işte bu yüzden o tezer özlü, o yüzden bir prenses... "tek bir kelimeden binlerce anlam çıkardığım günler de oldu, yazılan uzun cümleleri görmezden geldiğim günler de... insanlara inanmaya çalışmaktan yoruldum..."
KIROKAZE
untitled
h
RMH
EXPECTATIONS

titsay
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
$LAYYYTER

No title available

@theartofmadeline
The Stonewall Inn
Sweet Seals For You, Always

izzy's playlists!
Not today Justin
Keni
tumblr dot com
No title available

❣ Chile in a Photography ❣
One Nice Bug Per Day
sheepfilms

seen from United States

seen from Italy
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Thailand

seen from United States
seen from United States
seen from India

seen from Malaysia

seen from South Africa
seen from Malaysia
seen from United States
@buzlujackdaniels
işte bu yüzden o tezer özlü, o yüzden bir prenses... "tek bir kelimeden binlerce anlam çıkardığım günler de oldu, yazılan uzun cümleleri görmezden geldiğim günler de... insanlara inanmaya çalışmaktan yoruldum..."
Korkuyoruz… Tutunamayanlar, Oğuz Atay…
Geçen Gün Demişim ki...
Sanal ortamdan asarız keseriz diye ahkam kesen arkadaşlar, hani şu yirmi otuz kişi toplanıp ekmek parası kazanmak için şehrinize gelmiş, o acımasızca dövdüğünüz abiler var ya; işte onlardan bazıları üç buçuk yıldır; bana her daim kapısını açan, çayını içtiğim, yemeğini yediğim, hep istediğimden fazlasını yolluyorlar diye öğle aralarında çocuklarıyla yarım ekmek istemeye çekindiğim, çocuklarıyla bize sürekli ekmek, yumurta, süt, peynir, tereyağı gönderen, zor zamanlarda "hocam eğer tedirgin oluyorsan, gel bizde kal" diyen, bizi aralarından dışlamayan, ötekileştirmeyen, pikniklerine davet eden, günümüz keyifli geçsin diye bizimle tavla oynayan, birlikte halısaha maçları yaptığım, gezilere gittiğim, birlikte şarkı türkü söylediğim, alışverişlerde "hocam paran yoksa sonra verirsin" diyen, kapıda denk geldiğimizde biz geçmeden geçmeyen, yaşça büyük olmasına rağmen önümüzde ceketlerini ilikleyen abiler... Benim minik öğrencilerimin yollarını gözledikleri, köye gelecekleri zaman üç gün önceden "öğretmenim babam gelecek" diye dillerinden düşürmedikleri babaları...
Düşünsenize onların da yirmi otuz kişi toplanıp beni ya da ekmek parası ve eğitim için batıdan gelen başka bir insanı acımasızca dövdüklerini... Hoşunuza gider miydi? Ali İsmail'in dövüldüğü gibi, 93 yılında Sivasta yakılanlar gibi... Ben üç buçuk yıldır doğudayım ve ne böyle bir şey yaşadım, ne başka bir arkadaşımın yaşadığını gördüm ya da duydum...
Hani şu kahramanca(!) terminallerden logolarını söktüğünüz, yollarını kestiğiniz otobüs firmaları var ya... İşte bizim firmalarımız oraya gidip gelmezken, beni oraya götüren ve aileme getiren otobüs firmaları onlar... Muavinlerinden içindeki yolcularına kadar herkesin el üstünde tuttuğu otobüs firmaları...
Yapılan yanlışlar ve yanlış insanlar muhakkak vardır; nerede ve hangi toplumda yok ki? Hem neremiz doğru ki... Ama asıl ve en büyük yanlış: yanlışı düzeltmek için yapılan yanlıştır...
