Ellerinde kameralarla köyümüze gelince beyaz tenli insanlar, yalnızca gülümsedim onlara. Susuzluktan çatlamış dudaklarımı konuşmak için aralayamadığımı fark edemeden benimle iletişime geçmeye çalıştıklarında ise gözlerine baktım. Yeterince uzun gözlerinin içine bakarsam beni yormadan anlayacaklarını sandım. Ben konuşmadan anlayabilirler miydi bir yudum su bulabilme uğruna arşınladığım yolların uzunluğunu? Başımdaki balçığın sebebini... Elimde kalan son suyumu toprakla karıp kafama sürdüm ben. Kafa derimi lime lime edip beynimin her bir kıvrımını yavaş yavaş sömürecek bitleri benden uzaklaştırmanın tek yolu buydu. Beni burada tuttukları her saniye boyunca güneşin kafamdaki balçığı pişirdiğini, kuruyan çamurun kafa derimi çekiştirdiğini hissediyorum. Acı çekiyorum. Daha çok küçüğüm ve kavruk tenim henüz nasırlaşmadı. Derimin nasırlaşıp bu kurak iklimin fani bedenime daha fazla acı çektirmemesini ne kadar istediğimi anlayabilirler miydi ben konuşmadan? Lütfen anlasınlar. Yalvarırım anlayın, çünkü benim artık anlatacak gücüm kalmadı.














