Film Başlıyor
Çocukluğumun evinde odamdayım, henüz korkular yerine hayallerimi biriktirdiğim yıllar. Annem alt kattan sesleniyor ‘Kızım, film başlıyor gel hadi!’ Hayallerime bir yenisini eklemek için heyecanla kuruluyorum ekranın karşısına. İşte hikaye başlıyor! Gözüm filmde, aklımsa canı nereyi istiyorsa orada. O zamanlar büyük filmler büyük hikayeler demek benim için. En büyük filmin tam merkezinde olduğumu henüz görmüyorum. Sıradan hikayemden beslenerek, an be an yazılmakta olan kendi filmimle tanışmama daha var biraz. Yaşam sürüyor ve ben izliyorum. Herhangi bir filmi izler gibi ve fakat çok daha az heyecanla…Çok sonra anlıyorum mesele sürdürebilmekte değil yaşamı, yaratabilmekte. Bir filmi yaratır gibi, sınırlı imkanlar ve sınırsız bir tutkuyla… Ve işte bu farkındalıkla düşüyorum senaryosu belirsiz filmimin içine. Ana karakteri de benim, yönetmeni de...Her gün yeni bir sahneye uyandığım zor bir film bu ve yorucu en az her film kadar. Yoruldukça Stanley Kubrick’in harika metaforu geliyor aklıma. Özetle şöyle diyor Kubrick; ’Film çekmek lunaparkta bir çarpışan arabanın içinde giderken Savaş ve Barış’ı yazmak gibidir.’ Müthiş zor ve müthiş güzel! Eğer sadece seyircisi değilsek yaşamak da öyle değil mi?















