Olmayan Bir Aşkın İzleri
Şimdi yaşlarımı silmek için kullandığım peçeteyi buruşturup atıyorum. Bir insan hiç sahip olmadığı bir şeyi nasıl özleyebilir, nasıl bu kadar isteyebilir? Bizden olmazdı. Ben her gün kitap okuyan, resim çizen, tütsü yakan, iç huzuruna önem veren bir kızdım. Sen ise her gün yeni bir kızla tanışan, bu ülkeyi terk eden, duyguları umursamayan, pasif-agresif bir erkek. Her gece rüyalarımda seni görüyorum, yaşayabileceğimiz binbir senaryo her gün rüyalarımda seni misafir ediyor. Ama ben daha senin sesini, mimiklerini, seçtiğin kelimeleri, sevdiğin ya da sevmediğin şeyleri bilmiyorum. Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Sorun da bu zaten, birbirimizi tanımamamız. Nasıl her şeyi bu kadar kolay mahvedebildik bilmiyorum ama sanırım insan sahip olamadığı şeye daha çok değer veriyor. Olabilecek ihtimaller, olacak ihtimalin gerçekliğini gölgede bırakıyor. Küçükken sahip olamadığımız o oyuncağı hep hatırlarız. Başkasında olan, bizde olmayan o oyuncağı. Ama sahip olduğumuz, çok sevdiğimiz oyuncakları hatırlamayız. Belki sadece bir iki tanesi favorimizdir, onlara değer verdiğimiz için hatırlarız. Bizi ağlatan her şey ise içimizde iz bırakır. Olmuşların, olabileceklerin ve hatta olmayan şeylerin izini… Bende çok garip bir iz bıraktın ve ben bunun nasıl olduğunu bile anlamadım. O akşam markette karşılaşmamız kader miydi, yoksa küçük bir şehrin getirdiği bir zorunluluk muydu bilmiyorum. Her zaman sonu kötü, eksik biten hikâyelerin daha romantik olduğunu düşünmüşümdür. Ölen bir aşık ve onun için canını veren partneri, hiçbir zaman bir araya gelemeyen, gelemeyecek insanlar, sevdikleri halde terk etmek zorunda kalanlar… Kalp kırsalar da, can yaksalar da, aşkın varlığını ancak bıraktığı izi hissederek anlayabilirsin. Vampirlerin olayı da bu değil midir zaten? Sonsuz aşk gibi, her zaman sahip olamadıklarının peşindedirler. Ama işte mesele de burada: Bizim kötü sonla bitebilecek bir hikâyemiz bile yoktu. Biz boş bir sayfaydık. Daha başlığı bile konulmamış, kitaba dönüşme vaadiyle bir iki satır yazılıp bırakılmış bir sayfa. Bizden olmazdı. Yaşayacağımız kavgaları sana “merhaba” dediğim anda bile fark etmiştim. Belki de sorun buydu, yeterince aptal değildim. Seni değiştiremeyeceğimi biliyordum. Çünkü herkesin bir sorundan kaçma metodu vardı ve seninki benim kıskanç kişiliğime uymuyordu. Evet, senin yasını tutuyorum. Çünkü belki… Belki diyorum, beni uzakktan izlemeyi bırakır ama bu sadece bir ihtimaldi. Ne sen bunu ilerletecek kadar cesurdun ne de ben aptal. Bizim olmayan hikâyemizin sebebi de işte buydu: sorunlarımız. Küçükken izlediğim bir dizi vardı, baş karakterleri çok severdim. Öyle ki, her bölümü izlerken o dönem tanıdığım Tanrı'ya dua ederdim: “Ne olur, lütfen bu adamla aynı ada sahip biriyle birlikte olayım ve ben de o kadının adını alayım.” O kadar küçüktüm ki, eğer o insanın adını alırsam o insan olacağımı düşünüyordum. Ya da partnerimin o ada sahip olduğunda, onun gibi olacağını. Sanırım bu yüzden seni içimde yaşatmaya devam ettim. Seninle o aktörün aynı ada sahip olması yüzünden. Belki sana adınla seslenmek istedim. O aktörün dizideki partnerine baktığı gibi bana bakman için. O aktörün partnerini sevdiği gibi beni sevmen için. Ama ben artık küçük değilim. O yüzden anlıyorum farkı. Bana attığın video eski telefon kartımda duruyor. Yeniden açıp izledim, güldürdü beni. Ne kadar garip. Hiç buluşmamış, birbirimize dokunmamış olsak bile ben hâlâ seni düşünüyordum. Sen beni düşünüyor musun? Ben bir adamı düşünüyorum; kendisine karşı olan gururu için geri dönmeyen, merak etse bile beni sadece izlemekle kalan. Ben bir adamı tanımak istedim; canımı yakacağından yüzde yüz emin olduğum. Ben bir adamı çıkarttım hayatımdan; benim için mükemmel bir geleceği vaat eden. Belki de bunun gerçekliğinden korktum. Ama bildiğim bir şey var: Ben ilk ağlattığın kız değilim. Ve emin olduğum bir şey var: Son ağlattığın kız da asla olmayacağım. Biri yoğurttan ağzı yanınca onu üfleyerek yemeye başlarmış. Sanırım ben bunu yaşadım. Kalbimde artık senin de mezarın var; yaşarkenki hâlin olmasa da… Elveda.

















