No title available
taylor price
almost home
will byers stan first human second

Origami Around
No title available

if i look back, i am lost
Sade Olutola
wallacepolsom

❣ Chile in a Photography ❣
Show & Tell

JVL

祝日 / Permanent Vacation
dirt enthusiast
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
DEAR READER
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
AnasAbdin
Peter Solarz
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
seen from United States
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from United Arab Emirates
seen from United States
seen from Netherlands

seen from Germany

seen from Germany

seen from United States

seen from South Korea

seen from United Kingdom
seen from United States
seen from United States
seen from Malaysia
seen from Japan

seen from Germany

seen from United States
seen from United Kingdom
seen from United States

seen from Malaysia
@balamirkagann
Şiddetle ihtiyacım var tenine, teninin sıcaklığına. Sıcaklığını içime çekiyor, onu kendime hapsediyorum. Ellerim usulca sana dokunuyor; aramızdaki mesafeyi kaldırmak, teninin en sıcak hâline ulaşabilmek için.
Sonra seni izliyorum. Parmaklarım göğüslerine doğru ilerlerken sen kolunu başının altına koyuyor, yana doğru uzanıyorsun. Şarap rengi kadife koltuğun üzerinde, arka planda bir Rönesans tablosu… İçimden, “Böyle de yatılmaz ki,” diye geçiriyorum.
Teninin ışıltısı geceyi ikiye bölüyor. Cildindeki sıcak tonlar, loş ışığın altında kırmızıyla turuncu arasında dans ediyor. Ten, yalnızca tendir belki; ama ben ateşin yanında uyuyor gibiyim. Seni yanı başımda, sıcaklığını ve dokunuşunu bütün benliğimde hissediyorum.
Pembe kentin en güzel saatlerinde sana uğruyorum. Bir ressamın fırça darbeleri ya da bir zanaatkârın ince işçiliği gibi, sana hayranlıkla yaklaşıyorum. Teninde kremsi yansımalar beliriyor. Sonra alnımı göğsünün üzerine bırakıyorum; bir sana bakıyorum, bir tavana. Hayallerim sessizce üzerimize dökülüyor.
Biliyorum, artık duramam. İçimde büyüyen bu özlem, bütün düşüncelerimin önüne geçiyor. Sana duyduğum arzu, zamanın akışını unutturuyor. Ateşin sesini duyuyor musun? Ben her nefeste onu biraz daha derinden hissediyorum.
SAFDERÛN\
Sevmeye önce kendimle başlamalıydım.
Bunu çok geç öğrendim. İnsan bazen bütün ömrünü başkalarının hayatında yer edinmeye çalışarak geçiriyor da kendi hayatında bir sandalye bile bırakmıyor kendine. Oysa insan önce kendi yaralarını sarmalı, kendi omzuna yaslanmalı, kendi sesini dinlemeliydi. Ben bunu yapmadım. Hayatımın merkezine hep başkalarını koydum. Onların mutluluğunu, huzurunu, sevgisini kendi varlığımdan daha değerli gördüm.
Bir gün dönüp arkama baktığımda ise kendimden geriye yalnızca yorgun bir gölge kalmıştı.
O akşam yağmur ince ince pencereye vuruyordu. Eski ahşap masanın üzerinde yarısı içilmiş bir kahve fincanı duruyordu. Odanın içini sarı bir lambanın solgun ışığı aydınlatıyordu. Sessizlik öylesine ağırdı ki insan kendi nefesinden bile rahatsız olabilirdi.
Koltuğa oturmuş geçmişi düşünüyordum.
Verdiğim emekleri…
Beklediğim sözleri…
Tutulmayan vaatleri…
Ve en çok da uğruna gecelerimi verdiğim insanların hayatlarında iki satırlık bir yer bile bulamayışımı…
İnsan bununla karşılaşınca öfkelenmiyor önce. Önce anlamaya çalışıyor. Sonra kendini suçluyor. Daha sonra eksik olanın ne olduğunu arıyor. Fakat zaman geçtikçe gerçeği fark ediyor.
Bazı insanlar sizin sevginize alışıyor ama size değil.
İşte asıl kırıklık orada başlıyor.
Yıllarca taşıdığın yüklerin, verdiğin mücadelelerin, döktüğün terin ve gözyaşının sonunda bir teşekkür kadar bile yer etmediğini görmek insanın içindeki temelleri sarsıyor. Bir bina düşünün; dışarıdan hâlâ ayakta ama kolonları çatlamış. Ben de öyleydim. Gülüyordum, konuşuyordum, çalışıyordum. Fakat içimdeki yapı çoktan çökmeye başlamıştı.
