Onu 1986'da tanıdım. O yıl, sıradan bir nedenle, daha doğrusu anlatmak istediğimle ilgisi olmayan bir nedenle, Irapuato'daydım. Irapuato çileğin başkenti. Kötü günler geçiren dişçi bir arkadaşımın evinde kalıyordum. Aslında kötü durumda olan bendim (sevgilim uzun birlikteliğimize ani olarak son vermişti), ama sakinleşmek ve geleceğimi düşünmek için geldiğim Irapuato'da her zaman ölçülü ve dengeli olan dişçi arkadaşımı depresyonun eşiğinde buldum.
Gelişimden on beş dakika sonra bir hastasını öldürdüğünü anlattı. Bir dişçinin birini öldürebileceğini aklım almadığı için sakinleşmesini, hikâyenin tamamını anlatmasını rica ettim. Basitti, bu tür hikâyeler ne kadar basit olabilirse o kadar basitti. Arkadaşımın anlattıklarından onun hiçbir biçimde kimsenin ölümünden sorumlu tutulamayacağı sonucunu çıkardım.
Diğer yandan hikâye bana tuhaf gelmişti. Arkadaşım, yüksek kârlar elde eden özel bir klinikteki işinin yanı sıra fakirlere ve sokaklarda yaşayanlara hizmet veren bir tür kooperatifte fazla mesai yapıyordu. Fakirler ve sokaklarda yaşayanlar bana göre aynıydı, ama arkadaşıma ve bu tür sağlık kuruluşlarının fikir babalarına göre farklı kategorilerdi. Kooperatifte sadece iki dişçi vardı, işleri ağırdı, muayenehane olmadığı için, kendi özel muayenehanelerinde, iş saatleri dışında (tam olarak bu sözcükleri kullandı), genellikle akşamlan bakıyorlardı hastalarına. Çoğu solcu, pratik yapmak isteyen öğrenciler de yardımcı oluyordu onlara.
Ölen, bir gece dişetinde apseyle gelen bir yerli kadındı. Apseyi yaran arkadaşım değildi, ama müdahale onun muayenehanesinde gerçekleştirilmişti. Sorumlu bir öğrenciydi, kadın bayılınca öğrenci sinir krizi geçirmişti. Bunun üzerine bir başka öğrenci arkadaşıma telefon etmişti. Arkadaşım ne olup bittiğini öğrenmek için muayenehaneye geldiğinde beceriksiz bir elin kestiği dişetinin kanserli olduğunu görmüş, hemen o anda yapacak hiçbir şey olmadığını anlamıştı. Kadını Irapuato hastanesine yatırmışlardı, bir hafta sonra da ölmüştü kadın.
Arkadaşımın bana anlattığına göre bu tür olaylara sık rastlanmazmış, diyelim ki on binde bir, yani aklı başında bir dişçi ömür boyu böyle bir durumla karşılaşacağını aklıma getirmezdi. Ona anladığımı söyledim, ama doğrusunu söylemek gerekirse hiçbir şey anlamıyordum. O gece bir-iki kadeh atmak için dışarıya çıktık. Barları dolaşırken, daha çok üst tabakadan kişilerin gittiği barlardı, ben yaşlı yerli kadını ve dişetini yiyip bitiren kanseri düşünmekten alamıyordum kendimi. Sonra arkadaşımın Volkswagenine binip Irapuato'nun varoşlarında tipik bir lokantada yemek yemeye gittik. İki ortam arasındaki fark çarpıcıydı. Daha önce serbest meslek sahipleri, bürokratlar, tüccarlarla yan yanayken, şimdi çevremiz işçiler, işsizler, dilencilerle sarılmıştı.
Bu arada arkadaşımın karamsarlığı gitgide artıyordu. Gece yarısı ressam Cavernas’a sövüp saymaya başladı. Birkaç yıl önce arkadaşım Cavernas’ın, şimdilerde salonunun en seçkin köşelerini süsleyen, iki gravürünü satın almıştı. Günlerden bir gün arkadaşım, bir başka dişçinin yanlış anımsamıyorsam (arkadaşımın deyimiyle) Meksika yedinci sanatının yıldızlarının gülümsemelerini iyileştiren bir dişçi, Zona Rosa'daki evinde verdiği bir partide, üretken ressama rastlıyor ve onunla konuşmaya çalışıyor.
İlk başta Cavernas sohbet etmekle kalmıyor, arkadaşımın dediğine göre, özel hayatının mahrem yanlarını da paylaşıyor onunla. Gecenin bir anında Cavernas, nedense ressamdan çok dişçiye yanaşır görünen bir genç kızı paylaşmayı öneriyor. Arkadaşım genç kızla ilgilenmediğini söylüyor. İstediğinin üçlü bir aşk gecesi geçirmek değil, doğrudan, aracılardan geçmeden bir gravürünü daha satın almak olduğunu belirtiyor. Fiyatını, resim seçimini ressama bırakıyor, tek istediği bir ithaf yazısı koyup imzalaması, örneğin, “Pancho'ya çılgın bir gecenin anısına” gibi bir şey.
O andan sonra Cavernas değişti, bana kötü kötü bakmaya başladı, diye anlattı arkadaşım. Bana, biz dişçilerin sanattan bir bok anlamadığımızı söyledi. İbne olup olmadığımı sordu, Yoksa geçici bir heves mi, dedi. Arkadaşım, doğal olarak Cavernas'ın kendisine hakaret ettiğini anlamakta bir hayli gecikiyor, ressama ona olan ilgisinin sadece bir sanatseverin kadri bilinmemiş uluslararası bir dehaya duyduğu hayranlık olduğunu söyleyerek tepkisini göstermek istediğinde bakmış Cavernas artık yanında değil.
Ressamı bulması kolay olmamış. Onu ararken söyleyeceklerini aklımdan geçiriyormuş, sonra evin balkonunda gangster tipli iki adamla konuşurken bulmuş. Cavernas da onu görmüş, yanındakilere bir şeyler söylemiş. Dişçi arkadaşım gülümsemiş. Cavernas’ın yanındakiler de gülümsüyorlarmış. Büyük olasılıkla arkadaşım sandığından, hatırlamak istediğinden daha sarhoşmuş. Şöyle ki ressam gene hakaretler savurmuş, yanındakiler arkadaşımı biri koltuk altından öteki belinden tutup boşluğa sallandırmışlar. Arkadaşım bayılmış.
