The White Queen: Bir Lise Dizisi
Dizi puanı: 1/10
Final puanı: 1/10
Ne diziler izledim, fakat böyle kötüsünü görmedim. The White Queen, Philippa Gregory’nin Elizabeth Woodville, Margaret Beaufort ve Anne Neville’in merkezinde olduğu tarihsel romanlarına dayanıyor. Kitapları okumadım, pek okuyacağımı da sanmıyorum. Benim zaten bu dizide gördüğüm, büyük bir senaryo başarısızlığı. Daha çok Emma Frost’un elinden çıkan hikaye ve diyaloglar, şu ana kadar ekranda izlediğim en kötü diziye ait. Bravo gerçekten; Muhteşem Yüzyıl’ın izlediğim üç-beş bölümüne methiyeler dizdim bu yazıya başlamadan hemen önce. Öylesine kötü, öylesine rezil bir yapım.
Mesela ne oluyor bu diyaloglarda. Edward IV savaştan dönüyor örneğin, hani “iş çıkışı” eve gelmiş ya, “salonda” onu bekleyen hanımına olan biten her şeyi anlatıyor. Savaşı izlemedik çünkü, öyle büyük bir prodüksiyon değil. Olmak zorunda da değil gerçi. Ancak Edward, bu aile toplantısında tüm planlarını hemen özetleyiveriyor. İşte bilmem neredeki askerleri toplayacakmış da, bu kaybedilen savaşın intikamı alınacakmış. Güzel kardeşim bir soluklan, başka komutan ve danışmanlarınla bir görüş. Ne'n var böyle acele. Tüm dizi böyle ilerliyor işte. Acele acele üç kitabı, geçen onlarca yılı yetiştireceğiz diye tabakhane dizisi izliyoruz.
"Prensin ölmesini istiyor musun?" "Ama o daha bir çocuk!" (Bunu söyleyen Anne Neville) "Leydim, şimdi çocuk ama ilerde adam olacak." "O zaman ölmesini istiyorum!"
"Benim çocuğuma sen büyü yaptın ve öldürdün, sen!" "Sus, bir duyan olacak!" (Salonda en az on kişi var.)
Tüm İngiltere tarihi Elizabeth'in büyülerine bağlanmış bu arada. Bunu bir senaryo saçmalığı olarak görmek yanlış olur, kitaplar öyle demek ki. Tabii böyle bir alternatif tarih yazılabilir, kurgulanabilir ve ekrana uyarlanabilir. Fakat büyüler yapılırken sadece Elizabeth ve annesine bu gücü vermek de garip olmuş, herkes başına gelecek kara belayı bekliyor dizide.
Dizinin başarısızlığı sadece senaryoyla açıklanamaz. Bir çok iyi oyuncu var, çok kötü yönetilmişler belli ki. Hepsi donuk suratlı, ne bir duygu ne bir his ne bir renk ne bir dans. Sanat departmanı da çok lakayıt. On bölüm, on saat demek. Bu on saatin dokuzu yok savaşta neler oldu, yok sıradaki intikamı nasıl alacağız gibi "aile toplantılarından" oluşuyor, geri kalan bir saat de alakasız ve senaryoya hiçbir getirisi olmayan sevişme sahnelerinden. Sanat bölümü de demiyor ki ben de azıcık oynayayım, bir beş dakikalık güzel epizotlar çekeyim, şuraya iyi bir müzik, kamerayı genişten alayım, sahneyi uzatıp duygulara yoğunlaşayım filan. Yok, öyle dümdük lise tarih kitabı gibi bir anlatı.
Yapımcılar hızlarını alamayıp Elizabeth'in Henry Tudor'la evlenen kızı Elizabeth'e de bir dizi çektiler utanmadan: The White Princess. İzlemiş olduğum diziden daha kötüsü olamayacağı için onu da izleyeceğim.














