İ y i İ n s a n O l m a n ı n A n a t o m i s i MUHSİN KANADIKIRIK
Muhsin Kanadıkırık, gece yattı mı rüyasında Müzeyyen Senar görüyor. Senar “Ağlamakla, inlemekle ömrüm geçip gidiyor / Devası yok, garip gönlüm günden güne eriyor / Feryadıma, efganıma kimse bir ses vermiyor / Devası yok, garip gönlüm günden güne eriyor” diyor ve bu kadarı bile bize Muhsin Bey’in nasıl bir insan olduğunu anlatmaya yetiyor. Rüya tabirleri kitabı “rüyada ünlü bir şarkıcı görmek, kişinin boşa geçirdiği zamanların ve faydasız işlerle uğraşmasının bir sembolüdür” diyor. Keza rüyada şarkı dinlemek de “batılla uğraşmak ve batıl olana yönelmek” şeklinde yorumlanıyor. Bu yorumları nazarıitibara alacak olursak Muhsin Bey’in kendi hayal dünyasında yaşayan ve anlamsız işlerle uğraşan bir insan olduğu sonucuna varıyoruz. Sahiden de yaşadığı çağın gerisinde kalmış, toplum hayatına ayak uyduramamış, yalnız biri Muhsin Bey. Musiki gibi ‘beyhude’ bir işle iştigal ediyor. Bunu işten ziyade bir gönül meselesi gibi gördüğü için de iki yakası bir araya gelmiyor. Devası olmayan bir derdin pençesinde, garip gönlü günden güne eriyor.
Sinemamızın en unutulmaz karakterlerinden, en etraflıca çizilmiş portlerinden biri kuşkusuz Muhsin Kanadıkırık. Kibar, hatırşinas, terbiyeli, hoşgörülü, alçakgönüllü, onurlu, iyiliksever, olgun, çelebi ve haluk kişiliğiyle gerçek bir İstanbul efendisi. Rüyalarını dahi tutkuyla bağlı olduğu müzik ve geçmişe duyduğu özlemin süslediği tertemiz bir ruh. Öyle pirüpak bir ruh ki bu yaklaşık 30 yıldır sinema seyircisi onunla arınıyor. Her buluşmada vicdanımızın adeta yıkandığını hissediyoruz. Bizi bir çırpıda ihya ediyor. İyiliğe, dürüstlüğe, insani değerlerin yok olmadığını görmeye öyle hasretiz ki, Muhsin Bey bir temiz bunları hatırlatıyor. Sadece kendi olup, kendi kalarak içimize sıcacık bir nefes üflüyor, şifa veriyor. İşte bu yüzden de ailemizden biri gibi seviyoruz bu hayali karakteri ve her defasında bir sonraki buluşmanın özlemiyle ayrılıyoruz.
Muhsin Kanadıkırık müzik piyasasında hükmünü çoktan yitirmiş, eskimiş, iş yapamaz olmuş bir organizatör. Portföyündeki sanatçılar arz-talep zincirinin dışında kalmış, geçerliğini kaybetmiş, silinmiş isimler. Tahsil edemediği alacakları, üstüne borçlar derken nihayet bürosunu da kaybediyor ve kahve köşelerinde çalışmak durumunda kalıyor. Buna rağmen teslim olmuyor ve işini ilkelerinden ayrılmadan icra etmeye, yoğurdu kendi bildiği gibi yemeye devam ediyor.
Tıpkı gerçek insanlar gibi pek çok ayırt edici özelliği var Muhsin Bey’in. Bunların en önemlisi dürüst bir insan olması ve ahlaki değerleri her şeyin üzerinde tutması. İnandığı doğrular, gündelik hayatı kuşatan tüm diğer etmenlerden önce geliyor ve onları terk etmeyi aklının ucundan dahi geçirmiyor. Kendine olan saygısı, toplumdaki algısından daha mühim. Doğrudan şaşmaktansa, kirasını dahi ödeyemeyen ve alay konusu olan bir insana dönüşmek yeğ Muhsin Bey için. Zamana ve koşullara yılmaz bir edayla meydan okuyor. Kendi içinde umutsuzluğa kapıldığı anlar olsa da dışarıya karşı dimdik duruşundan asla ödün vermiyor.