Hayal meyal Cavernas'ın gene ibne diye bağırdığını, onu tutan adamların güldüğünü, havada asılı gibi görünen park etmiş arabaları, Sevilla sokağına benzeyen gökyüzünü anımsıyordu. Boş yere öleceğini, saçmalıklar yüzünden öleceğini bilmek, hayatının, kaybetmek üzere olduğun hayatının bir saçmalıklar zinciri olduğunu bilmek. Bunu bilmenin bile bir haysiyeti yoktu.
Irapuato'nun fakir mahallelerinden birinde, içki izni olmayan o tipik lokantada tekila içerken böyle dedi dişçi arkadaşım. Sonra uzun uzun sanatın itibarını yitirdiği üzerine argümanlar sıraladı.
Cavernas'ın gravürlerinin hâlâ salonunun duvarında asılı olduğunu, arkadaşımın onları satmak için hiçbir girişimde bulunmadığını biliyordum. Arkadaşımı Cavernas’la olan sorununun bireysel bir sorun olduğuna, sanat tarihiyle ilişkilendiremeyeceğine, bu hikâyeyi sadece bireylerin aleyhine kullanabileceğine ama bütün sanatçıları, hele hele sanatı kötülemek için kullanamayacağına inandırmak isteyince, arkadaşım küplere bindi.
Sanat, dedi, tam anlamıyla sanat tarihi olmadan önce bireysel tarihtir. Sanat, bireysel tarihtir. Bireysel tarih olarak adlandırılabilecek tek tarihtir. Bireysel tarihtir ve aynı zamanda bireysel tarihin ölçüsüdür. Bireysel tarihin ölçüsü nedir, peki? dedim. Hemen, Sanat, diyeceğini düşündüm. Aynı zamanda aklımdan ikimizin de zilzurna sarhoş olduğu, eve dönme saatinin çoktan geldiği geçiyordu. Ama arkadaşım, Bireysel tarihin ölçüsü gizli tarihtir, dedi.
Birkaç saniye parlayan gözlerle baktı bana. Dişetleri kanserli yerli kadının ölümünün arkadaşımı ilk anda sandığımdan çok daha fazla etkilediğini düşündüm.
Şimdi sen gizli tarihin ne olduğunu soracaksın, dedi bu kez de arkadaşım. Peki, gizli tarih hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz tarihtir, günbegün yaşadığımız, yaşadığımızı düşündüğümüz, her şeyin kontrolümüz altında olduğunu düşündüğümüz, gözden kaçırdıklarımızın önemsiz olduğunu düşündüğümüz tarihtir. Ama bütün bunlar önemlidir, eşek kafalı, dedi. Ama biz atlamışızdır. Sanatın bu kaldırımdan, hayatın, hayatımızın karşı kaldırımdan geçtiğini sanırız, ve bunun bir yalan olduğunu fark etmeyiz.
Bir kaldırımla öteki kaldırım arasında ne fark var? diye sordu bana. Bir yanıt vermiş olmalıyım, ama ne dediğimi anımsamıyorum; o anda arkadaşım bir tanıdığını gördü, el sıkıştılar, beni unuttu. Bulunduğumuz yerin gitgide kalabalıklaştığını anımsıyorum. Duvarların umumi tuvaletlerde olduğu gibi yeşil fayans kaplı olduğunu, barda daha önce kimse olmadığını ama sonraları yorgun görünüşlü ya da bir şeyler kutlayan insanlarla dolduğunu anımsıyorum. Bir körün salonun bir köşesinde şarkı söylediğini, ya da birinin körlükten bahseden bir şarkı söylediğini anımsıyorum. Daha önce görmediğim bir duman bulutu dolanıyordu başlarımızın üstünde. Arkadaşımın selâmlaştığı arkadaşı masamıza oturdu.
On altı yaşında var yoktu. Hatta daha genç görünüyordu. Oldukça kısa boyluydu, güçlü kuvvetli olabilirdi ama biraz şişmanlamış, hatları belirsizleşmişti. Giysilerinden yoksulluk akıyordu, aynı zamanda tam yerine oturmayan bir şey vardı, sanki kılığı farklı açılardan, anlaşılmaz bir şeyler söylemek istiyormuş gibi. Ayağında çok dolaşmaktan yıpranmış, arkadaşlarımın, daha doğrusu arkadaşlarımın çocuklarının çoktan dolabın altına ya da çöpe atmış olacakları spor ayakkabıları vardı.
Masamıza oturdu, arkadaşım ne istiyorsa ısmarlamasını söyledi. İlk o zaman gülümsedi. Gülümsemesinin güzel olduğunu söyleyemeyeceğim, tam tersine, güvensiz, kimseden iyi bir şey beklemeyen, hatta kötülük bekleyen birinin gülümsemesiydi. Delikanlı masamıza oturup o buz gibi gülümsemesini takınınca, iflah olmaz bir bekâr olan arkadaşımın, pekâlâ yıllarca önce Meksiko’ ya yerleşebilecekken doğduğu kenti, Irapuato'yu, terk etmemeyi seçen arkadaşımın eşcinsel olduğu, belki de öteden beri öyle olduğu ihtimali dank etti kafama, yıllarca saklı kalan bu gerçek tam da bu gece, yerli kadının ölümünü, dişeti kanserini konuştuğumuz gece su yüzüne çıkıyor, diye geçirdim aklımdan. Ama bu düşünceyi çabuk savdım kafamdan ve dikkatimi yeni gelene odakladım. Belki de o âna dek dikkatindi çekmemiş olan gözleri neden oldu korkularımı bir yana bırakıp (uzak bir ihtimal de olsa o anda arkadaşımın eşcinsel olması beni çok korkutuyordu) ergenlikle korkunç bir çocukluk arasında sıkışmış kalmış o insanı incelememe.
