Xuebing Du

PR's Tumblrdome
taylor price
The Bowery Presents
NASA

Kiana Khansmith

No title available
trying on a metaphor

No title available

shark vs the universe
Today's Document
I'd rather be in outer space 🛸

@theartofmadeline

Discoholic 🪩
YOU ARE THE REASON
RMH

roma★
Jules of Nature
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
seen from Italy
seen from United States

seen from Canada
seen from United States

seen from Netherlands

seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Ireland
seen from Greece
seen from United States

seen from United States

seen from Japan

seen from United States
seen from Singapore

seen from Singapore

seen from France
seen from United States
seen from United States
seen from Uruguay
seen from United States
@ahtapotunbahcesi
Suzanne // Leonard Cohen
All men will be sailors then until the sea shall free them.
Belki bir 50 yıl önce doğmalıydım, belki o zaman Chelsea Hotel’de kalıp, Patti Smith ya da Bob Dylan’la tanışabilirdim. Artık iyice yaşlansalar da, sanki bir gün onlarla oturup sohbet edecekmişim, bir fincan kahveyi birlikte yudumlayacak, seslerini bir aletten değil gerçekten duyacakmışım hissinden vazgeçemiyorum. Leonard Cohen da benim için böyleydi. Sanki bir gün onunla karşılıklı oturacak, şiirden, dünyadan, müzikten, inzivaya çekilmekten bahsedecektik. Belki o yüzden bu denli sarstı beni ölümü, iki gündür bu şarkıyı dinleyip hüngür hüngür ağlıyorum. Müziğin altın çağı geri gelecek mi? Bize yeni Leonard Cohen’lar, yeni John Lennon’lar lazım. Yoksa bu kadar boktanlığa nasıl katlanacağız?
Ask - The Smiths (The World Won’t Listen, 1987)
Livaneli diyor ki,
Dünyayı güzellik kurtaracak Bir insanı sevmekle başlayacak her şey.
Morrisey’e sorsan:
If it’s not love, Then it’s the bomb that will bring us together. (Bizi aşk bir araya getiremezse, bombalar getirecek)
Hatta Ahmet Kaya olsa şimdi,
Şehirlere bombalar yağardı her gece, derdi.
Öyle ya da böyle.
Pick up a notebook and a pen. It’s not the easiest way to track words written, but longhand is a fantastic way of getting the story flowing. It’s even better if you can go outside or write in a completely different environment for a couple of hours. Don’t think. Don’t worry. Just write and let your pen dance across those pages. Writing longhand helps you be more creative; who knows what solutions and surprises lie lurking under the surface of your story!
Marieke Nijkamp is a storyteller, dreamer, globe-trotter, geek. This Is Where It Ends, her debut YA, will be released by Sourcebooks Fire. She wants to grow up to be a time traveler.
Writer’s Care Packages from Camp NaNoWriMo and We Need Diverse Books.
(via nanowrimo)
Aklıma birden düşüverdi, The Cranberries’in “What’s on my mind” şarkısı. Bury The Hatchet, hayatımda en fazla dinlediğim albüm olabilir mi? Gayet mümkün. Yine de şarkı sözlerini hatırlamayacak kadar uzun zaman geçmişti üzerinden. Emektar harici diski çıkarıp buldum içinden. Lisede, birinden bulmuştum tüm CDlerini The Cranberries’in. İnterneti bile olmayan bilgisayara da “Yabanmersinleri” diye kaydetmişim (şimdi her şey aydınlanıyor, o zaman o bilgisayara bulma buluşturma bir yerlerden Duman’ın eski albümlerini (o zaman yeni, şimdi eski) de kaydetmiştim. Durup dururken içimden “Köprüaltı”nı söylerken gözlerimin dolması bundanmış demek ki.)
Ondan önce de kasede çekmiştim gerçi birinin korsan kasedinden Animal Instinct ile başlayan bu albümü. O zaman bir de Mavi Sakal vardı. Bir Mavi Sakal bir Yabanmersinleri dinlerdim. Şarkıların içinde geçen her kelimenin, her notanın bir anlamı olurdu. Cevapları bulurdum müziğin içinde. Promises, Shattered, Just My Imagination... Hepsi ayrı ayrı ne çok yardım etmişler bana düşününce. Saving Grace mesela, şarkının kendi bir kurtarıcı melekti. Bu anılar şimdi nasıl dün gibi geliyor, büyüdüğüm evde, yurtta, okulda müzik yarışmasında, her yerde yabanmersinleri vardı. Ama Dolores’in nasıl yaşlandığını