Damlalar, aynaya baktığında dört duvarın bir yuva edemediği evinin sokağından geçen, akıntısına kapıldığı karanlık denizin dalgalarının emanet bedenini kıyıya taşıyacağı günü bekleyen birinin yüzü kadar yabancı gelen yüzünden dününü bugüne taşıyıp, geleceğini ölümün aldığı canlarla çürüttüğü nefesini ensesinde hissedeceği güne kadar lekeleyen geçmişin satırları arasına yaşattığı; ince bileklerine prangalar vurmuş insanların ağzına sakız ettiği ama onun dilini sıcak çay gibi haşlayan acıyı dindirmek için tenine değdirdiği jilet gibi yakarak iniyordu. Bu sefer teninde virüs gibi yayılarak yol alan sıcak ruh şarabı değil, gökyüzünün belini bükmüş soğuk göz yaşlarıydı; kanayan yaraların üstünü işlevsiz yara bantları takarak iyileşti diye yalanlarla kendini kandırmak için değil, tek güneşi küçük ellerinde nefesiymişçesine tuttuğu o sarı kalemle boyadığı kağıt köşesi olan, kendi yarattığı ama kendi kontrol edemediği düşüncelerinin bile ulaşamaması için zihnin en gerilerinde etrafını parmağının ucu değeni dibine çekecek sularla kapladığı adada yaşattığı kız içindi.Damarlarında can veren rolüne soyunup gezen tek panzehiri kuru toprağın altı olan zehrin, önce sarmalayıp sonra sarmaladıkları ile kırdığı kaburgalarında açan soluk çiçeklerden birini koparıp saçları örgülü sarı kalemi artık kayıp olan kıza uzattı
