Gözleri, nasıl anlatayım, güçlüydü. İlk anda bu sıfat geldi aklıma, aslında bu sıfat gözlerinin havada, bakışlarıyla karşılaşanda bıraktığı gerçek izlenimi, iki kaşın arasına sıkışmış bir tür acıyı tam anlatmıyordu, ama anlatmak istediğimi anlatacak başka bir sıfat bulamıyordum. Bedeni, daha önce de dediğim gibi, şimdilik yuvarlakımsı, yıllar geçtikçe daha da yuvarlaklaşacak gibi görünüyordu; buna karşın gözlerinde bir tür sivrilik vardı, özellikle hareket ettirince.
Arkadaşım çocuğu saklamaya çalışmadığı bir sevinçle tanıttı. Adı Jose Ramirez idi. Elimi uzattım (neden bilmiyorum, oysa bu tür formalitelere pek düşkün değilimdir, en azından bir barda, akşam akşam), o da elini vermeden bir an ikirciklendi. Elini tutunca şaşkınlığım arttı. Sağ elinin, herhangi bir yeniyetmenin eli gibi yumuşak ve tedirgin olacağını bekliyordum herhalde, ama nasırlarla Öyle kaplıydı ki demir gibi sertti; pek büyük bir el değildi, şimdi düşününce, Irapuato varoşlarındaki o geceye yeniden dönünce, barın soluk ışığının sarmaladığı küçük bir el geliyor gözümün Önüne, bir fırtınadaki şimşek gibi bilinmeyen bir yerlerden beliriveren, ama sanki bir demirci atölyesinde dökülmüş gibi sert, çok sert bir el.
Arkadaşım gülümsüyor. O gün ilk kez yüzünde mutluluk belirtisi görüyorum, sanki Jose Ramirez'in (yuvarlak bedeni, sivri bakışları ve sert elleriyle) maddi varlığı ağzı kanserli yerli kadının, ressam Cavernas'ın ısrarlı anısının tetiklediği sıkıntıyı defediyordu. Arkadaşım sanki düşündüğüm, ama basit terbiye kuralları gereği sormayacağım soruyu sezmişçesine Jose Ramirez'i işi gereği tanıdığını söyledi.
Dişlerini tedavi ettiğim kastettiğini anlamam zaman aldı. Ücretsiz, dedi çocuk, elleri ve gözleri gibi, bedenine ters düşen bir sesle. Kooperatifteki çalışmam sırasında, dedi arkadaşım. Yedi dişini doldurdum, ince bir iş. Jose Ramirez başıyla onayladı, bakışlarını yere indirdi. Bu haliyle yemden neyse o oldu, on altı yaşında bir çocuk. Soma içkilerimizi tazeledik, Jose Ramirez bir tabak chilaquile (arkadaşım ne isterse yemesini, onun davetlisi olduğunu söylediyse de başka bir şey istemedi) yedi.
Orada kaldığımız sürece ikisi aralarında konuştular, ben kenarda kaldım. Bazen sözcükler duyuyordum, sanattan söz ediyorlardı, yani arkadaşım Cavernas hikâyesine dönmüştü, arada gelişigüzel bir hastane yatağında ölen yerli kadının hikâyesine geçiyordu.
Kadıncağız acılar içinde ölmüştü, ama hayır, belki uyutuyorlardı, belki birisi morfin veriyordu, Irapuato'da hastaneye terk edilmiş, zavallı, küçücük bir gövde, sonra hop, Cavernas'ın gülüşüne geçiyordu. Gravürleri hâlâ güzelce çerçevelenmiş, dişçinin salonunda asılı duruyordu, arkadaşımın sözlerinden anladığım kadarıyla Jose Ramirez bu salona konuk olmuş, yani özel resim sergisinin gözdeleri Cavernas'ın gravürlerini o da görmüş ve beğenmişti.
Gecenin bir saatinde oradan çıktık. Arkadaşım hesabı ödedi, kapıya doğra yürüdü. Sandığım kadar sarhoş değildi, yer değiştirmemizi, arabayı benim kullanmama izin vermesini önermeme gerek kalmadı. Başka yerlere de gittiğimizi ama çok kalmadığımızı, sonra toprak bir yolun sonunda çok geniş, boş bir alana vardığımızı anımsıyorum, Jose Ramirez orada indi, el sıkışmadan veda etti.
Çocuğun orada yaşamasına biraz şaşırdığımı söyledim, hiç ev yoktu, sadece karanlık ve biraz ilerde ay ışığının vurduğu bir tepe vardı. Çocuğa bir süre eşlik etmemizi önerdim. Arkadaşım (konuşurken bana bakmıyordu, elleri direksiyonda, yorgun ama sakindi) ona eşlik edemeyeceğimizi, endişe etmememi, çocuğun yolu iyi bildiğini söyledi. Motoru çalıştırdı, uzun farları yaktı; araba hareket etmeden gerçekdışı, siyah beyaz, cılız ağaçlar, çalılıklar, ancak el arabalarının geçebileceği dar bir patika, çöplükle idilik bir kartpostal arası tipik bir Meksika manzarası gördüm.
Çocuktan eser yoktu.
Sonra eve döndük. Beni uyku tutmadı. Konuk odasının duvarında Irapuatolu bir ressamın tablosu asılıydı. San renk tonlarının hâkim olduğu, uzaktan bir kent ve bir vadi görünen izlenimci bir manzara resmi. Sanırım tabloda fesat bir yan vardı. Yorgun, uykusuz yatakta dönüp durduğumu anımsıyorum, pencereden giren zayıf ışık kelimenin tam anlamıyla manzarayı yangın yerine çeviriyordu, dalgalandırıyordu. İyi bir resim değildi. Kafamı kurcalayan, beni uyutmayan, belirsiz, onarılmaz bir hüzün veren tablo değildi, ama memnuniyetle duvardan indirip yüzünü duvara döndürerek bir köşeye koyabilirdim. Hemen o gece Meksiko'ya dönebilirdim.
