Aşk, yeniden?
hunharca.
No title available
No title available
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
h
𓃗
noise dept.
Keni

if i look back, i am lost
Fai_Ryy
trying on a metaphor
todays bird

Product Placement
taylor price
KIROKAZE
I'd rather be in outer space 🛸

roma★
Game of Thrones Daily

pixel skylines

titsay
Today's Document

seen from United States

seen from United States
seen from Malaysia
seen from Japan
seen from South Korea
seen from United States
seen from United States
seen from Türkiye
seen from United States

seen from Canada

seen from Canada
seen from United States

seen from Türkiye

seen from Australia
seen from Colombia

seen from France
seen from Brazil

seen from South Korea

seen from United States
seen from United States
@yazkokulukiz
Aşk, yeniden?
hunharca.
la danse de la neige et le soleil.
aslında bunları deftere yazmam gerekirdi. ama olmadı. çünkü ellerim, ısınmak bilmiyor. ankara’nın ayazına dayanan ellerim, istanbul’un nemli soğuğuna yenik düştü sanırım. bazı anlar var ama, böyle bırakın ellerimi tüm vücudum soğuk nedir bilmiyor. işte o onların yoksunluğunu çektiğim bazı günler gözlerim doluyor. diyorum ki, tüm bunları yaşayacaksam neden geldim ki? neden o şehri bırakıp geldim?
işte bu sorulardan tüm gece uykusuz kaldığım günün sabahında odama vuran güneşle uyandım. ama bembeyazdı her yer. eskisi kadar özenli olmasa da güzel bir kahvaltı hazırladım kendime. her zamankinden: peynirli omlet ve muzlu yulaf ezmesi.
saat 11′i geçe sahile yürüdüm. annemi aradım, eminönü’nden geçip geçmediğinden emin olmadığım bir otobüse “en son nerede durursa orada inerim” diyerek bindim. neyse ki akbilim doluydu. evet hala istanbulkart’a akbil diyorum.
yol boyunca annem aile sorunlarından bahsederken, otobüsün camından vuran güneş ile ısındım. otobüsün ekranında eminönü yazdı. indim. birden lapa lapa kar yağmaya başladı. galata köprüsünün ucu görünmez hale gelmişti. nasıl şaşkın bir mutluluksa bendeki, havada uçuşan kar ile oynamaya başladım. köprüye doğru yöneldim ki, güneş açmaya başladı. gökyüzü yeniden masmavi olmuştu ve galata kulesi göz kırpıyordu adeta. karaköy’de durdum. güneşin deniz üzerinde yaptığı pırıltıları izledim uzun uzun. neden istanbul’da olduğumu hatırladım. çünkü tam olarak o iskelede defalarca istanbul hayallerimin gerçek olması için dilekler savurmuştum dalgalara.
yürümeye devam ettim. karabatak’ın o köşeden geçtim. dışarıda kimsecikler yoktu. soğuktan içeri kaçmıştı insanlar. bundan bir kaç yıl önce yine bir muhteşem doğum günü hediyesi sayesinde orada bulunduğumu ve içeride olduğum halde ne kadar üşüdüğümü hatırladım. karşısındaki kafede içtiğim kahveyi ve sohbeti hatırladım. devam ettim. kabataş’ta cihangir’e çıkan merdivenlerde laleli sokaktaki kedili evi düşündüm. derken kabataş, beşiktaş.. başka anılar..
