~
Bugün babaannemlerin evin önünden geçtik. Gerçi ev diyemiyorum artık; boş bir arsa..
Hani tavuklar civciv oldu diye ağladığım bahçe.. Sonra kaç kez düştüğümü hatırlamadığım, sofadan bahçeye inen 3 basamak... Erik ağacı; yeşilken yiyelim dediğim... Yandaki bahçeyi ayıran duvarın dibine dökülen dutlar, lavanta kokulu sabunu eksik olmayan bahçedeki çeşme... Sofaya bakan mavi çerçeveli pencereler... Ekmek yapmak için ateş yakılan ocaklık... Sofanın yerlerini boydan boya kaplayan el örgüsü kilimler... Babaannemin yaptığı mayalıları dumanı üstünde yediğimiz somya, o ayakları çapraz açılan mavi muşambalı masa... Cırcır böceklerinin sesi.. Yoktu...hiçbiri...
İlk kez geçtim ordan bugün, ev yıkıldıktan sonra ilk kez...
Ağaçlar bile yoktu.. Yasemin'lerin evini de götürmüşlerdi üstelik.. Zaten bahçeye serdiğimiz kilimler üzerinde evcilik oynadığımız, odunluğa saklanan tebeşirle okkel çizdiğimiz, çamurdan minik tencereler yapıp kiraz yapraklarının arasına toprak doldurup sarma yaptığımız, istop, canyaktı, yerden yüksek, 'Ali vapura bindi İstanbul'da indi" oynadığımız en sevgili çocukluk arkadaşım Yasemin de yoktu..
Çocukluğumu taşımışlardı sanki haber vermeden... Ama söylememişlerdi nereye götürdüklerini...
Tıpkı şimdi Erciş'in ya da daha önce büyük yıkımlar yaşayan bütün kentlerin insanlarının çocuklukları gibi...
Dünya nasıl tuhaf bir yer..
Dün bıraktığım gibi kalsın diyebileceğin hiçbir şey yok...
Bıraktıklarına dönüp bakmaya cesaretin de olmuyor bu yüzden.. Bulsan da bıraktığın gibi değilse ya?
Yeni hayal kırıklıklarını taşıyacak yer yok...
Hayat çok hızlı değişiyor... bilmiyorum dünya artık daha mı hızlı dönüyor...
Özlüyorum yazıyı sadece kalemle yazdığımız günleri...
O boş arsa sanki yüzüme gülüp; "gelip geçiyorsun işte." dedi, "nasıl da kiracısın..."
Sevmek iyi ki var... O kalacak sadece...
.
.










