Münih Güvenlik Konferansı ve ‘Çökmekte Olan Düzen’ Etrafında Tartışmalar
Münih Konferansı’nın önemli bir özelliği hiç bir resmi sıfatı bulunmayışı ve toplantıların “güvenlik politikaları üzerine güncel ve geleceğe dair” tartışmaların yürütülmesi amacıyla sınırlı tutulduğunun vurgulanmasıdır.
Gerçi bu anlamda bir dizi konferans ve tartışm toplantısının benzer içeriklere sahip oldukları söylenmştir. Ancak bu tarz toplantıların ortak yönleri, belli konuların özellikle ikili görüşmeler dahil, tartışılması etrafında dünya kamuoyuna verilen mesaj ve politik sorunlarda yönlendirme, etkili olma arzularıdır.
Bu Münih Konferansı açısından tartışma götürmez bir şeydir.
Münih Güvenlik Konferansı’nda sonuç raporu veya ortak bildirge yayınlanmaması pek seyrek rastlanan bir durum oldu. Gerçi bu 2015 yılında “Çökmekte Olan Düzen” başlığıyla içinde bulunulan uluslararası konjonktürde yaşanan kaos, tehdit ve tehlikelere dikkat çekilmişti. Bu “eski düzen”in işlevini yitirdiğine dair bu toplantılardan ilk ciddi uyarıydı.
Bu uyarılar kapsamında Rusya ile ilgili sorunlar, Ukrayna’daki savaş, İngiltere’nin AB’den çıkışı, Orta Doğu’daki gelişmeler, İran’ın artan nüfuzu, Suriye’deki savaş, Asya-Pasifik’te yaşanan gerilimler, IŞID’ın Irak ve Suriye’deki varlığı, Avrupa’daki IŞID eylemleri sayılırken, bir önemli başlık olarak Türkiye ve RTE Orta Doğu’daki “risk” unsurlarında biri olarak öne çıkmıştı.
Bir sonraki yıl 2016 yılı toplantılarında yaklaşık benzer konular gündeme alınırken, Türkiye yine “risk” faktörleri arasında sayıldı.
Geçtiğimiz yıl, (2017) bu kez uyarı dozunun daha arttırıldığı görüldü. Güvenlik Konferansı Başkanı “Uçurumun Eşiğine Gelen Dünya” başlığıyla gelişmeleri özetlerken, tartışma başlıkları arasında ABD Başkanı Donald Trump, Brexit, Trump’ın Başkan seçilmesinden sonra NATO ile ilişkiler soru işaretleri yaratırken, Almanya Dışişleri Bakanı “NATO’nun ortak değerler ittifakı” olduğunu vurgulama gereği görüyordu. Ayrıca, Asya-Pasifik, Pegida örneğinde somutlanan milliyetçilik ve Türkiye’de TÜSİAD liberal politikalara ağıt yakmadan çok önce Münih’te tartışma başlıklarından biri bu olmuştu.
Son olarak Münih Güvenlik Konferansı nedeniyle hazırlanan 88 sayfalık 2018 raporu (To the Brink -and Back?) okuyanların hemfikir oldukları üzere uluslararası sermayenin sözcüleri tarafından son derece karamsar bir tablo çizmektedir.
Mevcut erozyon karşısında uluslararası düzen uçurumun eşiğinde mi? sorusuyla esas olarak liberal politikalar başta olmak üzere, ikinci paylaşım savaşı sonrasında önemli ölçüde ABD tarafından biçimlendirlen uluslararası düzen, uluslararası kurum ve kuruluşlar ve bunların üzerinde yer alan hukuki vb. normlar tartışma konusu edilmektedir. Bu tartışmanın açılması ilk kez olmamakla birlikte Münich gibi “güvenlik politikaları” üzerine fikir egzersizlerinin yapıldığı bir ortamda olması nedeniyle artık “uygulama safhasına” ilişkin konuların ele alınacağını göstermektedir.
Raporun girişinde dünya düzeninde “revizyon” talebinin bu düzenin yaratıcısı ve dünyanın jandarması rolünü oynayan ABD’den geldiği ve bunun John İkenberry’nin ifadesiyle “sabotaj” olduğuna atıfta bulunulmuştur.