Ertesi gün geç kalktım, akşam yemeğine dek arkadaşımı görmedim. Evde sadece her gün gelen temizlikçi kadın vardı. En iyisi çıkıp kentte biraz gezinmek diye düşündüm. Irapuato güzel bir kent değil, ama sokaklarının çekici olduğunu kimse yadsıyamaz, kent merkezinde huzurlu bir hava hissediliyor, bu kentin insanlarının kaygılan, meşgaleleri Meksiko'da yaşayan bizlere saçma, anlamsız gelebilir. Yapacak başka; bir işim olmadığı için bir kafeteryada kahvaltı ettikten sonra bir banka oturarak gazete okumaya , başladım. Önümden salma salına önemsiz şeylerden söz eden lise) öğrencileri, memurlar geçiyordu.
O anda, yolculuğun başından beri ilk olarak Meksiko'daki duygusal sorunlarım çok, pek çok uzaklarda kalmış gibi geldi bana. Irapuato'nun bu meydanında kuşlar bile vardı. Daha sonra bir kitapçıya girdim (bulmak hiç kolay olmadı), Emilio Carranza'nın bir resim kitabını aldım. Emilio Carranza daha çok manzara resimleriyle tanınmış bir ressam. Hospital’de, Irapuato yakınlarında bir kasabada doğmuş. Arkadaşımın seveceğini düşündüm, ona armağan edecektim.
Öğleden sonra ikide buluştuk. Muayenehanesine gittim. Yardımcısı nazik bir edayla beklememi, son anda birisinin geldiğini, işinin fazla uzamayacağını söyledi. Bekleme odasında oturdum, bir dergiye göz atmaya başladım. Başka kimse yoktu. Sadece arkadaşımın muayenehanesi değil, bütün bina tam bir sessizliğe gömülmüştü. Bir an için sekreter kızın yalan söylediğini, arkadaşımın orada olmadığını, kötü bir şey olduğunu, beni telaşlandırmamak için gitmeden önce yardımcısına böyle söylemesini salık vermiş olabileceğini düşündüm. Kalktım, odada birkaç adım attım ve haklı olarak kendimi salak gibi hissettim.
Sekreter kız resepsiyonda yoktu. Birini aramak için elim telefona gitti, düpedüz içgüdüsel bir hareket, ama kimi arayacaktım, bu kentte kimseyi tanımıyordum ki? Irapuato’ya geldiğime bin pişman oldum, dumura uğramış duygusallığıma lanet okudum, kendi kendime Meksiko'ya döner dönmez akıllı, güzel bir kadın
bulup kısa bir flörtten sonra evlenmeye söz yerdim, ama özellikle pratik zekâlı, abartılı olmayan bir kadın olmalıydı. Sekreter kızılı yerine oturdum ve sakinleşmeye çalıştım. Bir süre daktilo makinesine, randevuların not edildiği deftere, tam bir düzen içinde yerleştirilmiş kalemler, ataşlar, silgilerin durduğu ahşap kutuya baktım. Akü başında kimse ataşları (kalemleri, silgileri tamam da) böyle sıraya koymazdı. Sonunda istemeden gözümde canlanan bir imge titreyen ellerimi daktilodan çekerek bir çırpıda kalkıp, kalbim çarparak arkadaşımı aramaya gitmeme neden oldu.
Ancak terbiye kuralları ani sinir krizine baskın çıkıyor. Kapıları açıp arkadaşımı çağırarak muayenehaneye girerken bir yandan da onu bulunca, eğer bulursam elbette, ne diyeceğimi düşünüyordum. Bugün bile o anda bana ne olduğunu bilmiyorum. Büyük olasılıkla Meksiko'dan beri içimde taşıdığım rahatsızlığın, üzüntünün son dışa vuruşuydu. Sonra üzüntülerim Irapuato'da eriyip gitti.
Arkadaşım, tabii ki içerdeydi, yanında bir hastası, otuz yaşlarında kibar bir hanım, bir de daha önce görmediğim kısa boylu yerli görünüşlü hemşire kız vardı. Hiçbiri beni görmekten şaşırmışa benzemiyordu. Hemen bitiriyorum, dedi arkadaşım.
Daha sonra muayenehanesinde hissettiklerimi (yani, güvensizlik, korku, gittikçe artan iç sıkıntısı) anlatınca arkadaşım da kendini boş binalarda bulduğunda benzer duygulara kapıldığım söyledi. Bunları iyi niyetle söylediğini anladım, ve artık üzerinde durmamaya çalıştım. Ama arkadaşım bir konuşmaya başladı mı kimse durduramıyordu, yemekte, öğleden sonra üçten altıya dek süren yemekte konuya dönüp durdu: boş görünen binalar, yani insanın hiç ses duymadığı için boş olduklarını sandığı, ama aslında boş olmayan binalar. İnsan, duyulan, yani kulağı, gözleri boş olduğunu söylese de boş olmadığını biliyordu. Bu yüzden tedirginlik, korku sandığımız gibi boşluktan gelmiyordu, yani insanın kendini boş bir binada bulması değildi ona bu duyguyu veren, boş bir binaya hapsedildiğini sanma gibi bir fanteziden de kaynaklanmıyordu. İnsan içinden, ta içinden, binanın boş olmadığını biliyordu, o lanetlik boş görünen binalarda hep gözümüzden kaçan birilerinin olduğunu, ses etmeden orada durduklarını, yalnız olmadığımızı bilmemiz ürkütüyordu bizi. Böyle dedi dişçi arkadaşım. Her şey yalnız olduğumuza işaret ettiğinde bile yalnız değilmişiz aslında ona göre.
Ne zaman tam anlamıyla yalnız olduğumuzu biliyor musun? dedi. Kalabalıkların arasındayken, dedim onu dinlediğimi, demek istediğini anladığımı göstermek için. Ama hayır, kalabalıklarda değil, bu kadarcığını akıl etmeliydim, ölümde, dedi. Meksika’da, Irapuato'da insanın tek yalnızlık ânı ölüm.
O gece sarhoş olana dek içtik. Armağanımı verdim. Ressam Carranza'yı tanımadığını söyledi, yemeğe çıktık ve sarhoş olduk.
