lol this place got dark af :x
ojovivo

Kaledo Art
taylor price

JBB: An Artblog!
Game of Thrones Daily
Claire Keane
trying on a metaphor
One Nice Bug Per Day

⁂
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
Sade Olutola
AnasAbdin

Discoholic 🪩
occasionally subtle

@theartofmadeline
Misplaced Lens Cap

oozey mess

if i look back, i am lost
Lint Roller? I Barely Know Her
KIROKAZE

seen from Malaysia
seen from Austria

seen from Peru
seen from Türkiye
seen from Türkiye
seen from United States
seen from Netherlands

seen from Türkiye
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from Australia
seen from Spain

seen from Peru

seen from Malaysia

seen from United States

seen from Maldives
seen from United Kingdom
seen from Spain

seen from United States
@thepukeofcybermind
lol this place got dark af :x
Dugumler kopuyor ilmek ilmek. yavas yavas inceliyor. Her gun biraz daha genisliyor cember, ellerimden kayip gidiyor. Bu eski bileklik ve onu yapan kisi umrumda bile degil. Fakat sevdigim kadinin simdi ellerimden kayip gitmesi. Takintili davranislarim, bipolar swinglerim, ve yabanciligim cok zorluyor beni. Bu yabancilik, cok ayri bir boyutta. Uzakligim, asla insanlarla bag kuramamam. Yakin arkadas edinememem. Garip bir durum. Kimseye yakinlasmiyor, sanirim kimseyi yakinlastirmiyorum. Yalnizlik, tercih olmaktan cikiyor artik benim icin. Eskiden bundan keyif bile alirken, artik huzunleniyorum. bilmiyorum neden. sanirim bu donemsel bir sey. ya da daha dogrusu, tamamlanamamis hissiyati yaratan fuckbuddylikten.
Bir ucurumun kenarinda ip atliyorum. Cok basit ve yaygin dertlerden muzdarip olup, sığ kelimeler sarf ediyorum. Duygularim beynimin hunisinden damla damla akiyor, kelime dagarcigim kan agliyor. Gerizekali degilim ama tam bir gerzegim. Gerzek. Genelde bos konusuyor, seksuel sakalar yapiyorum. Derin sohbetleri edecek cevremi kaybetmisim, sadece egleniyorum. Bu en uzucu kisimlarindan biri. Gercekten bir konu bir durum dahi olsa, karsimdakiyle en derinine inebildigimiz konusmalari cok ozluyorum. Bu konusmalar sirasinda daldan dala atlayan sempanzeler gibi hissediyorum genelde kendimi ve yanimdakini. Bir konu basligindan onu cagristiran yan konu basligi, adeta iki agacin birbirine yakin dallari gibi; birinden oburune atlayabildiginde ve karsindaki de bu baaglantiyi kurabilip seni takip edebildiginde, ikinizin de mental haritaniz birbirine benziyor demek oluyor. Konudan konuya ucarcasina, bir asagi bir yukari sallaniyorsunuz. Sonunda yeterince ilerleyebilirseniz, ya essiz bir manzaraya kavusuyor, ya hic gormediginiz bir baska agaca variyor, en kotu ihtimalle cok keyifli bir yoldan gecmis olma deneyimiyle senleniyorsunuz. Bir dans gibi adeta, futbol gibi, ama cok spormen bir futbol. bunu ozluyorum
sevmek istiyordum. o ise sikilmek istiyordu.
Sicaklik gittikce uzaklasiyor bedenimden.
neden yillardir her gun kendimi oldurmeli miyim, ne zaman yapmaliyim diye dusunuyorum. ben gercekten her seyden cok sikildim.