“Uluslararası liberal düzen”in bir gecede krize girmediği tesbitinin emperyalist kamp ideologlarının “nesnellik” hanesine yazılması pek mümkün gözükmüyor. Bu değerlendirmeler yıllardır yaşanan dibe vurmanın kabulüdür. Bu ifade tarzı bile başlı başına emperyalist kamp içerisindeki düşmanlık, rekabet, kırılgan ilişkiler, ititfaklar, sabah-akşam değişen politikaları yeterince yansıtmaktadır.
Ancak burda asıl olarak ABD’nin Trump yönetiminde “revizyon” talebine itiraz ediliyordu. Çünkü yapılan değerlendirmelerde mevcut düzenin daha fazla desteklenmesi gerektiği, çünkü AB’nin krizden (euro, finansal) çıkmaya başlamakla birlikte bunun henüz “istikrar” kazanmadığı, AB’nin daha küresel düzlemde stratejik rol oynamaya hazır olmadığı, buna mukabil, Rusya ve Çin gibi iki ülkenin farklı düzeylerde oldukça iddialı bir duruma geldiklerine vurgu yapılmaktadır. Buna ek olarak göçmen akıı, mülteci sorunları ve ırkçı-milliyetçi gelişime dikkat çekilmiştir.
Yine “ortak tehdit” konularına odaklanılması amacıyla bir çok noktada uluslararsı hukuk ve yerleşik normlara meydan okunduğu, Nükleer Silahların Kontrolü, Paris Şartı vb. bir dizi anlaşma başlığının tehlikede olduğu veya halühazırda ağır hasar gördükleri, buna mukabil “silahlanma harcamalarının dizginsiz artışı” eleştiri başlığı olarak yer almıştır. Bu itirazın Almanya tarafından yapılmış olması bir anlamda ironi sayılabilir. Ancak bu itiraz dikkatleri Almanya’nın küresel düzeyde silahlanma ve savunma harcamalarındaki rolündeki artış ve azalışlara, teknolojik ve yenileştirme yatırımlarına kaydırmaya yarıyor.
Çünkü daha önceki toplantılarda Almanya’nın “dış politikada küresel rol oynamaya hazır olduğu ve daha fazla sorumluluk üstlenmek istediğine” dair açıklamalar bizzat Almanya Başbakanı tarafından yapılmıştı. İtiraz ve eleştiri başlıkları bu husus gözönünde bulundurularak değerlendirmeye alınmalıdır.
Öte yandan ilişkilerde “revizyon” isteyen Donald Trump bu itiraz konularının tamamında, ilişkileri germe ve kutuplaştırma konularında ABD iç politikası ve dünya politikasında elinden geleni pek ardına koymadı diyebiliriz. Bugüne kadar ki tutumu bunu gösterdi.
Şimdi herkesin bildiği ve gayet net olan husus, günümüzde uluslararası sistemin, emperyalist kampın yol ayrımında olduğu gerçeğidir. Şimdilerde dünyanın dört bir yanında yaşanan boğazlaşmalar bunun nasıl sonuçlanacağına dair görüntüler vermektedir.
Almanya işte bu noktada dünyanın giderek daha az liberal, daha az küresel ve daha az düzen ihtiva etmeye başladığı değerlendirmesi yapmaktadır. Yerküreye dair “daha az liberal daha fazla muhafazakar”, değerlendirmesi Freedom House’ın 2017 yılı raporunda “dünya genelinde politik haklar ve sivil özgürlüklerin kullanımlarının son on yılda oldukça dramatik boyutlarda engellendiğine dair saptamalarıyla somutlanmıştır.
Otokratik yönetimler, karanlık demokrasiler, Birleşik Devletler’in “insanların özgürlükleri için küresel mücadeledeki önderlik rolünden vaz geçmesi”nin büyük hayal kırıklıklarına ve tepkilere yol açtığı değerlendirmesi; bugünkü kaotik ortamda ABD’nin önderlik rolünün AB ülkeleri tarafından aslında benimsendiği ancak yeni bir paylaşım esası üzerine itirazlarının gözönünde bulundurularak yeni bir konsensusa gidilmesini ifade etmektedir.
