“Sürgün her yerde hep yalnızdır..”
I'd rather be in outer space 🛸
Sweet Seals For You, Always
dirt enthusiast
Stranger Things
Not today Justin

Discoholic 🪩

JVL
almost home
noise dept.
KIROKAZE
we're not kids anymore.

Andulka
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open

Product Placement
Xuebing Du
Lint Roller? I Barely Know Her

⁂
Today's Document
Game of Thrones Daily
Peter Solarz
seen from New Zealand
seen from United Kingdom

seen from Germany
seen from Türkiye
seen from United States
seen from T1
seen from Italy

seen from United States
seen from T1
seen from United States

seen from T1

seen from United States
seen from T1

seen from United States
seen from Netherlands
seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Netherlands
seen from T1
@vedatcelik13
“Sürgün her yerde hep yalnızdır..”
yılan çiftçinin oğlunu öldürmüş. çiftçi de yılanın kuyruğunu kesmiş.
Gel zaman git zaman çiftçi yılana ; “gel bu böyle olmaz artık barışalım seninle “demiş .
yılan da; “ sen de bu evlat acısı ben de bu kuyruk acısı varken biz bir daha dost olamayız “demiş
Collatz Sanısı
3x+1
X/2
İSLAM’IN KAYIP ŞEHRİ: EL-MUHTARE
13 Ocak 2010 10 Dakika okuma 14 yorum
Bu makalede İslam’ın öteki yüzünden yani aykırı tarihinden bir “fekku ragabe” (kölelere özgürlük!) çığlığının hikayesini okuyacaksınız…
Kur’an’ın daha ilk surelerde (Beled; 90/13) tutuşturduğu o ateşe yanan zenci kölelerin; İslam tarihinin Spartaküslerinin o çoşkulu, bir o kadarda acılı, ibret dolu hikayesi…
Bir kez daha “tarih ibret alınsaydı hiç tekerrür eder miydi” dedirten, o büyük öfke, isyan ve başkaldırı günleri…
Çalıştırıldıkları şeker kamışı ve pirinç tarlalarının ortasında kan, ter ve gözyaşıyla kurdukları özgürlük kentinin (el-Muhtare) düşüşü ve haritadan silinişinin ibret dolu hikayesi…
İmparatorluk tarihçilerinden, haklarında “asi, zındık, anarşist, kafir, servet düşmanı” yaftalamalardan başka bir şey duyulmadı.
Çünkü bütün kaybedenler gibi onlar da tarihe “yenilmiş asiler” olarak geçti.
Ancak “yenilmiş asilere” çiçek sunmak borcumuz…
***
Bundan 1147 yıl önce…
Hicri 250, miladi 863 civarı…
Hz. Peygamber’den 250 yıl kadar sonraları…
Abbasi İmparatorluğu’nun zirvede olduğu yıllar…
Bu yıllara gelinceye kadar Emevilere ve ardından Abbasilere karşı yüzlerce isyan olmuş, köle isyanları ise onlarca…
“Zenc hareketi” bunların en sonuncu ve kapsamlı olanı, diğerlerini geçiyoruz…
“Zenc” kelimesi Etiyopyalı ve Habeşistanlı anlamına gelen Zeng kelimesinin Farsça’ya Zenc olarak geçmesinden türetilmiş. Buradan da Zengibar denilmiş. Abbasi tarihçileri genellikle Zenc diye yazdıkları için Zenc hareketi olarak geçiyor… Hind kökenlilere Zutt, Pers asıllılara da Esavira demişler. Şehirlerde yaşadıkları varoşlara da Ahmas adını vermişler.
İşte konumuz Abbasilere 14 yıl kök söktüren bu Zenc hareketi …
***
Önce hareketin ekonomi-politiğinden başlayalım.
“Şattu’l-Arap su yolu” kelimesini İran-Irak savaşında çok duymuşşunuzdur.
Dicle ile Fırat nehirlerinin Basra körfezine dökülmeden önce birleşip 193 kilometre boyunca aktığı yere deniyor. Şatt sahil, kıyı demek, Şattu’l-Arap da Arap sahili, kıyısı oluyor.
Buralara daha önce Şatt-ı Osman (Osman’ın kıyıları) deniyordu. Çünkü bu topraklar Halife Osman zamanında Osman b. Ebi’l-As es-Sakafi’ye ikta olarak verilmişti.
Hz. Osman, kendinden önceki Hz. Ömer’in toprak politikasında iki önemli değişiklik yaptı: Kureyş’in Medine dışına çıkamayacakları ve toprak sahibi olamayacakları yasağını kaldırdı…
Yasağın kalkması ile birlikte Emevî oğulları gözünü Basra körfezindeki bataklık arazilere diktiler. Buralar bataklık olduğu için ölü arazi (mevat) hükmündeydi. Bu nedenle de vergi olarak onda bir (öşür) alınıyordu. Bu bataklıkları kurutma ve ekilebilir hale getirmek için, önce savaş ganimetlerinden elde ettikleri gelirleri devletten takasla buralara yatırdılar. Yani ölü hazine arazilerini savaş ganimetleri karşılığı mülkiyetlerine geçirdiler. Hz. Osman’ın izin verdiği buydu.
