AÇIK KALAN BİR ÇİFT GÖZÜN UNUTTURMADIĞI
Telefonun ucundaki kadın “Trenle gitsek olmaz mı?” diye sordu. Kocası, ‘O şekilde iki gün sürer. Hem bebekle de zor olur. Uçağa binmeniz en iyisi” dedi. Kadın karasızdı zira korkuyordu. Uçağa binme fikrinin ona hissettirdiği en güçlü duygu; huzursuzluktu. Kocasının pilot olması ve birçok arkadaşını uçak kazalarında kaybetmesi, hayatı boyunca uçaklardan korkmasına sebebiyet vermişti. Ancak bu sefer çaresiz görünüyordu. Belgrad’dan kalkıp, Londra’ya gidecek olan uçağa binmek zorundaydı.
Telefonun ucundaki sesin sahibi kadın, Vera Lukic, Yugoslavya’nın Londra ataşesi Veljko Lukic’in eşiydi. Yeni yıl tatillerini Belgrad’da geçirmişler ve Londra’ya dönmeye hazırlanıyorlardı. Veljko, yola daha geç çıkacağı için beş aylık hamile eşi Vera ve 22 aylık kızı Vesna’yı uçakla gönderme konusunu tatlıya bağladı. İngiliz Havayollarına ait uçağın 609 sefer sayılı uçuşuyla Londra’ya gideceklerdi.
Fakat gidemediler.
Bindikleri uçak, 5 Şubat 1958 tarihinde Belgrad’dan kalkan ancak yakıt almak için Münih’e inen, ardından da aynı şehirde düşen uçaktı. İçinde Manchester United’lı futbolcuları da taşıyan, tarihe ‘Münih Faciası’ olarak geçen o kazayı yapan uçak...
Aslında her şey güzel başlamıştı. Vera ve Vesna uçağın kalkış saatini beklerken havaalanının kafesinde oturuyorlardı. Daha doğrusu Vera oturuyor; Vesna sağa solu koşturmakla meşgul oluyordu. Bu hareketli bebek, Manchester United’lı futbolcuların da ilgisini çekti. Bobby Charlton, Jackie Blancflower ya da Roger Bryne onun için bir şey ifade etmiyordu. İngiltere’de kendisinden 5-10 yaş büyük çocukların idolü olan bu adamlar, Vesna için sadece birer oyun arkadaşıydı. Futbolcular da bu sevimli Yugoslav kızın sağa sola koşturmalarını keyifle izliyorlardı. Belgrad’da Kızılyıldız’la 3-3 berabere kalıp, ilk maçı 2-1 yeniş olmanın verdiği avantajla Avrupa’da yarı finale çıkmanın neşesi vardı üzerlerinde. Tadını hem kendi aralarında hem de minik Vesna ile çıkarmaları için ne engel olabilirdi ki?
Uçak Belgrad’dan sorunsuz kalktı. Önceden ayarlandığı gibi de deposunu doldurmak için Münih’e indi. Tek depo yakıtla Londra’ya gidemezdi. Fakat deposu dolmasına rağmen uçak Londra’ya gidemedi… Yolcular binmeye başladıklarında yüzlerinde anlam veremedikleri bir gerginlik vardı. Futbolcular aralarında şakalaşmıyordu. Atılan kahkahaların sayısı neredeyse sıfıra inmişti. Vera tanıdık bir şey hissetmeye başladı; huzursuzluk. Vesna’nın ise sesi bile çıkmıyordu. Herkesin tek dileğinin bir önce Londra’ya varmak olduğu gözlerinden okunuyordu. Saat gece 3’e geliyordu ve Münih çok soğuktu.
Yolcuların tamamı yerlerini alınca kaptan James Thain hareket edeceklerine dair duyurusunu yaptı ve kalkış prosedürlerini devreye soktu. Ancak ilk denemesinde başarılı olamadı. Moralini bozmadı. Bu gibi durumlar daha önce de birçok tecrübeli pilotun başına gelmişti. İkinci deneme için yeniden pozisyon aldı. Fakat yine başarılı olamadı. James, bir şeylerin yolunda gitmediğini sezdi. Duruma bir anlam veremese de üçüncü denemede kararlıydı. Bu sırada, yolcuların paniklememesi için ‘ufak bir arıza’ sebebiyle kalkışın ertelendiği söylendi. Bazıları söylene söylene uçaktan indi ve havayolları yetkilileri ile görüşerek geceyi Münih’te geçirmek istediklerini, sabah başka bir uçakla gideceklerini söyledi. Ancak ne Manchester United heyetinin ne de Vera ve Vesna’nın böyle bir lüksü yoktu. Onlar bu uçakla Londra’ya gitmek zorundaydı. Bir şeyi ‘yapmak zorunda olmak’ ne kötü...