İki gün önce doğduğum yer olan Turgutlu'ya bir asker cenazesi geldi... dağlıca'da ölen askerlerden birisi: Tolga... Okul bittikten sonra iş bulamadığı için sözleşmeli askerlik yapmaya başlamış... Ve 54 gündür yemek yiyemiyormuş; yani yemek istiyor ama bulamıyor, her gün bari bir yumurta yemek için çaba harcıyormuş... Bunu ben uydurmuyorum... Ağlayan annesinin gözyaşlarının arasından "benim oğlum aç karnına öldü" cümleleri dökülüyordu... Düşünsenize bir anne için ne kadar zor; bir baba ya da bir kardeş için... Yoksul bir yaşam, aç karnına ölüm... Neden, ne için ve kim için?
Cizre'de küçücük bir kız çocuğunun cesedi, gömülemediği için mutfaktaki derin dondurucuda bekletiliyor... Fotoğrafını gördüm kanım dondu... Mutfaktaki buz dolabında peynir, zeytin, konserve yerine poşetler içinde kardeşinizin cesedinin olduğunu düşünsenize, annesinin babasının yerine koysanıza kendinizi...
Az önce bir haber sitesinde okudum ve yine kan donduran bir fotoğraf var: yine cizre'de şarapnel parçası isabet ettiği için ölen 53 yaşındaki yedi çocuklu bir annenin cesedi, gömülemediği için bir tavukçunun soğuk hava deposunda iki gün bekletilmiş... Düşünsenize o kadının sizin anneniz olduğunu..!
Düşünsenize asker babanız zamanında siyasi sebeplerle sürülmüş ve sürüldüğü yerde ölmüş... Ve sonra size asker kıyafeti giydirmişler ve tribünde milli maç izlettiriyorlar, kameralar hep sizi çekiyor... İzleyenler de duyarlılığa hayran kalıyor... ama gerçek değişmiyor: sizin yanında uyuyabileceğiniz, öpebileceğiniz, kokusunu içinize çekebileceğiniz, konuşabileceğiniz bir babanız artık yok... Belki çoğunuz bilmez babasızlığın ne olduğunu -ki hepinizin babasına uzun uzun ömür dilerim-, ama ben iyi bilirim... Bir kadının kocasız kalmasını, çocuklarıyla yaşam mücadelesi vermesini ve çocuklarını okutma çabalarını da yakından bilirim... O yüzden lütfen başkalarının eşleri, babaları ya da çocuklarını savaştırmak isteyerek asarız yakarız ahkamları keserken, bir kere daha düşünün... Eğer asmayı yıkmayı çok istiyorsanız da, gidin en yakın askerlik şubesine gönüllü askerlik başvurusu yapın...
Ve tüm bu haberlerin ardından ekran karşısındaki abi yanındakine soruyor; bu yaşananlar, bu ölümler, ülkenin içindeki bu durum sizce önümüzdeki seçimi nasıl etkiler? Bakın soru problemlerin çözümü ya da ölümlerin bitmesi üzerine falan değil; oylar azalır mı artar mı?
Birileri çıkıyor "çocuklarımızı feda etmeye hazırız" diyor, birisi "çocukları şehit olan aileler ne kadar şanslı" diyor, birileri zırhlı araçlarının içinden "keşke ben de şehadet şerbetinden içsem" diyor, birileri çıkıyor "şöyle olmuş olsaydı böyle olmazdı" diyor, birilerinin çocuğu bedelli askerlik yapıyor ya da çürük raporu alıyor, birilerinin çocuğu aç karnına ölüyor, birilerinin çocuğu da mezar yerine derin dondurucuda yatıyor... Birileri de akıllı telefonlarından öfke kusarak devlet kurtarıyor... Değişmeyen tek şey ise: doğudan batıya sadece yoksulun çocuğu ölüyor...