görünce benim de artık yaş almaya başladığım gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldım. Artık “bir yetişkin” dedikleri yaştayım. Hala yüzümde sivilceler olsa da, arkadaşlarım şimdiden “kazayakları” ve onun gibi şeyler hakkında endişelenmeye başladı. Benimse en büyük endişem Dolores’in eski Dolores olmaması, saçlarının falan uzayıp çirkin bir kadına dönüşmesi. Niye hep 20′li yaşlarda kalamadı, ben de o zaman hep ergen olup, Mavi Sakal, Duman ve yabanmersinlerini dinlemeye devam edebilirdim. Şimdi ise onların hissettirdiklerini bir nebze hissettiren hiçbir müzik yok. Ya da benim hissetme kabiliyetim yok oldu. Ne de olsa, just my imagination, it was...
Kısa kaşkolümü boynuma sıkıca dolamıştım ve ısınmak için ellerimi birbirine sürtüyordum.
Soluğun Mucizesi, Dimitris Sotakis
I just wrote a short story and I really loved writing it. But when I read it, it sounded so cliched and plagiarized (it's just a first draft). I love the story and I don't want to throw it away. What do I do?
The second draft.
Best advice for a writer, ever.
Yavaşla. Azalt.
Bir gün içinde neler yapıyorsun? Ben örneğin, diyelim ki işe gitmediğim bir gün, yemek yapıyorum, yemek yiyorum, kahve, yetmezse çay, bir-bazen iki kitabı okumaya çalışırken, bir yandan da televizyon izliyorum. Başka bir köşede bir hikaye yazmaya çabalarken, şu bilgisayar oyununu mu oynasam biraz da diyorum. Arada bir el işlerine merak salıyorum, bezler boncuklar ipler dolaşıyor etrafta. Daha bunlar yalnızca kendi başıma yaptıklarım. Sevdiğimle vakit geçirmek, ailemle telefonda konuşmak, arkadaşlarımla buluşmak, telefonda konuşmak var bir de. Bunun dışında hayatımda olmasına gerek olmayan ama bir şekilde bağımı kesmediğim/ kesemediğim tiplerle de vakit geçiriyorum. Çalıştığım günlerden hiç bahsetmeyeyim. Okula gitmeden önce günümü nasıl planlasam, çıktı alsam fotokopi çektirsem sunu hazırlasam paniği, gidince teneffüs aralarında yapılacak bi dünya iş ve sadece 10 dakika, eve gelince okunacak yazılar, sınavlar vs. Bu kadar şeyi 24 saat içinde nasıl yapar insan? Yapar da sonra ruhu ne gelir? Vücudu nasıl cevaplar bu kaosu? Artık eşyalarımı azalttığım gibi yaptıklarımı da yavaşlatmaya ve azaltmaya karar verdim. Yaklaşık iki haftadır hiçbir oyun oynamıyorum örneğin, bilgisayardan, tabletten, telefondan. Bu benim için büyük bir başarı, yaklaşık 20 yıldır bu tip oyunları oynadığım düşünülürse. İnsanın bu tür bağımlılıkları bir tür boşluk korkusundan oluşuyor aslında. Boşluğa dayanamıyorsun. Ben oyunla dolduruyordum. Kimi sigarayla alkolle dolduruyor. Kimi anlamsız ilişkilerle. Boşluğu sevmeyi öğreniyorum iki haftadır. Oturuyorum odada ya da dışarıda, hiçbir şey yapmıyorum ama. Etrafımdakileri olduğu gibi kabul etmeye ve en önemlisi boşluğu kucaklamaya çalışıyorum. Bu öylesine güçlü bir şey ki. Boşluğu kucaklarsan her şey artık kolay geliyor. Böylece hayatından gereksiz aktiviteleri çıkartmak her seferinde kolaylaşıyor. Bir tür meditasyon diyebiliriz buna. Her şey yavaş yavaş oluyor, ama bir anda. Her şey olması gerektiği gibi. Az, yavaş, ama öz. Yavaş, ama tembel değil asla. Tadını çıkara çıkara. İşte amacım bu.
Never to forget.
O kadın telefon ettiğinde mutfakta kendime makarna pişiriyor, bir yandan da Rossini'nin radyoda çalan Hırsız Saksağan uvertürüne eşlik ediyordum, ki makarna pişirmek için bu kadar uygun bir müzik olamaz.
Sevmek nasıl da değiştiriyor bir insanı.
Beni olduğum gibi sevsin, ben onu "olduğu gibi" severim diyorsun. " Olduğu gibi" nedir ki? Senin değişmeyecek bir çekirdeğin var mı bakalım? Olduğu gibi sevsen de bir insanı, her diyalogda, her temasta değişiyorsunuz ikiniz de. Olmaz gibi gelen şeyler, " neden olmasın" lara dönüyor. Hele ki yalnızlığa bu denli alıştıktan sonra sevmek, sevilmeye alışmak.. Tabii ki değişeceksin, hayatında bir insana emek vermedin ki, onu öğreneceksin ilk. Kişisel zamanını azaltmayı, seni mutlu eden insana daha çok vakit ayırmayı öğreneceksin. Belki bu sana hayatındaki gereksiz uğraş ve insanlara hayır deme imkanı verecek, çünkü önceliklerin değişecek. Sonra öyle bir noktaya geleceksin ki, onun bedensel hareketlerini bile artık kendinin gibi algılayacaksın, empati kurmana gerek kalmayacak, "o" olacaksın kısa bir sürede. Yalnız olan sen siyah beyaz fotoğraflar kadar uzak olacak. Artık hiç eskisi gibi olamayacaksın, ama işin garibi bunu istemeyeceksin de.