ABD Dışişleri Bakanı Tillerson, yeni pozisyonlarına dair, Almanya’nın vurgularının tersine “ortak değerlerin yükseltilmesi çabalarının ABD çıkarlarının ilerletilmesine ‘engel’ olduğu sözleriyle yanıt vermişti. ABD’nin bu yaklaşımı en güçlü devletin (yani ABD’nin) “kuralları ve değerleri” belirlemesi ve diğerlerinin bu güçlü ülkeyi takip etmesi gerektiği yönündedir.
ABD’nin bir süredir bu yaklaşımı benimsemiş olması nedeniyle bir önceki yılın Münih Güvenlik Raporu’nda post-truth, post-west ve post-order ironik başlıklarıyla ABD’nin tutumuna gönderme yapılmıştı.
Gerçi bu başlıklardan biri özellikle post-west İran tarafından anında benimsenmişti. İran Dışişleri Bakanı Zarifi “Batı sonrası küresel düzene geçiş” hakkında konuşmuş, hedef tahtasında olan Rusya’nın Dışişleri Bakanı Lavrov “Rusya’yı suçlayanların iddialarını ve liberal dünyayı parçalamaya çalışan küresel güç merkezinin” bu girişimlerini reddettiklerini açıklamıştı.
ABD yönetimi bu konuda niyetlerini hiç gizlemedi. Trump yönetiminde ABD’nin önerdiği yeni “model” öncelikle bir ülkenin büyümesi ve ötekiler üzerinde mutlak hükümranlığının kabulü üzerine kurgulanmıştı. Bu ülke Amerika’ydı. Tabi olayın “gerçekçilik” boyutu sorunları ortadan kaldırmıyordu. Çünkü zaten mevcut “model” işlemiyordu ve bu nedenle tartışma konusuydu. Böyle bir sistemin sonsuza dek sürmesi mümkün değildi.
İran ve Rusya’nın bugünkü liberal düzene çok ciddi bir alternatif oluşturmaları mümkün gözükmezken, Çin giderek daha fazla “otoriter liderlik ve karma ekonomiyi” bugün erozyona uğrayan sisteme alternatif olarak sunduğunda ABD’nin bam teline basmış oldu. Bu anlamda “Bir Kuşak, Bir Yol” projesi Çin’in dünya pazarıyla bütünleşmesinde ABD’yi yerinden hoplatacak son derece stratejik bir hamle, güçlü bir adım olarak değerlendirildi.
Eurosia Group analistleri bu durumu doğru değerlendirerek, “hiç bir ülkenin Çin kadar, küresel ticaret ve yatırım stratejisi bağlamında etkili bir proje geliştirmediği” yolunda görüş belirttiler. Çin’in bu “modelinin” Afrika, Asya ve Orta Doğu bölgesinde “taklit” edilmesinin mümkün olduğu yine Çin’in stratejik adımına ilişkin saygılı bir değerlendirmeydi.
Münich Konferansı’nda bu yıla dair tartışma başlıklarında giderek daha fazla ülkenin, bölgesel ve uluslararası sistem içerisinde rekabet halinde oldukları yeni bir döneme girildiği görüşüne yer verilmektedir. Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, “demokratik ve otokratik devletler arasında süregiden bir rekabet ortamındayız. Otokratik ülkelerin AB bünyesinde hakim olmaya çalıştıklarını vurgularken, Gabriel, açıkça Çin’den bahsediyor ve Avrupa ülkeleri üzerinde “baskı” oluşturma girişimlerine gönderme yapıyordu.
Bu yıl ABD tarafından ulusal güvenlik stratejisinde yapılan değişiklikle, “kurallara dayalı uluslararası düzen” vurgusu 2017 itibariyle rafa kaldırıldı. Bu yaklaşım ABD’nin “yeni döneme” dair tutumunu yansıtan güçlü bir veridir.