Ozleniyorsun be Huriye. Senin dizinin dibini. Yaprak sarmalarini, misir ekmegini, son ses bagiran televizyonunu. Sana sarilabilmek guzeldi. Essiz hikayelerinin senle yokolup gitmesine de cok uzuluyorum. salaklik benimki ki kaydetmedim bunlari. Canim anneannem, canim nanam benim. Sana cok sarildim ama keske yine hala sarilabilsem. Vooy voy...
Sodyum lambalarının çiğ bir sarıya boyadığı dar ara sokaklar... Uzaklardan uğuldayan o bitmek bilmez şehir gürültüsü ve karanlık apartman boşluklarında yalnızca silüetleri seçilebilen, tekinsiz konuşma sesleri. Taksim, beni yine o tanıdık paniğin içine sürüklüyor. Adımlarımı, damarlarımda gezinen alkolün verdiği o pervasız özgürlüğün ve cesaretin yalınlığıyla yeri dövercesine atıyorum. Kimim ben? Nereden gelip nereye gidiyorum? Zihnim karanlık, hiçbir şey hatırlamıyorum.
Elim gayriihtiyari cebime gidiyor; bir şey arıyorum. Evet, canım sigara istiyor. İçimi ısıtacak, yavaşça düşen kafamı yeniden yukarı çekecek canım sigaram. Epeydir cebimde sürünen o ezik Camel Soft paketi... Bitmiş gibi dursa da, o güven vermeyen yumuşak kılıfın altında her zaman sürpriz bir iki dal sakladığını bilirim. Pakete hafifçe vuruyor, parmaklarımla yokluyor ve sondan ikinci dalı çekip çıkarıyorum. Tam yakacağım sırada, meğer başından beri elimde çevirip durduğum çakmak parmaklarımın arasından fırlayıp gidiyor. Yere düşmeden onu havada yakalamam lazım... Sanırım imkânsız. Çakmağı almak için eğilmemle yere yığılmam bir oluyor.
Ama zemin... Zemin aslında ne kadar da güzel, ne kadar da rahatmış. Sahi, neden hep yerde oturmuyoruz ki biz?
Bu acınası halimi gören köşedeki belalı abilerin dikkatini çekiyorum birden. Kendi aralarında gülüşüyorlar. Evet, birazdan bana laf atacaklar, adım gibi eminim. Peki sence ben şu an bir bela mıyım, yoksa kibar bir sarhoş mu? Aslında ikisi de olabilirim. Yumruklarımı sıkabilirim ama biliyorum ki savurmaya kalksam kendi ivmemle tekrar yere yapışacağım kesin. Canım acımaz belki ama onlarınkini de acıtamam. O yüzden karar veriyorum: Sanırım ben şu anda kibar bir sarhoşum.
— "Hoop bilader!... Bi dal versene ya."
— "Olsa paket senin abim ama valla son dalım."
Sigarayı adeta eritircesine, derin ve keyifli bir nefes daha çekiyorum. Amacım nispet yapmak değildi ama dışarıdan bakıldığında tam olarak öyle göründü, farkındayım. Telafi etmeli.
— "Ama istersen al, buyur dönelim bunu."
— "Valla hayır demem kardeş, biz de tekel bulamadık biliyon mu?"
Sodyum lambalarının ışığı karanlığın içinden sıyrılıp her şeyi kendi rengine boyuyor. Sarı ışık her şeyi daha katlanılabilir kılıyor sanki. Adamın yanındaki birkaç arkadaşı da karanlıktan çıkıp görünür oluyor o an.
— "Al sen de buyur, al bi fırt."
Şarap uzatıyorlar. Sanırım şarap... Evet, hem de Sava Premium. Güzel, köpeköldürenlerin en asili.
Ve film burada yine kopmaya başlıyor.
Her gözümü açıp kendime geldiğimde muhabbet biraz daha ilerlemiş, mekân değişmiş, etrafımdaki insanlar çeşitlenmiş oluyor. Kusuyorum. Bu iğrenç ötesi tuvalet şu an benim en yakın dostum, can yoldaşım. Bana babamdan bile daha sıkı sarılıyor. Fayanslardaki sidik lekeleri ve dışkı parçaları hayatımı benden daha iyi tanıyorlar sanki. Yanağımı o soğuk, pis seramiğe yaslıyorum. Ağzımdan boşalan kusmuğun yarısı deliğe, yarısı kendi üzerime yağıyor.