Hiç gördünüz mü bir villanın kapısının çalınarak ölüm haberi verildiğini... Hiç gördünüz mü şirket sahibi bir babanın bayrağa sarılı bir tabut başında ağladığını... Gecekonduya verilen ölüm haberini ya da ayakkabısı yırtık bir babanın oğlunun cenazesi başında çöktüğünü gördüm ama diğer türlüsünü hiç görmedim ben... Ölmesin tabii ki kimsenin çocuğu; yoksulun çocuğu da ölmesin, zenginin çocuğu da...
Onca ölüme bazılarının vicdanı nasıl müsaade ediyor, bazıları geceleri nasıl uyuyabiliyor, şu iki günlük ve kefeninin cebi olmayan bu dünyada neyin hırsı ve sevdası bunları yaptırtıyor hiç anlamıyorum ama en azından bizler bu vebale ortak olmayalım...
Doğudan batıya ülkedeki herkes mutsuz, herkes huzursuz, herkes gelecekten ümitsiz...Durum böyleyken, biz birbirimize öfke kusarken, biz birbirimizden öldüresiye nefret ederken ve biz birbirimizi sorgusuz sualsiz öldürmek isterken, zalimler zalimliklerine devam ediyor, kardeşi kardeşe kırdırıyor...
Ve size yemin ediyorum; ben tam bu iletiyi yazarken köyden bir velim aradı... hatırımı soruyor, annemin kardeşimin durumunu soruyor, biz de çok özledik çocuklar da çok özledi diyor, gel murat nehrinde balık tutalım diyor, evlilik var mı diyor, zaten bizi düğününe çağırmazsan darılırız diyor, biz senden çok razıyız, sen baştacısın diyor... Sen napıyorsun diyorum; inşaattayım çalışıyorum diyor... İstanbulda falan mı diyorum... Yok hocam muştayım, oralar çok karışık, görmüyor musun arkadaşları dövüyorlar diyor... Yaşananlara üzülüyoruz diyor... Allahımıza dua ediyoruz, inşallah bir an önce düzelir diyor...
Alın işte; doğudaki doğu huzursuz, doğudaki batı, batıdaki doğu huzursuz batıdaki batı... Yani ülke çapında herkes huzursuz, herkes mutsuz... amaçlanan da buydu zaten... Ve herhalde ancak bu kadar güzel oluşturulabilirdi istenen nefret ve kaos ortamı...
Meclisten içeri ve dışarı bu söylediklerimi yanlış anlayacak ve beni türlü şekillerde yaftalayacak insanlar çıkacaktır elbette; sevgiden uzak, önyargıyla, nefretle ve hoşgörüsüzlükle büyütüldüğümüz bu toplumda kimseden beni anlamasını ve düşüncelerime saygı duymasını beklemiyorum zaten... Benim tek istediğim şu iki günlük fani dünyada doğudan batıya kimseler üzülmesin, doğudan batıya kimseler ölmesin ve yine doğudan batıya anneler ağlamasın artık... Kardeş kardeş yaşansın...
Çok hassas bir dönemdeyiz ve kardeş kardeş yaşamak mümkün...
Ölen tüm herkese Allah'tan rahmet, ailelerine de sabır ve başsağlığı diliyorum...
(10 Eylül, 2015)
Beş tane çok yakın arkadaşın ikinci dünya savaşı hikayesidir bu: unsere mutter unsere vater... Propaganda ya da kahramanlıklar yerine savaşın insani kısmını ön plana çıkaran; savaş sırasındaki değişimleri, öfkeyi, çaresizlikleri ekran karşısındakilere çok iyi geçiren; içinde müthiş oyunculuklar ve müzikler barındıran; sanki bir dizi izliyor değil de bir roman okuyor etkisi yaratan; "filler tepişir, çimenler altında ezilir" ve "savaşın ne milliyeti, ne ırkı, ne de kazananı vardır" motorlarını çok iyi görsele dönüştüren; savaşın kardeşten öte insanları nasıl birbiriyle karşı karşıya getirdiğini gösteren; yaşama sevincini öldüren; ailenin ve toplumun gençler üzerindeki baskısını, savaşan insanların hangi psikoloji ya da hangi sebepler ile savaşın içinde bulunduğunu, bu insanların