özlemişim işte, özlem tazelik getiriyor dönüşen mevsimlerle. toprak kokusunu, kalpten gülümsemeleri, olduğu gibi ifade etmeyi, filtresiz olmayı ve uzun uzun sessiz yürümeleri.
sabahın soğukluğunda sobanın geceden kalan külü, penceredeki buhar ardı doğan güneşe yakın olmak. basitlik, yavaşlık, candan dokunuşlar, ılık gülümsemeler, hepsi bu kadar ve yeterli.
uzun zaman önce keşfe çıktığım coğrafyada es geçtiğim bir yerdi kayaköy, yolum düştü niyetler belirginleşince. deniz kenarı, orman içinde, tepelere uzanan patikalarda yürüdüm. her adımda biraz daha hafifledim, anlattıkça ve dinledikçe kalbim biraz daha açıldı, daha ne kadar genişleyebileceğini tahmin edemeyeceğim kadar.
yalnız olduğumu sandığım zamanlardan sonra aslında hiç de öyle olmadığını yeniden hatırladım. kendi yoluma çıkmışken kesişen yollarda tekrar selamladım tanıdıkları, yeniden tanıdım kendimi ve herkesi. yolun başı, hem de ortası.
hep bir yolun ortasında, yürüdükçe de hep ortasında olmak ve süprizlerle dolu bu süreci yaşamanın keyfini sürüyorum.
şimdi biraz hikayeyi anlatayım size o zaman.
2011′de bir heyecanla çıktığım ve kendi ellerimle ev yapmanın hevesiyle aşık olduğum toprak ile bir dolu can girdi hayatıma bayramiç’te. “birlikte yapsak, yaşasak ya” hayalleri perçinlendi, kimi zaman yollar yapıldı, çemberler kuruldu, araya kimi zaman “hayat” girdi ve o büyük coşkular biraz yitti, yollar değişti. herkes kendi hikayesini yaşarken bazen bir seslendik birbirimize, sonra yine kendi yolumuzda yuvarlandık. 2012 oldu, izmir’in kurak dağlarında “burda bu insanlarla nasıl olacak” diye bile sormadan bambaşka bir boyutun içinde buldum kendimi, tutunmaya, varolmaya çalıştım. şimdiye geldiğimde dönüşmüş, belki biraz büyümüş canlarla yeniden bambaşka bir coğrafyada kesişti yol.
yaşadığım, korkularını taşıdığım, güvenimi kaybetmeye başladığım zamanlardan başka hallere evrilirken her şey, aslında yalnız olmadığımı ve “birlikte ortak bir yaşam mümkün” sözünü içten duyabildiğim bir zamanda çıktım yeniden yola.
daha hafiflemeye, basitleşmeye, kendimi kendime ve çevreme olduğu gibi açmaya başlamışken tanıdığımı sandığım herkesle yeniden selamlaştıyorum şimdilerde. uzun yürüyüşlerin, yavaşlığın, toprağın, kayaların, denizin, kuş seslerinin kucağına bırakıyorum kendimi.
niyetlerim bu ilk bebek adımlarını atmaya başladığım zamanlarda belirmeye, netleşmeye başlıyor. yalnız olduğumu sanıp da korkuyla geri çekildip, ötelerken yolu, aslında paylaştıkça kendimi de daha rahat görebildiğim alanlar olduğunu hatırladım. yalnızlıktan da, eski deneyimlerin “acı” tadından da bir korkum kalmamıştı.
sadeleşmeyi, yavaşlamayı, elimdekini paylaşmayı, çoğalmayı, doğaya yakın ve her anlamda uyumlu yaşamayı seçiyorum ve birlikte çoğalmaya niyet ediyorum. artık sadece harekete geçmiş olmak bile içimdeki karmaşayı yumuşatmaya, açmaya başlıyor. hadi diyor hayat, bahar geldi ve cebindeki tohumları saçma vakti, belki de olmayanla paylaşma ve o muhabbette kendini biraz daha bırakma, teslim olma zamanı.
adımlarım hafif ve belli belirsiz, belki görünmez ayak izlerim, sanki yağmur ertesi toprak kokusunun yumuşaklığı ve derinliği gibi.
yolun hep ortasında olmak, hep ortasında.