Bazen geceleri uykum kaçıyordu.
Tavana bakıp düşünüyordum.
“Acaba gerçekten değerli miydim, yoksa yalnızca ihtiyaç duyulduğum sürece mi vardım?”
Bu soru insanın ruhuna işleyen paslı bir bıçak gibidir. Cevabı ne olursa olsun can yakar.
Zaman ilerledikçe insan değişiyor.
Eskiden birinin derdi olunca koşardım. Şimdi uzaktan bakıyorum.
Eskiden birisi üzülünce içim parçalanırdı. Şimdi sessiz kalıyorum.
Çünkü bir yerden sonra insan yoruluyor.
Sevgiye değil…
Karşılıksız kalmaya yoruluyor.
Fedakârlığa değil…
Unutulmaya yoruluyor.
Bir gece balkonumda otururken bunu anladım. Şehrin ışıkları uzakta titriyordu. Rüzgâr yüzüme vuruyordu. Gökyüzü karanlıktı ama ilk kez içimdeki karanlıktan daha aydınlık görünüyordu.
Belki de mesele birilerini sevmek değildi.
Belki mesele kendimi ihmal ederek sevmemekti.
O an içimde yıllardır kapalı duran bir kapı aralandı.
Anladım ki insan kendisini hayatın merkezine koyduğunda bencilleşmez. Aksine ayakta kalmayı öğrenir. Çünkü kendi değerini bilmeyen bir insanın değerini başkalarının bilmesini beklemesi ağır bir yük haline gelir.
Yine seveceğim belki.
Yine güveneceğim.
Ama artık kendimden vazgeçerek değil.
Kimsenin hikâyesinde silik bir karakter olmak için değil.
Kendi hayatımın başrolü olarak…
Çünkü insanın en büyük kaybı bir başkasını kaybetmesi değildir.
Kendini kaybetmesidir.
Ve ben, uzun yıllardan sonra ilk kez kendimi yeniden bulmaya başlıyordum.
F\A
Gece, eski konağın yüksek pencerelerinden içeri ağır ağır süzülüyordu. Loş ışıklar, kırmızı halıların üzerinde altın sarısı gölgeler bırakıyor, kadife koltukların derin kıvrımlarında kayboluyordu. Odanın bir köşesinde duran kahverengi ahşap plak masası, dönen eski bir plağın hüzünlü melodisini salona yayıyordu.
Kristal kadehlerdeki şarap, şöminenin titrek ışığında yakut gibi parlıyordu. Havanın içinde eski kitapların, cilalı ahşabın ve hafif bir parfümün birbirine karışan kokusu vardı.
Ruh hep arıyordu. Durmadan. Bir anlamı, bir sıcaklığı, bir sesi… Ama her arayış biraz daha yanılmak demekti. İnsan en çok umut ederken tükeniyordu çünkü. İçimde uzun süredir sönmeyen bir yangın vardı; dışarıdan bakınca görünmeyen, ama geceleri kemiklerin içine kadar işleyen bir yangın. Sessizdi. Sessiz olduğu için daha korkunçtu.
Ve sen…
Senin ellerin artık bakışların kadar soğuktu.
Bir zamanlar insanın alnına değdiğinde içini sakinleştiren o eller şimdi mermer gibiydi. Parmakların, ölü bir şehrin terk edilmiş sokakları gibi hissizdi. Teninde yaşayan bir insanın sıcaklığı değil, uzun yıllar güneş görmemiş taş duvarların nemi vardı. Bana dokunduğunda sevildiğimi değil, unutulduğumu hissediyordum.
Bu sessiz bir ölümün başlangıcıydı.
Öyle ansızın gelen, çığlık koparan türden değil; insanın içine ağır ağır çöken, önce sesini sonra rengini alan bir ölüm. Sanki hayat, fark ettirmeden ruhun etrafına ince bir kar tabakası örüyordu. Ne zaman başladığını bilmiyordum. Belki uzun gecelerin birinde, belki de kalabalık bir caddenin ortasında yürürken içimdeki son heyecanın da sustuğu anda başladı. İnsan bazen yaşarken eksilir; kimse fark etmez. Aynalar bile susar.
Oysa ben başka bir hayat düşlemiştim. Daha soylu, daha yüksek, insanın kendi gözlerine utanmadan bakabildiği bir yaşam. Sabahların anlam taşıdığı, zamanın bir düşman gibi insanın ensesinde dolaşmadığı bir hayat. Yarın nedir diye düşünmeden yaşayabileceğimi sanmıştım. Saatlerin insanı boğan tik taklarına kulak asmadan… Fakat zaman herkesi sonunda diz çöktürüyordu. İnsan gençken ruhunu sonsuz sanıyor. Sonra bir gün, fark etmeden içindeki yollar çöküyor.
Ben taşıdım.
