İngiliz Erkek, Fransız Kadın Ve Karadenizli
İki arkadaş “memleketin halini” tartışıyorlardı. “Ne olacaktı bu memleketin hali?”
Birine göre, memleketin halinde hiçbir şey yoktu. Şemaat tellalları ortalığı birbirine katmasa, her şey güllük gülistanlıktı.
Diğerine göre ise, memleket batmak üzere değil, batmıştı, üzerinde konuşulmaya bile değmezdi. Tartışmak boşunaydı. Teknenin dibi delinmişti. Kimse su aldığının farkında değildi. Gemi, “cup” diye denizin dibine çökünce, herkes apışıp kalacaktı. Hem bundan sonra gemiyi kurtarmak için uğraşmak da boşunaydı. Kimse teknenin dibindeki deliği tıkayamazdı.
Laf bu minval üzere uzayıp giderken onları dinleyen biri lafa karıştı: “İkiniz de yanlışsınız!”
“Niye?”
“Öyle! Ne senin dediğin gibi memleket güllük gülistanlık, ne de senin dediğin gibi battı, batıyor. Bundan yanlışsınız.”
“Peki, sana göre doğrusu ne?”
“Dinleyin… Bir gemi batmış. Yolcular denize dökülmüş. Bir İngiliz, bir Fransız kadın ve de bizden bir Karadenizli tahtaya tutunmuşlar, sürüklene sürüklene minik bir adaya çıkmışlar. Önce kurtulduklarına. şükrettikten sonra başlamışlar kara kara, düşünmeye: “Buradan nasıl kurtulacağız?”
Karadenizli bir fikir atmış ortaya: “Şurada bir ağaç var. Onun üzerine çıkıp nöbet tutalım. Geçen bir gemi görürsek işaret verip bizi kurtarmalarını isteriz.”
İngiliz de Fransız kadın da teklifi olumlu bulmuşlar. İngiliz bir ilave daha yapmış: “Sadece ağacın üzerinden gözetlemek yetmez. Birimiz adanın bir ucuna, diğerimiz de öbür ucuna gitsin. Üçüncüsü de ağacın üzerinde kalsın. Üç yönden gemiyi gözleyelim.”
Bu da kabul edilmiş. Ama İngiliz bir öneri daha getirmiş: “Bir kadım ağacın üzerine çıkarıp nöbet tutturmak doğru değil, centilmenliğe uymaz.”
Karadenizli dikilmiş: “Ya ne olacak?”
”Ağaç nöbetini ikimiz tutarız, madam da yerde bekler.”
Karadenizlinin biraz midesi bulanmış ama “Peki” demiş, “Ağaç nöbetini ilk defa kim tutacak?”
“Kura atarız!”
Yazı tura atmışlar, nöbet Karadenizliye vurmuş. İngiliz adanın bir ucuna, Fransız kadın öbür ucuna gitmiş, Karadenizli de ağaca çıkmış. Biraz sonra başlamış bağırmaya: “Ben burada ağacın tepesinde baykuş gibi tüneyeyim, sen orada madamla o biçimi”
İngiliz şaşırmış: “Yahu ben neredeyim, kadın nerede? Utanmıyor musun?”
“Ya, sen öyle de! Ben görmüyor muyum sanki! Biz ağacın üzerinde nöbet tutalım, sen madamla aşna fişna! Bu hak mıdır, hukuk mudur?”
“Delirdin mi sen? Aramızda yirmi metre var… Bu durumda böyle şey yapılır mı?”
Ama gel de Karadenizliye anlat! Nöbetin sonuna kadar bağırıp durmuş. Nöbet bitince aşağı o fırlamış Fransız kadının yanına… İngiliz nefes nefese ağacın tepesine tırmanıp aşağı bakınca, gözlerini ovuşturmuş: “Allah Allah, adamın hakkı var, demek buradan böyle görünüyor!”
Hikâyeyi bitirdikten sonra ““Kıssadan, hisse!” dedi.
“İkiniz de memleketin halini ağacın üstündeki İngiliz gibi görüyorsunuz. Karadenizlinin İngiliz’i. şartlandırdığı gibi, sizler de öyle şartlanmışsınız ki!”