Bu bataklıkları kurutmak yani ıslah ve ihya etmek için de Afrika’dan köle getirdiler. Köleleri yoğun emek isteyen bataklıklarda ağır şartlarda çalıştırarak oraları çiftlik arazisi haline getirmek istiyorlardı. Böylece büyük “Bahçe sahiplerinden” olacaklardı.
Böylece geniş toprak sahibi ailelerin ortaya çıkmasının önü açıldı. Sonraki iki asır boyunca feodalite İslam toprağında alabildiğine boy attı, onlarca, yüzlerce Kureyş kabile ağası büyük arazi, çiftlik ve bahçe sahibi haline geldi. Bataklıkları kurutup bahçe/çiftlik haline getirmek için binlerce köle çalıştırmaya başladılar. Klasik arazi fıkhında bile toprak köleliği olmamasına rağmen Roma toprak düzenine dönerek toprak köleliği (plep/serf düzeni)) ihdas ettiler. Ve bunu büyük bir ihtirasla yaptılar.
Bataklığı kurutma işi tuzları temizleme ve süpürme şeklinde oluyordu. Bu nedenle buralarda çalışan kölelere “Şurciyyun” (tuzcular) ve “Kessâhun” (süpürücüler) deniyordu. Bu işten büyük tuz tüccarları ortaya çıkmıştı. Elde ettikleri tuzları dış pazarlara, hatta Doğu Afrika’ya satarak bunun karşılığında köle, abanoz ağacı ve altın alıyorlardı. Böylece tuzu temizlenerek ziraate elverişli hale getirilen araziler kendi mülkleri oluyordu.
Bataklıkları böylece çiftlik ve bahçe hale getiren kölelerin işi burada bitmiyordu tabi.
Kurulan büyük çiftliklerde şeker kamışı, pirinç ve pamuk başta olmak üzere imparatorluk şehirlerinin hububat, sebze ve meyve ihtiyacı karşılanıyordu. Özellikle şeker kamışının yetiştirilmesi; ekimi, büyümesi, sulaması, bakımı, hasadın toplanması, şekerin çıkarılması ve imal edilmesi, yılın oniki ayı süren ve yoğun emek isteyen oldukça nazlı tropikal bir bitkiydi. Bunun için yoğun bir köle emeği gerekiyordu.
İlginçtir Güney Amerika’ya Afrika’dan gemilerle götürülen köleler de örneğin tropikal bir iklime sahip Brezilya’daki şeker kamışı tarlalarında çalıştırılmıştı. Buralarda da 400 yıl boyunca kölelik kaldırılana kadar yoğun bir şekilde köle istihdam edilmişti. “Kapitalizmin en sevilen çocuğu şeker kamışı tarlalarıdır” sözü boşuna söylenmemiş.
Ancak Şattu’l-Osmani’de çalıştırılan köleler o kadar şanslı olamadılar. Bölgede kısa sürede ortaya çıkan yeni “Bahçe sahiplerinin” tarlalarında ölesiye, gece gündüz çalışmak zorundaydılar.
İmparatorlukta köleliğin kaldırılmasına dair hiçbir işaret de yoktu.
Kur’an’ın köleliği kınayan ayetlerini bayraklarına yazıp meçhule kılıç çekmekten başka yol görünmüyordu.
Nitekim öyle yaptılar.
Bayraklarına “Fekku ragabe” (kölelere özgürlük!), “Allah müminlerin canını ve malını cennet karşılığında satın almıştır” yazılı ayetleri yazarak başkaldırdıklarında, modern kapitalizmin doğmasına daha bin yıl vardı…
***
“Sahibuzzenc” (Zenci dostu/ lideri) diye anılan Ali b. Muhammed, Abbasilerin başkent olarak kullandıkları zamanlarda Samarra’da yaşıyordu. Abbasi halifesi Musta’ın döneminde İslam dünyasında başta Şiîler olmak üzere muhalif dünya “Mehdi gelecek, vahşet bitecek” beklentisi içindeydi. İmparatorluğun dört bir yanında mehdi iddiasıyla ayaklanmalar birbiri ardınca patlak veriyordu.
Zenci lideri Ali b. Muhammed böylesi bir zamanda ortaya çıktı.
Şair ve edebiyatçı bir kişiliği vardı. Hat, gramer ve astronomide ilerlemişti, hocalık özelliği vardı. Abbasi başkentindeki lüks ve sefahati, ahlaki çözülüşü yakından gördüğünden “İçki buralarda su gibi akıyor/İnsanlar günah işlemeye ne kadar da düşkünler” diye dizeler yazdığını görüyoruz.