Kent merkezindeki barlarda başladık, sonra bir gece önce deli kanlı Ramirez'e rastladığımız varoşlardaki yere gittik. Başıboş gezintilerimizin bir anında arkadaşımın Ramirez'i aradığını düşündüm. Kendisine de söyledim bunu. Doğru olmadığını söyledi. Benimle açık konuşabileceğim, söyleyeceği her şeyin aramızda kalacağını belirttim. Her zaman benimle açık konuştuğunu söyledi,. sonra bir süre gözlerimin içine bakarak, saklayacak hiçbir şeyi olmadığını belirtti. İnandım. Ama bende genç köylüyü aradığı izlenimi sürdü. O gece çok geç, sabaha karşı altı gibi yattık. Bir ara dişçi arkadaşım gençliğimizi, ikimizin de UNAM'da öğrenci olduğumuz, gözü kapalı Elizondo'nun eserlerine hayran olduğumuz günleri anımsadı. Ben Felsefe ve Edebiyat Fakültesi'nde, o Diş Hekimliği Fakültesi’nde öğrenciydik. Bizim fakültenin sinema kulübünde, bir film gösterisinden sonra Bolivyalı yönetmenle, sanırım Sanjiné olmalı, yapılan bir söyleşi sırasında tanışmıştık.
Arkadaşım konuşma sırasında kalktı ve filmi beğenmediğini söyledi. İlk kalkıp söz alan o mu oldu, bilmiyorum, ama filmi beğenmediğini söyleyen ilk o oldu. Nedenini de açıkladı. Ben de beğenmemiştim, ama o günlerde ben beğenmediğimi asla itiraf edemezdim. Arkadaşlığımız kendiliğinden çabucak gelişti, o gece hayran olduğum Elizonda'ya onun da hayran olduğunu öğrendim. Bir sonraki yaz ikimiz, Narda o el verano'nun (Narda ya da Yaz, 1966) başkişilerine öykünerek Mazatlán yakınlarında küçük bir ev kiraladık, her ne kadar İtalyan sahilleri olmasa da biraz imgelemimizi kullanarak benzetebilirdik.
Sonra büyüdük, gençlik maceralarımızı iğrenç bulmaya başladık. Üst orta sınıftan ailelerden gelen Meksikalı gençler ya taklit edilmesi olanaksız Klossowski'ye öykünen Salvador Elizondo'ya öykünmeye mahkûmdular, ya da yavaş yavaş ticarette, bürokraside yükseleceklerdi, yahut da az çok solcu, az çok hayırsever örgütlerde akıntıya kürek çekeceklerdi. Sonra arkadaşım Irapuato’ya döndü, ben Meksiko'da kaldım, ikimiz de bir şekilde yaşamlarımızın, estetiğin, etiğin, Meksika'nın ve kahrolası düşlerimizin yavaş yavaş batışına ayak uydurduk.
Ama arkadaşlığımız sürdü. Önemli olan da buydu. Ve işte, kafalarımız iyice dumanlı gençliğimizi anıyorduk. Birden arkadaşım dişeti kanserinden ölen yerli kadını anımsadı, ardından sanat tarihi ile kişisel tarih üzerine tartışmamız geldi aklıma ve o iki kaldırımdan söz etmeye başladı (ben bu konuyu neredeyse hiç anımsamıyordum). En sonunda da lafı Jose Ramirez’e rastladığımız lokantaya getirdi. Zaten başından beri gelmek istediği konu buydu. Onun hakkında ne düşündüğümü sordu. Soruyu öyle bir sordu ki kimden söz ettiğini, kendinden mi, çocuktan mı söz ettiğini anlayamadım. İşin içinden kolayca sıyrılmak için hiçbir şey düşünmediğimi söyledim, ya da belki hiçbir anlama gelmeyecek bir hareket yaptım. Bunun üzerine, arkadaşım aklımdan hiç Jose Ramirez’le onun arasında bir şey olduğu geçti mi diye sordu, hani şu söylenmeden anlaşılan, Meksikalıların hep düşündükleri fesat şey; aman tanrım, abi nereden çıkarıyorsun, tabii ki hayır, niye kendine eziyet ediyorsun, filan dedim. Belki şimdi abartıyorum, belki belleğim yanıltıyor, ama belki de abartmıyorum, belki o gerçekten boş olmayan boş binada hissettiğim yarık o anda gerçekten açılmıştı; belki de arkadaşım ölen yerli kadını, o her seferinde daha küçülen cesedi anlatırken genç yerli yanımıza ilk geldiğinde aklıma gelen o yarık; kafamda her şey birbirine karışıyordu, herhalde sarhoşluktan olacak: gençliğimizin anıları, okuduklarımız, Elizondo'nun Narda o el verano'su, ulusal zafer, Mazatlán'daki hayali ve özenti yaz tatili, sevgilimin yalnızca kendi bildiği nedenlerle yeni bir başlangıç yapma karan, yıllar, Cavernas ve arkadaşımın özel resim sergisi, Irapuato'ya yaptığım yolculuk, Irapuato'nun sakin sokakları, arkadaşımın bu kente yerleşmesindeki saklı neden, burada çalışmak, doğduğu kente dönmek isteği, halbuki normal olan Jose'yi tanıman lazım, dedi. Tanıman sözcüğünün altını çizdi. Onu tanımalısın. Ve, Ben şey değilim, hani şunlardan. Biliyorsun işte. Ben hayır, öyle değilim. Sonra ölen yerli kadından, kooperatifteki işinden söz etti. Ve, Ben değilim, ben hayır, öyle değilim, değil mi? Değilsin, dedim. Sonra o bar senin bu bar benim dolaşmaya başladık, yolda giderken arkadaşım, Yarın, dedi. Anladım ki sarhoşluktan söylemiyor, ertesi gün hatırlayacak. Verilen söz tutulur, değil mi? Tutulur. Lafı değiştirmek için çocukluğumda geçen bir olayı anlatmaya başladım. Bir keresinde oturduğumuz apartmanın asansöründe kalmıştım. O zaman gerçekten yalnızdım, dedim. Arkadaşım bana yüzünde gülümsemeyle. Haydi | oradan budala sen de, Meksiko'da geçirdiğin onca yıl, okuduğun onca kitap, araştırmaların, öğrendiklerin ne işe yaradı, der gibiydi. Ama ben ısrar ettim. Yalnızdım. Uzun süre. Bazen (çok seyrek, ne yalan söyleyeyim) hâlâ asansörün içinde hissettiklerimi hissediyorum. Neden biliyor musun? Arkadaşım öğrenmek istemediğini gösteren bir hareket yaptı. Gene de söyledim: Çünkü çocuktum. Yanıtını anımsıyorum. Arkası bana dönük, park ettiği arabasını arıyordu. Saçmalama. Yarın gerçek nedir göreceksin, dedi.
