“Mükemmel bir yetişkin olacaksın.”
Sinemada “kitap uyarlaması” tabiri her ne kadar kulağa alışıldık gelse de, izleyici açısından tatmini en zor konu başlıklarından biri. Kitabı okuyan kitleler ve talepleri düşünülürse, sinemaya uyarlanan her edebi eserin, sinema yapımcılarını büyük bir yükün altına soktuğu söylenebilir. Bu doğrultuda, tabirin yarattığı aşinalığa çoğu zaman kötü eleştiriler eşlik ediyor. Hele ki kitap, Küçük Prens gibi kült bir eserse...
Haberleri son bir yıldır malum sitelerinde dolanıyordu. Kitabı okumuş, hatrı sayılır bir kitle, bu noktada ikiye bölündü: Bir grup, filmin gelişini dört gözle bekleyedursun; benim de içinde bulunduğum diğer grup, bu tarz, ölümsüz denilebilecek eserlerin gerek karakter gerekse hikaye anlamında popüler sinema uğruna fazla ırgalanmaması gerektiğini düşünüyordu. Zira ilk çıkan fragmanlar, o naif, özgün ve her tarafından hayal gücü taşan çizimlerden uzak, Pixar’a göz kırpan, aslında ana hikayeyi değil de ona ilintili başka bir hikayeyi konu alan bir filmin habercisiydi. Bu durum her ne kadar ikinci grup için bir felaketi işaret etse de, -yiğidi öldürüp hakkını vermek gerek.- epey cesur bir karardı. Ve herkes nefesini tutup beklemeye koyuldu.
Yönetmenlik koltuğuna Kung Fu Panda (2008) ’nın yönetmeni Mark Osborne’un oturduğu haberi geldi önce. Haberin verdiği heyecan çok geçmeden yerini endişeye bıraktı. Çünkü gelen haberler, prodüksiyon tasarımcısı olarak filmin, daha önce sanat departmanlarında storyboard çizerliği ya da görsel gelişim uzmanlığı dışında pek de tecrübesi olmayan iki tasarımcıya emanet olduğunu söylüyordu. Çok geçmeden seslendirmenler kadrosu şekillendi: Rachel McAdams, Benicio Del Toro, Paul Rudd, Marion Cotillard, James Franco, Jeff Bridges, Vincent Cassell, Ricky Gervais... Kung Fu Panda’nın dahi üzerinde olan bu kadroya, filmin müziklerini yapacak olan Hans Zimmer de eklenince heyecan daha da arttı.
Filmi nihayet bugün seyredebildim ve yiğide -hakkından öte- ödüller, pastalar, çörekler verilmesi gerektiğine inanarak bu yazıya başladım. Filmin, Antoine de Saint-Exupery’nin incelikle, bir nakış gibi işlediği bu allegorik esere yerinde ve hoş bir ekleme olduğunu düşünüyorum. Anlayacağınız, film, tüm o şüphe ve ön yargılarımı bir bir yedirdi bana. Filmi anlatmadan önce azıcık kitaptan bahsetmekte fayda var.
“Gezegeni o kadar küçükmüş ki, diğerini görebilmek için sandalyesini biraz kaydırması yetiyormuş.”
1943’te yayımlanan eser, neredeyse kendi boyunda olan bir gezegende, çok sevdiği gülüyle yaşayan Küçük Prens’i konu alıyor ve hikaye, Sahra Çölü’ne uçağıyla düşmüş olan pilot/yazar ile Küçük Prens’in karşılaşmasıyla başlıyor. Gülüne daha faydalı olabilmek amacıyla gezegenler arası yolculuğu çıkmış olan Küçük Prens, son durağı olan Dünya’ya gelip pilotla tanışana kadar nerelere gittiğini ve kimlerle karşılaştığını anlatmaya başlıyor. Altı ayrı gezegende tanıştığı altı farklı karakter ile aslında Exupery, çocuk gözünden esaslı bir yetişkin hayatı eleştirisi yapıyor: Kralın gezegeni otorite tutkusunu, sanatçının gezegeni kendini beğenmişliği ve sanatçının toplumla yitirmiş olduğu iletişimi, sarhoşun gezegeni umutsuzluk ve buna dayanan unutma isteğini, iş adamının yaşadığı gezegen amaçsız sahip olma tutkusunu, fenercinin gezegeni anlamsız ve sorgulamaksızın yerine getirilen görev duygusunu, coğrafyacının yaşadığı gezegen ise bilimi kimin için yaptığını unutan bilim anlayışını sembolize ediyor. Göründüğü gibi bir hayli allegorik olan eser tüm bunları yapıp varoluşçuluğa, II. Dünya Savaşı’na, moderniteye de değinirken, bir taraftan çocuk kitabı olmayı da unutmuyor üstelik.