Eurosia Group, değerlendirmelerinin ne kadarı felaket tellalığı bilinmez ancak, 2017 yılında “Jeo-politik durgunluk” konusunda uyarı yaptıktan sonra şimdilerde “jeo-politik depresyon” değerlendirmesiyle “dünyanın eski istikrarına kavuşmak yerine böylesi bir çöküşe daha yakın olduğuna” dikkat çekmektedir. Eurasia Group artık dünyada “daha az düzen ve daha çok gerilim potansiyeli” değerlendirmesiyle 2018 yılı “risk” analizinde on başlık seçti. Bunları kısaca aktaralım:
Çin: Boşluktan yararlanmayı seviyor. Washington’un politik tutarsızlık ve işlevsizlikle malul olduğu zaman diliminde en etkili küresel ticaret ve yatırım stratejisini gündeme getirdi. Bu strateji haliyle işletme, yeni kural, standartlar ve uygulamalar anlamına gelmektedir. Sırf bu nedenle bile olsa, özellikle 2018 yılında ticari alanda çok ciddi bir ABD-Çin çatışması güçlü bir olasılıktır.
Tehdit Unsurları/Terörizm: 9/11 sonrasında bu tarzda büyük bir jeopolitik kriz yaşanmadı. Küba füze krizinden bu yana böylesi olaylar pek görülmedi. Fakat şimdi bir çok bölgede, yanlış atılacak bir adımın uluslararası çatışmalar dönüşme potansiyeli taşıdığı bilinmektedir. Kuzey Kore, Suriye’de “olası” kazalar, ABD-Rusya arasında artan gerilim, IŞID savaşçılarının Suriye ve Irak’tan ayrılmaları küresel tehdit oluşturmaktadır.
Teknoloji Alanında Soğuk Savaş: ABD ve Çin arasında yapay zeka ve süper bilgisayarlar konusunda dünya çapında pazar hakimiyeti mücadelesi kızışması bekleniyor ve bu durumda “teknolojik araştırmalarda kurulan ortaklıkların bozulması” pazar ve güvenlik riskleri anlamına gelebilir.
Meksika: NAFTA müzakerelerinin çökmesi anlaşmanın ölümü anlamına gelmiyor, ancak gelecek açısından oluşacak belirsizliğin Meksika ekonomisine telafisi güç zararlar vermesi uyarısı yapılmakta ve Başkanlık seçimlerinde ibre “son yatırımcı dostu ekonomi politikaları ile bir kopuşu temsil eden” Andres Manuel Lopez Obrador’dan yana gözüküyor.
ABD-İran İlişkileri: Nükleer anlaşmanın 2018’i kazasız belasız atlatacağı öngörüsü hakim. Bu arada bölgesel gelişmelere İran’ın Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’de frenlenmesi için Trump’ın Suudi yönetimine daha fazla destek vermesi gündemde. Ayrıca İran’a yönelik yeni yaptırımların gerekçelendirilmesi ise, füze testleri ve teröre verdiği destek olarak göze batıyor.
Kurumların Erozyonu: (barışçıl ve müreffeh toplumun (-kapitalist ülkelerde!- temelini oluşturan) hükümetler, siyasi partiler, mahkemeler, medya ve finans kuruluşları meşruiyet kaybına uğruyorlar, bu nedenle burjuva toplumun tabanını iyice zayıflatmaktadır. Bu meşruiyet bunalımı ekonomi politikalar ve güvenlik politikalarını daha az öngörülebilir hale getirmektedir.
Korumacılık 2.0: Sadece sanayi ve tarımda değil, dijital ekonomi ve innovasyon-yoğun sektörlerde korumacılığın başlı başına sorun olduğu, ortaya çıkan yeni engellerin eskinin ithalat tarifeleri ve kontenjanları yerine günümüzün kurtarma araçları, sübvansiyonlar, “yerel satın alma” şartları gibi çok daha az görünür uygulamalar oldukları, bu nedenle rakiplere karşı alınacak önlemlerin daha çok mikro hedefli olacağı savunulmaktadır.