Zaman merhametsiz bir olgu. Hep aleyhimize işliyor. Kişiliğimizi oluşturup kendimizi kabul ettirdiğimiz zamanlar, hayatın hızına yetiştiğimiz günler, hayatta bizi en mutlu eden şeyi bulduğumuz anlar bir bir yitip gidiyor. Kendimizi de paralasak zamanı durduramıyoruz. Kısacık ömrümüz zamana yetişmeye, yeniden adım uydurup ahenk yakalamaya çabalamakla geçiyor. Ki insan yaş aldıkça bir nokta geliyor, bu noktadan sonra bu çaba bile anlamını kaybediyor. Önce köşemize çekilip enikonu yaşamaz oluyor, yavaş yavaş nasıl yaşandığını dahi unutuyoruz ve başkalarından dinlediğimiz bir fanteziye dönüşüyor hayat. Muhsin Bey’in zamanla imtihanı bu evrensel döngüyle de bitmiyor. Hikayenin geçtiği yer ve dönem (İstanbul, 80’li yıllar) açısından ilave bir zorlukla sınanıyor. 12 Eylül’le birlikte toplumsal hayat sekteye uğramış, kültür-sanat araçları tahakküm altına alınmış, dernekler kapatılmış, sanatçılar içeri atılmış, filmler, müzik albümleri yasaklanmış, kitap, dergi ve gazeteler toplatılmış, hatta yok edilmiş. Muhafazakârlığın yükseldiği, liberal ekonomi politikaları sonucunda toplumsal sınıflar arasındaki uçurumun derinleştiği, köyden kente göçün çığrından çıktığı bir dönem bu. Manevi değerler muntazaman maddi değerlere bırakıyor yerini. Topyekûn bir yozlaşma hüküm sürüyor. Para her şeyden önemli, köşeyi dönmek için her yol mübah artık.
Yavuz Turgul senaryo dehasıyla, işte bu dönemin koşullarını hikayenin önüne geçirmeden büyük bir ustalıkla yansıtıyor Muhsin Bey’de. Kısa yoldan para ve şöhrete ulaşmak isteyen Ali Nazik’le, nota-solfej bilmeden müzik icra edilemeyeceğine inanan Muhsin Kanadıkırık’a taban tabana zıt bir karakter inşa ediyor ve filmde vermek istediği temel çatışmaya olağanüstü bir çerçeve buluyor. Sazıyla, sözüyle buraya ait Türk sanat müziğinin temsil ettiği üst kültür Muhsin Bey karakterinde beden bulurken, göç olgusunun yol açtığı arabesk alt kültürü Ali Nazik’le simgeleniyor. Kısıtlı yeteneğiyle İbrahim Tatlıses olma hayalleri kuran genç adam, kimliksiz bir müzik olan arabeskin paradigmasına dönüşüyor. Ne köylü kalabilecek, ne kentli olabilecek gariban kitlelerin afyonu arabesk ve filmin geçtiği darbe sonrası dönemde altın çağını yaşıyor. Türk sanat müziği gerek makam gerekse icra açısından ne denli dinlendirici ve iyileştirici bir etkiye sahipse, arabesk o kadar yıpratıcı, kanatıcı bir müzikal formun izini sürüyor. İyileştirmek şöyle dursun, ‘hastalığı’ daha da kronikleştiriyor; yaraya tuz biber ektiği nispette alıcı buluyor. Sanat müziği eserleri eşi benzeri olmayan bir letafet, nezaket ve zarafetle yazılmış güftelerden oluşurken, arabesk umutsuzluk, isyan ve kahır edebiyatından nemalanıyor. İlki geçmişte yaşanan tek bir güzel güne dahi gönül dolusu şükrederken, ikincisi kaybettiklerine ağız dolusu isyan/beddua ediyor. Muhsin Bey ve Ali Nazik’in zengin olmakla ilgili hayalleri iki ideoloji arasındaki kontrastı fevkalade güzel özetliyor. Muhsin Bey, Kız Kulesi’ni gören bir ev almayı, eskisi gibi tespih yapmayı, arkadaşlarla toplanıp fasıl geçmeyi ve Afitap Hanım’ı düşkünler evinden çıkarmayı dilerken, Ali Nazik kebapçı dükkanı kapatmak, ipek gömlek, beyaz takım ve altın kolye sahibi olmak, bir sürü kadını koynuna almak istiyor. İki zıt karakter üzerinden biri tükenmekte, diğeri yükselmekte olan iki kültür kafa kafaya çarpışıyor.
