
Game Changer & Make Some Noise
noise dept.

gracie abrams

❣ Chile in a Photography ❣
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

shark vs the universe
Lint Roller? I Barely Know Her
Sade Olutola
macklin celebrini has autism

Product Placement
The Bowery Presents
todays bird
Cosimo Galluzzi

Jimmy Eat World

Love Begins

roma★
hello vonnie
untitled

Kiana Khansmith
𓃗

seen from Malaysia

seen from Germany

seen from United States
seen from Brazil

seen from Spain
seen from Germany
seen from United Kingdom

seen from United States
seen from United States

seen from Türkiye

seen from United States
seen from Australia
seen from Venezuela
seen from United Kingdom
seen from United Kingdom
seen from Brazil

seen from United States
seen from Singapore
seen from Türkiye

seen from Kenya
@dogukanisler
DOĞUKAN İŞLER Sene, 19.. olmalı. İlkokul birinci sınıf talebesiyim daha. Okumayı biraz, yazmayı mükemmel çözmüşüm… Öylesi değil! “Kâtip olacak bu çocuk!” diyor babaannem. Kolay mı, Türkiye’nin ilk kadın banka müdiresi babaannem tabii... Oğlunu genç yaşta kaybetmiş, kala kala bir gelini bir de ben torunu kalmış şu dar-ı dünyada. “Benim kara gözlü torunum kâtip olacak, bakan olacak, reis-i cumhur
DOĞUKAN İŞLER Sene, 19.. olmalı. İlkokul birinci sınıf talebesiyim daha. Okumayı biraz, yazmayı mükemmel çözmüşüm… Öylesi değil! “Kâtip olacak bu çocuk!” diyor babaannem. Kolay mı, Türkiye’nin ilk kadın banka müdiresi babaannem tabii... Oğlunu genç yaşta kaybetmiş, kala kala bir gelini bir de ben torunu kalmış şu dar-ı dünyada. “Benim kara gözlü torunum kâtip olacak, bakan olacak, reis-i cumhur
RÜYASINDA GEORGES PEREC GÖREN GEORGES PEREC
“Rüya” meselesi ile, çok derinlemesine olmasa da, ucundan kıyısından ilgili biriyimdir. İşin psikanalisttik boyutuna pek itibar etmem. Lakin metafizik ya da manevi diyebileceğimiz boyutu itibariyle rüyaların, tahmin edeceğimizden de fazla bir mana taşıdıklarına inanıyorum. Peygamber Efendimizin (sav) "Salih (sâdık) rüya (mü'minin rüyası) peygamberliğin kırk altı cüzünden bir parçadır." mealindeki hadis-i şerifi sırrınca da, bu mananın daha daha önem kazandığının da âcizane farkındayım.
Fakat burada şu soruyu sormamız gerekiyor: Hangimiz hayatımızın büyük bir bölümünü kapsayan rüyalarımızın farkındayız? Boşuna mı bu gördüklerimiz, bize gösterilenler? Hayatımızdaki en maddi ve geçici hallerin bile (siyasi olaylar, komple teorileri, futbol maçları vs.) arkasındaki gizemleri(!) bir dedektif titizliğiyle iz sürerek araştırıp yorumlarken, hayatın önemli bir kısmını uykuda geçiren varlıklar olarak gördüğümüz rüyalarımız da elbette bir yoruma/tabire muhtaçtır. Ama modern dünyada Hak ile irtibatı kesilme noktasına gelmiş insanın belki de nadir hakikat bağı olan rüyalar, öyle herhangi bir kimsenin ya da süpermarketten alınan saçma bir tabir kitabının eline de bırakılmamalıdır. Peki, ne mi yapılmalıdır; ama o kadarını da bir kitap kritiği yazısından medet etmeyin sevgili okurlar, lütfen! (bkz. Arif olan anlar)
Bir kâmil mürşide intisap eden dervişler manevi yolculuklarına devam ederken, gördükleri tüm rüyalarını şeyhlerine arz ederler. Sözlü ya da yazılı olarak bildirilen bu rüyaları, bazı dervişler bir de kendileri şahsi olarak kaydederler. Bu minvalde, özellikle Sultan III.Murad'ın rüya mektupları (Kitabü'l Menamat) ve 17. yüzyılda yaşamış bir dervişe olan Üsküplü Asiye Hatun’un rüya defteri oldukça meşhurdur. İşte bu nevi rüya defterlerinden haberi var mıdır bilinmez; ama dünya edebiyatının en oyuncaklı yazarlarından Georges Perec, 1968-1972 yılları arasında bir deneye girişir ve rüyalarını yazmaya başlar. Oulipo üyesi olduğu ilk yıllarda böyle bir işe kalkışmış olan Perec, kalemini daha da oyuncaklı işler için sivriltmek eğilimindedir yüksek ihtimalle.
Metis Yayınları tarafından Karanlık Dükkân-124 Rüya adı altında yayıma hazırlana bu kitapta, Georges Perec’in birbirinden bağımsız, fakat birbirine bir şekilde bağımlı rüyalarını temaşa etme imkânı buluyoruz. Birbirinden bağımsız; çünkü Perec, rüyalarını kayıt altına alırken belirli bir tarih sıralaması ya da nerede, ne zaman, hangi şartlar altında uyurken bu rüyaları gördüğünü belirtmemiş maalesef. Hâlbuki rüyaların muhtevasını -kendimizce de olsa- çözümlemek bakımından bunlar, oldukça önemli ayrıntılardır. Bu eksik bilgiler de bize, yani okura, bir rüya silsilesi içerisinde titizlikle gezmemize olanak sağlamıyor. Birbirine bağımlı; çünkü rüyalarında karşımıza çıkan bazı izlekler/imgeler bizi bu rüyalar arasında bir bağ kurmamıza olanak sağlıyor. Örneğin “toplama kampı” ve “tiyatro” bunların başında geliyor. Ya da hemen hemen tüm rüyaların kapalı mekânlarda geçiyor olması…
Perec’in rüyaları üzerinden, Perec metinleri hakkında bir aydınlanma yaşayabilme ihtimalimiz çok düşük. Belki şöyle bir yorum getirebiliriz: Perec, gördüğü rüyaları kayda geçirme aşamasında sınırsız rüya âlemini sınırlı yazı dünyasına sıkıştırmak zorunda kaldığı için, çeşitli oyunlara başvurmak zorunda kalmış. Satır aralıklarını belirli bir anlayışla kullanması (ki bunu kitabın başında “kullanma kılavuzu” tadında kendisi de belirtiyor), geometrik metin yazımı, şiirsel imgelerin kullanılması vs. Yani bu rüyalar Perec külliyatına tam olarak ışık tutuyor diyemesek de, Perec külliyatının oluşması sırasında Perec’in zekice kullandığı ve geliştirdiği teknikler kendisine oldukça yardımcı olmuş diyebiliriz. Tabii kitabın sonundaki “Dizin” de, kendimizce bir “Perec Rüya Geometrisi” çizebilmemiz açısından oldukça işe yarar. (“Oulipo” denince akla, dizin dizin dizin!)