Birleşik Krallık: İngiltere Brexit ve siyasi kargaşalıklar nedeniyle şiddetli iç çatışmalara gömüldü. Brexit ile ilgili olarak pragmatik bir yaklaşımla “her konuda anlaşma yapılıncaya kadar, hiç bir konuda anlaşma sağlanmış sayılmaz” ilkesine dönüldü. Bu her iki taraf arasında bir dolu teferruat üzerinde sonsuz tartışmalar dizisi anlamına gelmektedir. Bu tartışmalar ekonomik politikalar üzerinde risk oluşturması nedeniyle Başbakan Theresa May’ın koltuğuna mal olabilir.
Güney Asya’da Kimlik Politikaları: Güney Asya’da özellikle Malezya ve Endonezya’da islamın yerel kültürlerden beslendiği vurgusu yapılmıştır. Ayrıca Çinlilere yönelik ırkçı-nefret görüntüleri buralarda tekrardan ortaya çıktı. Öte yandan Hindistan’da Başbakan Narendra Modi’nin 2019 seçimleri öncesinde var olan desteği konsolide etmek üzere Hindu milliyetçiliğini kullanması ciddi bir risk ve gerilim faktörü olarak öne çkmaktadır.
Afrika’nın Güvenliği: En netameli konulardan biri olduğu biliniyor. Kıtanın periferi ülkelerinde, Sahel bölgesinde yaşanan kriz ve çatışmaların çekirdek bölgeleri etkilemesi büyük olasılık olarak görülüyor. El Kaide, El Şebab gibi örgütlerin varlığı yeni değil. Ancak değerlendirmeye göre, daha önce kıtadaki zayıf hükümetlere destek veren (emperyalist ülkelerin!) partnerlerin “dikkatleri dağılmış” durumda ve bu tehditin boyutunu arttırmaktadır.
Sonuç itibariyle küresel düzeyde devam eden kriz ve savaş koşullarında her bir emperyalist güç küçük bir parça için kıyasıya mücadeleye girmiş durumda. Daha önce Cibuti ile ilgili yazıda aktardığım üzere, bu küçük ülkede on civarında askeri üs birbirine yanaşık düzen konumlanmış durumdadır. Emperyalistler, her ibir köy, her bir yerleşim birimi için kıyasıya savaş vermektedir. Suriye buna en açık örnek.
Bu yoğun çatışma ve çelişkilerin ortasında bu yıl Münih Güvenlik Konferansı küresel sorunlara çözüm egzersizleri yaparken, başlıklardan biri daha Almanya’nın liderliğinde AB’nin geleceği meselesiyle ilgili, AB’nin kendi içinde ve bir çok AB ülkesinin kendi içinde (İspanya/Katalonya) ciddi sorunlarla yüzleştiği biliniyor.
Temel sorun Rapor’da değinildiği üzere, hala destek beklediği koşullarda AB’nin küresel aktör olarak yoluna nasıl ve hangi koşullarda devam edeceğidir. Bu bağlamda ABD ve Rusya ile ilişkilerin nasıl şekillendirileceği hayati öneme sahip bir tartışma başlığıdır. Çünkü AB Rusya ile ilişkilerde ABD’nin çizgisinde ilerlemedi.
Wolfgang Ischinger’in deyimiyle “dünya geçen yıl, ağır bir çatışmanın eşiğine geldi.” Bu çatışmalarda “bireysel karar alıcıların söylemlerindeki kışkırtıcı ton endişe verici oldu. Kore Yarımadası, İran Körfezi veya Doğu Avrupa’da bu tarz bir söylemle alınacak yanlış bir karar son derece tehlikeli zincirleme bir reaksiyonun tetiklenmesine neden olabilir. Bu nedenle önemli aktörler arasında diyalog ve buluşmaları güçlendirmek önemlidir. Münih Güvenlik Konferansı bunun için doğru bir forumdur. Böyle bir forum olmasaydı bile böyle bir forumun önerilmesi gerekecekti.” Emperyalist kampın sorunları ertelenemez boyutt ve çözüm bekliyor. Münich Konferansı bu çözüm adreslerinden biri olarak öne çıkmaktadır.
Ahmet Akif Mücek 2018-02-11