Ve ertesi sabah hiçbir şeyi unutmamıştı. Hatta benim unuttuğum şeyleri de hatırlıyordu. Jose Ramirez'den söz etme biçiminden hamisi olabileceği geliyordu akla. O gece kerhaneye ya da ava gidiyormuş gibi giyindik; arkadaşım fitilli kadife spor bir ceket giydi, ben de şehir dışına gidersek diye yanıma aldığım deri ceketimi giydim.
Turumuza kent merkezinde karanlık, tıraş losyonu kokan bir yerde birkaç viski içerek başladık. Sonra dosdoğru Jose Ramirez’ in dolaştığı mahallelere gittik. Harap birkaç kafeteryaya, tipik lokantaya (ikimiz de acıkmamıştık ama onlardan birinde bir şeyler yemeyi denedik). El Cielo adlı bir bara gittik. Hiçbirinde genç yerlinin izine rastlamadık.
Tam geceyi, neredeyse iki çift laf etmeden geçen geceyi boşa harcadığımızı düşünürken onu gördük, daha doğrusu alacakaranlık bir kaldırımda görür gibi olduk. Tuhaf bir geceydi, o âna dek ikimizin de ağzını bıçak açmamıştı. Arkadaşım koma çaldı ve tehlikeli bir manevra yaparak döndü. Ramirez durmuş, köşede bizi bekliyordu. Camı indirdim ve selamladım. Başımın üzerinden arkadaşımın başı uzandı, çocuğa arabaya binmesini söyledi. Ses etmeden bindi çocuk. Gecenin ondan sonraki saatlerinden belleğimde kalanlar bir bayram havası niteliğinde, düşüncesizce neşeli. Sanki yanımızdaki gencin doğum gününü kutluyormuş gibi bir halimiz vardı. Sanki babasıymışız gibi bir halimiz vardı. Sanki pezevengiymiş gibi bir halimiz vardı. Gizemli bir Meksikalı yerlinin sırtını okşayan iki hüzünlü Meksikalı beyazı andırıyorduk. İçiyorduk, gülüyorduk; kimse yanımıza gelmeye, bizimle dalga geçmeye cesaret edemiyordu, çünkü birisi böyle bir adım atacak olsa eğer arkadaşım öldürmezse ben öldürürdüm bu cüretkârı.
Jose Ramirez'in yaşam hikâyesini ya da işte hikâyenin bölümlerini dinliyorduk. Arkadaşımı çok heyecanlandıran bir hikâyeydi, ilk şaşkınlığım geçince ben de heyecanlandım. Ama gecenin ilerleyen saatlerinde, ya da Poe'nun bir şiirinde dediği gibi gecenin bilinmeyen saatlerinde, genç yerlinin sözcükleri havada uçuşmaya, belleğimizde şekillenmemeye başladı, bu yüzden söylediklerinden çok az şey anımsıyorum. Bir şiir atölyesine katıldığını biliyorum, biliyorum çünkü anlattı. Parasız bir şiir atölyesiymiş, yoksullara hizmet veren sağlık kooperatifi benzeri bir şey, daha doğrusu onun edebiyat versiyonu. Atölyede Ramirez hiç şiir, bir tek şiir bile yazmamış, dişçi arkadaşım buna katıla katıla güldü. Ben bir şey anlamadım, bunda komik bir yan görmüyordum. Sonra bana da açıkladılar, Ramirez öykü yazıyordu. Şiir değil, anlatı. O zaman neden bir anlatı atölyesine kaydolmadığım sordum. Dişçi arkadaşım yanıtladı: Çünkü anlatı atölyesi yoktu. Anladın mı şimdi neden? Bu boktan kasabada bedavaya sadece şiir öğretiyorlar. Anlıyor musun?
Sonra Ramirez ailesinden söz etti, ya da belki dişçi anlattı Ramirez'in ailesini. Söyleyecek bir şey yok. Anlıyor musun? Hiçbir şey. Ve ben pek bir şey anlamadan, sohbetin dışında kalmamak için boş binalardan, kandırmacalardan söz etmeye başladım ama arkadaşım bir el hareketiyle susturdu beni. Söylenecek hiçbir şey yok. Köylüler. Açlıktan ölenler. Tek bir işaret yok. Anladın mı? Ve ben başımla onaylıyordum, bir terslik olmasın diye, ama hiçbir şey anlamıyordum. Sonra arkadaşım, yanımızdaki bu çocuk gibi yazan çok az kişi olduğunu söyledi. Gerçek bu, tanrı biliyor, çok az. Ve o andan soma Ramirez'i ve yazdıklarını göklere çıkararak öyle bir anlatmaya başladı ki ben dondum kaldım.
Herkesten çok daha üstün, dedi. Meksikalı hikâyeciler bu şişko, boş bakan, köyde çalışmaktan elleri nasır tutmuş delikanlının yanında kundaktaki çocuk gibi kalırlar. Ne köyü? dedim ben. Çevremizdeki kırlar, dedi dişçi, daire çizer gibi bir el hareketiyle, sanki Irapuato çevresi vahşi topraklarla, Kızılderililerle çevrili bir kaleymiş gibi. Ve o zaman yan gözle korkarak delikanlıya baktım, gülümsüyordu. Sonra arkadaşım Ramirez’in bir hikâyesini anlatmaya başladı, bakması gereken birçok küçük kardeşi olan bir çocuğun hikâyesi. En azından ilk başında hikâyenin konusu buydu, ama soma hikâye un ufak oluyor, bambaşka hikâyelere dönüşüyordu: Şişeye kapatılmış bir pedagogun korkularından, bireysel özgürlükten filan söz ediyordu, soma başka kişiler giriyordu araya: iki alçak şarlatan, yirmi yaşında uyuşturucu bağımlısı bir kız, Sade'ın kitabını okuyan birinin ev olarak kullandığı terk edilmiş bir araba. Bütün bunlar aynı hikâyede, dedi arkadaşım.