Muhsin Bey’in geçmişe duyduğu özlem ne kadar bireysel görünse de toplumsal bir yaraya işaret ediyor. Hızla kabuk değiştiren 80’ler Türkiye’sinde toplum hayatı da alabildiğine zalim bir değişime maruz kalıyor. Turgul’un senaryosunu yazdığı hemen tüm filmlerde toplumsal kültürün zamanla gösterdiği değişkenlik başlıca öğelerden biri olarak ele alınır. Kahramanları değişim karşısında kimi zaman ezilip yok olurken (Züğürt Ağa), kimi trajikomik biçimde boyun eğer (Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni), kimiyse ölümüne baş kaldırır değişime (Eşkıya). Zaman sel misali önüne kattığını götürürken, ona mukavemet edip kendin kalabilmek kocaman bir yürek istiyor. İşte koca yürekli Muhsin Bey de ‘kentsel dönüşüm’ mavrasıyla bir bir yıkılmakta olan tarihi binalar gibi direniyor değişime. Yine Turgul’un elinden çıkan Banker Bilo, Çiçek Abbas gibi filmlerde seleflerini gördüğümüz Ali Nazik karakteri film boyunca etkileyici bir dönüşüm geçirirken Muhsin Bey’i handiyse bulduğumuz gibi bırakıyoruz. Ne daha iyi, ne daha kötü. Görünürde her şeyini kaybetmiş olsa da, izzetinefsi, gururu ve insanlığı sapasağlam yerinde duruyor. Ali Nazik ise Muhsin Bey’den öğrendiği ne varsa unutup (belki de aslında hiçbir şey öğrenmeyip) basit bir pavyon şarkıcısına dönüşüyor. Elinden tutan ve sanatçı olma hayalini paylaşıp bu uğurda mapus damında yatan ustasına “Ağam kusura bakma, kendimi kurtarmam lazımdı” diyor. “Kurtardın mı bari?” diye soruyor Muhsin Bey. Bunu sorarken yüzünde beliren o bir anlık acı tebessüm, kendi olup, kendi kalmaktan en ufak bir pişmanlık duymadığını mükemmel biçimde özetliyor.
Muhsin Bey, çiçeklerini sularken onlarla konuşuyor. Plaklarına, eski fotoğraflara gözü gibi bakıyor. Vaktiyle büyük hayranı olduğu ses sanatkârı Afitap Hanım’ı düşkünler evinde düzenli aralıklarla ziyaret ediyor. İçtiği çayın parasını ödeyecek durumu olmayan eski bir klarnet ustasına mütemadiyen koltuk çıkıyor. Dul komşusu Sevda Hanım’a evini döndürebilsin diye rica minnet iş buluyor. Kendi alın teriyle kazanmaya inansa da büronun altı aylık kirasını at yarışına yatıran üçkağıtçı Osman’ı sırf babasına verdiği söz yüzünden yanında tutuyor. Daha böyle bir sürü hayır ve erdemle bezeli hayatı. En önemlisi de kadını nesne değil özne olarak görüyor, hürmet ediyor. Kadir kıymet bilmenin, vefanın, tevazunun, adalet duygusunun kitabını yazıyor. İyi insan olmanın sınırlarını çiziyor. Ali Nazik’e kucak açması dahi genç adamın onu sırtına vurup yıllardır ağrıyan dişini çektirmesiyle bağlantılı. Ali Nazik’in bunu ‘kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez’ felsefesiyle yapmış olması dert değil. Nihayet iyilik görmüş ve bu iyiliği karşılıksız bırakmayacak Muhsin Bey. Filmde bir kez bu çizginin dışına çıkıp Ali Nazik’in istikbali için dolandırıcılık yapıyor. Onda da gidip teslim oluyor. Vicdanı başka türlüsünü kabul etmeyecek çünkü.
