She's an art and i'm the art historian who's searching it.

JBB: An Artblog!
No title available
Not today Justin
he wasn't even looking at me and he found me

祝日 / Permanent Vacation
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
styofa doing anything
dirt enthusiast
AnasAbdin

shark vs the universe
h
Today's Document
noise dept.
cherry valley forever
YOU ARE THE REASON
🪼

Janaina Medeiros

Kaledo Art
Alisa U Zemlji Chuda

if i look back, i am lost
seen from Colombia
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia

seen from United States
seen from United States
seen from Australia

seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from China

seen from United States
seen from Malaysia

seen from United Kingdom

seen from Germany
@artforheartt
She's an art and i'm the art historian who's searching it.
falll bakılırrrr
Artık fal baktırın bu kıza ya
Merak edemez miyim
Merak ediyorsanız lütfen dm atınız.
Takip ettiklerin arasında ki favori blogun hangisi?
Neden bunu soruyorsun?
Burcun ne
Terazi
Hem sanat tarihcisisin hemde müzik zevkin güzel iki tane ortak yanımız var
Böyle düşünülmesine sevindim, fakat çok fazla şarkı paylaşmadım yanlış hatırlamıyorsam. Yine de teşekkür ederim.
Ufak bir an
2023...
ZAMAN AŞKIN KANATLARINI KESİYOR by PIERRE MIGNARD (1694)
Zaman Baba Kronos'un, Aşk Tanrısı Eros'un kanatlarını kesmesi, Batı resim sanatının çok sevilen sahneleri arasındadır. Aşkın gelip geçiciliği, zamanla yok olup sönüşünü anlatan bu eserde, büyük bir makas ile dizine yatırdığı Eros'un kanatlarını kesen Kronos'u görüyoruz.
Figürlerin teatral ifadeleri ve tek bir ânı yansıtmasına bakarak bir Barok Dönemi eseri olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Işık ve gölge de ustaca kullanılmış. Yaramazlık yapmış küçük bir çocuk edasındaki Eros, insanları birbirine âşık etmek için fırlattığı oku ve yayı sol köşeye bırakmış. Kronos'un sembolü olan kum saati ve tırpan ise bu kompozisyonda da yer alıyor.
Beyaz saçı ve sakalına rağmen atletik vücuduyla gençlere taş çıkarır bir hâlde Zaman Tanrısı…
Sistine Meryem'i adıyla da bilinen ve neredeyse Mona Lisa kadar meşhur olan bu eser, Almanya Dresden'deki Alte Meister Resim Galerisi'nde sergileniyor. 1513-14 yıllarında Raffaello tarafından yaratılan kompozisyon, ressamın genç yaşta ölmeden önce tamamladığı son eseridir. Michelangelo'nun Sistine Şapeli tavanına yaptıklarından çok etkilenen Raffaello, önceden üç boyutlu izlenimi vermede pek başarılı olamadığı figürleri, bu resimleri gördükten sonra hacimlendirmeye başlamıştır.
Bu eser, Piacenzada bulunan San Sisto Manastırına yerleştirilmek için Benedikten keşişleri tarafından, dönemin hiddetli ve güçlü papası ikinci Julius'un mezarı için sipariş edilmiştir. Papa'nın anıt mezarını Michelangelo tasarlamaktadır ve yapının bir kısmındaki resimleri de Raffaello'nun yapmasına karar verilir. (Şanslı bir Papa olduğu kesin.) Taşa ve mermere hayat veren Michelangelo, Musa heykelinin de içinde bulunduğu bir anıtmezar tasarlar ve Raffaello da bu güzel eseri resmeder.
Eserin en solunda törensel kıyafetlerle betimlenen, Julius ailesinin koruyucu azizi Papa I. Sixtus'tur. Papa, eliyle resmin dışında bir noktayı işaret ederken bir yandan da Meryem'e bakar. Onun tam karşısında, bizim bakış açımıza göre sağ tarafta duran figürse Azize Barbaradır. Resimde yer alma sebebi, ölürken geride bıraktığı kutsal emanetlerinin San Sisto Manastırı içinde yer almasıdır. Son derece vakur bir tavır takınmış. Azize, bakışlarını zemine doğrultmuştur.