Adından da anlaşılacağı gibi soyunu Hz. Ali’ye dayandırdı. Çünkü muhalefet akımları eğer başarı kazanmak istiyorlarsa bu şemsiye altına girmek zorundaydı. Ortaçağ İslam dünyasında yeni bir dünya için muhalefetin ve umudun dili buydu.
Başkent Samarra’dan Bahreyn, Basra, Kufe, Bağdat gibi şehirlere giderek kuvvet toplamaya başladı. Çöl içlerinde bedevilerle görüştü.
En güçlü katılım bugünkü Basra körfezi civarındaki bataklık bölgelerde çok ağır şartlarda çalışan zenci kölelerden geldi. Kureyş toprak ağaları tarafından Afrika’dan bu bölgeye getirilerek kanallarda çalıştırılan tuz işçileri (şurciyyun) ve süpürme işçileri (kessâhun) akın akın Ali b. Muhammed’in davetine icabet etmeye başladı. Efendilerinden kaçan binlerce köle hareketine katıldı.
Ali b. Muhammed, bataklıklarda çamur deryası içinde çalışan köleleri ziyaret ediyor, çoşkulu konuşmalar yapıyordu. Köleliğin sona ereceğini, efendilerinden kaçarak harekete katılanların özgür olacağını söylüyor ve Kur’an’dan ayetler okuyordu. En çok öne çıkardığı “Allah mu’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır” (Tevbe; 9/111) ayetiydi. Bu ayeti okuyarak Allah’ın kullarının insanlar tarafından alınıp satılamayacağını, yegane satın alanın Allah olduğunu söylüyordu. Keza Beled suresindeki “Fekku Ragabe” (kölelere özgürlük!) gibi ayetlere sık sık göndermede bulunuyordu.
Efendilerinden kaçarak harekete katılan kölelerin tekrar iade edilmesi için teklif edilen köle başına beş dinar tekliflerini reddediyor ve bu maceraya herhangi bir dünyevi gaye için girmediğini, amacının Allah rızası, özgürlük, adalet ve dindeki bozulmanın önüne geçme olduğunu söylüyordu.
Böylece giderek güçlenen hareket korsan eylemlere başladı.
Abbasi kuvvetlerine baskınlar düzenliyor, gemilere el koyuyor, efendilerin konaklarını basıyor, ele geçirdikleri ganimetleri kölelere ve yoksullara dağıtıyorlardı.
En şiddetli çarpışmalar zengin toprak sahibi efendilerinin yaşadığı Basra şehrinde oldu. Binlerce zenci köle şehre girerek her yanı yakıp yıktı. Zengin konakları, şatafatlı evler, lüks villalar ateşe veriliyor, kendilerine engel olmak isteyenler kılıçtan geçiriliyordu.
Öfkenin pimi çekilmişti.
Siyah öfke dalga dalga büyüdü, büyüdü…
Bataklığın ortasında kendilerine bir şehir kurdular: El-Muhtare…
‘Özgürlük kenti’ anlamına gelen el-Muhtare aynı zamanda onların merkeziydi. İmparatorlukta efendilerinden kaçan ve özgürlük isteyen binlerce köle buraya geliyordu.
Zenci lideri el-Muhtare’de oturuyor, hareketi oradan yönetiyordu. İsyan giderek yayılınca bölgedeki şehir, kasaba ve köyler teker teker onlara geçti. Basra, Ahvaz, Übulle, Abadan gibi şehirleri de hakimiyetleri altına aldılar.
El-Muhtare’de kendilerine özgü para bile bastırdılar.
Paraların ön ve arka yüzlerinde şunlar yazıyor: “Tek olan Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed b. Emiru’l-Mu’în… Allah’ın adıyla bu dinarlar 261 (873) senesinde Muhtara’da basıldı… Allah muminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar… Muhammed Allah’ın elçisidir. Mehdi Ali b. Muhammed… Kim Allah’ın hükümleri ile hükmetmezse kafirlerin ta kendisidir. Dikkat edin Allah’tan başka hüküm koyan yoktur ve Allah’tan başka itaat edilecek yoktur…” (Bu paralar şu an Londra Biritishe ve Paris müzelerindedir).
Abbasi tarihçilerinin aşağılama ve suçlama dolu iddialarına rağmen zenci lideri gayet iyi niyetliydi. Hareketin sivil halka değil; bizzat toprak sahibi efendilere ve bunları destekleyen Abbasi devletine karşı olduğunu bizzat tarihçi İbnu’l-Esir bile söyler.
Ancak Zenc hareketi köklü bir proğramdan yoksundu. Nitekim Ali b. Muhammed’e Karmati lideri Hamdan b. Karmat’ın “Sende asker var, ben de ise proğram (mezhep), gel birleşelim” diye mektup yazdığını görüyoruz. Ancak bu teklifin zenci lideri tarafından neden kabul edilmediğini bilmiyoruz.