“Gördüğüm rüyaları kayda geçirdiğimi sanıyordum; kısa süre sonra fark ettim ki, meğer sırf yazmak için rüya görür olmuşum.” diyen Perec’in bu rüyalarını birer “rüya” olarak mı, yoksa birer “öykü” olarak mı, yoksa düşsel bir “otobiyografi” olarak mı okumalıyız peki? Aslında her şeyden evvel -ta kitabı almadan evvel hatta- okurun kendisine sorması gereken soru bu olmalı. Bana sorarsanız, ki bana sorun derim, üçü bir arada! Mesela şu rüya alıntısı ile nihayetlendirirsek yazımızı, bahsettiğim üçü bir aradalığı da anlatmış oluruz umarım:
“Kayboluş[1]”ta bir sürü “E” var. Önce bir tanesi göze takılıyor, sonra iki, sonra yirmi, derken bin!
Gözlerime inanamıyorum.
…
Yeniden bakıyoruz: Hiç “E” yok.
Neyse ki!
Fakat o da ne, işte bir tane, bir tane daha, iki tane daha, yine bir sürü!
Nasıl oldu da şu âna kadar hiç kimse fark etmedi?
[1] “Kayboluş”, Georges Perec’in 1969 yılında yayımladığı ve hiç “e” harfi kullanmadan yazdığı romanı.
DOĞUKAN İŞLER
(Bu yazı Post Öykü dergisinin 2.1 -Kasım, Aralık 2015- sayısında yayımlanmıştır.)
ÖYKÜ NE DEĞİLDİR?
Doğukan İşler
Öykü nedir, “Öykü” ile “Hikâye” arasındaki ayrım nedir, “Kısa Öykü” mü yoksa “Küçürek Öykü” mü demeliyiz, bir öykü ne kadar uzun olursa “Novella” başlığı altına girer… Bu ve benzerlerini daha da çoğaltabileceğimiz tartışmalar, oldukça uzun bir süredir -hem de gereğinden fazla uzun- devam etmekte. Öykünün “ne” olabilirliği üzerine -en azından biçimsel olarak- zihin açıcı bu kadar çok tartışma olmasına rağmen, öykünün “ne olmadığı” üzerine düşünmek/tartışmak nedense es geçiliyor gibi geliyor bana. Çünkü öykünün ne olmadığını/olamayacağını az çok tayin edersek, öykünün ne olabileceği konusunda ufkumuz biraz daha açılabilir, sanki.
Biçimsellikten ziyade içeriği odak alarak, özellikle son yıllarda Türkçe edebiyatta sıklıkla karşılaştığım bir “öykü türü”nün aslında “öykü” olmadığını vurgulamak istiyorum bu vesileyle, haddim olmayarak.
Türkçede ve güncel dünya edebiyatında artık kıymetini yitirmekte olan “Hatıra - Anı - Biyografi - Otobiyografi” (bu türlerin birbirine içkin olduğunu düşündüğüm için böyle belirttim) yazımı, artık kendisini “öykü” donunda göstermeye başladı. Türkçe edebiyat da, özellikle son 5-6 yıldır, “anıgibiöykügibi” metinlerle fena şekilde domine edilmeye başladı. Ana akım edebiyatın artık bu koldan ilerlediği şüphesiz. Yazarın sürekli -okuru hiç ilgilendirmeyen- kendisinden bahsettiği, Gökdemir İhsan’ın deyimiyle “kısa metraj entel bunalımı” öykü(?)lerden kurtulduk derken, şimdi de yazacak hiçbir şeyi olmayan, anlatacak bir hikâyesi olmayan, yapacak edebi bir oyunu olmayan yazar(?)ların anılarına -icbar ile- “öykü” demeye başladık. “Çocukluk hatıram yok!” diyerek, bambaşka bir üslup takınarak çocukluğunu anlatan Perec’ten bihaber bu tür yazarları ve “anıgibiöykügibi” kitaplarını pohpohlamaktan kendisini alamayan(!) ana akım dergiler ile bu kitapları sürekli taltif eden ödül kurumları da işin tuzu biberi... Kimse kusura bakmasın; ama “öykü” diye bize arabesk soslu anılarını yedirmeye çalışan yazarlara okurun da karnı çoktan doydu artık, haberleri olsun.
Esrarını Sait Faik’ten aldıklarını iddia ettikleri bu “anıgibiöykügibi” metinleri Sait Faik okusa ne yapardı, çok merak ediyorum. Zamanında önemli bir boşluğu doldurup, gelecek kuşaklara da taşan kalemi ile Sait Faik dahi, yapısal olarak “anı/yaşanmışlık” temalarını özenle işlediği öyküleri ile bu yazarların bir asır ötesindedir. Bu yolda daha fazla ilerlenirse(?) Sait Faik’in de değerini düşürecekler, iyi mi…
(HECE ÖYKÜ dergisinin “Öykü Ne Değildir?” soruşturmasına verdiğim yanıt.)
Tasavvuf Deryasının Hazineleri
Bazı anlar vardır, insanın hayatını geri dönüşümsüz olarak değiştirir. Karanlığın içinde ışığın görünüp kaybolması gibi küçük, kısacık ve parlak anlardır bunlar. Farkında olsa da olmasa da aslında her insan nihayetsiz arayışlarla, gündelik yaşamın boş koşuşturmacalarıyla, dünya hayatının bunaltıcı ihtiyaçlarıyla geçen tatsız tuzsuz ömründe, kendisini bambaşka biri yapacak o kader anını bekler; yani aşkı…
İşte; Robert Frager’ın Halveti-Cerrahi Şeyhi Muzaffer Ozak Efendi Hazretleri’ni ilk gördüğü an da, bundan sonra eskisi gibi olmayacağını hissettiği hayatına, aşkla ilk adımını attığı andır.
1980 yılının Nisan ayında bir gün, Kaliforniya’da kendi kurmuş olduğu Ben Ötesi Psikoloji Enstitüsü'ndeki (The Institute Of Transpersonal Pyschology) odasında oturmuş telefonla konuşurken, iri yarı ve heybetli bir adam geçer kapısının önünden Prof. Dr. Robert Frager’ın. Sadece birkaç saniyeliğine göz göze gelirler; ama Robert Frager için o an, kendi deyimiyle, zamanın durduğu andır. Bu heybetli kişinin nazarının kendisine değdiği o an, hayatında ilk kez gördüğü bu insanın bütün geçmişini ve kendisi hakkındaki her şeyi bildiğini düşünür Frager. Hatta Frager’ın odasına gelerek telefon etmesinin, kapı aralığından öylesine bakıyor oluşunun; dolayısıyla bu anı yaşamasının sebebini de… Bir psikoloji profesörüyken onu “Şeyh Ragıp Baba” yapacak olan aşk yolculuğuna o gün, o an çıkar Robert Frager.