Resmin hem konum hem de duygu itibariyle merkezinde yer alanlar ise Bebek İsa ve Meryem'dir. Arkalarından gelen güçlü ışık Michelangelo'nun Sistine Şapeli tavan fresklerinde gördüğümüz yoğun ve yapmacık ışığa benzer. Bu uygulama figürleri ön plana çıkarırken arkada belli belirsiz resmedilmiş onlarca melek yüzü, sahnenin kutsiyetini artırır. Figürler son derece idealizedir ve kusursuz bir görüntü sunmak üzere tasarlanmışlardır.
İsa ve Meryem'in ifadeleriyse Batı sanatında görmeye alışkın olmadığımız türden anlamlar taşımaktadır. Bu farklılık pek çok sanat tarihçisinin çeşitli yorumlar yapmasına sebep olmuştur. İlk etapta oldukça şaşırtıcı gelen teorilerden biri, Meryem ve İsa'nın yüzündeki hüzün ve çaresizliğin, ölüm karşısında verilen bir tepki olduğudur. Bu cümleyi okuyunca aklınıza gelen ilk şey Papa'nın ölümüne üzülmüş gibi tasvir edildikleri olacak, fakat bu doğru değil; verdikleri tepkinin doğrudan İsa'nın ölümüyle bağlantılı olduğu düşünülüyor. Peki ama böyle iddialı bir kanıya nasıl varılır?
Papa 1. Sixtus figürünün resmin dışında bir noktaya işaret ettiğinden bahsetmiştik. Bu tasvirin o dönemde yaygın olmadığını ve resmin tam karşısındaki duvarda İsa'nın çarmıha gerilişini anlatan bir betimleme bulunduğunu eklediğimizde her şey açıklığa kavuşacak sanırım. Şimdi, bu bilgiyle resme yeniden bakalım; İsa'nın yüzündeki tedirginlik, Meryem'in yüzündeki keder, Papa 1. Sixtus'un endişesi ve Azize'nin mağlup tavrı… Bütün taşlar yerine oturuyor, öyle değil mi? Bebek İsa, büyüdüğünde başına gelecekleri görüyor. Yüz ifadesindeki naifliğe ve şaşkınlığa bakın. Meryem ise kucağındaki bebeğin bir gün çarmıha gerileceğini görüyor. Azize ise o noktaya bakamıyor bile.
Resmin anlatmak istediklerini çözdükten sonra, kasvetinden kurtulmak istercesine aşağı doğru kayar gözleriniz. Orada sizi bekleyen, o an içine düştüğünüz duygu durumuna çare olacak iki umursamaz melektir. O ana dek dikkatinizi çekmeyen bu iki figür, sizin için eserin yeni odak noktası olur. Muhtemelen Raffaello'nun amaçladığı şey de budur. Duygu yüklü, kasvetli bir kompozisyonda, olup bitene aldırış etmeyen hâlleriyle zıtlık yaratan, esere ve size tamamen yeni bir bakış açısı kazandıran betimlemeler… İşte, tek bir örnekle Raffaello'nun benzersiz dehasına tanık olduğumuz o an!
İsa ve Meryem'in bakışlarıyla ağır bir hüzne kapılıp duygudaşlık kurmaya başlamışken ansızın bu iki melekle karşılaşırsınız. Üzüntü ve tüm duygulardan azat olma hâli birbirine karışır. Neresinden baksanız kendi çekim alanını yaratmış bir başyapıttır. Öte yandan, yıllar içinde epey ünlenen melekler, eserin diğer yarısındaki dramı gölgede bırakır ve çoğu zaman bir parçası oldukları resimden ayrı değerlendirilirler. Her şeye rağmen bu eser, bir bütün olarak sanat tarihinin en gözde, en kusursuz kompozisyonlarından biridir. Yaratıcısı Raffaello ise pek çok otorite tarafından yaşadığı dönemin, hatta tüm zamanların en büyük ressamı olarak kabul edilmiştir. Genç yaşta ölmeseydi daha neler yapabilirdi? Bu benim de en merak ettiğim sorulardan biridir. Sistine Şapeli'nde, Michelangelo'nun yaptığı eserleri gördükten sonra ondan çok etkilendiği oldukça açık… Birbirlerini sevmeseler bile genç Raffaello'nun, huysuz Michelangelo'ya çok saygı duyduğu bellidir.