Zenci liderleri hutbelerine başlarken daima “Allahu ekber, La hükme illa lillah” diye başlıyorlardı . Bayraklarına bu türden ayetler yazmışlardı. Ali b. Muhammed’in konuşmalarına ve kullandığı sloganlara baktığımızda Ezarika Hariciliği ve Şiî Zeydiliği arasında gidip geldiği görüyoruz.
Neden böyle olduğu gayet anlaşılabilirdir. Çünkü Ezarika Hariciliği İslam tarihinde eşitlikçi ve anarşist fikirleri ile tanınmış bir guruptur. Halife seçiminde zenci-beyaz herkesi eşit görürler. İmametin Emevî-Haşimî farketmez soya bağlı olmasını reddederler. Bu nedenle Şiîliğin verasete dayalı Ehl-i Beyt imamet anlayışı onlara terstir. Ezarika Hariciliği İslam tarihinde genellikle ezilen ve horlanan sınıfların eşitlikçi ve devrimci mezhebi olarak bilinir.
Zenc hareketinin Şiî imgeleri kullanmasının ise Şiîlikte yeryüzünü adaletle dolduracak ve kötülüklerden temizleyecek “beklenen mehdi” anlayışının ezilen halk kitlelerinde uyandırdığı yankı sebebiyle olduğu anlaşılıyor.
Kısa sürede onbinlerce zenci kölelin katılımı ile “Sahibuzzenc” (zenci kölelerin dostu/lideri/kurtarıcısı) haline gelen ancak kendisi bir beyaz olan Ali. Muhammed liderliğindeki bu hareket bataklık ortasına kurdukları özgürlük şehri el-Muhtare’de 14 yıl hüküm sürdüler. Vergi toplayıp civar şehir, kasaba ve köyleri kendilerine bağladılar. Efendilerinden kaçan binlerce köleden oluşan birlik ve orduları ile kurdukları şehirlerde ortaklaşacı bir üretim ve paylaşım düzeni yaratmaya çalıştılar. Büyük toprak sahipleri ve onların siyasi ve askeri koruyucusu merkezi imparatorluk (Abbasiler) ile defalarca üzerlerine kuvvet gönderilmesine rağmen ölesiye savaştılar.
Kendi kurdukları şehirlerde kısmî özgürlüklerine kavuşmuşlar ama düzenli bir proğramdan yoksun oldukları için tam bir yönetim de tesis edememişlerdi. El-Muhtare’de kurdukları düzen ortaçağ İslam dünyasının feodal geleneklerini tam aşamamıştı.
El-Muhtare’de kurulan yeni düzenin kısa sürede asıl amaçlarından uzaklaşarak, “karşı çıktığına benzeme” kadim hastalığına yakalandığını görüyoruz. Liderlerinin Abbasi sultanlarına özenerek şatafatlı hayat sürmeye başlaması üzerine bu sefer “içlerinden çıkan efendilere” öfke ve isyan sesleri yükselmeye başladı. Bir kez daha “acılar içinde doğan dinler ve devrimler, iktidara gelince rahat ve konfora gömülür ve yozlaşır” kuralı işlemekteydi… Sonra yine yeniden…
Zenc hareketinin devamı mahiyetindeki Karmatilerin el-Ahsa’da kurdukları şehre baktığımızda ise daha gelişmiş bir proğram ve eşitlikçi, ortaklaşacı bir düzen çabası görüyoruz. Öyle ki Karmatilerin dini, siyasi ve felsefi proğramları İslam tarihinde “İhvan-ı Safa” adıyla tanınmıştır. (Karmatileri başka bir yazıda ele alacağız).
***
Gelelim Zenc hareketinin ve liderleri Ali b. Muhammed’in akibetine…
Abbasiler, Saffari ve Tolunoğulları tehdidi ile uğraşmakta olduğundan, Zenc hareketine köklü bir çözüm üretememişlerdi. Nihayet el-Muvaffak komutasında düzenli bir ordu ile zencilerin eline geçen şehirleri bir bir kuşatmaya başladılar. Önce ambargo uyguluyor, aç ve susuz bırakıyor, iyice güçten düşürdükten sonra köyleri yakıyor, şehirleri tarumar ediyorlardı.
Böyle böyle Zenc şehirleri el-Mani’a, El-Mansura ve Ahvaz düştü.
Abbasi kuşatması Zenc başkenti el-Muhtare’ye yöneldi. Şehre giriş çıkışları kestiler. Ambargo bütün şiddeti ile günlerce devam etti. Var gücüyle asılan Abbasi ordusu şehri yok etmek, köleleri tekrar efendilerine teslim etmek ve köle liderini idam etmeyi kafaya takmış ve bunu bir “devlet gururu” haline getirmişti.