Daha önce, yine Sufi Kitap etiketiyle yayımlanan Sufi Terapistin Sohbet Günlüğü’nü okuduğumuz Robert Frager’ın yine sohbet tadında bir kitabı var elimizde. Aşktır Asıl Şarap adlı bu çalışma, Robert Frager’in işte tam da yukarıda anlattığımız an sonrası, şeyhi Muzaffer Ozak Efendi’den dinlediği ve aklına kazıyarak yıllarca unutmadığı sohbetlerden bir derleme. Robert Frager, mürşidi Muzaffer Ozak Efendi’den dinlediği kıssaları, hikâyecikleri çeşitli başlıklar halinde bölümlere ayırıp titizlikle yazıya aktarmış. Önceleri şeyhinin sohbetlerini yazıya geçirmek konusunda, “Olur da Efendimin sözlerinden birini değiştiririm…” korkusuyla isteksiz davranmış, nam-ı diğer Ragıp Baba. Fakat iki yıl süren yoğun bir çalışmanın ardından ortaya, Muzaffer Ozak Efendi’nin sohbetlerinin samimiyetini, bilgeliğini de alabileceğimiz çok değerli bir eser çıkmış. Sanki o karizmatik endamı, güçlü hitabeti, gür olduğu kadar berrak sesi ve nüktedan konuşması ile Şeyh Muzaffer Ozak Hazretleri’nin meclisinde bulunuyor, onun dizinin dibine çökmüş de sohbetini dinliyor gibi hayranlıkla okuyoruz Ragıp Baba’nın kaleminden bu güzellikleri.
“Mürşitler aşkın sakisi, dervişler de kadehtir. Aşk ise asıl şaraptır.” cümleleri karşılıyor bizi, daha henüz kitabın kapağında. Peki, nedir bu asıl olan şarap? Geleneksel şiirimiz başta olmak üzere, birçok kere karşımıza edebi bir mazmun olarak çıkan “şarap”, okuyucusuna/dinleyicisine daima “aşk” kavramını işaret eder. Üzüm suyundan mamul şarabın verdiği sarhoşluk maddi ve geçicidir, gönle de ruha da bir ferahlık vermez; hem zaten harama düşer bir yudumunu dahi içen. Oysa aşk, muhabbet sarhoşu olanların kalpleri mest olur, ruhları şad olur. Aşk şarabından bir yudum içmeye niyet edenlere dahi Allah, daha lütufkâr muamele eder. Allah ve Hz. Muhammed Mustafa(sav) yolunda aşk şarabını insana tattıracak olan yol göstericiler, yani bu yolculuğa çıkarak kadeh olmuşlara bu şarabı sunacak kişiler ise kâmil mürşitlerdir.
İslam ile tanışmadan önce Yahudi bir Amerikalı olan Robert Frager, bir yol gösterici arayışına Müslüman olmadan çok daha önce başlamış. Zen Budizm’i başta olmak üzere bir çok mistik akımı yakından incelemiş, yıllarca yoga ve meditasyon yapmış, çok sayıda ruhani liderle bizzat tanışma fırsatı bulmuş… Hatta Japonya’ya giderek Aikido dersleri bile almış ve kuşak sahibi dahi olmuş. Ama bu arayışlarından hiç biri, onda Muzaffer Ozak Hazretleri kadar yer etmemiş. Muzaffer Ozak Efendi’nin bir bakışı dahi, nicelerinin binlerce sözüne bedel olmuş. Aşk şarabından alınan ilk yudum ile derviş olan Robert Frager, daima aşkın peşinden giderek, bizzat Muzaffer Efendi’nin kendisine halifelik vermesi ile Halveti-Cerrahi yolunun şeyhi olmuş. Ve kendisinin de belirttiği üzere, mürşidi Muzaffer Efendi’den bir derviş olarak onlarca kez dinlediği bu hikâyecikleri, artık kendi dervişlerine anlatır olmuş:
“Bu kitaptaki hikâyeleri on yılı aşkın bir zamandır kendi irşad halkamda mükerreren anlattığımı fark ettim. Muzaffer Efendim Amerika’daki en kıdemli büyüğümüz olan Tosun (Bayrak) Efendi’ye bir keresinde şöyle buyurmuşlar: ‘Bu hikâyeleri anlatmaktan vazgeçme; insanların anlaması için onları binlerce kere tekrar etmen gerekebilir.’ Ayrıca şunu fark ettim; kendi tasavvufi hayatım ve idrakim kemâle erme yolunda ilerledikçe bu derin hikâyelerin yeni boyutları açıldı önümde. Size bu kitabı tekrar tekrar okumanızı tavsiye ediyorum. Benim için bu kitap, tasavvuf deryasının paha biçilmez hazineleriyle doludur.” (sf.10)
Muzaffer Ozak Efendi Hazretleri’nin Amerika’da yaptığı sohbetlerinden derlenen bu kitap, tasavvuf konusuna ilgi duyan, gönlü bu yöne doğru akan; fakat bu konuda çok bir bilgisi olmayanların bile rahatlıkla okuyup istifade edebileceği bir çalışma. Bu nedenle ilk kez tasavvufla ilgili bir eser okuyacak olanlara da tavsiye edilebilecek bir kitap Aşktır Asıl Şarap. “Aşkı kelimelerle anlatmaya çalışmak, hiç bal görmemiş ve tatmamış birine balı tarif etmek gibidir.” diyen Robert Frager’ın kaleminden okuduğumuz bu önemli eseri bitirdikten sonra, “aşk” denilen o şarabın nevini hemencecik idrak edebilmemiz elbette mümkün değil. Ama yine de kitabı okuyup bitirince, sanki Muzaffer Efendi Hazretleri’nin himmetleri ile, o balı tatmışız gibi tatlı bir gülümseme yayılıyor yüzümüze, kalbimize… Fatma İŞLER (Bu yazı ilk kez TİMAŞ Okur Yazar dergisinin 23. sayısında yayımlanmıştır.)
Edebi(!) Siyaset(?)
Bukowski'yi sevin ya da sevmeyin; hangi kitabında olduğunu unuttum, şu mealde bir şey yazıyordu ve fakat: "Sartre'ı bitiren şey, sokağa çıkması, eylem yapması oldu. Oturup yazsaydı, eser üretseydi, sadece zamanını değil, tüm zamanları daha fazla etkilerdi. Hata etti."