Muhsin Bey film boyunca sadece Ali Nazik’le değil, her gün damarına basan rakip organizatör Şakir’le, derdi yetmezmiş gibi habire dert çıkaran Osman’la, alıp yürümüş ve piyasa adamı olmuş kan kardeşi Laz Nurettin’le, kısacası herkesle mücadele ediyor. Bu kıyasıya mücadelede hiç altta kalmayıp kimseden lafını esirgemezken, kendi iç dünyasında kopan fırtınaları itinayla susturuyor. Kendisini duymayan çiçeklerin, duyup da konuşamayan Afitap Hanım’ın karşısında bülbül kesilirken, çokça muhabbet beslediği Sevda Hanım’a tek kelime edemiyor. Aşkını açamıyor. Çiçekleriyle konuşurken şöyle diyor: “Nasılsınız bakalım? Suyu görünce kendinize geldiniz değil mi? Efendim? Ne dediniz? Peki başüstüne. Bir daha müziğinize zamanında başlarım... Ya siz? Siz nasılsınız Sevda Hanım? Bunlar duymasın ama Safiye Ayla'yı sizin için çaldığımı bilin. Size özel bir ilgi duyduğumu bilmenizi isterim...” Afitap Hanım’a da Sevda Hanım’a olan ilgisinin sebebini sonunda bulduğunu itiraf ediyor: “Size benziyor!” Hayatın onca çilesi ve eziyetine katlanırken azıcık güzelliği de içine atmak tam da Türk sanat müziği tutkunu Muhsin Bey’e yakışır bir tutum. Yeni toplumda egemen anlayış her şeye ama her şeye sahip olmak. Ali Nazik gibiler için sevmek dahi sahip olmayı gerektiriyor. Muhsin Bey içinse hiçbir şey beklemeden, gönülden yaşamak mümkün sevgiyi. Uzaktan, sessizce, içten içe.
Numaradan kendini çatıdan atmaya kalkıp düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalan Ali Nazik’i kurtarmak için sımsıkı sarılıp şöyle diyor Muhsin Bey: “Şimdi adımlarımız birbirine uymalı. Ben geri geri gideceğim, sen ileri, tamam mı?” Bu sahne biri diğerinin meşruiyeti adına her anlamda geri geri gidip yok olurken, diğeri ileri gidip palazlanan iki ideolojiyi anlatması açısından ne kadar da manidar.
Yavuz Turgul’un bir senarist olarak eşsiz kalemi ve oyuncu yönetimini de içeren muazzam mizansen hakimiyeti kadar Şener Şen’in Muhsin Bey karakterine yaptığı olağanüstü katkıya da şapka çıkarmalı. Şen’inki filmin tek bir anında dahi aksamayan, bir oyuncunun en önemli enstrümanı olan beden kullanımına örnek nitelikte, her izleyişte keşfedilecek nice küçük emek ve duygu barındıran, kusursuz bir performans. Sevda Hanım’ı dinlerken gözlerinde açan çiçekler, uçan kuşlar, kelebekler, o bahar sevinci insanı hayran bırakıyor. Muhsin Bey’i Şener Şen’den, Şener Şen’i Muhsin Bey’den ayrı düşünmek neredeyse imkansız. Üzerinden kaç yıl geçerse geçsin nefes alıp veren, kanlı canlı bir karakter Muhsin Bey ve onu tanıdığımız için kendimizi ne kadar şanslı addetsek az.
(TÜRK SİNEMASINDA 100 UNUTULMAZ KARAKTER, Edebi Şeyler, 2016)