Bataklığın ortasında kurulan hareketin başkenti el-Muhtare’de günlerce göğüs göğüse çarpışmalar oldu. Onbinlerce köle “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmadığı” için ölümüne çarpışıyor, vuruşuyor, ölüyorlardı.
Abbasi orduları adeta öldüre öldüre bitiremediler.
Dört bir koldan şehre son bir saldırı düzenlediler. Taş üstünde taş bırakmamacasına zenci köleleri kılıçtan geçirdiler. Liderleri Ali b. Muhammed’in etrafında vuruşa vuruşa ölüyorlardı. Nihayet Ali b. Muhammed, Ömer Muhtar’ın yalnız kalma sahnesi gibi tek başına kaldığı bir anda yakalandı.
Kendisine eman verilmesine, isyan boyunca çok cazip teklifler yapılmasına, mağlubiyetin ucu görününce yakın adamlarından kendisini terk edenler olmasına rağmen teslim olmadı ve vuruşarak ölmeyi tercih etti.
Öldürüldüğünde 48 yaşındaydı. Kellesi kesilerek mızrağın ucuna takıldı. Bağdat’a getirilip meydanlarda günlerce teşhir edildi. Bağdat’ın ‘yeşil sarıklı olu hocaları’, kölelerin ve cariyelerin hizmet ettiği ‘yeşil saraylarda’ “vatan, millet ve servet düşmanlarını kahreyle ya Rabbi!” diye dualar etti.
“Bahçe sahipleri” huzura garkoldu.
Kölelerin kurduğu el-Muhtare’de ise gökyüzüne yükselen dumanlar akbabalara karıştı. Kan ve ceset kokusundan şehre girilemez oldu.
Şehri baştan aşağı yıktılar.
Cesetleriyle birlikte cayır cayır yaktılar.
Geride hiçbir kalıntı kalmasını istemediler.
14 yıl süren isyanda İbnu’l-Esir’e göre 500 bin kişi öldü.
Bugün zenci kölelerin Dicle ile Fırat’ın birleşip Basra körfezine aktığı yerde, çalıştırıldıkları şeker kamışı ve pirinç tarlalarının ortasında kurdukları ve adına ‘özgürlük kenti’ (el-Muhtare) adını verdikleri şehirden kalma hiçbir kalıntı yoktur.
Ne filmleri çekildi, ne romanları yazıldı, ne de tek bir ağıt duyuldu.
Adı: el-Muhtare idi.
İslam’ın kayıp şehri el-Muhtare…
(Tavsiye kitap bkz: Siyah öfke: Ortaçağ İslam dünyasında Zenci kölelerin isyanı, Mustafa Demirci, Çizgi yayınları, 2005, İst.).
İhsan eliaçık
Melayê Bateyî - Di Nav Qewmê Xerîb
Ya Îlahî ez xerîb im daîma her dil kebîb im
Bê hebîb im bê tebîb im mam di nav qewmê xerîb
Metrûkê bab û bira me sohtîyê şem' û çira me
Kuştîyê dest dîlbera me mam di nav qewmê xerîb
Kuştîyê tîra xedar im kes nenas im ez dizarim
Ez feqîr im ustuxwar im mam di nav qewmê xerîb
Ez feqîr im bê newa me rûreş im ez rûsîya me
Racîyê 'efwa xuda me mam di nav qewmê xerîb
Aşiq im bê kar û kesb im ez feqîr im dûrîdest im
Serxweş û sekran û mest im mam di nav qewmê xerîb
Serxweş im min hal tunîne cergê min safî birîne
Her dirêjim av û xwîn e mam di nav qewmê xerîb
Av û xwîna dil me kerr kir ah û wah cergê me zer kir
Xurbetê hal im xerab kir mam di nav qewmê xerîb
Terkê ewtana xerab e ez neçar im çare nabe
Ya Îlahî dê çawa be mam di nav qewmê xerîb
*Li gor Xalid Sadinî û Celîlê Celîl ev helbesta Melayê Bateyî ye. Lê li gor Mela Ehmed Hîlmî Qoxî - Dîwana Cami' helbestvanê helbestê nayî zanîn. Me helbest ji pivokhez.blogspot.com'ê wergirt.
"Nuşirevan Adil nerede tahtı
Süleyman mührünü kime bıraktı
Resulü Ekrem'in kanunu haktı
Her ömrün sonunda bir feryat gördüm..."