Sartre'ı sevin ya da sevmeyin; politikleşen/saf tutan yazar, haklı veya haksız da olsa, edebiyattan artık söz edemez olur. Etse de edemez çoğu zaman. Edebiyat yaparak edebiyat yapmak, edebiyat yapmayarak edebiyat yapmaktan her şekilde önemli ve dürüsttür.
Edebiyatı sevin ya da sevmeyin; söz gibi uçmak yerine yazı gibi kalkınmak mühimdir. "Biz bunları kitaplarımızda yazdık!" gevezeliği değil, meşrebine göre bir işlevsellik elbette... Tivit atmağa da benzemez hani.
İşlevselliği sevin ya da sevmeyin; işler her zaman tıkırında gitmez. İşleri düzeltmek, eğip bükmek, devrimci olmak zordur. Kıvrılır fakat kırılmaz bazı şeyler. Edebiyat kıvırmak için iyidir, kırılmak için pekiyi.
Kırılmayı sevin ya da sevmeyin; kırıldığınız yerlerden sizi kaynaştıracak tek dostunuz bir kitap olabilir bir gün. Sokaklar ve dostlar ve sosyal medya ile yapayalnız kalmak olasıdır. Olasılık elden ele.
Olasılıkları sevin ya da sevmeyin; bir ihtimal daha vardır çünkü: O da ölmek mi dersiniz? Demeyin. Yazar ölür, eseri ölmez; baskı tekrarı olduğu sürece elbette.
Tekrarları sevin ya da sevmeyin; edebiyat iyidir, yazarken konuşulmaz hem, okurken de.
Hmm... doğukan işler
"Gece oluyor, yatağa uzanıp açıyorum telefonu. Bir yandan resme bakıyor bir yandan müziği dinliyorum. Müziği çalan adam yaşamıyormuş, eskilerden bir adammış, adı Şopenmiş. Adamın kendi yok burda, Allah'ı var iyi çalıyo, dertli çalıyo, belli ki sevdalık çekmiş. Söz yok, sadece müzik var. Sabaha kadar dinliyorum, ne zaman uyuyorum bilmiyorum. Kekliğim rüyama gelsin diye dua edip uyuyorum..." Mustafa Çiftçi - "Adem'in Kekliği ve Chopin"
CANI İNSANLAR, SONUNDA OĞUZ ATAY’A BUNU DA YAPTINIZ! - (20.01.2015 Star Gazetesi)
Sosyal medya, her kesim ve yaş grubundan insanın rahatlıkla delirebildiği bir mecra. Aslında “delirebilmek” biraz yapıştırma bir tabir; zaten hepimiz çoktan delirmişiz de, renk vermiyormuşuz bunca zamandır! Kırılan kollarımız yen içinde kalmıyor, bile isteye ortalığa çıkıyor artık. Bize “benlik inşası” garabetini paketleyip sunan modern dünya, biz benliğimizi inşa ettiğimizi sandıkça, bizim üzerimize beton dökmeye devam ediyor.
Sosyal medya ve “bizim büyük deliliğimiz” örnekleri elbette oldukça çok. Delilik oranının daha az olmasını beklediğimiz entelektüel ortam ise, tam tersine, delirmemizin en nadide örneklerinin verildiği alan. 140 karaktere sığdırılmış bir edebiyat ortamımız var artık! Eserlerin ve yazarların garip bir şekilde metalaştırılıp, modern benliklerimizde birer süs olarak yer edindiği bir çağdayız. (Metafor yapıyorum sanıyorsanız, üzülerek söylemeyelim ki, yanılıyorsunuz. Yoksa “Tutunamayanlar Yüzüğü”nü görmediniz mi hala?)
724 sayfa olan Tutunamayanlar romanını “okuyan” kaç kişi vardır acaba?
“Küçük burjuva” olabilme hayaliyle her şeyi metalaştıran, metalaştırmakla kalmayıp bunun üzerinden de bir benlik inşa eden modern insanları (başta “yarı aydın” takımı olmak üzere) en çok eleştiren yazarların başında gelir Oğuz Atay. Tehlikeli Oyunlar romanında “Ve önce kelime vardı; sen, önce vitrin vardı dedin. Ben konuşurken vitrini seyretme cüretini gösterdin.” diyerek görselliğin ve görünürlüğün zaferini ironik bir dille anlatan Atay, ya bu günleri görseydi ne derdi? Artık vitrin de yok, önce “vitrindekiler” var!
Sosyal medyada günde binlerce defa ve anlamından kopuk olarak paylaşılan Oğuz Atay alıntıları, kitap-kahve romantizmleri, “Olric” fantezileri… Tüm bunlar yetmiyor gibi Oğuz Atay’lı yüzükler, çantalar, tişörtler… İkinci baskısını ancak 12 sene sonra yapabilme talihsizliğini yaşayan bir roman, neden bu kadar çok baskı yapıyor birdenbire? Korsan kitap tezgâhlarının dahi vazgeçilmezleri arasına nasıl giriveriyor? (Okunduğu için değil elbette; modern benliğini yaratan(!) insanlar tarafından bir fetişizim aracı edilerek tüketilip, “varolmanın dayanılmaz hazzı”na erişebilmek için!)
Bu akıl tutulması hali sadece kitaplar üzerinden gitse, yine bir nebze bu deliliği görmezden gelerek ergenlik döneminden kurtulacağımızı düşünebiliriz. Fakat bu durum öyle bir sınır tanımaz hale geliyor ki, Oğuz Atay’ı mezarında bile rahat bırakmıyorlar! Mezarı başında durup Tutunamayanlar okurken fotoğraf çektirenler mi dersiniz, ölüm yıldönümünde küçük not kağıtlarına bir şeyler yazıp mezarına bırakanlar mı… Modern insanın deliliği, artık insanları mezarlarında da rahat bırakmıyor. İş, çıldırmanın üzerinde bir seviye; kimseler kusura bakmasın ama düpedüz bir sapkınlık bu.
Kendisini eleştiren yazarı okumadan severek, kendi hakkını kendi veren okur!
Enis Batur, 90’lı yılların sonuna geldiğimizde, “Keyif Tutsağı” okurların peydah olduğundan üzülerek dem vuruyordu. O zamanların keyif düşkünü küçük burjuva (sözde) entelektüel insanları, şimdi “tweet düşkünü” oluverdiler. Sadece edebiyatı değil, maddi manevi tüm kutsal değerleri hiçe saymak pahasına hem de…
Onlardan ricam şudur ki, lütfen Oğuz Atay’ın, Sabahattin Ali’nin, Yusuf Atılgan’ın ve tüm yazarlık hayatlarını modern/aydın takımını eleştirmekle (yani sizi!) geçiren yazarların peşini bırakın. Mümkünse, hiç kitap okumayın. Kitaplarla ilgili hiçbir şeyi merak etmeyin. Halkımız hala hepinizden daha iyi, daha kuvvetli, daha irfan sahibi okurlar olarak zaten nefes aldırıyor bize. Tam, yarım ya da çeyrek aydın istemiyoruz daha fazla…
