Türkiye'den Afganistan'a hicret eden ve orada şehid düşen Bilal Yaldızcı'yı rahmetle anıyoruz..

if i look back, i am lost
todays bird

bliss lane
Doug Jones

@theartofmadeline
★
Fai_Ryy
Sweet Seals For You, Always
tumblr dot com
Cosimo Galluzzi
No title available
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open

❣ Chile in a Photography ❣

ellievsbear
almost home

gracie abrams

blake kathryn
taylor price

oozey mess
Color Me Curious

seen from Dominican Republic

seen from United States

seen from United Kingdom

seen from Uzbekistan
seen from United States
seen from Uzbekistan
seen from Uzbekistan
seen from Nepal
seen from Uzbekistan
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from Bangladesh
seen from India
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
@birseylersoyle
Türkiye'den Afganistan'a hicret eden ve orada şehid düşen Bilal Yaldızcı'yı rahmetle anıyoruz..
Ah Endülüs
https://www.dunyabizim.com/m/gezi-mekan/800-sutuna-tek-tek-ezan-okunur-mu-okunur-h12147.html
İpler Elimizde mi?
Gittiğimiz her yolun nereye varacağını bilmek istiyoruz. Nerede başlayıp nerede bittiğini... Her şeyi ince ince hesaplamak, atacağımız her adımın planını, programını yapmak... Durmadan hedefler koyuyoruz, o hedeflere götürecek güzergahlar belirliyoruz. Sadece bir adım sonrasını değil, on adım, yüz adım, bin adım sonrasını... Üç gün, beş gün, yüz gün, üç sene, beş sene, on sene sonrasını... Kendi hayatımıza hükmedebileceğimize, her halimizi kontrol altında tutabileceğimize inanıyoruz. Günlerin ve gecelerin ipleri bizim elimizde sanıyoruz.
“Yarın bu saatlerde boş musun?” diye sordu ayaktaki. “Yarın bu saatleri dolduruyor olacağım” dedi oturan.
Kafamızda ajandalar, takvim yaprakları var, yapacaklarımızı çok önceden oraya not düşüyoruz. Güya hiçbir şeyi oluruna bırakmıyor, geçen zamanın adını kendimiz koyuyor, şeklini şemailini kendimiz belirliyoruz. Bizim gibi yapmayanların hayatlarını boşa geçirdiğini iddia ediyoruz. Kendini hesapsızca zamanın ellerine bırakanları yadırgıyoruz. Sanıyoruz ki kendi hayatımızı ilmek ilmek kendimiz örüyoruz. Sanıyor ve bir zaman sonra sandığımıza kanıyoruz. Bu kurgu bize ait sanıyoruz. Oysa bir ırmak gibiyiz, bir yerden doğuyor, bir yerde denize kavuşuyoruz. Aradaki zaman boyunca hep yatağımızda akıyoruz. Evet yeri geliyor kıvrılıp bükülüyoruz, yeri geliyor coşuyor, yeri geliyor durgunlaşıyoruz. Irmaklar, suyun tabiatı nereden akmaya müsaitse oradan akar. Bizim hayatlarımız da öyle, tabiatımızı hayatın tabiatından alıyoruz. Bir kaderimiz var, ırmağın akıp gittiği yatağı gibi, bizim de akıp gittiğimiz bir kaderimiz var. Neyin hesabını yapıyorsak, aslında hep o kaderin içinde... Bir bakarsak göreceğiz; her hayat, çok bilinmeyenli bir denklem olarak bütün hesapları aşıyor ve daima kendi bildiği yollardan yollardan geçiyor ve kaderinde olan nihayete varıyor.
