MARTIN EDEN
“Halk kütüphanesindeki binlerce kitabı ilk gördüğünde ağzı açık kalan ama sonrasında kitapların içinde yolunu bulmayı öğrenip onların efendisi olandı; geceleri yağ yakarak çalışan, mahmuzunu ayarlayıp yatan ve kitaplarını kendi başına yazandı.” (Martin Eden / Jack London)
Martin…
Genç, gözü kara, iyi görünümlü, eğitimsiz, tek becerisi denizcilik olan ama elini attığı her geçici işte de bir hayli gayretli olan bu kaba saba yağız delikanlı; bir gün bir kavgaya karışıp bir çocuğun hayatını kurtarır. Ancak onun için sıradan görünen bu kahramanlık, sonrasında bütün hayatını değiştiren bir olay olacaktır. Bu kahramanca davranış karşılığında kurtarılan çocuğun ailesine yemeğe davet edilir. Bu aile; tanınan, varlıklı, iyi eğitim görmüş ve belki de hayatın sunduğu imkanlardan dolayı Martin’in asla ait olamayacağı başka bir dünyanın sakinleridir. Yemeğe gittiği o eve ilk kez adım attığı gün, Martin aradaki uçurumun ne denli büyük olduğunu görür. Her şey ve herkes o kadar farklıdır ki, Martin o an arkasına bile bakmadan kaçıp gitmek ister. Fakat sonra güzeller güzeli, masum, iyi eğitimli Ruth’la tanışır ki bu hayatının dönüm noktasıdır. Martin kızı daha görür görmez aşık olur, kalbi hızla atmaya, elleri titremeye başlar. Ama ne kadar onu etkilemeye ya da anlamaya da çalışsa aralarındaki sınıf farkı kendini her saniye belli eder. Ve bir karar verir Martin, bu kız için, bu kızın istediği/hakettiği biri olmak için elinden ne gelirse yapacaktır. Gerekirse gece gündüz okuyacak, konuşmasını düzeltecek, bu insanlar her ne yapıyorsa o da hepsini teker teker sabırla öğrenecektir.
Bütün bu olanların akabinde, kalbinde aşk duygusunu, ona isterse her şeyi yapabileceği, isterse her an başka biri olabileceği duygusunu pompalayan bu aşk hissine öylesine kapılır ki; kendini boş bir tuval gibi ressamının önüne atar. Ruth’tur ressamı; o ne derse onu yapıyor, her bir sözünü tanrı buyruğu gibi dinliyor, hiçbir şeyi sorgulamıyordu bile. Ruth ise bu durumdan memnun kendi kafasındaki ideal erkeği yaratma fırsatına sahip olduğu için işini keyifle yapıyordu. Bu tuval kendisine aitti, öyleyse istediği fırçayı ve rengi kullanabilir, canının istediğini resmedebilirdi!
Martin çok fazla okuması ve aradaki farkı bir nebze olsun kapatması gerektiğini biliyordu. Hemen halk kütüphanesine üye oldu ve başladı okumaya. Ancak nereden başlamalı, neyi önce neyi sonra okumalı bilmeden başladı okumaya; ve okuduğu her an kitapların dünyasının sonsuzluğuna hem hayret ediyor hem de bu kadar güzel eserleri yazanlara içten içe gıpta ediyordu. Ve böylece Martin; günde sadece beş saat uyuyarak durup dinlenmeden, okumaya, not almaya, okuduklarını sindirip çevresiyle kıyas yapmaya başladı. Farkettiği her şey de şaşırıyor, hayran kalıyor ve kimi zaman da karşı çıkıyordu; aslında Martin farkında olmadan Martin Eden’ı yaratıyordu.
Martin Eden…
Ne zaman ki Martin hikaye, şiir ve deneme yazmaya; kafasında edindiği, biriktirdiği her yeni bilgiyi/imgeyi kağıda dökmeye başladı, o zaman kendinde yaratma, yoktan var etme gücüne sahip olan tanrının bir yansımasını gördü. Artık o da yaratabilirdi ve bu işi en başından beri yapması gerektiğini, hatta dünyaya geliş amacının aslında yazmak olduğunu hissediyordu. Durmadan, dinlenmeden yazdı; içten içe yazdıklarının paha biçilemez olduğunu, kendisinin artık dönüşü olmayan bir yola girdiğini de biliyordu. Ancak ne Ruth, ne ailesi ve arkadaşları ne de yayınevleri; Martin ince ince işlediği, gecesini gündüzüne katarak yazdığı eserlerinin gerçek değerini görmüyor, her defasında ret ediliyordu. Bazen pes etti ve yazmaya uzun bir süre ara verdiği de oldu. Ama bu süre boyunca; kendisinin kaderinin sadece yazmak üzerine olduğunu, yazmadan yaşamanın ne kadar anlamsız ve beyhude olduğunu da anlamış oldu. Artık o sıradan eğitimsiz ve kaba bir denizci değil, bilakis girdiği en derin felsefi tartışmalarda bile karşısındakileri hayran bırakacak kadar donanımlı ve yerinde savunmalar yapabilen, hırslı ve kendine inanan yazar Martin Eden olmuştu.
Ve bir gün çok sevdiği bir arkadaşının önerisi üzerine yayınevine umutsuzca yolladığı kitabından olumlu dönüş aldı ve kitap basıldı. Kitap basılır basılmaz kendisinin hiç şaşırmadığı ve başından beri hak ettiğini düşündüğü ilgiyi çekti, artık herkes onu konuşuyor, biliyor ve tanıyordu. Bütün eserlerini bastırmak için harika bir fırsattı nitekim Martin Eden da bunu değerlendirdi. Ve şimdi geldiği noktada; zengin, başarılı ve tanınan bir yazardı, yani artık tam manasıyla Martin Eden olmuştu. Peki istediği bu muydu Martin’in? Kendisini ne önceden ait olduğu içinden geldiği işçi sınıfına, ayak takımına; ne de zamanında bilgi birikimlerine hayran kaldığı ama onları tanıdıkça da aslında hiçbir şeyden haberleri olmadığını ve hiçbir şey bilmediklerini üzülerek farkettiği aristokrat sınıfına ait hissediyordu? Belki de bu dünyada hiçbir yere ait değildi. Belki de bu dünyada bir yere bir sınıfa ait olmak demek, göründüğünden de tehlikeliydi! Ne sevdiği kadın, ne de zamanında yüzüne bile bakmayıp zengin tanınır olduktan sonra kendisiyle övünen bu sahtekar sürüden bir şey beklemiyor, saygı bile duymuyordu.
Ve bir gün, bir gemi yolculuğu esnasında; bu kadar ikiyüzlü, sadece para ve mevkiye önem veren, kendisini Martin değil Martin Eden olduğu için seven insanlardan kurtulmak; ve birazda artık yaşamaya, yazmaya değer görmediği bu dünyaya veda etmek için, bedenini okyanusa bıraktı Martin. Ve dünya en başta Martin’i ve tabi ki Martin Eden ı kaybetti.
R.Y
23 Ekim 2023