Melayê Bateyî - Di Nav Qewmê Xerîb
Ya Îlahî ez xerîb im daîma her dil kebîb im
Bê hebîb im bê tebîb im mam di nav qewmê xerîb
Metrûkê bab û bira me sohtîyê şem' û çira me
Kuştîyê dest dîlbera me mam di nav qewmê xerîb
Kuştîyê tîra xedar im kes nenas im ez dizarim
Ez feqîr im ustuxwar im mam di nav qewmê xerîb
Ez feqîr im bê newa me rûreş im ez rûsîya me
Racîyê 'efwa xuda me mam di nav qewmê xerîb
Aşiq im bê kar û kesb im ez feqîr im dûrîdest im
Serxweş û sekran û mest im mam di nav qewmê xerîb
Serxweş im min hal tunîne cergê min safî birîne
Her dirêjim av û xwîn e mam di nav qewmê xerîb
Av û xwîna dil me kerr kir ah û wah cergê me zer kir
Xurbetê hal im xerab kir mam di nav qewmê xerîb
Terkê ewtana xerab e ez neçar im çare nabe
Ya Îlahî dê çawa be mam di nav qewmê xerîb
*Li gor Xalid Sadinî û Celîlê Celîl ev helbesta Melayê Bateyî ye. Lê li gor Mela Ehmed Hîlmî Qoxî - Dîwana Cami' helbestvanê helbestê nayî zanîn. Me helbest ji pivokhez.blogspot.com'ê wergirt.
Berxê nêr, ji bo kêr”
Son dönemlerde, yakın Kürd tarihinde dikkat çeken, adeta efsaneleşen bir Kürd kadını Gülnaz Hanım’la ilgili olarak, çeşitli bilgiler paylaşılmaktadır. Verilen bilgilerde önemli hatalar olduğu anlaşılmaktadır. Mümkün olduğu kadar doğru bir bilgilendirme yapmak için,mevcut yazılı kaynaklar ve bazı sözlü kaynaklardan yararlanarak bir araştırma yaptık.[1]
1925 Büyük Kürd Ayaklanmasının hemen ardından, Ağrı Ayaklanmasının başlamasından önce, devletle, bazı Kürd güçleri arasında yer yer çatışmalar devam ediyordu. Gülnaz Hanım, 1925 yılı ikinci yarısında ve 1926 yılı başlarında meydana gelen bu çatışmalar sırasında efsaneleşen Muş’lu bir Kürd kadınıdır. Hangi yıl doğduğunu tam bilemiyoruz. 1926 yılında, yaşının altmışa yakın olduğu biliniyor; doğumu, 1870 yılları civarı olabilir.
Bitlis-Muş yöresinin tanınmış kişilerinden Mutki-Xoytulu Hacı Musa Bey ve Nuh Bey’in kız kardeşidir. [2] Hasenan Aşireti mensuplarından Yusuf Bey’le evlendiğini biliyoruz.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında, özellikle 1916 Kürd Tehciri sırasında, savaş bölgesi olan Erzurum, Muş, Bitlis ve Van’dan, güneye doğru göçler oluyordu. Batman- Beşiri bölgesinin ağalarından Emînê Perîxan’ın (Ehmed’in) kardeşi Hüseyin Demirer, o dönemde, Gülnaz Hanım’dan aşağıdaki gibi söz etmektedir.
“Beşiri ovasının çok bereketli bir yılıydı… O mevsim, Muş’un tanınmış aşiret reislerinden Hacı Musa Bey’in kız kardeşi Gülnaz Hanım, çocukları, akrabaları ve yakınlarıyla göç hâlinde geldiler. Harman yerine kara kıl çadırlar kuruldu. Gülnaz Hanım ve çocuklarına özel bir beyaz çadır kurulmuştu…” [3]
Yaklaşık iki yıl Beşiri bölgesinde kalan Gülnaz Hanım, çevrede bir “Hanım Ağa” olarak nam saldı. Rusların çekilmesiyle Muş’a döndü. Şeyh Said önderliğindeki isyanın bastırılması sonrasında, 1925 yılı yaz aylarında, kardeşi Nuh Bey, Hacı Musa’nın oğlu (yani yeğeni) İzzet Bey, oğlu Sıddık ve yüzlercesilahlı kişiyle beraber dağa çıktılar. (Hacı Musa Bey, bu sıralarda, Kör Hüseyin Paşa ile Kayseri’de sürgündeydi.) 1 Temmuz 1925 tarihinde, bölgedeki aşiretlerin desteğiyle Batman Köprüsü’nde (Malabadê) bir alay askeri pusuya düşürdüler.[4] Çatışmalar 1926 yılı bahar aylarına kadar devam etti.