Genç, girişken ve Roma'da epey popüler olan Raffaello'nun, şehrin önde gelenleriyle güçlü ilişkileri vardır. Michelangelo ise huysuz ve aksidir, sosyal değildir ve Raffaello'dan da pek hazzetmez. Bir gün ikisi, sokakta karşı karşıya gelirler. O sırada Raffaello'nun yanında pek çok zengin tüccar ve önemli din adamı vardır, kalabalık bir grup hâlinde gezmektedirler. Michelangelo ise yalnızdır ve Raffaello'ya şu soruyu sorar:
“Raffaello! Nereye böyle, bir şansölye gibi etrafın sarılı?”
Amacı onu kışkırtmaktır, çünkü sanatçıların nam salmış ünlüler gibi, hayranlarıyla kuşatılmış hâlde gezmesini doğru bulmaz. Raffaello'nun cevabı ise bekleyebileceğinden çok daha hüzünlüdür:
"Michelangelo! Ya sen nereye böyle, bir cellat gibi yapayalnız…”
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsunn 🎊
Çocukların yüzünün hep güldüğü, rahatça oyun oynayabildikleri, eğitim alabildikleri ve en önemlisi yaşayabildikleri günler olsun hep 🫂
Sanat tarihinde karşımıza çıkan en muhteşem Venüs tasvirlerinden biridir Cabanel versiyonu (ben çok severim). Eser ilk olarak dönemin meşhur salonu olan Paris Salonu'nda sanatseveler ile buluşmuştur. Herkes bu eserin güzelliği karşısında muhtemelen woaw demişlerdir. Cabanel'in Venüs'ü göz alıcıydı. Gökyüzünde uçuşan cupid'ler eşliğinde, denizin dalgaları arasında beliren upuzun saçları, tüy gibi hafif bedeniyle, suyun üzerinde öylece süzülüyor. Hırçın deniz, sırf Venüs rahatsız olmasın diye sakinleşmiş gibi. En kanlı savaş tanrısı olarak bilinen Ares'i (Mars) bile sakinleştirecek olan güzellik tanrıçası, büyük bir huzur içinde yolculuk yapıyor. Küçük cupid'lerse deniz kabuklarına üfleyerek güzelliğin doğuşunu müjdeliyorlar.
Diğer örnekleriyle kıyaslarsak bu eserin biraz daha fazla müstehcen olduğunu görürüz. Venüs, uyuyor gibi yaparken bize tüm güzelliğini sergiliyor ve gizlice bizi izliyor adeta...
İzlendiğinin farkında değilmiş gibi mi yapıyor? Yoksa bir bedende uyanan bu tanrısal ruh dünyaya ilk kez mi açıyor gözlerini?
Ne düşünürsek düşünelim, Venüs bize bakıyor. Biz ise istemsizce bedeninde gezdiriyoruz gözlerimizi. Sonra daha karanlık noktaya, yüzüne baktığımızda onunla göz göze geliyoruz. Paris Salonu'ndaki izleyiciler bu detayı fark ettiklerinde utangaç bir tavırla bakışlarını Venüs'ün gözlerinden kaçırmışlar mıdır? (hikayeselliği seviyorum ^^)
Bu eser Paris Salonu'nu ziyeret eden herkesi büyülerken Akademizm döneminde eserler üreten Cabanel'in sanatı dilden dile yayılıyor ve sanatçının ünü giderek büyüyordu.
Siz gözlerinizi Venüs'ün gözlerinden kaçırır mıydınız?
14 Temmuz 1862 tarihinde, Anna Klimt ve kuyumcu Ernst Klimt'in ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Yaşadığı dönemin en popüler sanatçılarından biridir. 1876'da Viyana'daki sanat ve zanaat Okulu'nda eğitime başladı ve kısa süre sonra okulun en popüler öğrencilerinden birisi olmuştur. Akademik eğitime ve sanata hayran olan, bu eğitimin mutlaka alınması gerektiğini düşünen bir sanatçıdır (şahsi olarak barok sanatı seviciyim).
Henüz onlu yaşlarındayken erkek kardeşi Ernst Klimt ve okuldan arkadaşı olan Franz von Matsch ile “Fikir Birliği”ni oluşturdu. Bu gençler yetenekli, hırslı ve yaratıcıydı. Sanat tarihinin öyküsü yeniden şekilleniyor, Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde yeni gelişmeler yaşanıyordu. Modernizm, her alanda olduğu gibi sanat alanında da etkili bir şekilde yayılıyordu. Modern sanatçı kavramı, Batı'daki akademilerin yeni düşmanı olarak her geçen gün daha da güçleniyordu.