http://haber.star.com.tr/sanat/tutunamayanlari-anlayamayanlar/haber-992788
“Karanlık noktası olmayan bir hikâyenin ömrü, eğer son cümlesine kadar tahammül edilebilirse, ancak bir okumalıktır.” syf.98
Yine bir tevafuğun ucunda geziniyor gönlüm. Güzel düşen tevafuklar kaldırıyor bizi gökyüzüne! Bir kitabın sonsözü oldu mu diğer kitaba önsözü. (Önsezi daha şiirsel duruyor sevgili okuyucu farkındayım, fakat yaşadığımız; dünya.)
Sevgilim olsa, Onu çok severdim. Çok seversem, Çok sevgilim de olabilirdi. Sevgililer Sevgiler.
&Öykü Yapım Çalışmaları
İsmail Kara - "ARAMAKLA BULUNMAZ VE FAKAT BULUNLAR ANCAK ARAYANLARDIR" | 11 Aralık 2001, Kadir Gecesi
Geçen Cuma günü (7 Aralık 2001) iftarı Çamlıbel Matbaası’nda Osman Kâhya ağabeyin mütevazı fakat güzel sofrasında yaptık. İftarın sonlarına doğru ağır bir rahatsızlığa yakalandığını duyduğum ciltçi Ahmet Başoğlu’nun yani bir kitabıma ad olan “Şeyh Efendi’nin rüyası”nın son ravisinin sıhhatini sordum. Hastalığının seyri hakkında biraz bilgi verdi: Yemek borusu kanseri, Bakırköy Devlet Hastahanesi’nde yatıyor, durumu ciddi, katı yemek yiyemiyor, ayağa kalkamıyor ama her zamanki cesareti ve yılmazlığıyla “bunu da yeneceğim” diyormuş. Sonra nerede ise yarım saat Ahmet ağabeyin renkli, uçarı, yılmaz, kayıt tanımaz, bazen çekilmez menakıbı üzerine konuştuk, gülüştük. Sofradakilerin hepsi onu tanıyor.
Kalkacağımız sıra Osman ağabey telefonla birini aradı. Gelen haber Ahmet Başoğlu’nun yarım saat önce Hakk’a yürüdüğü idi. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Biz Ahmet ağabeyi çekiştirirken meğer o yola revan olmuş.
Çıkarken Osman ağabeye cenazenin nereden kalkacağını öğrenirse bana da bildirmesini söylemiştim. Akşam telefon etmiş: Cumartesi günü, ikindiden sonra Kadıköy Söğütlüçeşme Camii’nden kalkacak... Sabahleyin Beşiktaş’a geçtim. IRCICA’ya uğradım, oradan da İstanbul Araştırmaları Merkezi’ne, Ahmet Tabakoğlu’na selâm vermeye gittim. Erken çıkacak ve ikindiye Söğütlüçeşme’ye, Ahmet ağabeyin uzun yolculuğun eşiğindeki merasimine, duasına yetişecektim. Çıktım da. Fakat sert bir hava, rüzgâr ve yağmur, kötü bir trafik... Üsküdar’a geçtiğimde cenazeye yetişemiyeceğim belli olmuştu. Akşam Acbadem’de oturan halazâdemin iftarına davetli idim. Güllaçı Kanaat Lokantası’ndan alayım, Fakülte’ye gidip Hilafet Risâleleri üzerinde biraz çalışayım, sonra da iftara yakın giderim dedim.
Kanaat’a girdiğimde lokantanın üçüncü kuşak sahiplerinden Murat bey (Kargılı) yanıma geldi ve Ayşe Şasa Hanım’ın içerde olduğunu söyledi. Beni kapıdan girerken görmüşler. İçeri gittim ki masada oturuyor. Rizeli delişmen ve garip bir dervişin cenazesine yetişme şansımın kaybolduğu bir hengâmede, güllaçın izinde bir başka garip ve muzdarip dervişle karşılaşmıştım. Bir zamandır hastalığının tekrar nüksettiğini biliyordum. Telefonlarında bahsediyordu. Ağır bir grip de üzerine gelince birkaç gün hastahaneye bile yatmıştı. Sigarayı bırakmış… Doğrusu günde birkaç paketi deviren biri için büyük bir başarı, bir nimet. Bunu Allah’ın bir lütfu olarak görüyor. Bir nefret gelivermiş sigaradan... Ben ise arasıra eski dostu sigarayı hatırlamasını, yoksa vefasızlık olacağını söylüyor, telefonda gülüşüyorduk.
O gün hava çok soğuk olmasına rağmen bir nefes almak için taksiye binip kendisini Kanaat’a atıvermiş. İlk defa kendisini başı açık görüyorum. Tanıdığımda başını örtmüştü ve hep siyah başörtüsü takardı. Birkaç zamandır arasıra başını açıyormuş. Sebebini şöyle anlattı, daha doğrusu bir arkadaşının kendisine yaptığı yorumu doğru bulmuş, onu aktardı: Cumhuriyetin okumuş yazmış kadın erkek laik aydınlarının dinle irtibatları sadece cenaze namazında tezahür ettiği için başörtüsü, hele siyah başörtüsü onlara sadece cenazeyi ve ölümü hatırlatıyormuş, bundan da farkında olarak olmayarak büyük bir ürküntü ve dehşet duyuyorlarmış. Kendisine uzak durmalarının sebebi de bu imiş. Bu değerlendirmeye kendi tecrübelerini de katarak hak vermiş...
Benim için inanılası tarafı olmayan uzak ve kurgusal bir yorum fakat düşününce insanın kısmen hak veresi gelmiyor da değil.
Öteden beriden konuştuk. Konuşmaya teşne bir halde idi, her zamanki gibi. Vicahen veya daha ziyade telefonda konuşmayı zaten yıllardır bir terapi olarak kullanıyor. Sinemaya da uyarlanan “gramofon avrat” başlığından bir ironi de çıkarmıştı; “telefon avrat”. Laf döndü dolaştı, zaman zaman bölük pörçük dinlediğim kendi hikâyesine, uzun ve dolambaçlı hikâyesinin en önemli kısmına geldi. Ben de açılsın, rahatlasın diye sorular sordum, sohbeti koyulaştırdım. Nasıl olsa Murat bey bizi çaysız bırakmıyor, arasıra da tatlısız… Fırsat buldukça gelip yanımıza da ilişiyor.
Hidayetinin aşamaları şöyle gelişmiş Ayşe hanımın:
18 yaşından itibaren tanıdığı ve giderek daha fazla fikirlerine, heyecanlarına katıldığı Kemal Tahir vefat edince evine rahatlıkla girip çıktığı, heyecanlı ve bereketli konuşmalarından feyiz aldığı, şifa bulduğu bir yakınını, bir hocasını, bir ana menbaını kaybetmişti. (Kemal Tahir’in ilk tanıştıkları günlerde kendisine söylediği sözleri her zamanki gibi o gün de hatırladı: “Maskaralık ve şaklabanlık yaptığın müddetçe seni baştacı ederler fakat ciddi ve sahici bir şey yaparsan, yapmaya teşebbüs edersen kimse yüzüne bakmaz ve ilgilenmez. Dahası husumet beslerler. Onun için yolunu şimdiden seç”). Etrafında Halit Refiğ başta olmak üzere fikrî endişeleri de olan sinema sanatçıları, rejisörler, senaristlerden oluşan çokça insan vardı. Fakat şu veya bu ölçüde Kemal Tahir’i ikame edecek birini bulmalıydı.
