Yıllar sonra, yollar sonra buraya tekrar yazıyorum. Neden bıraktım yazmayı? Kısa kısa birşeyler karalıyorum. Öyle oyaladım kendimi, yıllardır. Bunun içimdeki korkunç gürültüyü susturmak için bir kaçış olduğunun ayırdındayım. Acı eşiği aşılırsa eğer, daha fazla acı çekilmez. Hissetmemenin verdiği huzuru hiçbir dokunuşta bulamaz insan, yine de birşeyler var. Geriye kalanı, iyiye dair bir umut olarak tanımlayamam çünkü Umut etmenin yorgunluğu dahi yok, inanmanın aptallığını taşıyor hantal ruhum. Başarıya dair susamışlık da yok, hiçbir zaferin saf mutluluk getirmeyeceğini aksine başarmanın da amaçsızlık kaynağı olduğunu öğrendim. Tüm bu sebeplerden bugün belki de yazım dünyamda ill kez, çıplak olarak kendimi yazıyorum. İşte dediğim birşey de bu. Benden geriye kalan, hiçbir anlam ifade etmeyen ve etmeyecek olan düşünceler. Belki midemde ne varsa kusarsam, bulantım geçer. Umudu unutmanın avuntusu, unutabilmenin vereceği huzurun beklentisi, amaçsız ve bu sayede acısız bir hayatın başlangıcı.
Öyleyse biraz daha geriye sarmak lazım. Nereden başladı b yazma arzusu ve sonra nereye gitti. Nazım Hikmet falan anlatıp, romantik bir başlangıç hikayesi yazmayacağım. Kendisiyle yüzleşecek cesareti olmalı insan, dürüst ve acımasızca. O halde yazmanın var olmakla ve varlığı insanlığın sonuna taşımakla alakalı olduğunu söyleyerek başlayabilirim. Yazmak, eserler üretmek, bireysel zaman durduktan sonra da var olmaktır. Senden yıllar sonrasında bile biri gelir, kelimelerinle tokalaşır ve sen soluk almadığın bir evrende kendine bir arkadaş edinirsin. İşte yazmak, kibirle dolu böylesine aşağılık bir fikirle doğar. Şimdiyse, artık var olunmayan bir dünyada fikrinin yaşıyor olmasını aptalca buluyorum. Bir yerde karlar yağacak, bir yerde çiçekler açacak, çok güzel bir kadın en sevdiğim caddelerden birinde yürüyecek, dünyanın en güzel kahvesi yapılacak, neşeli akşamlar, yorgun sabahlar olacak, en umutsuz durumlar çiçeklerle dolacak ancak ben olmayacağım. Ben yoksam eğer tüm bunların da bir anlamı olmayacak tıpkı benden sonra birinin yazdıklarımı okuması gibi...
Geriye kalanın hiçbir anlamı yok, bizler biyolojik bir atıktan fazlası değiliz ve zamanla bozulup hiç olacağız. Hiç nefes almamış gibi, hiç var olmamış, hiç gülmemiş, hiç aşık olmamış gibi. Bizden geriye kalan ne boğaz manzaralı bir evin, ne iki satır düşüncenin de hiçbir anlamı olmayacak. Oğuz Atay'ı çok seviyor olmamı, Oğuzcuğum Atay hiçbir zaman bilmeyecek, dünyanın her yerindeki hatta belki herkesin onu okuması, yokluğunu hiç var etmeyecek. Yazmak denen bu "Ben varım" çığlıkları , ne kadar da komik değil mi?
Bu cümleleri cebimize koyup devam edelim. Var olmanın, yoklukla son bulacağını ve yokluğun hiçbir koşulda var olmaya dönmeyeceğini biliyoruz artık. O zaman yaşamı sürdürmekte ısrar etmenin anlamı ve olabilir ki? Yıllarca bu soruyu düşündüm, bazen kararlar verdim ve benim sevmediğim bir varlığın, benim sevmediğim bir zamanda son bulmasını da kabul edilemez buldum. Ne başına ne sonuna hiçbir müdahalemiz yok ise, ki yok, yaşamı anlamlı sanmak aptallığa bir adım atmaktır. Anlamsızlığı iradesiz olduğumuz için sürdürdüğümüzü burada kabul edelim. Ben neden devam ediyorum peki? Sadece bazı anların verdiği huzuru, mutluluğu yeniden yaşamak için. Bazı filmler hiç izlenmedi, bazı kitaplar hiç okunmadı bunlar için devam edilir mi? Belki yaşarken bile unutacağım hepsini. Gerçek cevap şu, acı eşiğini geçtik ve aman sikerler artık...
Psikolojim bozuk, depresyonda falan değilim ama artık iyiye ve güzele dair hiçbir umudum yok. Ütopyalar güzeldir ancak ütopya oldukları gerçeği yadsınamaz. Belki son birkaç denemem kalmıştır artık ya oldu oldu, ya olmadı öldü :)))