İçeriden boğuk boğuk gelen o uğultulu müzik, sanırım bir mekânda olduğumu hatırlatıyor bana. Acaba şu an hangi cehennemdeyim? Kusmak güzel şey aslında. Eskiden nefret ederdim. Çocukken mide fesadı geçirir ama yine de kusmaz, her şeyi içimde tutardım. Ve tabii her şey çok daha kötü olurdu. Sonra bırakmayı öğrendim; belli bir miktar sancının, rahatsızlığın ardından o büyük ferahlamanın geldiğini, o kusma tepesini aştıktan sonra düzlüğe çıkılabildiğini keşfettim.
Yeterince kustum. Şu an iyiyim. Ama hâlâ zihnim yerinde değil, çok sarhoşum. Sanırım film yine kopuyor.
Belki biraz daha alkol? Cüzdanım yanımda mı peki? Hâlâ bu bilince sahipsem, cebimi yoklamayı akıl edebiliyorsam içmeye devam edebilirim demektir. Ama ellerim benden çok uzak, hissiz ve kontrolsüz et parçalarından ibaret. Bir anlık sarsak bir hareket... Ve cüzdanım şu an o iğrenç tuvalet deliğinin içinde. Bir gece daha ne kadar dibe vurabilir ki? Sanırım gerçekten çok içmişim. Cüzdanımı çöpten bulduğum buruşuk peçetelerle silip bu bok çukurundan dışarı atıyorum kendimi.
İçerisi karanlık, müzik sağır edici boyutta. Beni tanıdığını düşündüğüm bir sürü insan bana çok yakın duruyor. Sadece fiziksel bir yakınlık bu; yoksa bilişsel olarak, ruhsal olarak hiç kimseye yakın falan değilim ben. Sanırım beni alkole iten şey de tam olarak bu kahrolası uzaklık hissi. Alkol, beynimin içindeki o susmak bilmeyen sesleri kısmamı ve bu devasa et yığınının sıradan bir parçası olmamı sağlıyor. Kendimi marine ediyorum adeta. Bir tutam çocukluk travması, biraz acımasız bir farkındalık ve bolca alkol. Bu sosun içinde bir ruhu on sekiz yıl beklettiğinizde lokum gibi bir et olabiliyor işte. Yemesi kolay ama hazmı çok zor bir gerçeklik.
Film yine kopuyor. Bir bira daha. Gözlerim ve diktiğim bira şişesinin dibi aynı anda tavana bakıyor. Belli bir saatten sonra içilen bira suya dönüşüyor zaten. Zihnimin içindeki film rulosu gittikçe hızlanıyor. Yaşadığım anlar artık dakikalardan saniyelere, hatta anlamsız fotoğraf karelerine dönüştü. Hiçbir şey olduğu gibi değil.
Yaşadığım bu şey ne? Kimdim ulan ben?
_devam edecek_
Ben neden boyleyim, neden bu kadar sucluyum kendi gozumde bilmiyorum. Varligim utandirici geliyor, kendimden tiksiniyorum. Iyilesmemis bir suru yaram var. Sevilemiyor gibiyim. Hep savunmadayim ve hep hayatta kaalmaya cabaliyorum. Cocuklugum boyunca hep asagilandigim ve zorbalandigim icin mi? Asla sevemeyecek miyim birini? yaslandikca geriye donup baktigimda ne kadar salakmisim, neden cekinmisim ki dememe ragmen hala neden her seyden kaciyorum? Gerekenler neden her zaman ogrenilmis bir hakikat icin var ki? Icimden gelenin ayip, yanlis ve musrif oldugunu dusunuyorum. Ben hic bir seye degmezmisim gibi hissediyorum. Malima gelecegine canima gelsin, ben zaten gucluyum ve iyilesebilirim, di mi? Her seyden cok tiksiniyorum bazen. bu her seyin elimin altinda olmasindan kaynaklanan bir bunalmislik degil, aksine en basit bir seyi bile hazmedemeyisimden, sahiplenemememden kaynakli.
piss shit fuck cunt cocksucker motherfucker tits fart turd and twat
yok olmamışım
