Dokunulmaz olarak büyük hatalar yapma, gerçek dahinin ve her şeyin ötesinde yeni bir yol açan dahinin imtiyazıdır.

oozey mess
TVSTRANGERTHINGS
Claire Keane

Product Placement
Jules of Nature
Show & Tell
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

Kiana Khansmith

JBB: An Artblog!
Acquired Stardust
NASA

★

No title available
Today's Document
tumblr dot com
No title available

祝日 / Permanent Vacation
Peter Solarz
we're not kids anymore.
sheepfilms
seen from Saudi Arabia
seen from United States
seen from India

seen from Germany
seen from United States

seen from United Kingdom
seen from Chile

seen from United Kingdom
seen from United States
seen from China

seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia

seen from United States
seen from Taiwan
seen from United States

seen from Netherlands

seen from United States
seen from Malaysia
seen from United States
@0nokta5
Dokunulmaz olarak büyük hatalar yapma, gerçek dahinin ve her şeyin ötesinde yeni bir yol açan dahinin imtiyazıdır.
İnsan eyler ve hareket eder: Bilinç, sürekli olarak istemesinin amacı doğrultusunda çalışır ve kişiyi canlı ve meşgul tutar; düşünmesi ise amaca ulaşmanın araçlarının seçimi ile ilgilidir. Pek çok insan için yaşam bundan ibarettir. İnsanlar isterler, ne istediklerini bilirler ve bunun için çabalarlar. Yeterli miktar başarı onları ümitsizlikten, yeterli miktar başarısızlık ise can sıkıntısı ve bunun sonuçlarından korur. Belli düzeyde neşelilik veya en azından ılımlılık bundan kaynaklanır ve bunu da esasen zenginlik veya fakirlik değiştiremez. Çünkü zengin veya fakirin tadını çıkardıkları, sahip oldukları değildir zira bunlar, daha önceden de gösterdiğimiz üzere, sadece negatif olarak etki etmektedir; daha ziyade bunlar keyif veren çabaları ile elde etmeyi umdukları şeylerdir. İnsanlar ciddiyetle ve hatta yaptıkları şey çok önemliymişçesine çabalarlar: Bu tam da çocukların oynadıkları oyuna yaklaşımları gibidir.
Kişi nihayetinde esas konuda, tıpkı her konuda olduğu gibi kendisi ile kalakalır. Sadece kendi iradesine bağlı olan şeyler konusunda boşu boşuna dualar ve dalkavuklar yoluyla yaranmaya çalışacağı tanrılar yaratır.
Elbette insan hayatı da, tıpkı bütün kötü mallarda olduğu gibi, yanıltıcı parlak bir cilayla kaplanmıştır. Izdırap her zaman saklanmaya çalışılır, oysa kişi ne zaman cafcaflı ve pırıltılı bir şey elde etse bunu teşhir etmeye çalışır. Ve kişinin içsel tatmini ne kadar azalırsa, o kadar başkalarının gözünde talihli görünmeye çalışır; deliliğinin gittiği yere kadar da bunu sürdürür.
Ve bireyin yaşamı bağlamında da her kişisel tarih bir ızdırap tarihidir; zira hayat herkes için kural olarak irili ufaklı pek çok talihsizlikler serisidir. Fakat bu durum olabildiğince saklanır çünkü kişi bilir ki kendi sıkıntısı, o an sıkıntı içinde olmayan diğerleri için nerdeyse her zaman eğlenceli bir gösteri konumundadır ve çok nadir sempati veya şefkatle karşılaşır. Fakat hiç kimse eğer basiretli ve dürüst ise, belki de hayatının sonunda, onu tekrar yaşamak istemeyecektir. Bunun yerine, tam anlamıyla var olmayışı seçmeye meyilli olacaktır. Hamlet'teki dünyaca ünlü monologda ifade edilen düşünceyi kısaca özetlersek: Dünyadaki konumumuz o kadar sefildir ki hiç olmamış olmak çok daha tercih edilir bir durumdur. Şimdi eğer intihar bize bunu sağlayabilecek olsaydı, "olmak ya da olmamak" seçenekleri kelimenin tam anlamıyla karşımıza çıktığında, koşulsuz tercih edilebilecek tam bir yok oluş olurdu. Fakat, içimizden bir ses bize, intiharın bunu sağlayamayacağını, ölümün tam yok oluş demek olmadığını söyler. Benzer bir şekilde tarihin babasının söylediği bir şey de henüz reddedilmedi; yani hayatında bir veya birkaç kez, var olmamış olmayı dilememiş kimse yoktur (Herodotos, VII,46). Hayatın en çok şikayet edilen özelliği olan kısalığı, belki de onun en iyi özelliğidir. Eğer nihayetinde, sürekli maruz kaldığı ızdırap ve sefaleti kişinin gözleri önüne açıkça serecek olsaydık, o kişi dehşete kapılırdı.
