mutlüzülmek buruk bir gülümsemenin adı

seen from United Kingdom
seen from Argentina

seen from United States

seen from Finland

seen from Japan
seen from Türkiye
seen from United States
seen from China
seen from United States

seen from Italy
seen from United States
seen from China

seen from T1
seen from Netherlands
seen from United States
seen from T1
seen from United States
seen from T1
seen from United States
seen from United States
mutlüzülmek buruk bir gülümsemenin adı
Senden ayrılmak istemiyorum ama seni, yanında kalmayacak kadar çok seviyorum.
Belki yanılıyorum, ama herhangi bir kimse hakkında, yalnızca gülüşüne bakarak hüküm vermek kabildir bence; onun için hiç tanımadığımız birinin gülüşü daha ilk karşılaşmanızda hoşunuza giderse, karşınızdakinin iyi bir adam olduğundan tereddüt etmeyiniz.
Bin yaşında gibiyim. Uyusaydım daha az yaşlanırdım. Bin yıl yaşamış gibi. On bin kez kadınlarla yatmış gibi. Artık yorulduğumu hissediyorum. Attığım adımların yavaşladığına tanık oluyorum. Bir gün o kadar yavaş yürüyeceğim ki, duracağım. Yakında o da olacak.. Devo'dan dönerken defalarca yolun sağındaki uçuruma sürmeyi düşündüm arabayı. Dakikada bin kez düşündüm. Havada birkaç saniye arabanın içinde asılı kalmayı. Ne kadınlar, ne yeni tanıştığımız adam, ne de sen! Hiçbiri aklıma gelmedi. Camım açıktı. Tek düşündüğüm, okyanusa doğru süzülürken camdan girecek rüzgardı. Gözlerimi kapatıp rüzgarın yüzümü dövmesini hissedecektim. Çok yaklaştım bu sefer. Ama yapmadım. En derinimden bir ses "İhanet bu!" dedi. "Neye, kime ihanet?" dedim. "Bana".. Ve vazgeçtim. 210'la giderken daracık yolda karşıma çıkacak bir kamyonun sileceklerini böğrüme saplanmış göreceğimi umarak sürdüm arabayı. Altına ağ gerilmiş bir ipin üstüne yürür gibi. Ne ölüm, ne de hayat; hiçbiri kovalamıyor beni rüyalarımda. Hiçbirinin eli bana değmiyor. Çünki, ellerim ceplerimde hiç olmadıkları kadar. Varlığıma nedensizlikten delirdim ben. Hiçbir nedeni kendime yakıştıramadığımdan. Hepsini giydim, hiçbiri olmadı, hepsi dar geldi. İnansaydım herhangi birine, uğruna gerekirse dünyayı kan gölüne çevirirdim. Okyanuslar kırmızı olurdu. Pıhtılaşmış kanlardan siyah dağlar yükselirdi. Ama inanamadım.. bir türlü inanamadım. Bütün hayat bir illüzyon, benim gibi.. Bir adam tanımıştım. Gerçek bir uykusuz. 40 yaşlarındaydı. İzmir’in eski ve loş sokaklarında gezerdi. Rutubet kokan bir adam. Sabaha kadar jazz dinler, Cin içerdi. Üstünde hep uzun, gri bir kürk olurdu. Kulüp kapanınca evine gider, soğuk bir duş alır, kürkünü giyer ve insanların işe gittiği saatlerde sokaklarda gezmeye başlardı. İspanyol asıllı bir trompetçi vardı. Her gece gittiği jazz kulübünde. Aşıktı ona.. Sololarını dinlerken gözleri zevkle açılır. Müzisyen ve hayaliyle muazzam bir aşk yaşadığının hayalini kurardı. Ve heteroseksüel olan İspanyolu bir gün kandırdı, birlikte yaşamaya başladılar. Uyurken onu seyretmek, cenneti seyretmekle aynıydı kürk giyen adam için. Sonra bir gün uyuyan trompetçinin üstüne benzin döküp yaktı. Kimse öğrenemedi neden yaptığını. Binlerce tahmin yürütüldü. Polislerin arasında elleri kelepçeli yürürken, omuzlarına attığı kürkü vardı üstünde. Kimse bilemedi çılgınlığının nedenini. Ama ben bildim.. Uykusuzluktan rüyalarını ayakta görüyordu. Ve sevgilisini rüyasında yakmıştı. Çıkan dumanlar diğerlerine gerçek gelmişti, hepsi bu. Bütün bu olaylardan önce, o her gece gittiğimiz kulüpte, vahşi bir piyano doğaçlaması dinlerken kulağıma eğilip bir kız: “Hiç düşündün mü Devrim, hayatın bir rüya olabileceği ihtimalini?” diye sormuştu. Ben düşünmüştüm. Her şeyi.. Anlamıştım, rüya olmadığını. Rüya olamayacak kadar olağanüstü bir hayatın olduğunu görmüştüm.. Omnes vulnerant ultima necat!