Uçak üçüncü denemesinde havalandı. Bu havalanma ‘keşke havalanmasaydık’ dedirtecekti çünkü kısa süre içinde önce pist üzerindeki elektrik tellerine, ardından ağaca çarpan uçak son olarak bir evin çatısına vurarak düştü. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki; ne kazada hayatını kaybeden ölümü anlayabilmiş ne de yaralananlar hayatta kalmanın anlamına erişebilmişti. Dönemin efsane takımı Manchester United’ın, gazetelerin verdiği isimle ‘Busby’nin Bebekleri’nin yedi tanesi oracıkta can verdi: Geoff Bent, Roger Byrne, Eddie Colman, Mark Jones, David Pegg, Tommy Taylor ve Liam Whelan. Matt Busby ayakları sıkışmış bir şekilde yatıyordu. Jackie Blancflower baygındı ve sağ kolu neredeyse kopmak üzereydi. Bobby Charlton ve Denis Viollet yan yanaydı. Hareketsizlerdi. O sırada mucizevi bir şey oldu. Kaleci Harry Gregg gözlerini açtı! Dev İrlandalı, başında hissettiği büyük bir ağrı ile uyandı. Gözlerini açmıştı ama hiçbir şey görmüyordu. Aklında kalan tek şey ise ‘Uçak düşüyor, öleceğiz’ çığlıklarıydı. Harry öldüğünü düşündü. Çünkü ölüme dair öğrendiği her şeyi yaşıyordu; etraf buz gibi, her yer karanlık, pür nur o mevki. Magrip mi yoksa makber mi ya Rab? Hayır, ikisi de değildi. Harry yaşıyordu ve bunu başından yüzüne doğru akan kanı hissedince anladı. Kan, hayattı.
Harry kendini ölmediğini ikna edince kemerini çözme refleksinde bulundu. Ancak ortada ne kemer kalmıştı ne de koltuk. O sırada bir ses duydu:
“Hey sen! Koca aptal! Çabuk buraya koş. Uçak patlayacak!”
Bu, pilot James’ti. Sese doğru hareketlendi. Bu sırada bulutların arasından sanki bir melek gibi onlara yol göstermeye çalışan ayın parlaklığını sezdi. Ölmediği için, annesini, kızını, karısını yeniden görebileceği için Tanrı’ya şükretti. James yeniden bağırdı “Hadi, koş!” diye. Harry cevap vermeye hazırlanıyordu ki Tanrı’dan duasına cevap geldi; bir bebek ağlıyordu… O an olduğu yere çakılı kaldı. Ölmediğine ikna olan Harry yaşadığını da anladı. Ve yaşamak eğer kendin için geçen bir ömürse zaman; başkaları içinse hayat demekti.
“Geri dönün. Burada hayatta olanlar var… Size diyorum! Geri dönün!”
Kimse Harry’yi dinlemedi. Maçlarda tek kelimelik bağrışları ile önünde oynayan defans oyuncularını adeta satranç taşları gibi hareket ettiren Harry bu sefer bir nefes kadar şeffaftı. Çığlıklarının çaresizliğini fark etti ve uçağa tek başına göndü. Bir koltuğun alt tarafında toz ve çamura bulanmış şekilde yatan bebeği kucağına aldı. O bebek Vesna’ydı. Ciddi bir yarası yoktu. Ağlamaktan dolayı halsiz düşmüş ve bayılmak üzereydi. O sırada anneyi, Vera’yı da gördü. Hareketsiz bir şekilde koltuğuna devrilmiş olsa da, nefes aldığını fark etti. Bir süre uğraştıktan sonra onu da uçağın zeminine çıkarmayı başardı. Bu sırada yardım ekipleri de gelmeye başladı. Harry bebek ve annesini kurtardıktan sonra yerde hareketsiz yatan arkadaşları Bobby ve Denis’i de alandan çıkardı. Onlar da hayattaydı. Artık dayanacak gücü kalmamıştı Harry’nin. Hiçbir maçta, kurtardığı hiçbir pozisyon sonrasında kendini bu kadar gururlu ve yorgun hissetmiyordu. Fakat enkazdan uzaklaşırken bir kare, bir an takıldı gözüne. Beyni o anın fotoğrafını çekti. Harry dönmek istedi. Dönense başı oldu. Dizleri ‘buraya kadar’ dedi.
Gördüğü son kare, kendine geldikten sonra ve devam eden 50 yıl boyunca Harry’nin aklından çıkmadı. Tarihin en trajik uçak kazalarından birinde 23 yaşındaki hamile bir kadın ve bebeği ile iki takım arkadaşını kurtaran Harry kalan hayatını büyük bir pişmanlık duygusu içinde geçirdi. Hayır, bunları yaptığı için değil. Son anda, kaza alanından ayrılmadan önce, hayatını kaybetmiş olan takım arkadaşı Roger Byrne’nin açık kalmış gözlerini kapatamadığı için...
*Bu yazı daha önce Ocak 2017′de Fitbol Dergi’de yayınlanmıştı.

