Bu sabah evden çıkarken, hep mavi-mor çiçekler aradı gözlerim. Sanki görsem onları, umut etmek daha kolay olacaktı. Hep sarı çiçekler vardı aksine her yerde, bana yası hatırlatan. Derken, kaldırımlara gözüm ilişti. Yol boyunca, minicik, mavi kır çiçekleri. Mavi umut, mavi sonsuzluk.
Gitme zamanının geldiğini hissediyorum yine. Evet, nereye gitsen kendini de götürüyorsun, doğru, ama gitmek bu rutine bir süreliğine ara vermek, değişik bir rutine girmek, ona da alışana kadar zaman geçmesi, iyi geliyor bana. Gitmezsem çünkü, çok düşünüyorum, hırpalıyorum kendimi. Her şey olabiliyorum, ama aynı olamıyorum. Hep yenilere heves, hasret duyuyorum. Yeni bir yemek denemek, gitmediğim bir yeri keşfetmek, tası tarağı toplayıp yine göç etmek, yalnızca sevdiğim insanı alıp yanıma. Bazen öyle büyüyor ki bu hasret, bir kitabı bitirmeden bir başkasına, bir dili tam öğrenmeye başlamışken bir diğerine, tam mesleğimde tecrübemi arttırmışken tekdüzeliğin tadını çıkaracağıma başka bir işe, hatta başka bir mesleğe hevesleniyorum. Bir müzikte kıramadım bunu. Yeni şeyler aramayı ruhum hiç istemiyor müzikte.
Natalie Imbruglia ne güzel bir albüm yapmış, Male diye. Erkek solistlerin şarkılarını yeniden seslendirmiş, “I Melt With You” da buram buram 80lerden gelen, tam da anlattığım değişimlerin karşısında dünyayı durduran şarkı.
En sevdigim sarkiya yarim sayfa ayirsan da hos kitapsin, a hard day's write. #aharddayswrite #thebeatles #octopussgarden #ringostarr
Öğrencilerime "Arkadaşlar bugün malum, lay lay lom ders beklemeyin" dediğimde Ankara'nın göbeğinde 18 yaşındaki öğrencilerden empatiden yoksun "Hocam niye bu kadar üzülüyorsunuz, büyütecek bir şey yok" cevabı almam... Ölülere mi daha çok üzülmeliyiz yaşayanlara mı?
İlkgençliğimin sancılarını düşünüyorum zaman zaman… Özellikle de lise yıllarını… Yalnız, derdini defterlerden başka kimseye anlatamayan bir kız düşleyin, çok da zor olmasa gerek. Öyle ki bu kızın tüm arkadaşları onu dertlerini anlatmak için, tavsiye istemek için kullanıyor, herkesin bir sevgilisi, ders aralarında bakıştığı biri varken bu kızın erkeklerle tek ilişkisi de beraber ders çalışmak, yüzüklerin efendisinden konuşmak, bazen kağıt oynamak olabiliyor. Kısaca bir ‘kanka’ erkekler için. Sivilcelerinden, gözlüklerinden utandığı için hiç bir erkeğin onu asla sevmeyeceğini söylüyor hep kendine. Okulun en havalı kızlarının 'grubunda’ olsa da, onlar gibi hiç olamayacak. Her hafta buluşup cafelere gidiyorlar, ama onun parası yok gezmek için. Ailesinden harçlık dışında para istemeye de utanıyor, zaten biriktirebildiği para ile de gezmek yerine korsan kitap veya kaset almayı yeğliyor. Müzik ve kitaplar sarıldığı iki şey onun. Radyonun başında sevdiği şarkının gelmesini saatlerce bekleyip boş kasede kayıt yapıyor, alınamayan kitaplar için okulun küçük kütüphanesinden aldığı kitaplarla öğle aralarını geçiştiriyor… Şeker Portakalı'nı ilk orada öğreniyor, ağlıyor, Zeze'ye mi, kendine mi ağladığını bilmeden… Placebo, 'back of the class is where I’m from’ diyor. Benim yerim de aksine hep en ön sıralardı, 'sınıfın inekleri'nden. Tam da tipik gençlik dizilerinde olduğu gibi sivilceli ve gözlüklü. Belki benden daha büyük sancılar yaşadı çoğunuz ergenlikte, belki kiminiz hala yaşıyor. Neyse ki bu sancılar bir yerde duruyor, durmak zorunda. Durduğu zaman dünya bir nebze daha yaşanır, insanlar daha sevilebilir hale geliyor. İnsanların acımasızlıkları ile ilgili öğrendiğimiz dersler unutulmaz da olsa, bizi bu sancılar daha güçlü biri yapıyor, hala sivilceli ve gözlüklü olsak da.