Belki isteyerek değil ama kaçamadığım için taşıdım. Hayatı anlamaya çalıştıkça ondan uzaklaştığımı hissettim. Her şeyi fazla düşünmek, ruhun içine yavaşça saplanan görünmez bir diken gibiydi. İnsanların sıradan kabul ettiği şeyler bile zihnimde büyüyüp başka anlamlara dönüşüyordu. Bir vedanın içinde yıllarca sürecek bir yalnızlık, bir bakışın içinde saklanmış kırgınlıklar, bir suskunluğun içinde bağıran gerçekler görüyordum.
Bu yüzden hiçbir zaman tamamen ait hissedemedim.
Çünkü dünya hızlıydı, ben ise durup hissetmeye mahkûmdum. Bir ağacın rüzgâr karşısında eğilişini saatlerce izleyebilirdim. Yaprakların birbirine sürtünürken çıkardığı ses bana insanların bütün konuşmalarından daha gerçek gelirdi. Doğanın içinde garip bir dürüstlük vardı. İnsanlar gibi rol yapmıyordu. Yağmur yağarken gerçekten ağlıyor, rüzgâr eserken gerçekten öfkeleniyor, kış geldiğinde gerçekten ölüyordu.
Bazı sabahlar vardır; insan uyandığında beden yataktan kalksa bile ruhu hâlâ gecenin içinde kalır. Perdelerin arasından süzülen solgun ışık odanın içine vururken, dünya yeniden başlamış gibi davranır ama insanın içindeki yorgunluk hiç bitmez. Dışarıda insanlar işe yetişir, çay demlenir, otobüsler dolar, bir çocuk sokakta koşar, bir adam sigarasını yakar… Hayat herkes için devam ediyormuş gibi görünür. Fakat bazı insanlar için yaşam, devam eden bir şey değil; katlanılan bir şeydir.
Ben bunu çok erken fark ettim.
İnsanların yüzüne baktığımda çoğunun kendi sesinden kaçtığını gördüm. Kalabalıklar içinde konuşuyor, gülüyor, bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı ama geceleri yalnız kaldıklarında içlerinde büyüyen o sessizlikle ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Çünkü insan, en çok sustuğunda kendiyle karşılaşır. Ve herkes kendini taşıyabilecek kadar güçlü değildir.
Fakat insan gerçekten sevdiğinde… Kendini bütün kusurlarıyla kabul ettiğinde… İçindeki karanlığa dürüstçe bakabildiğinde dünya değişmeye başlar. Çünkü berraklık dışarıda bulunmaz; insanın kendi içindeki savaşı kabul etmesiyle doğar. O zaman kalabalıkların sesi azalır. İnsanların maskeleri anlamını yitirir. Ve insan ilk kez özgürlüğün ne olduğunu anlar:
Kimseye ait olmadan yaşayabilmek.
Korkmadan düşünebilmek.
Ve bütün bu karanlığın içinde, ruhunu kaybetmeden ayakta kalabilmek…
İnsanlar günü kurtarmak için onurlarını satıyor artık. Küçük çıkarlar uğruna susuyor, korkularını “gerçekçilik” adı altında kutsuyorlar. Omurgasızlığı uyum sağlamak sanıyorlar. Ve en acı olanı; bunu yaparken mutlu olduklarını iddia ediyorlar. Oysa geceleri yalnız kaldıklarında içlerinde yankılanan boşluk büyüyor. Çünkü insan, kendi ruhuna ihanet ederek huzurlu yaşayamaz.
Bazen ateşin önünde beklemek, zihnindeki acıyla yaşamaktan daha kolay gelir insana. Çünkü fiziksel acı geçicidir; ama ruhun içinde yankılanan değersizlik hissi insanı her gün yeniden öldürür. Ve belki de yanmak düşündüğün kadar korkunç değildir… Asıl korkunç olan, hiç yaşamadan yıllarca nefes almaktır.
F/A
Sessizlik… İnsanların sandığı gibi bir zayıflık değildir. Sessizlik bazen bir başkaldırıdır. İnsan kendi içine dönebildiğinde, kalabalıkların sesini susturabildiğinde gerçek savaş başlar. Çünkü insanın en büyük düşmanı dışarıdaki dünya değil, kendinden kaçmasıdır. Kendini inkâr eden insan zamanla ruhunu çürütür. Her gün biraz daha susar. Her gün biraz daha boyun eğer. Ve bir gün gelir, içindeki çocuk tamamen ölür.
Sen ise bütün bu çürümüşlüğün ortasında hâlâ bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorsun. İçindeki o ses hâlâ ölmemiş. Bu yüzden acı çekiyorsun. Çünkü gerçeği gören insanın huzuru olmaz. Kalabalıkların sahte kahkahalarını gördüğünde, insanların çıkar uğruna birbirlerini nasıl sattığını fark ettiğinde, dünya sana daha soğuk görünmeye başlar.