Akademik kuralları bilinçli olarak ihlal etmek isteyen modern sanatçılar, farklı manifestolar yayınlıyor, gruplar oluşturuyor, sanatlarını özgürce yapma arzularını haykırıyorlardı. Zamanla ayrılıklar oldu ve bu ayrılıklar akademik sanata bir tepki idi. Yenilikçi düşünceler, sanat tarihinin gelmiş geçmiş bütün kural ve kanunlarından ayrılmak, hatta kopmak istiyordu. Önce Münih Sezesyonu (ayrılma, kopuş) başladı. Önderi, sembolist ressam Franz von Stuck idi. Bu ayrılma 1892 yılında gerçekleşti ancak beklenen ilgiyi göremedi. Hemen sonrasında Viyana'da çok daha etkileyici, çarpıcı ve zengin bir sezesyon (ayrılma, kopuş) doğdu, lideri de sanat tarihinin en ünlü ressamlarından biri olan Klimt'ti. Art Nouveadan çok etkilenen Klimt, aynı zamanda empresyonizm, Japon baskı sanatı, Klasik Yunan Sanatı, Bizans ve Antik Mısır sanatından aldığı ilhamla sıradışı bir sanat sentezi meydana getirmişti. Sanatı, hem dekoratif hem de gerçekçi bir görüntü sunması bakımından izleyiciye benzersiz bir görsel ziyafet sunuyordu. Ancak resimleri erotik ve pornografik bulunduğu için ciddi eleştiriler almıştır. Her şeye rağmen modern sanatın en büyük sanatçıları arasına adını yazdırmayı başardı. En meşhur eseri olan Öpücük, o dönemin sanatseverleri için oldukça ilgi çekici bir eserdi.
Peki bu resmi böylesine başarılı kılan ne?
Öncelikle benzersiz bir zenginliğe sahip olduğunu görüyoruz. Bu zenginlik hissini veren ise gösterişli altın rengi. Altın Bizans mozaiklerinden etkilenen sanatçı, çocukluğunda kuyumcu olan babasının yanında çalışırken öğrendiği altın işçiliğini modern sanatın yeni anlatım dili olarak bize sunuyordu. Bu sıradışı uygulamayla, resim sanatında “Altın Çağ”ı (tartışılır ^^) başlatan da kendisidir.
Klimt, bu yeni dönemi başarılarla dolu bir serüven olarak yaşamıştır. 1908 yılında Sanat Gösterisi adlı bir sergide yer alan ve ağır eleştirilerin hedefi olan eser, sergiyi ekonomik bir fiyaskoya çevirir belki ama o dönem modernist düşünceye sahip olanlar, resimde kullanılan ilginç tekniklerin ve üstün niteliklerin farkına bu sayede varırlar. Sergi sona ermeden Avusturya hükümeti tabloyu ulusal eser ilan eder ve resmi satın alır.
Resim pek çok kişi tarafından aşkın, tutkunun ve erotizmin dekoratif ve gösterişli bir anlatımı olarak kabul edilir. Klimt özel hayatında da aşk, tutku ve erotizm üçgeni arasında yaşayan bir ressamdır. Bunun sanatına yansıması da oldukça doğal. Kadınlara düşkünlüğü ile bilinen Klimt'in en büyük zaafı kızıl saçlı olanlaradır. Ayrıca kedileri de çok sevdiği biliniyor.
Stüdyosunda onlarca kedinin ve kadının bir arada gezindiği, kadınların da tıpkı kediler gibi stüdyonun içinde çırılçıplak uzandıkları, buldukları yere kıvrılıp poz verdikleri bilinmektedir. Klimt ise resimlerini yaparken üzerine sadece bir entari giyer ve bu erotizm dolu ortamı kendi parlak düş dünyası ve yaratıcılığıyla harmanlayıp tuvale aktarır. Cinselliğe epey düşkün olan sanatçının diğer bir özelliği de sessizliğidir. Aklından neler geçtiğini kimseye söylemez. Kendisini ya da sanatını anlamak isteyenlerin sadece resimlerine bakması gerektiğini söyler. Bunun zekice bir yöntem olduğunu kabul etmeliyiz, çünkü bu açıklamayla birlikte bilinmezliğin çekiciliği devreye girer. Böylece resimle sizin aranızda bir alışveriş başlar. Tahminler yürütür, teoriler üretirsiniz. Çözümlemeye yardımcı olacağını umduğunuz insanlarla paylaşırsınız ki, konu Klimt olunca epey kalabalık bir gruba ihtiyacınız olacaktır. Merak büyüdükçe popülerlik de artar. Belki de Öpücük, popülaritesinin büyük bir çoğunluğunu bu gerçeğe borçludur.
