım yetecek…
Biliyorum ki ben, pişmanlıklarımı başkalarına fısıldayacak kadar korkak değil, aynanın karşısında kendime haykıracak kadar cesaretliyim.