ortaköy’de bir kahve molası verdim. artık filtre kahve içmeye başladım. aye sağ olsun. yanıma kocaman bir köpek yanaştı, uzunca sevdim. ayaklarımın dibine yattı. karşı masada oturan üç adamdan dede lakaplı olan “haydut, sevdin mi aslı ablanı?” diyerek güldü. ben şok oldum tabii. meğerse bardağın adımın yazılı olan kısmı dede’ye dönükmüş. gülüştük. kahvem bittikten sonra beşiktaş’a doğru yol aldım. akaretler’deki o güzel kitapçıya girdim. gizem’in doğum günü için küçük munis hediyeler aldım. şairlerin heykellerinin bulunduğu parkta oturup yaşadığın hazzı o’na aktarırken kar yağmaya başladı. saçlarımda karton köpükmüşcesine duran karların fotoğrafını çekip yolladım. nişantaşı’ndan taksim’e doğru yürürken güneş yeniden açmaya başladı. ama ben artık ellerimi hissetmiyordum. taksiye binmeden bir atkı aldım. bu aralar atkılara zaafım var.
tüm bu yaklaşık 3,5 saatlik, 16 km’lik yürüyüş bana sadece 1000′in üstünde bir kalori harcatmadı tabii. aslında çok da sıradan bir gündü, ruh halime göre değişen havayı saymazsak. ve ben çocuklar, cümlelerimi bir sonuca bağlamakta çok kötüyüm.
ama demek istediğim şu: ben yeni bir sayfa açtım, hatta o’nun deyimiyle yeni bir deftere başladım. en güzel hayallerden biri daha bu şehirde gerçekleşmişken aslında tek yapmam gereken akışına bırakmak ve tadını çıkarmak. çünkü yeniden böyle hissetmek ve hayatta kendi ayaklarım üzerinde devam etmek çok güzel. sonuç bir yıl sonra kıtalar arasında kalmak olsa da, ilkokul çocukları gibi kar tatilini bekleyip battaniyenin altında geçirdiğimiz o keyifli geceleri yaşadığım için mutluyum.
evet diyeceklerim bu kadar.
ay resmen kendime ait bir evim var yaaaa.
…just throw off your fear and come running to me.
S.D.F, ‘Out of Hiding’ (via mountainmusing)
lütfen.
ya hunharca bundan istiyorum.
bu fotoğraf 23 aralık 2011'de gözleri en güzel yeşil olan adam tarafından çekilmişti. ertesi gün christmas'tı ve paris sabahtan çok güneşli olacaktı, bize veda hediyesi olarak. akşamına davetli olduğumuz christmas yemeği için belçika'da küçük munis bir şehre doğru yol alacaktık gare du nord'dan. sonrası kocaman bir hikaye. demek istediğim: aradan 4 yıl geçmiş. üzerimdeki o atkı, bere, eldiven eskidi ama hala benimle. lakin o fotoğrafı çeken, hayallere birlikte dokunduğum adam ve aradaki o kocaman aşk yok. o masada oturduğum ve yemeklerini yediğim insanlar da yok. bu durum beni bundan bi 6 ay önce çok üzerdi muhtemelen ama şimdi hissettiğim şey ise kocaman bir "iyi ki." iyi ki hayatımın en güzel zamanlarında karşıma böyle güzel insanlar çıkmış ve her yıl aynı tarihlerde o güzel duyguları bana bir kere daha yaşatıyorlar. işte hayatın bir diğer tanımı da bu: hunharca ağlamana sebep olan anıların, bi gün durduğun yerden arkana baktığında seni tebessüm ettirmesi. meri kırismıs o zaman.
Gün geliyor, keşke olmamış diyeceğiniz şeylere şükrediyorken buluyorsunuz kendinizi. Bakın burası çok önemli. Paralel evrenlere inansam da, bu evrende işler böyle yürümek zorundaydı ve öyle oldu. Siz yanlış yapmadınız. Ders aldığımız yanlışlar yapacaktık. Oldu bitti. Önümüz bahar.
yılın en güzel zamanları yaşanıyor bir yerlerde.
“October extinguished itself in a rush of howling winds and driving rain and November arrived, cold as frozen iron, with hard frosts every morning and icy drafts that bit at exposed hands and faces.”
J.K. Rowling, Harry Potter and the Order of the Phoenix (via the-healing-garden)
jeudi soir.
şimdi size asla unutulmayacak bir anıdan bahsediyorum.