İnsanların büyük çoğunluğu için yaşamın, dışarıdan bakıldığında ne kadar boş ve anlamsız, içeriden bakıldığında da ne kadar kasvetli ve şuursuz akıp gittiği gerçekten inanılmazdır. Bu, hayatın dört evresinden ölüme kadar rüya misali bir tökezleme; bir dizi önemsiz düşüncenin eşlik ettiği, soluk bir özlem ve şikayettir. Bu insanlar kurulup giden ve bunun sebebini bilmeyen kurmalı saat gibidirler. Bir insan peyda edilip doğduğunda, insan yaşamının bu saati, sayısız defa çalınmış olan aynı müzik kutusunu anlamsız varyasyonlarda cümlesi cümlesine ve ölçüsü ölçüsüne tekrar edebilmek için, sil baştan yeniden kurulur.
Varoluşunu tesadüften ibaret olarak tasavvur eden kimse kesinlikle onu ölümle kaybetmekten korkacaktır. Buna karşılık ancak genel tarzda olsa bile varoluşunun asli bir zorunluluğa dayandığını anlayan kimse böylesine harikulade bir şeyi meydana getirmiş olan bu zorunluluğun böyle kısa bir zaman dilimiyle sınırlı olduğuna inanmayacak, onun bütün zamanlarda faal olduğunu bilecektir. Fakat her kim var olduğu şimdiye kadar sınırsız bir zamanın geçtiğini ve dolayısıyla sınırsız değişimlerin birbirini izlediğini fakat buna rağmen var olduğunu düşünürse varoluşunu zorunlu bir varoluş olarak görüp tanıyacaktır.
Kendinizi yabancı hissediyorsunuz, dahası içten içe her zamanki ruh haline yabancı büyük bir boşluk veya derin bir uçurum sezinliyorsunuz. Bunlar varoluşçulara göre tekinsiz tecrübelerdir ve gerçekliğin en iç özünü ifşa ederler. Böyle zamanlarda hissettiğimiz derin bir sıkıntı yahut endişe duygusudur; belli bir şekilde hiçbir şey ama genelde her şey bizi tehdit eder ve bunaltır. İçimiz kaygı ve endişeyle dolar, varoluşçulara göre bu metafizik kökleri olan psikolojik bir durumdur. Eğer birisi bu tekinsizlik duygusuyla bunaldığımızda bizi bunaltıp sıkanın ne olduğunu soracak olursa muhtemelen şu cevabı veririz: "Hiçbir şey". Çünkü bizi sıkıp bunaltan şey, varlığın sınırsız gücü ve doluluğuyla tutulup desteklenmiyor olduğumuzun temel sezgisidir.
Onlar düşünmeyen ve kimlik kazanmak uğruna, beğendikleri herhangi bir güce bağlanan tiplerdi.
Sadece dünyaya gelmenin şokuyla içine atıldıkları hipnotik yarım hayatı yaşayan, tüm körlüklerin en güvenlisi içinde kör olarak yaşayan insanlar gibi olsaydı.
Evren varolmayışın gri boşluğuna yansıtılmış devasa bir makineydi.
Bu devrim emeklemeye yeni başladı ve önemli gelişmeleri yaşandıkları anda fark etmek çok zor.
Yeşim gibi pürüzsüz elleri çay gereçlerini tutmak için değil, daha yumuşak, hafif, buluta benzer bir şeyi... belki de zamanı okşamak için yapılmış gibi görünüyorlardı.
Bugün geçmişe bakıp anlayabildiğimiz kadarıyla, İsa vaazlar verip hastaları iyileştirmeye çalışarak az sayıda mürit edinmiş tipik bir Yahudi vaizdi aslında. Fakat İsa öldükten sonra tarihteki en olağanüstü markalaşma kampanyalarından birine konu oldu. Kısacık kariyerinde neredeyse bir elin parmakları kadar mürit toplayan, üstelik sıradan bir suçlu olarak idam edilen bu taşralı guru, ölümünden sonra evreni yaratan kozmik tanrının vücut bulmuş hali olarak markalaştırıldı.
Tianming'in yapısı ne toplumda yaşamaya müsaitti ne de toplumun dışında. Toplumda öne çıkmayı beceremiyordu fakat kendini toplumdan soyutlayacak kaynaklara da sahip değildi. Yapabildiği tek şey ikisinin arasında bir uçurumda sallanmak, acı çekmekti. Hayatın onu nereye götürdüğüne dair en ufak bir fikri yoktu.
Nassim Nicholas Taleb'in 'Antifragile: Things That Gain from Disorder' kitabında açıkladığı gibi kırılgan kelimesini zarar gördüklerinde güçsüzleşen insanları, nesneleri ve organizasyonları tanımlamak içinn kullanırız. Gücünü kaybetmeden zarara karşı koyabilenler için çetin ve esnek kelimelerini kullanabiliriz ama zarar gördüğünde daha da güçlenenler (bir noktaya kadar) için bir kelimemiz yok.
Roma İmparatoru Marcus Aurelius sevdiğimiz şeylerin ağaçtaki yapraklara benzediğini söylemiştir. Ani bir rüzgarla her an düşebilirler.