Bugün The Kiss/Öpücük adıyla bildiğimiz eser, ilk sergilenişinde Aszk/ar ismiyle sunulmuştu. Yani bu sahnede kesinlikle bir aşk hikâyesi var; bunu görmekle kalmıyor, hissediyoruz da. Peki, Klimt'in ilerleyen yıllarda tablonun adını değiştirmesindeki sebep neydi? Bu sorunun yanıtını kimse bilmiyor. Emin olduğumuz şey, bugün aşkın ve şehvetin ikonu olarak tanımlanan eserin popüler kültürü derinden etkilediğidir. Kesinlikle görmediğiniz bir yer yoktur.
Bütün bunların altında bilinmezliğin çekiciliğinin önemli bir etkisi var, çünkü resimde nelerin döndüğünü anlamak çok da mümkün değil. Hatta baktıkça daha da kafa karıştırıcı bir hâle geliyor. Bu bir aşk sahnesi mi? Yoksa adam kadını zorla mı öpüyor? Esere baktığımızda altın gibi parlayan güçlü bir kompozisyon ile karşılaşıyoruz. Bir çift var. Bir araya gelmiş, birbirlerine dolanmış ve bir “şeye” dönüşmüşler. Pek çok sanat tarihçisi bu figürlerden bahsederken “organizma” sözcüğünü kullanmaktadır. Öpücüğün etkisiyle sıcak, ışıltılı, bildiğimizden çok farklı bir dünyaya geçmiş gibidirler. Eğer bu açıdan bakarsak fantastik dünyayı görselleştirmek isteyen sembolist resimlere bir örnek olduğunu da söyleyebiliriz.
Kadın ve erkeğin bedenleri garip bir örtüyle örtülmüş. Ancak ikisi de aynı örtünün içinde değil. Bunu üzerindeki süslemelerden anlıyoruz. İşte bu süslemeler Klimt sanatının en güçlü yönlerinden biridir. Bunların da boşuna, sırf görsel bir katkıda bulunmaları için yapılmadığı ortada. Kadının üzerindeki yuvarlak süslemeler kadın cinsel organını, erkeğin üzerindeki dikdörtgen ve uzunlamasına olan süslemeler ise erkek cinsel organını betimliyor. Yürek yaprağı ise sık sık tekrarlanan başka bir sembol olarak çıkıyor karşımıza. Bu yaprağın dalları, antik dönemlerde doğurganlığın sembolüydü. Buradaysa sadece doğurganlığa atıfta bulunmayıp sonsuzluk ifadesine dönüşüyor. Yürek yaprağının dallarına bakın, kadının çıplak ayalarına nasıl da dolanmış.
Sahne sadece atmosferi bakımından değil, hem bu sembollerinin anlaşılmazlığı hem de figürlerinin duruşları sebebiyle esrarengizdir. Mesela, erkek figürüne baktığımızda yüzünü göremiyoruz. Klimt'in buna benzer sahnelerde sıkça başvurduğu gizemli tekniklerden biridir bu. Erkeğin yüzünü göremeyişimiz kadının yüzüne daha çok önem vermemize sebep oluyor. Kadının ifadesi ise sorular sorduruyor bize. Eğer bu aşk ve huzur dolu bir sahneyse kadın neden bu kadar ilgisiz? Dikkat ederseniz başı sanki kesilmiş gibi, son derece rahatsız edici bir şekilde duruyor. Hemen ardından erkeğin duruşunda da bir tuhaflık olduğunu fark ediyoruz.
Kadının yüzü ve elleri dışında ayaklarını da görürken, erkeğin ayaklarını görmüyoruz. Kadın dizlerinin üzerinde. Erkek ise ayakta ama kadını öpebilmek için ona doğru eğilmiş. Hatta basit bir eğilme eylemi değil bu. Son derece rahatsız bir duruşu göze aldığı besbelli. Bu da akıllara, “Bu gerçek ve karşılıklı bir aşkın doğaüstü anlatımı değil mi?” sorusunu getirebilir. Pek çok araştırmacıya göre burada bir zorlama var. Kadının dudaklarını ve gözlerini sımsıkı kapatmış olması, zorla öpüldüğüne bir işaret olabilir. Çenesini kavrayan elden kurtulmak istemesi de olası. Adamın boynuna attığı eliyse neredeyse kapalı. Yani kendini öpmek isteyen erkeği ensesinden tutup kavramıyor, arkadaki uçuruma yuvarlanmamak adına, ona mecburen tutunuyor gibi.