gördükleri karşısında uğradıkları şoku ve duygusal ve düşünsel değişimlerini abartısız bir şekilde anlatan; birçok savaş filmine ve belgesele on basacak etkileyiciliğe ve gerçekliğe sahip bir mini dizi... Dizi sadece üç bölüm ve her bölüm 95 dakika... Bittiğinde ekran karşısında dakikalarca boğazınız düğümlenmiş ve afallamış bir şekilde kalmanızı sağlayan, yaklaşık beş ay önce falan izlediğim bu mini diziyi, ikinci dünya savaşına ilgi duyanlar başta olmak üzere, herkese şiddetle tavsiye ederim... Bir de dizideki 'mein kleines herz' şarkısına çok dikkat edin... "Savaşı hep savaşarak geçer sanırlar ama savaş aslında beklemektir..." "Savaş, içimizdeki kötülüğü ortaya çıkartır..." "Savaş yaşlandıkça, askerler gençleşir..."
Savaşın korkunç yüzünü ve savaş psikolojisini farklı bir dille bizlere gösteren, insanlarla beraber ölen duyguları çok güzel aktaran, askerlik günlerimin buhran günlerini ve komutanların büyük egolarından ve kendini tatmin etme ihtiyacından kaynaklı gereksiz eziyetleri hatırlatan, en küçük detaylarına kadar incelenmeyi hakeden, unutulmaz sahnelere ve repliklere sahip, karşı duruşlu güzel bir film... Stanley kubrick'in yönettiği 'full metal jacket', 1987 yapımıdır ve imdb sıralamasında 8,3 puanla 87. sıradadır... On bir yıl önce falan izlemiştim bu filmi, içinde bulunduğumuz bu boktan günlerde sizlere de tavsiye etmek istedim; izleyin, izlettirin... "Ölülerin bildiği tek şey vardır, o da yaşamanın daha güzel olduğu..."
Bir Zamanlar Demişim ki...
Unuttuğu içn mi delirir insan, unutamadığı için mi..? Bir daha asla geri dönemeyeceğiz; bir daha asla cennet bahçesine dönemeyeceğiz, masumiyete dönemeyeceğiz, Auschwitz öncesine, Hiroşima öncesine dönmeyeceğiz, Vietnam öncesine, Cezayir, Filistin, Irak öncesine dönemeyeceğiz... Maraş öncesine, 1 Mayıs '77 öncesine, 12 Eylül öncesine, Sivas öncesine, 'hayata dönüş operasyonu' öncesine dönmeyeceğiz..! Hepimize dışkı yedirilmemiş gibi, makadımıza cop sokulmamış gibi, kolumuzu iş makinesi koparmamış gibi yapamayız; kurşuna dizilmemişiz gibi, işkence görmemişiz gibi, gece baskınlarında götürülmüş ve bir daha geri dönmemişiz gibi yapamayız... Çocukluğumuza tecavüz edilmemiş gibi, aşklarımız ve inançlarımız elimizden sökülüp alınmamış gibi, töre cinayetlerinde öldürülmemiş, bilmem kaç kez çığlık çığlığa uyanmamışız gibi duvara... Unutamayız... Televizyon karşısına geçip, sersem sersem gülüp oynayanları aynı şevk ve heyecanla seyredemeyiz hiçbir şey olmamış gibi... Hiçbirimiz geri dönmemeliyiz..! Unutmamalıyız..!
(12 Eylül, 2013)
Öyle böyle değil yani…
Güzel İzmir… Güzel Karşıyaka ışıkları…
asdfghfghfgsda...
10 Ağustos 2014 üzerine...
Yıllar öncesinde cem uzan memleketimize gelmişti; cem uzan'ın beyaz gömleğiyle fırtınalar estirdiği zamanlar… Otobüsün tepesinden hararetli hararetli konuşuyor, vaatler falan savuruyor… Binlerce insan çevresinde… adama sesini duyurmak ve yaklaşmak mümkün değil, duvar gibi korumalar her yerde… Bdamın biri yırtınıyor “cem abiii cem abiii” diye, ama öyle böyle yırtınmıyor… Cem uzan adamın sesini duydu ve yanına gelmesine izin verdi… Elini adamın omzuna atarak “buyur canım kardeşim söyle derdini, çözeyim hemen” dedi… Herkesin gözü ikisinin üzerinde, merakla ve pür dikkat konuşulanları dinliyorlar… Adam heyecanlı tabii… Heyecanın verdiği coşkulu bir sesle “star tv çekmiyor abi, maçları izleyemiyoruz” dedi…