Uzun Yol
Bir ara Şerif Mardın hoca olabilir diye düşündü içinden. Tanışıyorlardı da. Gitti, birçok defa gitti, konuştu, dertleşti, endişelerini paylaştı. Kemal Tahir kadar coşkun, kıvrak, hareketli ve derin olmasa da kendi hikâyesinin de içinde yer aldığı modern dünya, yeni Türk düşüncesinin tıkanıklıkları, ana hatları ve renkleri, cumhuriyet aydınlarının tabiatı ve açmazları üzerine çok şeyler öğrendi ondan. Bir gün Şerif Mardin, Kuhn’un, 1982 yılında Türkçeye de tercüme edilen Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabını ona tavsiye etti. Hemen edindi ve okudu. Bir iki asırdır müslüman Türk aydınlarını derinden etkileyen modern Batı biliminin, o devâsa ve büyüleyici alanın ne kadar ideolojik bir çerçeve olduğunu görmekten hem çok etkilendi ve sarsıldı hem de yeni yollar aramanın ve farklı dertler edinmenin ipuçlarını yakalar gibi oldu.
İçinde bir ürperti, yarım bir ferahlık… Hayata bağlanmak için yeni fakat flu bir kapı. Yoksa yeni bir korku mu?
Yıl 1980. Şerif Mardin’in bakması ve karıştırması için verdiği kitap katalogları arasında hiç tanımadığı bir isim ve onun tanımadığı bir eserinin İngilizce tercümesi hep dikkatini çekiyormuş. Adeta bir saplantı. Sanki yıllardır aradığı büyük hazinelerden birinin şifresi yahut çileden çıkarıcı hastalıklarının şifa kaynağı o zatta ve o kitapta imiş.
Ismarlıyor gelmiyor, bir daha ısmarlıyor yine gelmiyor… Nihayet bir gün bereket yüzünü gösteriyor, rahmet yağıyor… O zât İbn Arabî, kitap da Fusûsu’l-Hikem’in İngilizce güzel bir tercümesi… Gömülüyor kitaba. Dilini ve şifrelerini çözmek için bir defa okumak yetmiyor. Nereden yetsin! Kime yetmiş ki! Okudukça mânevi dünyası yükseliyor, hastalığı geriliyor. Kemal Tahir’in yıllar önce gerçek ve gerçeklik üzerine söylediklerine çok yakın unsurlara rastlaması onu ayrıca memnun ediyor. Üstadın tecelliyat bahsinde anlattıklarıyla Kemal Tahir arasında irtibatlar kuruyor kendince. Ayşe Hanım’ın söylediğinin nerede ise aynısını Cemil Meriç Bu Ülke’de Kemal Tahir’le ilgili yazısına epigram olarak koymuş, oradan aktarıyorum:
“Gerçek kendisini zor teslim eder, çünkü canlıdır, değişkendir. Canlı ve değişken olduğu için de bir kere teslim alınınca sürgit elimizde kalmaz. Bu sebeple gerçekle girişilecek savaşın sonu yoktur. Bu savaşın zaferi sürekliliğindedir”.
Ardından dünyadaki İbn Arabî dernekleriyle irtibata geçiyor, yazışıyor, kitaplar, broşürler, dua mecmuaları ediniyor.
Şifa, bereket, rahmet ziyadeleşiyor.
Yıl 1988. Bir gün Türkân Şoray’ın eski eşi tiyatro sanatçısı Cihan Ünal kendisini ziyarete gelmiş. Elinde kendilerinin doldurduğu bir şiir kaseti. Kasetteki şiirlerden biri de “Mataramda Tuzlu Su”. Dinlemişler. O bu şiire ziyadesiyle “takılmış”, meftun olmuş, çok yakın bulmuş kendisine; kendi dertlerine, sıkıntılarına... Heyecan ve hayretle “kimin bu şiir?” diye sormuş. Cevap hiç tanımadığı bir isim: İsmet Özel.
West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Beyazların yöresinde nasibim kalmadı
yerlilerin topraklarına karşı suç işledim
zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
uyruklarım içinde uygunsuz biriyim
vahşetim
beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı
kendime dünyada bir
acı kök tadı seçtim
yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim....
Yakın takibe almış İsmet Özel’i. Kendisine bu kadar ortadan ve direkt hitap eden, esrarına bu kadar aşina ve vâkıf zat kimdi? O yılın Nisanında yayınlanan Waldo Sen Neden Burada Değilsin?kitabına rastlayınca hemen satın almış ve bir solukta okumuş. Tanıdıklarına, görüştüklerine onu hararetle tavsiye ediyor, bir kısmına kendisi alıp veriyor… Bu kitap sadece İsmet Özel’in değil kendisinin ve döneminin de hikâyesi! Hem de en derinden...
Artık İsmet Özel’i bir an önce bulmalı ve konuşmalı, dertleşmeli idi. Sormuş soruşturmuş, telefon rehberlerine sarılmış... Koyu bir sessizlik. Bir ahbabı, “o bilebilir” deyince Sezai Karakoç’u bile aramış. Soğuk bir cevap: “Burda öyle biri yok”. “Bilinmeyen telefonlar”dan sormuş. Araya taraya bir İsmet Özel bulmuşlar ona. Fakat karşısına çıkan aynı ad ve soyadlı bir yüzbaşı; ne şairlikle alakası var, ne Waldo ile.
Nihayet buluyor… Ne denilmiş: “Aramakla bulunmaz ve fakat bulanlar ancak arayanlardır”. İlk telefon görüşmelerinde kendisini takdim edince öbür uçtaki İsmet Özel, “adınızı biliyorum, askerde iken Yılmaz Güney sizden de bahsederdi” demiş. Bundan daha alâ ne olabilir? Mesleğinden, sinema üzerinden bir tanışıklık. Âşinalık…
Bir gün Gayrettepe’deki fildişi kulede kapının zili çalıvermiş; açıyor ki İsmet Özel, elindeki zarfta kendi kitapları, mütebessim yanık bir çehre. Oturmuş uzun uzun konuşmuşlar; sorular, sorular, sorular... Büyük şairin sabırla ve heyecanla meselelerine eğilmesi yeni bir sayfa açmış önüne. Ondan sonra hep konuşmuşlar.