bir perşembe akşamı, tatbikat sahnesi’nde erdal beşikçioğlu’nu bir delinin hatıra defteri’nde izleyemeye gidiyoruz. 5-7-9. seçimimi 5′ten yana yapıyorum. boynumuz tutuluyor hayranlıkla izlemekten. sonra bir sahne geliyor, erdal beyimiz kafasını aşağıya doğru sarkıtıyor ve beni işaret ediyor:
- şu kadın! evet evet sen. dizleri yırtık, puantiyeli gömlekli. senin içinde bir şeytan var. ve şu adama aşıksın.
tebessüm ediyorum. gözlerin benim üzerimde olması beni geriyor ama çaktırmıyorum. beşikçioğlu muhteşem performansına devam ediyor aralıksız. güldürüyor, yeri geliyor salyaları ve teriyle herkesi ıslatıyor.
oyun bitince, tabii salon ayakta alkışlıyor. gittikçe daha da şiddetlenen alkışlar eşliğinde sahneyi terk ediyor. sonra tekrar geliyor, uzanıp elimi tutuyor ve öpüyor. elimi lan! öpüyor, şaka değil. hayal değil. dizlerimin bağı çözülüyor tabii. sadece hafif kırıtarak gülümseyebiliyorum.
sahneden çıkıyoruz. şımarmaya başlıyorum. hunharca yağan yağmur biraz diniyor. evlere dağılıyoruz birer birer. metrodan inip eve doğru yürüyoruz. aynı şemsiyenin altında gecenin kritiğini yaparken, serin havada yürümenin tadını çıkarıyoruz.
sonrası... sonrası bir değişim. belki yeni bir başlangıç.
belki de sahilde gün batımı ya da french press birer kupa kahve, boyna dolanan parfüm kokulu bir atkı, güneşli kahvaltılar...
belki de sadece bir rüya.
henüz bitmeyen ve bitmese keşke dedirten.
do u have boyfriend?
do you have boyfriend's'?ya dado you have 'a' boyfriend?olacak, lütfen ama biraz özen gösterelim.
hımmm oldu o zaman.
ma maison.
ayak uçlarıma güneş vuran odamdaki ilk sabahımdan günaydın.
artık banyodaki penceresinden kuş cıvıltıları gelen, mutfak dolapları gıcırdayan, ama hunharca ışık alan bir evim var. şimdi gidip bol peynirli bir kahvaltı yapıp salonuma iskandinav tarzı koltuk bakacağım. sonra da bu güzel havanın tadını çıkaracağım.
- bu eve, çerçeveler ve dostlar çok yakışacak.
ya hep diyorum, albümlerin son şarkılarına gereken özen gösterilmeli.
ve bu gece yine, dolunay.
ama bu sefer farklı, hem kanlı hem de supermoon.
“the moon is full for you and i birds are flying high this is the beginning of an endless love and we know it now this is the beginning of a brand new life with an open heart. i will tell it to the moon and sing it to the sky.”
80 saniye.
şimdi 80 saniye kırmızı ışık var, dedi. gözlerimi kapattım, açtığımda yeşile 10 saniye kalmıştı. peki kalbim neden durmamıştı?
tüm gece sabaha kadar dans ettim, yorulmadım. zorla uyudum, uyandım. tekrar uyudum, uyandım. olmadı. kendimi bebek sahilde buldum. ikinci köprünün altındaki o restorana kadar yürüdüm. kalbimi açtığım yere. önündeki banklardan birinde şarkılar söyledim ve söylediklerini hatırladım:
“yanlış kişi değil ama yanlış zaman.”
şimdi şarkı kendi kendini mırıldıyor, çünkü radyoda gezinirken bir kez daha çalarsa yine kanalı değiştirmeyecek. sabitleyecek. belki unutacak sevdiğimi, ama her seferinde severim belki diye açacak sesini. belki de bunların hiçbirini düşünmeyecek, sadece “neden?” diye sorgulayacak.
keşke duraklar gideceğimiz yerlere hiç yakın olmasa, sahil yolu sonsuza kadar uzasa. arabaya park yeri bulamasak mesela ve trafik hiç akmasa, kırmızı ışıklara takılsak. geceler sabahlara bağlanmasa ya da gündüzler ayrı gecelere çıkmasa.
keşke o parfüm teninde bu kadar güzel kokmasa,
ben bu kadar sarhoş olmasam.