Bunun üzerine ben de kibarlık olsun diye ne güzel, ne ilginç diyecek yerde, tuttum bir fikir edinmek için hikâyenin tamamını okumak gerektiğini söyledim. Tam böyle dedim. Aslında tersim söyler kurtulurdum, ne güzel. Arkadaşım hemen ayaklandı, Ramirez'in evine gidip metinleri almamızı söyledi. Ramirez'in kıpırdamadan bir arkadaşıma bir bana baktığını anımsıyorum, sonra ayağa kalktı. Karşı çıkabilirdim. Gerekmediğini söyleyebilirdim. Ama artık o saatte iyice uyuşmuştum, hiçbir şey umurumda değildi. Gerçi bir yandan ta içimden hareketlerimizi izliyor, doğaüstü bir dikkatle üstlendiğimiz bu rollerin bizi hangi yöne ittiğini, bizi bekleyen gerçek tehlikeleri görüyordum. Bu gidişatın bizi incineceğimiz bir yere sürüklediğini, bedelim ödemeden, acı çekmeden kurtulamayacağımızı, pişman olacağımızı biliyordum.
Ama hiçbir şey söylemedim. Bardan çıktık, arkadaşımın arabasına bindik, Irapuato'yu çevreleyen sokaklardan geçerek sadece polis arabalarının ve tek tük otobüslerin geçtiği sokaklara daldık. Arabayı coşkuyla süren arkadaşımın dediğine göre Ramirez her gece ya da sabaha karşı kentte işi bitince bu sokaklardan yaya olarak dönüyordu evine. Hiçbir yorum yapmamaya karar verdim ve kötü aydınlatılmış sokakları, arabamızın unutulmuş endüstri gelişim döneminden arta kalan terk edilmiş fabrika ve sanayi sitelerinin duvarlarına vuran gölgesini seyretmeye koyuldum. Sonra artık bir işlevi olmayan bu binalara eklenmiş gibi duran bir mahalleye geldik. Sokak daraldı. Aydınlatma yok oldu. Köpek havlamaları duydum. Tıpkı Sanchez'in Çocukları, di mi abi, dedi dişçi. Yanıt vermedim. Arkamdan Ramirez'in sesi geldi, sağa dönüp doğru gitmemizi söylüyordu.
Arabanın farları ahşap parmaklıklar ve dikenli tellerle çevrilmiş iki zavallı ev bozmasını yaladı. Bir toprak yol, sonra bir toprak yol daha ve kırlık bir yere geldik, ama çöplük de olabilirdi. Oradan sonra tek sıra halinde yayan devam ettik, önde Ramirez, arkasında dişçi, en arkada ben. Çok uzakta bir yol seçiliyordu, bizden çaresizce uzağa kayan arabaların ışıklan görünüyordu, onların bu hareketleriyle bizim yazgımız arasında bir benzerlik (kesinlikle korkunç bir benzerlik) görür gibi oldum. Bir tepenin siluetini gördüm. Karanlıkta bodur ağaçlar arasında bir hareket sezdim, hemen fare olduklarını düşündüm, oysa pekâlâ kuş da olabilirlerdi. Sonra ay çıktı, tepenin eteklerinde yalnız eyler gördüm, ötesinde sürülmüş tarlalar yolun bir dönemecine dek uzanıyordu, ondan sonra yapay bir yükselti gibi orman başlıyordu. Birden delikanlının arkadaşıma bir şey söylediğini duydum ve durduk. Bir anda yerden biter gibi Ramirez'in evi çıkmıştı karşımıza. Duvarları san ya da beyaz boyalı, alçak çatılı, Irapuato'nun eteklerindeki bütün öteki hüzün veren evler gibi bir ev.
Bir an üçümüz de hareketsiz kaldık, bana sorarsanız büyülenmiş gibi aya ya da delikanlının ufacık evine bakakalmıştık, ama belki de bahçede yığılı duran şeylerin ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk, ben sadece ahşaptan sepete benzer bir şey ayırt edebildim. Sonra rutubet kokan basık tavanlı bir odaya girdik, Ramirez ışığı yaktı. Bir masa, duvara dayalı tarım aletleri, koltukta uyuyan bir çocuk gördüm.
Dişçi bana baktı. Heyecandan gözleri parlıyordu. O anda yaptığımızın yakışık almadığını düşündüm, başka yapacak bir şey yokmuş gibi akşam eğlencesi olarak sefaleti seyretmek. Başkalarının ve kendimizin sefaletini, diye geçirdim aklımdan. Ramirez iki iskemle getirdi ve baltayla yarılmış gibi duran bir kapının arkasında kayboldu. Gittiği yerin yakın zamanda eklenmiş bir oda olduğunu anlamam uzun sürmedi. Oturduk ve bekledik. Yeniden göründüğünde elinde kalınlığı beş santimetreyi bulan bir tomar kâğıt vardı. Bütün dikkatini toplayıp yanımıza oturdu, kâğıtları uzattı. İstediğinizi okuyun, diye fısıldadı. Arkadaşıma baktım. Kâğıtların arasından bir hikâye almış, sayfalan sıraya koyuyordu. Arkadaşıma metinleri alıp eve götürmemizi, orada rahat rahat okumamızın daha iyi olacağını söyledim. Belki söylememişimdir. Ama şimdi düşününce sahne gözümün önünde başka türlü canlanmıyor: Ben en iyisi gidelim, okumayı daha uygun bir yerde yaparız diyorum, dişçi ölüme mahkûm biri gibi hain hain yüzüme bakıyor, rastgele bir öykü seçip oturup okumamı emrediyor.