Recep İvedik'in en çok izlenen film olduğu, Arsız Bela'nın milyonlarca tıklandığı, medya organlarının yandaş ve kaypak olduğu, muhalefetin muhalefet olamadığı ve kahvede siyaset konuşan amca kadar düşünemediği ve hezimeti hala zafer olarak gördüğü, demokrasinin amaç değil araç olduğu; takım tutar gibi fanatikçe parti tutan, araştırmadan duyduğuna inanan ve Soma'daki facia için ah vah edip bir ay sonrasında yaşam odası zorunluluğu yasasına red oyu verenlere sempati besleyen, İsrail'e beddua edip İsrail'e çanak tutanlara ve İsrail'in menfaati için ülkeye radar üssü yaptıranlara dua eden, “hangisinden torpil çıkarırım, bir yere kapak atarım veya terfi ederim’ düşüncesiyle hareket eden ve halkın çıkarlarını hiçe sayan, "alternatif yok”, “diğerleri çalmıyor muydu sanki”, “zamanında diğerleri neden yapmadı peki” demekten başka bir halt bilmeyen, asgari ücreti ve çalışma şartlarını sorgulamayan, açlıktan ağzı koktuğu halde ‘neden’ diye sormayıp hala şükür diyen, ayrımcılığa, ötekileştirmeye, hoşgörüsüzlüğe ve halkın birbirine düşürülmesine göz yuman, bilinçli bir şekilde bilinçsizleştirilmiş vatandaşlara sahip bir ülkeden ne bekliyorduk ki…
Her toplum hakettiğini yaşar… Ve artık bu ülkede kirli ve kanlı olan sadece siyaset değil..!
Kazananları tebrik ederim…
Bilmenizi isterim: hiçbir düzen partisinin adamı, yandaşı ve sempatizanı değilim, hiçbir zaman da olmadım…
Herkes hayatında en az bir kere birinci gelmiştir; tıpkı 300 milyon yeşil soğan arasından yumurtaya ilk ulaşan bu yeşil soğan gibi :)
Bir Zamanlar Demişim ki...
Dün gece hayatımın bir saatini galyalılara verdim... Onlar neler yapacak diye merak ettim ama sanırım onlar da bir bok beceremediler...
(Nisan, 2013)
Bir Zamanlar Demişim ki...
Gelmezler... Birini görmüştüm; üstünde beyaz bir yelek, kafasında deli sorular vardı... Bir daha gelmedi... Ben ona gittim, o beni görmedi... Gri ve ruhsuz bulutları yığmışlardı üstümüze, bilseniz nasıl kördüm, nasıl sağır... Körler de ağlar, sağırlar da; onlar daha fazla acı ağlar... Başımı kaldırdım gökyüzüne, dedim mutsuzluktan kimse ölmez, ama acıyor işte acıyor... O acıyla bir vurdum toprağa, acım geçti... Ki zaten o da bir daha gelmedi...
(Nisan, 2014)
Yeryüzünde iki tür basketbolcu vardır: majesteleri ve diğerleri...
Bir Zamanlar Demişim ki...
Elbette acılar, savaşlar ve katliamlar görmüş ve hala görmekte olan yaşlı dünyamızın, kendisini hiçbir şey olmamış gibi mutluluğun içinde hissetmesini beklemek zor... Ama günümüzde melankoli ve pesimist akımların bu kadar popüler ve insanlar üzerinde bu denli etkin olmasının esas sebebi; bilgiye, öğrenmeye ve üretmeye aç olan ruhun, kendisini ruhsal tatminden bihaber şekilde geçici hazlara bırakmış olmasıdır...
(Temmuz, 2014)
Köpük partilerde ben ve biz ;)
Kana bulaşmış ellerinizi hangi ibadet temizleyecek...