Çatışmalar devam ederken Gülnaz Hanım’ın kardeşi Nuh Bey, Güney Kürdistan’a geçti (11 Kasım 1925)[5]. Kardeşi oğlu İzzet Bey ve oğlu Sıddık, Kösor Dağları çevresinde kaldılar. Söylendiğine göre, bir grupla (yüze yakın kişi) bir ihanet sonucu, pusuya düşürülerek öldürüldüler. Yeğeni ve oğlunun kesik kafaları, onun teşhis etmesi için Muş’taki bir karakola getirilir. M. Nuri Dersimi, buradaki durumu şöyle dile getiriyor: (Metin kısmen sadeleştirildi)
“1927[6] senesinde Huyutlu Nuh, İzzet Bey ve akrabalarından bir kısmı, Türk kuvvetleriyle çarpışıyorlardı. Bu sebeple Nuh Bey’in hemşiresi (kız kardeşi) Gülnaz Hatun tutuklanarak Muş’a götürülmüştü. Çok kanlı bir müsademe neticesinde, İzzet ve oğlu Sıddık beyler şehit edilmişlerdi. Gülnaz Hatun’u hapishaneden çıkartarak kesik başların kime ait olduğunu anlamak istediler.
Gülnaz Hatun, önce kardeşi[7] İzzet Bey’in kesik başı önünde eğildi ve kardeşinin (yeğenin) Kürdistan diyarında yapmış olduğu kahramanlıklarını yüksek sesle saydı. Sonra oğlu Sadık Bey’in kesik başına elini uzattı, gözlerini okşadı ve yüksek sesle, ‘Bu benim tosunumdur, buna bu gün için süt emzirdim. Eğer Kürdistan davası uğruna bu surette ölümünü görmeseydim, kendisine sütümü haram ederdim’ diyerek Kürd kadınının yüksek karakterini göstermişti.”[8]
Aynı olayı, bu olayda öldürülen İzzet Bey’in torunu, Salih İzzet Ediş (Salih Mirzabeyoğlu) de şöyle anlatıyor:
“Kösor dağlarındaki çatışmada, 100’den fazla kişi öldürülür, başları kesilir, Muş’a getirilir ve ‘Musa Bey’in kız kardeşi Gülnaz Hanım’a psikolojik zulüm yapmak maksadıyla, kesik başlar jandarma karakolunda yere dizilir ve tanıyor musun hikâyesiyle davet edilir... Gülnaz Hanım vakur bir edada içeri girer, ellerinin tersi belinde, kesik başlara yaklaşır... Ayağıyla İzzet Bey’in kafasını iter: ‘Bu benim kardeşimin oğludur!’... Sonra ikinci kesik kafayı ayağıyla iter: ‘Bu da benim oğlumdur!’... Üçüncü kesik kafaya gelince, mahzun bir şekilde mırıldanır: ‘Buna yazık olmuş, hizmetkâr-askerdi!’ ve başta kumandanları olmak üzere orada bulunanlara çalımla döner: ‘Erkek, koç gibi bıçağa gelmek içindir’ der... Ve oradakilerin buz tutmuş sükûtu içinde, aynı vakur ve çalımlı eda ile çıkar gider!..”[9]
Yukarıdaki alıntılarda görüldüğü gibi, bazı kaynaklar Gülnaz Hanım’ın o sırada Muş Cezaevi’nde olduğunu belirtirken bazı kaynaklar, tutuklu olmadığını belirtiyorlar. Bazı kaynaklar, İzzet Bey, Sıdık ve yüze yakın arkadaşlarının ölüm tarihini 1927, bazıları 1926 yılını veriyor. 1926 yılı doğru olması gerekir.Ağrı İsyanı öncesinde,Kösor Dağlarında, 25 Mart 1926 tarihinde gerçekleştiği anlaşılmaktadır.
Gülnaz Hanım’ın, yukarıdaki ikinci alıntıda belirtildiği gibi Türkçe değil, Kürdçe “Berxê nêr, ji bo kêr”[10]dediği biliniyor. Bir Kürd atasözü olan bu sözü, bu olaydan yaklaşık bir yıl önce (1925) idam edilen Kemal Fevzi için kız kardeşinin de söylediği bilinmektedir.
M. Nuri Dersimi ve Salih Hacımirzabeyoğlu’nunyukarıdaki ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, olay, 1925 Ayaklanması sonrasında, Ağrı Ayaklanması öncesinde, 1926 yılı başlarında gerçekleşmiştir. Yine anlaşıldığı üzere,Gülnaz Hanım, Hacı Musa Bey, Nuh Bey ve Kasım Bey’in kardeşi, İzzet Bey’in halasıdır. Ayrıca Hacı Musa Bey’in “Gülnaz” diye bir kızı da vardır.[11] Yani Hacı Musa, kızına, kızkardeşinin adını vermiştir.
Kafkas Kürd şairlerinden, Fêrîkê Ûsiv, onunla ilgili olarak, “GULNAZ” başlıklı bir şiir (helbest)yazarken büyük Kürd şairi Cigerxwîn, Gülnaz Hanım’ın şahsında, Kürd kadınlarına hitaben, onların yiğitliğini anlatmak için, “Şêr şêre, çi jine çi mêre”[12]şeklinde, tüm Kürdlerin bildiği destanı yazmıştır. Burada belirtilen iki söz, Kürd kadınları hakkında söylenen, dünyaca bilinen geleneksel Kürd söylemleridir
Tam doğrulatamadığımız bazı kaynaklar, Gülnaz Hanım’ın otuzlu yıllarda öldüğünü ve Muş-Bulanık (Kop), Abdalbeyazıt köyüne gömüldüğünü belirtmektedirler.