Ben filmi hikayesi ve kurgusundan öte, kullandığı görsel dil anlamında ele almak istiyorum. Hem böylesinin, yazı içinde vereceğim olası “spoiler”ların da bir nebze önüne geçeceğini umuyorum.
“Yazık ki birbirlerine aşıklarmış. Fakat sevmeyi bilemeyecek kadar gençlermiş.”
Yönetmen, filminin -her şeyden önce- sunacağı yeni ve ilintili hikayenin haricinde kitaptan da bölümleri içermesi gerektiğini anlamış olmalı. Bu kısımlar ara ara filme dahil oluyor. Kitabın büyük kısmını kaplayan, Küçük Prens ve onun gezegenler arası yolculuğunu gösteren minik sekanslar, kağıt ya da hamur “stop motion” animasyonlarla filmde yerini alıyor. Sözünü ettiğim Pixar vari havanın tersinde, uyarlama kısımlar için bu dilin seçimi beni epey rahatlattı doğrusu.
“Günaydın. Ciddi İşler'de bugün bazı hesaplamaları aktaracağız. Rekor miktarda sayı, sayfalarca kâğıt parçasına yazılıp bankaya götürülüp çekmecelere konuldu ve anahtarlarla kilitlendi.”
Film, Herkesin yetişkince işlerini hallettiği bir şehirde başlıyor. Böylesi bir ortamda seyirci, tüm monotonluğu ve soğukluğu, düzeni ve sıkıcılığı küçük bir kızın gözünden deneyimliyor; simetri ve soğuk gri/mavi renk tonları da sinematografik olarak bu algıya yardım ediyor. Tati’nin modern mimariyi eleştiren tüm filmlerinde sıkça kullandığı görsel dil, bu Fransız yapımında da kendine yer buluyor. Trafik, modern konutlar ve kambur şehirlinin geometrik ve simetrik hayatını film içinde bir bir gözlemlemek mümkün.
“Asıl sorun büyümek değil, unutmaktır.”
Küçük kız ve annesinin taşındığı evin yanında oturan Exupery, epey yaşlanmış; yıllardır onardığı uçağını Küçük Prens’i bulabilmek için çıkacağı yola hazır etmeye çalışıyor. Kaldığı ev ise şehrin genelinden bir hayli farklı. Rengarenk ve sıcak bir görüntüye sahip ev, heykeller ve Exupery’nin koleksiyonlarıyla bezenmiş. Çatısında yıldızları seyredebilmesi için bir teleskop, arka bahçesinde tamiriyle uğraştığı uçağı bulunan ev, girişindeki Gaudi mozaikleri ve kırma çatısı, taş süslemeleri ve yoğun bezemeleriyle modernite karşıtı, şekilci fakat canlı, renk yelpazesi geniş bir görüntü çiziyor.
“Ah şu yetişkinler! Hiçbir şeyi kendi başlarına çözemiyorlar.”
Film, Küçük Prens’in kitap sonrası geleceğine dair bir cevap arayışında da. Exupery’nin eserinin tüm kahramanları gelecekte-filme göre şimdide- ultra modern ve çocukların yaşamadığı bir gezegende, hayal gücünden uzak, yetişkin ve sıkıcı bir hayat sürüyorlar. Gezegen, trafiğiyle ve gökdelenleriyle dev bir metropol. Aslında filmin geçtiği şehrin abartılı bir yansıması olarak sayılabilecek bu gezegende kral, asansör tutuyor; kendini beğenmiş, polislik yapıyor; tüccar, gezegeni yönetiyor. Küçük Prens ise büyüyerek tüm çocukluğunu unutmuş, hademelik yaparak hayatını devam ettiriyor.
Başta belirttiğim gibi, ön yargısı bol beklentisi çok olan ama yine de cesur kararlar verebilen ve pek çok noktada elini taşın altına koyabilmiş bir film. Beğenisi ve verilen puanı çoğu kişiye göre değişecektir, eminim; fakat her Küçük Prens hayranının bu filmi izlemesi gerektiğine inanıyorum.
Uyarlamadan bağımsız: Gerek karakterleri, hikayesi ve kurgusu, gerekse yönetmenliği ve görsel dili olarak başarılı bir film. Uyarlamayla ilintili: Exupery’nin eserinin üstüne laf söyleyebilme ve ekleme yapabilme cesaretini göstermiş ve bu durumu iyi kotarabilmiş bir film.
Anlayacağınız, her türlü izlemeye değer.