“Çıkarıp dağıtırım bi güzel gökçe sıkıntılarımı/ Yıkanmış taranmış, allık pudra sürünmüş/ Gündüz rüyalarımı, gece oyunlarımı,/ Dilimin küllerini kaderin gözlerine savuran/ Sessiz naralarımı bir de,/ Sözcüklere, çiçeklere, taşlara.../ Nasıl desem, aklımdaki kurtlardan/ Omzumdaki kuşlara” diye yazmış ‘Karangil Makamında Caz Semaisi şiirinde Cahit Koytak, o şiirle nasırlanmış ellerinden öperiz.
Kurduğumuz her cümle, bir önce kurulmuş cümlenin peşine takılıp girmiyor mu hayatımıza?
“Madem ki özneyim, istediğim yüklemi seçebilirim” diye geçirdi bir an içinden. O an, “yanılmak” fiilinin kendine aradığı özneyi bulduğu andı aynı zamanda.
Her şeyi silsile halinde yaşıyoruz, her şey birbirine bağlanarak ilerliyor, anlama, bağlama kavuşuyor ve bir başka şeyi doğuruyor. Bir anda aklımıza gelen bir şeyin, bir anda aklımıza gelme ihtimali var mı? O şey, toprağı kabartıp çıkan bir filiz sadece, altında çok derinlere uzanan kökleri gizli...
“Ah Malte! Geçip gidiyoruz ve bana göre herkes geçip giderken pek bir dalgın, meşgul ve dikkatsiz; gidişimizin farkında bile değiller. Sanki yıldız kayıyor da kimse dilek tutmamış. Asla bir şeyler dilemeyi bırakma Malte. insan dilemekten vazgeçmemeli. Sanırım gerçekleşme yoktur da, bütün bir ömür süren dilekler vardır. Öyle ki, onların gerçekleşmesini zaten bekleyemez insan” diyor Rilke, bütün zamanlara uyan kitabı ‘Malte Laurids Brigge’nin Notları’nda.
Dünyada içinden dilek tutan insanlar olduğu gibi, dileklerin tuttuğu insanlar da var.
“Cesetler gelip geçer amma” dedi meczup, “insan sadece göçer!”
“Allahım! Bizi dünyada Senin sevgin ve bizi Sana ve Senin emtettiğin gibi istikametli olmaya yaklaştıracak şeylerin sevgisiyle rızıklandır. Ahirette ise rahmetinle ve cemalini göstermekle bizi rızıklandır.”
Amin.
Huş der dem
http://www.serbestiyet.com/yazarlar/kemal-sayar/basi-sinuklar-icin-kilavuz-846667
Benden bir başkasına giden yolu yürümeden, benden Allah’a uzanan yolları fark edemeden, insan olmanın içimde sızlayan yarasını bilmeden nasıl mutlu olabilirim?
http://www.serbestiyet.com/yazarlar/kemal-sayar/kibrit-i-ahmer-846467
"Kılıç nasıl nazik ve yumuşak maddeleri kesemezse, zaman da kendi akışı içinde hadiselere karşı huşunet ve mukavemet göstermeyerek rıza ve tevekkülle mukabele edenlere bir şey yapamaz."
Aynadaki Yalan
Kırlangıç Uşağı
İnsan görmez. Türlü türlü şekillerde, farklı farklı ruh halleri ve biçimleriyle görmez. Üstünlük dediğimiz hastalığa yakalanır, kendinden aşağıdakileri görmez. Kendisini farklı hissettiği için, aynı olduğunu düşündüğü insanları görmez. Kendi doğrusunu ön planda tutar başka insanların başka doğruları olabileceğini görmez. Hayalperesttir, ayakları yerden kesik yaşar, gerçek hayatı görmez. Siyasi ve ideolojik fikirleri kutsallaştırır, farklı olanın rahmetten olduğunu görmez. Ya tamamen hayatın içinde yoğrulur, kitaplara kör olur yahut da kitapların içinde yaşayarak hayatın farklı hallerini görmez… Körlük çoğu zaman, Saramago’nun romanında olduğu gibi bir salgına dönüşüp insanlığın üzerinden dalgalar halinde geçer. Kimse kimseyi fark