Ara not: Mustafa Kutlu’yu ve beni Ayşe hanımla, ardından Bülent Oran beyle tanıştıran da İsmet Özel oldu. Bir müddet sadece telefonla görüştük. Yüzyüze mülaki olduktan sonra telefon trafiği daha da ziyadeleşti. Bazan günde birkaç defa… Mustafa Kutlu onu Dergâh dergisinin düzenli yazarı haline de getiriyor. Yazılarının üst başlığı daha sonra kitabının da adı olacak: Yeşilçam Günlüğü. Sinema ağırlıklı yazılar konuşma ve görüşme imkânlarını, bahanelerini artırıyor. Bülent beyle birlikte Dergâh Yayınları’na gelip gidişlerini de…
İbn Arabî’nin eserleri onu tasavvufî bir arayışa da sevk ediyor. Bu meseleleri daha derinden kavramak için bir tarikata mı kapılanmalıydı? Bu vadide kısmeti var mı idi acaba? Sinemacı arkadaşı Tuncay Bey vasıtasıyla tanıştığı, o yıllarda Fatih’te mütevazi fakat düzenli bir büroda grafik tasarımı, kapak, ilan işleriyle uğraşan sinema heveslisi Özkul Eren’e hissiyatını açıyor. O da Esat Coşan merhum’a anlatıyor. “Bizleri seven bizdendir” diyerek görüşmeden ona zikir dersi gönderiyor. İbn Arabî ve vahdet-i vücud ilgisi arttıkça Özkul onu vahdet-i vücut üzerine doktora çalışması yapmakta olan Mahmut Erol Kılıç’la tanıştırıyor. Sohbetler fena değil fakat Mahmut Erol onu bir dergâha tevcih etmek konusunda ağır ve mütereddit davranıyor. Ayşe Hanım’a göre işi yokuşa sürüyor. Nihayet sigara içmesini de zikrederek Karagümrük Cerrahî Tekkesi’ne gitmesinin uygun olacağını söylüyor. Başından mı atıyor acaba?
Tekke Kapısı
Tekkeye gidip gelen Fatih adlı genç bir delikanlının delâletiyle âsitaneden içeri adımını atıyor. Elbette şeyhefendinin huzuruna çıkılacak. Merhum Sefer Efendi şöyle bir bakıyor ve “Siz daha önce bir yere intisap etmişsiniz” diyor yavaşça. Ayşe Hanım, Esat Coşan Hoca’nın zikir telkinini kendi ölçülerine göre intisap saymadığı için yok diyor ama şeyh efendi ısrarlı...
Ve Efendi tarafından dervişliğe kabul ediliyor. Lütuf. Engin ve fakat durgun bir deryanın kenarında hissediyor kendisini. Yıllardır anlayamadığı, çözemediği karmaşık, sıkıntılı, hastalıklı şeyler burada mesele bile değildi. Nasıl oluyordu bu? Hangi kılıç mekanizması, hangi güç dışarıda çözülmez kabul edilen bu kördüğümleri bu kadar suhuletle, nerede ise hiçbir çaba sarfetmeden halledebiliyordu? Yoksa bu kapının içinde problemin yeri mi yoktu? Dünya değişmiş, o yüzden meseleler de değişmiş olmalıydı…
Hayat tecrübelerini, sıkıntılarını, hastalıklarını da anlattı kısmen…
Benim zihnim bazı mısralara, beyitlere kayıyor. Önce Yunus, sonra Fuzulî. İki büyük derd-âşina:
Derman arardım derdime Derdim bana derman imiş.
*
Yâ Râb! Belâ-yı aşk ile kıl âşina beni Bir dem belâ-yı aşktan kılma cüdâ beni.
Çocukluğu Yahudi ve Hıristiyan mürebbiyelerin elinde geçmiş, onların fizikî ve ruhî şiddetine maruz kalmıştı. II. Dünya Savaşı’nın Yahudiler üzerindeki derin korku ve ızdırapları, Hıristiyan karamsarlığı bu mürebbiyeler vasıtasıyla ona da intikal etmişti. Özellikle Yahudi mürebbiyelerin hergün radyodan dinleyerek dehşet içinde tekrar ededurdukları Yahudi katliamı, temerküz kampları, toplu mezarlar, ölümler... onda derin izler bırakmış, hayatını kıyametle hayat arasında bir tür kabir hayatına, Cehenneme çevirmişti. Hıristiyan mürebbiyeler ise ailesinden habersiz onu gizlice kiliseye götürmüşler. “Çarmıhtaki İsa” unutamadığı bir sahne... Çatışma, isyan... 30 yaşında iken bütün şiddetiyle yüzyüze geldiği ağır şizofreni rahatsızlığını da öncelikle buna bağlıyordu. Her şey zıddıyla kaimdir derler ya, macerasının cereyanı içinde batı karşıtı bir tavır takınışında da bu kişilere ve onların terbiye tarzına duyduğu husumetin etkisi var: Batılı olan her şeyden nefret...
Bunları bu haliyle Sefer Efendi’ye anlatamazdı tabii. Fakat büyük zat her şeyi biliyormuş gibi bir menkıbe anlatarak onu mezarlıktan, ölüm korkusundan çekip çıkardı: Âlimin biri vefat etmiş zannedilerek defnedilmiş. Mezarlıkta kendine gelince bağırmaya, “beni kurtarın buradan” diye haykırmaya başlamış. Yanındaki mezarda yatan zattan ses gelmiş: “Şu anda gecedir, kimseye ses duyuramazsın, sabah olunca bağırırsın, gelir seni kurtarırlar, merak etme ışıdığı zaman ben sana haber veririm”. Âlim hem sevinmiş hem de şaşırmış; “nereden biliyorsun gece olduğunu?” diye sormuş bir müddet sonra. Komşunun cevabı: “Ben dünyada iken Tebâreke sûresini çok okurdum. Onun için mükâfat olarak geceleri kabrimde kandiller yanar”. Hay Allah… Gün ağardıktan sonra işaret üzerine yeniden başlayan bağırıp çağırmaları gelip geçenlerce duyulmuş ve mezardan çıkarılmış.
Âlim ömrünün geri kalan kısmını Tebâreke (Mülk) sûresinin derin mânalarına vakfetmiş… (Yıllar sonra 2013 senesinde Adalet Çakır hanımefendinin yayına hazırladığı Geydim Hırkayı-Sefer Efendi’nin Sohbetleri’ni kitaplaşmadan önce okurken bu menkıbenin anlatıldığı âna da tesadüf edecektim).
Tekke kapısı aslında bir yolun sonu. Fakat içeriye adım attıktan sonra oradan da uzun bir yol başlıyor.
İşte böyle.
*
Zeyl: 16 Haziran 2014. Telefon sustu bugün, İstanbul’u rahmet bastı. Ölüm de bir yolun sonudur, evet sadece bir yolun. Şimdi Ayşe hanımın önüne uzun, pek uzun yeni bir yol daha açıldı. O yola, yollara alışkındır. Rahmetle git Ayşe hanım, yolun açık olsun.