Anısına saygıyla… 28 Ağustos 2022
/CT/
[1] Bu efsane Kürd kadını hakkında, doğru bir biyografi hazırlama çabamıza katkı sunan, Faik Bulut, S. Muhlis Erdem, Yaşar Abdülselamoğlu ve aynı zamanda Mirzabeyoğlu Ailesi’nden olan Mirza Akar’a teşekkür ederim. Bu konuda, başka bilgiler verebilecekler olursa memnun olurum. CT
[2] Dr. Vet. M. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Dilan Yayınları, 1992, s. 282
[3] Hüseyin Demirer, HAWER DELÂL, Emînê Perîxanê’nın Hayatı, Avesta Yayınları, 2008, s. 105-106
[4] Bülent Cırık, Üç Devirde Bir Kürt Aşiret Reisi, HACI MUSA BEY, Değişim Yayınları, 2015, s. 235
[5] Cırık, age, s. 235
[6] Bu tarih 1926 olabilir.
[7] Bu ifadede bir yanlışlık vardır. Kardeşi değil, kardeşinin oğlu olması gerekir. Çünkü Hacı Musa ve Nuh Bey’in, “İzzet” adlı bir kardeşleri yoktur. Diğer iki kardeşlerinin adları,Kasımve Cezahir olarak biliniyor. Cezahir’in, Nuh Bey’in olduğu da belirtilmektedir(Mirza Akar).Burada kastedilen, Hacı Musa Bey’in oğlu İzzet’tir, yani Gülnaz Hanım’ın yeğenidir.
[8] Dersimi, age, s. 282-283
[9]Salih İzzet Erdiş (Salih Mirzabeyoğlu), Tilki Günlüğü, Cilt 4, Ufuk ile Hafiye, İBDA Yayınları, 1992, s. 350
[10]Erkek kuzu (koç), bıçak içindir.
[11] Aileden Mirza Akar’ın belirtmesi
[12]Türkçesi: Aslan aslandır, erkek dişi fark etmez
• serap, su arayanın gözündedir. { Arabi }
• insan, uzaklara özgü bir varlıktır, hep kendinden başka yerdedir. { simone de beavoir }
• âlemde gördüğün her şey, senin kendinle karşılaşmandır. { arabi }
• en sağlam direniş;
Kalbi temiz tutmaktır. (Arabi)
• " Üç devle savaşıyoruz Sancho;
cahiller, korkaklar ve zalimler"
• Havlıyorlar Sanço... Demek ki ilerliyoruz.
•"Şeytan giderken Don Kişot bağırdı ; 'Bir dakika bekle! Sana son bir soru daha soracağım' 'Sor bakalım', dedi alaycı bir sesle Şeytan. 'Ormanda savaş naraları atanlar senin adamların mıydı?' 'Elbette... Benim adamlarım çoktur' 'İyi ama Allah Allah diye bağırıyorlardı?' Ne sandın ya? Şeytan Şeytan diye mi bağıracaklardı? Bizim işimiz bu; Aldatmak, daima Aldatmak..."
•
”Ölü insanlar görüyorum, ölü olduklarını bilmiyorlar. “
M. Night Shyamalan’ın 6. His adlı film
“Simdi bana göre bir kere sürgün, akvaryumdaki bir baliga benzer ve o balik hep geldigi sulara geri dönmek ister. Saniyorum binlerle, on binlerle ifade edilecek siyasetçi, aydin, yazar, sanatçi insanlar var, gazeteci insanlar var. Ve bunlarin hepsi dört gözle o akvaryumdaki balık olmaktan çıkıp kendi sularinda yüzmeyi hasretle bekliyorlar…
Dönünce neyle karşilaşacagimi bilmiyorum ama çocuklugumun ve gençligimin geçtigi Hançepek, Pazar'da, Fatihpaşa'da ve Anzela'da neler görecegimi bilmiyorum. Ama bütün bunlara ragmen o topraklara, o köklere bağlılığım devam ediyor ve devam edecek. Onun ozlemi var.”
Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş
Fatih Sultan Mehmet, fermanında, “İnsanlara Allah'ın soracağı soruları sormayın. Kulun kula soracağı soruları sorun. Aç mısın, susuz musun, geçinebiliyor musun, evin var mı, hasta mısın, evinde hasta var mı?”
imam-ı şafii;
“benim görüşüm yanlış olması muhtemel doğrudur, muhalifimin görüşü doğru olması muhtemel yanlıştır”
mesafesinde bakarmış ilmi tartışmalara. herkesin kendi doğrusundan bu kadar emin olduğu bir dünyada ! ne kadar da değerli.