Ve öyle yaptım. Utanarak gözlerimi indirdim ve okumaya başladım. Öykü dört sayfaydı. Belki de bu yüzden seçmişimdir, kısa olduğu için, ama bitirdiğimde uzun bir roman okumuş gibi yorulmuştum. Ramirez'e baktım. Karşımızda oturmuş uyukluyordu. Arkadaşım bakışlarımı izledi, genç yazarın sabah çok erken kalktığını fısıldadı. Başımı evet anlamında salladım, bir öykü daha alıp okumayı sürdürdüm. Yeniden Ramirez’e baktığımda artık başım kollarıma dayamış uyuyordu. Ben de daha önce arada bir uyuklamıştım, ama o anda uykum kaçmış, iyice ayılmıştım. Arkadaşım bir başka öykü uzattı. Oku bunu, dedi. Verdiği öyküyü bir yere bıraktım. Elimdekini okumayı bitirdim, sonra dişçinin verdiğini okumaya başladım.
O gece okuduğum öykülerin sonuncusunu bitirirken öteki kapı açıldı ve içeri bir adam girdi, bizim yaşlarımızda olmalıydı ama çok daha yaşlı gösteriyordu. Sessizce bahçeye çıkmadan önce bizi selamladı. Jose'nin babası, dedi arkadaşım. Dışardan teneke sesleri, hızlanan ayak sesleri, açık havada işeyen birinin çıkarttığı sesler duyuldu. Başka zaman olsa bu duyduklarım beni alarma geçirir, bütün dikkatimi o seslere verirdim, ama bu kez okumayı sürdürdüm.
Kitaplar bitiyor ama insan okumayı hiç bırakmıyor, tıpkı ölümün kesin bir olgu olduğunu bile bile yaşamayı sürdürdüğü gibi. Ama sonunda, şöyle söyleyeyim, okumamın bitmiş olduğunu ilan ettim. Arkadaşım zaten bayağı bir süredir okumuyordu. Yorgun görünüyordu. Artık gidebiliriz, dedim. Kalkmadan önce ikimiz de huzur içinde uyuyan Ramirez'e baktık. Dışarı çıktığımızda gün ağarıyordu. Bahçede kimse yoktu, çevredeki tarlalar bomboş görünüyordu. Kendi kendime çocuğun babası nerede olabilir diye sordum. Arkadaşım arabasını gösterdi, buralarda arabanın tuhaf görünmemesi ne tuhaf diye dikkatimi çekti. Hiçbir şeyle kıyasla- namaz bir görüntü, dedi, artık fısıldamaktan vazgeçmişti. Sesi kulağıma garip geldi, sanki bütün gece avaz avaz bağırmış gibi kısılmıştı. Hadi gidip kahvaltı edelim, dedi. Başımı salladım. Başımızdan geçenleri konuşalım.
Bu sapa yerlerden ayrılırken o geceki deneyimimiz hakkında konuşacak pek bir şey olmadığım anladım. İkimiz de kendimizi mutlu hissediyorduk, ama şaşırmadan -ve kendi kendimize itiraf etme gereğim duymadan- anladık ki yaşadıklarımızı düşünecek, üzerinde konuşacak durumda değildik.
Eve gelince, yatmadan önce iki viski koydum, arkadaşım olduğu yerden duvarda asılı duran Cavernas'lara bakakalmıştı. Bardağını masaya koydum, ayaklarımı uzatarak koltuğa yayıldım. Hiçbir şey demedim. Dişçi önce kollarını önünde birleştirerek, sonra elini çenesine dayayarak, daha sonra da saçlarım karıştırarak gravürlerine bakmayı sürdürdü. Güldüm. O da güldü. Bir an tabloyu alıp özenle parça parça edecek, diye geçirdim aklımdan. Ama öyle yapmadı, yanıma oturup viskisini içti. Soma gidip yattık.
Çok uyumadık. Ancak beş saat. Ben rüyamda genç Ramirez'in evini gördüm. Kıraç arazide, çöplüğün orta yerinde, Meksika bozkırlarında yükselişine tanık oldum, gerçek ev gibi her türlü güzellikten yoksun. Tam bu edebiyat gecesinde gördüğümüz gibi. Ve bir an için sanatın gizemim, gizli doğasını anladım sandım. Ama sonra aynı rüyada dişeti kanserinden ölen yaşlı yerli kadının cesedi göründü ve her şeyi unuttum. Galiba ceset Ramirez’in evindeydi.
Kalkınca rüyamı, daha doğrusu aklımda kalan kadarını dişçiye anlattım. Kötü görünüyorsun, dedi. Aslında kötü görünen kendi- siydi, ama bir şey söylememeyi daha uygun buldum. Yalnız kalma-, sının daha iyi olacağını düşündüm. Biraz kenti dolaşacağımı söyleyince yüzünde bir rahatlama gördüm. O gün öğleden soma sinemaya gittim, filmin yarısında uyuyakaldım. Rüyamda intihar ettiğimizi gördüm, ya da başkalarının intihar etmeye zorluyorduk. Eve döndüğümde arkadaşım beni bekliyordu. Yemeğe gittik, bir gece önce olanları konuşmaya çalıştık. Boşuna. Meksiko'daki arkadaşları andık, tanıdığımızı sandığımız ama aslında bize tamamen yabancı olan insanlar. Korktuğumuzun tersine, yemek iyi geçti.
Ertesi gün cumartesiydi, muayenehanesine giderken arkadaşıma eşlik ettim, birkaç saat kooperatiften gelen hastalara bakacaktı. Benim de topluma katkım bu işte, gönüllü olarak çalışıyorum, dedi arabaya binerken. Ben pazar günü Meksiko’ya dönmeyi düşünüyordum, içimden bir ses arkadaşımla mümkün olduğu kadar uzun saatler geçirmemi söylüyordu, bir daha kim bilir ne zaman görüşebilecektik.
Uzunca bir süre (hesaplamak istemediğim kadar uzun), dişçi, bir öğrenci ve ben hasta bekledik ama gelen olmadı.