Adamın başındaki defneyaprakları ise Klimt'in mitolojiye olan merakından ileri geliyor. Belki de bu mitolojik bir anlatının modernleştirilmiş versiyonudur ve anlamlandırmak da bu yüzden zordur. Aklınıza Apollon ve Daphne hikayesi gelsin. Daphne'nin yeni bedeni olan defne ağacı Tanrı Apollon tarafından zafer sembolü olarak kutsanmıştır. Zafer kazananların defne yaprağından taçlar takması bundandır, Tanrı Apollon'un büyük aşkını anıp onu onurlandırmak için (yersen).
Bilinmezliği bir silah gibi kullanmasının yanı sıra aşkın aldatıcılığının da sembolüdür bu eser. Ona ilk kez baktığınızda gizemli, sıcak, huzurlu ve gösterişli bir aşk sahnesi görüyorken, figürleri incelemeye başladığınızda gerilimli atmosferi ile aşkın nefrete, yok oluşa, baskıya, korkuya ve hatta ölüme dönüşebileceğini anlatan, aşk kadar dengesiz bir alt metinle karşılaşırsınız.
Aşk biraz da merak olsa gerek. Merak ettiğimiz insanların ya da kavramların peşinden büyük bir aşkla koşarken, onları tüketmeye, yok etmeye çalıştığımızı fark etmiyor, onlara dair ne varsa öğrenmeye çalışıyoruz. Bunu başardığımızdaysa bütün çekiciliklerini kaybedip güzel ya da kötü birer hatıraya dönüşüyorlar. Belki de Öpücük adlı eser hakkında bir şeyleri bilememek, ona olan sevgimizin tükenmemesine ve onu dünyanın en meşhur eserlerinden biri kabul etmemize sebep oluyor. Tıpkı ilk görüşte gözümüze mükemmel gelen şeyleri veya kişileri abartmaya olan yatkınlığımıza benziyor bu da; kusurlarını bulana kadar onu sevmeye devam ediyoruz…
It was a bad idea
Calling you up
Hikayesi;
Apollon, mitolojide aşk maceraları ile ön plana çıkan bir tanrıdır. Bunlardan birinde Peneus'un kızı Daphne'ye aşık olur. Ancak bu güzeller güzeli Peri Kızı Apollon'a yüz vermez. Daphne bir gün ormanda gezerken, Apollon çıkar karşısına. Kız korkar ve kaçmaya başlar Apollon'dan, kovalamaca uzun bir süre devam eder. Apollon vazgeçecek gibi değildir ve giderek yaklaşır Daphne'ye. Güzel kız en sonunda Toprak Ana Gaia'ya dua etmeye başlar. Bu durumdan kurtulmak istediğini yakarır. Toprak Ana kızın çaresizlikle dolu dualarını, çığlıklarını duyar ve Daphne'yi anında bir ağaca çevirir. Toprak açılır, kızın ayakları toprağa saplanır kalır ve kök salmaya başlar. Saçları filizlenir, parmakları dallara dönüşür. Peri kızının gövdesi ağaç kabuğu görünümünü aldığında Apollon, onun sıcak kalbinin hala attığını duyar ve ağacın yapraklarından kendine bir taç yapar. Çoğu İmparator ve kralın taçlarını defne ağacı yapraklarıyla dallarından yapması bundandır.
Eser hakkında;
Uçuşan formların ve çizgisel derinliklerin yine kusursuzca işlendi bu eser, genel bir bernini özelliği olarak figürlerin konuşur ya da bağırır gibi aralanmış dudaklarıdır. Apollon'un dudaklarına ve yüzündeki ifadeye baktığımızda şaşkınlığı görürüz. Daphne ise bağırmaktadır. Bu iki figürün ne kadar hızlı koştuğunu ve bu sahnenin ne kadar fırtınalı yaşandığını anlatmak için yapılmış bir diğer detay ise Apollon'un saçlarının ön kısmının rüzgardan geriye savrulmasıdır.
Olanı değil oluşu gösteren barok resim sanatını heykellere uygulayan Bernini'ye ait harika örneklerden biridir, Apollon ve Daphne.
Kızımın saçlarına minik örgüler yapıp kurdeleli pembe tokalar takmak istiyorum tam şu an
Kızımın annesiyle birlikte beni karşılayıp;
Baba biz bugün annemle tuvali boyadık diyerek beni tuvale götürmesini isterdim şu an