etmez. Kendi içsel dünyasını da fark etmeden göçüp gider insan bu dünyadan. Gaflet de bir çeşit körlüktür ve insan hakikati, mutlak yaratıcının varlığını, bizi yaratmasındaki muradı unutarak, uzun ince bir yolda gözleri kapalı, düşerek, sürünerek var olmaya çalışır. Oysa her ayet gözümüzdeki perdeleri bir bir açmak için inmiştir. İnsanı bakan varlıktan gören varlığa çevirmek için gelmiştir peygamberler. Anneannem “zikrullah, düşmanın kalbine üç bin yıllık mesafeden korku salar” derdi. Aslında bu söz hakikati anmak, hakkı zikretmek, insanlar arasında hakkı gözetmek, zerreden uzaya kadar tefekkür halinde olup varlığın hakkını teslim etmek, kısacası hakka ve hakikate kör olmamak; batıl olanı, haksız olanı ürkütmeye yeter demekti. İnsan kendi karanlığı ile tanışmak zorundadır. Hz. Yunus bir balığın karnında hakkı zikretmeye başlamadan önce karanlık ile tanışmış, kendisi ile yüzleşmiş, hatasını anlamış ve bu karanlık ona acı vermiştir. Kalbi acımış, acının neden acıttığını anlamış ve bu acıyı aşmak için karanlık kendisine bir basamak olmuştur. Modern hayat da insanı körleşmeye yaklaştırmasıyla meşhurdur. Günahların yakınlığı ve arzu bolluğu insana körleşme yolunda mesafe kat ettirir. Kendi balığını kendi elleri ile şekillendirmeye başlar insan. Hz. Yunus gibi tövbe ile kucaklaşırsa karanlığın ortasında dizlerini karnına yaklaştırıp, başını kazağının içine çekip kendi acısı ile tanışabilirse “neden görmüyorum” diye sorabilir. Karanlıktan memnun olanlar içinse ışık ancak gözleri kamaştıran bir zalimdir. Eskiden Anadolu’da özellikle Güneydoğu taraflarında “kırlangıç uşağı” adı verilen göz doktorları olduğu söylenir. Bu hekimler gezicidir. Köy köy gezerler ve gözleri görmeyen insanları tedavi ederler. Bugün katarakt adı verilen rahatsızlığı ucu sivri bir diken yardımı ile sıyırarak insanlara şifa sundukları söylenir. Göz rahatsızlığı olan hastalar köye her gelen yabancıya “kırlangıç uşağı mısın” ya da “gezdiğin yerlerde kırlangıç uşağı gördün mü?” diye sorarlar derin bir bekleyişle günlerini geçirirlermiş. Dolaşanıyla, bekleyeniyle Anadolu’yu anlatan hikmetli bir hikâyedir bu hikâye. Tüm dünya “göz kapatmaya” and içmişken, köy köy, şehir şehir gezerek göz açmak için çaba sarf eden kırlangıç uşaklarına dönüşme arzusu dualarımızda ve rüyalarımızda yerini almalıdır. Lakin bu rüyayı ancak; kendi körlüğü ile tanışan, onu aşmaya uğraşan ve kendi kırlangıç uşağını bekleyerek yanan kavrulan, yurduna her ulaşana kırlangıç uşağını gördün mü diye soran, her zerresi ile bekleyişin bir elemanı olanlar görebilir diye düşünüyorum. Hz. Yakup’un Yusuf’un gömleğini gözlerine sürmesi gibi, bizim de aynı aşk ve iştiyakla hakikati gözlerimize sürmemizi nasip etsin Rabbimiz.
Avâreler felekzedeler mübtelâlarız Alemde bir muhabbete kalmış gedâlarız
Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki?
Ve gördük ki, mekan değildir zamandır önemli olan, lakin o da değildir eylemdir mühim olan ve o dahi değildir kalp olmadıkça.