Bayatlamis, atilmis, belki de tutmamış sinema filmlerinin uzerine cektigim fotograflardan bir kac tanesi. Hayyamin gicirdayan kapilari ardinda eski merakli Mehmet ustanin sattigi, motorcu sinemaci esnaf Tuncerin sardigi, hangi depodan ciktigi bilinmeyen sinema filmleri, en sonunda yine hayyamda yıkandı. cogu pert olmustu, silinmis fotograflarda silinmis dostlarin simalari, mcflyin yok olmaya baslamis anilari gibi. ama bazi cicekler, kediler ve insanlar ne yaparsan yap silinemiyorlar.
Yaz geldi gitti. en az yaz olan yazdi. kalbim 65 yasinda ve cok sıkıldım.
Bir kiz yurdunun bitisigindeki dim dik ve tozlu yokustaki merdivenler. Bir suru gozu yasli genc kadin, huysuz komsular ve ilgi manyagi kediler. Ruzgarla ucusan kisa etekler, alkol kokan derin nefesler ve cekirdek sesleri esliginde dedikodular. Yokusun asagisindaki insaatim kumlari cikan arabalara patinaj cektiriyor, kazalar ve kirilan kemikler.
Her gun en az bir kisi dertli bir sekilde oturup bosluga bakiyor. bazen telefonun isigiyla bazen de yakilan sigarayla aydinlaniyor yasli gozleri. anlatiyor, dinliyor ve hickiriyorlar. soguk taslarin huzursuzlugu zerre tanesi gibi kaliyor belki de dertlerinin yanında. Ayrilanlar ve ellerinde ciceklerle bekleyenler. Zengin cipli veletler ve gozunu bayram ettirebilecegine mutlu olan kuryeler.
Burasi kucuk bir ekosistem, enteresan.
motherfucker got caught, the rat in the house. I heard the big clap, now he is down there. I am kind of scared to see the dead fucking mouse in the kitchen. But mans gotta do mans gotta do brother.
Kanser
Bugun babamin kanser oldugunu ogrendim. Herkes bir gun olecek, ki Ahmet B gibi bir sinir magnetinin kanser olmasi hic sasirilacak bir sey degil. Ama en nihayetinde tokatlariyla da olsa cocukken yanaklarina dokunmus bir el. Seni sevdigini ara sira anlayabildigin biri. Uzuluyorum tabi bir insanin kanser olmasi cok moral bozucudur. Hayatinin bittigini dusunmesi, belki yasamak istediklerini yasayamamis olmasi, cocuklarini kendinden uzaklastirmis olmasi ve ailesiyle asla istedigi gibi olamamis olmasi. Bunlar baya huzunlu seyler. Benim de gozlerimi nemlendiriyor. Onun nazini cekecek, ilgilenecek su anda anama da uzuluyorum. O da bir o kadar hasta olacak. Acaba ne zaman yanlarina gitmemiz gerekecek, ne zaman kendi baslarina kalamayacaklar. Hayat gercekten cok igrenc bir sey sevdiklerin oldukca ve olmadikca. Aslinda milyonlarca yildir insanlarin yasadigi sorunlardan biriyle karsi karsiyayim. Cok da ozel bir durum degil, hatta kim bilir kac yuz bin kisi birebir ayni cumleleri kurmustur. Ama empati yaptikca, o olunamamis babalik, seni sevmedigini dusundugun cocuklarin olmasi, herkesten nefret ediyor olmak; bunlar daha kurutuyor icimi. Neyse baba, ne kadar orospu cocugu olsan da, ne kadar sevip gosterememis olsan da, ne kadar adaletsiz davranmis olsan da, seni bir yerde bir miktar seviyorum. Umarim iyilesirsin.
sheer darkness in your eyes, searching for answers, tides of my concscious waving through my mind, Hold my handful words whispering in your ears. Feel my breathe in the morning sun Under the blanket we cry Breathe my breathe and Promise me until death