F/A
Varlıklı insanların kurduğu düzen, yalnızca para üzerine değil; insanların korkuları üzerine inşa edilmiştir. İnsanlara sürekli eksik oldukları hissettirilir. Daha güzel olmalı, daha güçlü olmalı, daha zengin olmalı, daha sessiz olmalı… Çünkü kendini eksik hisseden insan, kolay yönetilir. Kendini sorgulamayan insan, kolay itaat eder. Ve en sonunda insan, kendi benliğini kaybettiğini anlamadan yaşamaya devam eder.
Kalabalıkların arasında insanlar kendilerine bir yer arıyor şimdi. Bir aidiyet… Bir yüz… Bir anlam… Ama çoğu kişi bulduğu şeyin gerçekten kendisi olup olmadığını bilmiyor bile. Çünkü bu çağda insanlar kendileri olmak yerine kabul görmek için yaşıyor. Bir maske takıyorlar; iş yerinde başka, arkadaşlarının yanında başka, yalnız kaldıklarında bambaşka biri oluyorlar. Sonra bir gece aynaya baktıklarında yüzlerini tanıyamıyorlar.
Eskiden Japonya’da bir savaşçının ruhunu kırmak için onu içi boş bir kuyuya bırakırlardı. Günde iki kez çıkarılır, dövülür, aşağılanır, aç bırakılırdı. Amaç bedenini değil, içindeki direnişi öldürmekti. Çünkü insanın sırtındaki yaralar iyileşirdi; fakat ruhuna işlenen boyun eğme hissi nesiller boyunca taşınırdı. Sonunda o savaşçı, efendisinin gözlerine bakarken korkudan değil alışkanlıktan diz çökerdi. Ve trajik olan şuydu: Bir süre sonra zincirlerini sevdiğini sanırdı.
Şimdi çağ değişti. Kuyular artık taşlardan yapılmıyor. İnsanlar karanlık çukurlara atılmıyor. Ama yine de milyonlarca insan görünmez kuyuların içinde yaşıyor. Sabah alarmıyla başlayan, ruhunu azar azar tüketen işlere giden, istemediği insanlara gülümsemek zorunda kalan, kendi düşüncelerini bile korkudan bastıran insanlar… Modern dünyanın kuyuları daha sessizdir. Ve en korkuncu da budur. Çünkü insan artık kırıldığını bile fark etmez.
F/A
Onurlu duruş Omurgalı bir hayat
Sisli bir gecenin ortasında, şehrin boğuk ışıkları gökyüzünü kirletirken insanlar birbirlerinin yüzlerine bakmadan yürüyordu. Herkesin kulağında başka bir ses vardı; emir veren patronların sesi, geçim korkusunun sesi, yalnızlığın sesi, başarısız olma korkusunun sesi… Ve bütün bu uğultunun arasında insan, kendi içindeki sesi duyamayacak kadar yabancılaşmıştı kendine.
Bu dünya… Binlerce insanın aynı anda bağırdığı, ama kimsenin kimseyi gerçekten duymadığı devasa bir çukurdu sanki. Betonların arasında sıkışmış ruhlar, yaşamak için değil sadece ayakta kalabilmek için nefes alıyordu. İnsanlar artık gökyüzüne bakmıyor, yıldızları fark etmiyor, yalnızca birbirlerinin sahip olduklarına göz dikiyordu. Çünkü modern çağın en büyük yalanı buydu: “Daha fazlasına sahip olursan daha değerli olursun.” Ve herkes bu yalana inanacak kadar yorgundu.
Seni düşünmek bile içimde ağır ağır yükselen bir ateş gibi…
Bakışlarının hayalini kurduğumda, kelimeler değil nefesim hızlanıyor.
Yakınlığının ihtimali bile tenimde bir sıcaklık bırakıyor; sanki dokunmadan dokunmuşsun gibi.
Bu, acele eden bir his değil.
Bu, yavaş yavaş büyüyen, derinleşen, insanın aklını bulanıklaştıran bir şehvet.
Sesinin tonunda gizli, duruşunda saklı, susuşunda bile kendini belli eden bir arzu.
Sana karşı hissettiğim şey yalnızca sevgi değil;
bu, kalbinle birlikte bedenin de konuştuğu bir çekim.
Yakın olmak istemek, mesafeyi anlamsız bulmak,
sessiz bir anda bile gerginliği hissetmek…
Şehvet dediğim şey kaba değil,
tam tersine dikkatli, yoğun ve kontrolsüz bir istek.
Bir anlığına bile gözlerini kaçırdığında
içimde “bir adım daha” diyen bir dürtü uyanıyor.
Bu aşk, sadece romantik değil.
Bu aşk, nabız yükselten,
nefesi düzensizleştiren,
insanı kendine doğru çeken bir tutku.
Ve ben,
böyle derin, böyle yakıcı,
böyle şehvetli bir aşk seviyorum.
F/A
🍂🍁