"Yarı Aydın" üzerine - Oğuz Atay, "Günlük" - 5 Ocak 1975
İlerici, gerici her türlü akımların tekelini ellerinde tutan bir küçük yarı-aydın çetesi, yıllardır kendini yenileme gereğini duymadığı için bugün artık yerini kaybetmemek için ancak bezirgân oyunlarıyla ayakta durmaya çalışmaktadır. Yıllardır halkı ve aydın potansiyelini hor gördüğü için kendini geliştirmek için parmağını oynatmamıştır. Bugün haksız olarak gaspettikleri yerler gerçek sahiplerini beklemektedir. Halkın evrensel ruhuna inanan, onu derinliğine tanımaya çalışan gerçek bir aydın topluluğu bu kültür gangsterlerinin yerini almazsa toplumun, çağın çok gerisinde kalacaktır Türk edebiyatı.
Birbirlerine ödül dağıtan, oyunun kurallarını bozmaya cesaret edemeyen bu kuru kalabalık aslında tek bir kütledir; ilericilik-gericilik kavgası görünüşte bir çekişmedir. İlericiler, yerlerinde kalmak için değil namuslu bir sosyalistin, sahtekâr bir bezirgânın yapmayacağı oyunlarla uğraşırlar, kendilerini övenlere pay verirler. Ne yazık ki halkın değerlerine sahip çıkmaya çalışanlar da -kendilerine bir isim vermedikleri halde- gerici ya da sağcı denilen ve orta çağın karanlığında yaşayan zavallılardır. Sanat sanat içindir- sanat toplum içindir kısır çekişmesine karşı sanat insan içindir parolasıyla çıktıkları halde insanın, gerçek insanın farkında değillerdir. Gerçekten “korkak bir karanlık içinde”dirler. Yaşamaktan, eğlenmekten korkarlar. İnsanı, özellikle kadını tanımaktan korkarlar. Dünya nimetlerini çağ dışı boş inançlar yüzünden teperler. Aslında bir ruh hastasının tepkisidir bu; daha doğrusu reddettikleri nimetlere kapılmaktan korkan bozuk ruhların tepkisidir bu. Bu yüzden sosyalizmi ahlâksızlık sanırlar, bu yüzden emperyalizm ile sosyalizmi birbirine karıştırırlar. Allah için bazı sosyalistlerimiz de özel yaşantılarıyla onlara hak verdirecek durumdadırlar. Bir sosyalist eleştirmenimizin dediği gibi “Türk solu geç kalkar, çünkü bir gece önce sabaha kadar içmiştir.”
Bu insanlardan Türk halkı artık bir şey beklememeli. Üç kağıtçılıkla ne devrim olur, ne de ümmeti İslâm kurtulur. Bunlar “çürüyen et, dökülen diş” gibidirler. Bayrak yaptıkları inançlarına rağmen, aslında inançsızdırlar. Kim hangi kapıdan ekmek yiyorsa, o kapının kulluğunu etmektedir. Bunlar Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasının kötü bölümü olan kapıkulu kurumunun temsilcileridir. Kendilerine karşı çıkılmasını, haksız yere işgal ettikleri görüşlere karşı hakaret sayarlar. Kendini sosyalist sayan biri, suçunu ortaya dökeni halk düşmanı olarak suçlayarak yavuz hırsızlık oynar. Kendini kapitalist olarak ilân eden birinin serveti, fabrikası yoksa böyle birine herkes güler; haydi ordan çulsuz derler, züğürt kapitalist olur mu? Nedense kendisini sosyalist sayanlardan kimse ehliyet sormamaktadır. Olsa olsa “sosyalizme sempati duyan” yani özel deyimiyle “sempatizan” sayılması gerekenler ortalığı kasıp kavurmaktadırlar. Sonra solda ve sağda hayli kalabalık olan bu çıkarcı zümre, bütün gösterişine rağmen kim parayı bastırırsa ona hizmet etmektedir. Ele güne karşı, hele sağcılara karşı ayıp olmasın diye de kabahatlar örtbas ediliyor. Kol kırılır yen içinde. Artık her yerde, hangi kampın adamı olurlarsa olsunlar bunları teşhir etmenin, önce halka örnek olabilmek için aydının kendisiyle hesaplaşma vakti gelmiştir. Yazarlar da romanında hikâyesinde şiirinde bu hesaplaşmaya girişmelidir. Kendinden korkanlara bir diyeceğimiz yok tabii.
"Yarı Münevver" - Sabahattin Ali ("Yurt ve Dünya, 23. sayı, Haziran 1943)
Bizde birkaç sahifeden fazla yazı okumaya tahammülü olmayan bir “yarı münevver” zümresi vardır. Bunlar ruhları hasta, iradeleri gevşek, kafalarını bir nokta üzerinde uzunca bir zaman tutmak kabiliyetinden mahrum birtakım psikopatlardır. Bu tip insanların kafası hayatın bütün ciddi meseleleriyle alâkalarını kaybettiği için hiçbir şey onları sahiden sarsmaz. Bir çocuk tecessüsü (görme, anlama merakı) ile her şeye şöyle bir dokunurlar ve derhal daha ne olduğunu anlamadan bırakırlar... Kütleşmiş ve hassaslığını kaybetmiş alâkalarını bir an önce uyandırmak için daima başka şeylere muhtaçtırlar. Konuşmaları bile böyledir. Fevkâlade merakla sordukları bir şeyin cevabını dinlerken zihinleri avuçları içinden gidiverir, daha siz üçüncü cümleyi söylemeden o, mevzunuzdan şaşılacak kadar uzaklardadır. Ne dediğinizin farkında bile olmadan size, bütün o zavallı saflığı ile, kendisine yeni hediye edilen bir tablodan, dün falanca ile ettiği kavgadan veya maaşına hâlâ zam yapılmadığından bahsediverir. Ömürlerinde asla bir fikir sahibi olmayacak kadar ruhları tembeldir, Bugün şu fikir, yarın öteki fikir kırpıntısını beraberlerinde gezdirmek suretiyle münevver insan olduklarını kendilerini isbata kalkarlar. On dakika içinde maddi ve manevi her çeşitten en aşağı on mevzua dokunup geçtiklerini görmek insana adeta dehşet verir. Bir meseleyi başından alıp sonuna kadar götüremeyecek derecede uyuşuk oldukları ve “ideophobie” diyebileceğimiz bir nevi “fikri faaliyetten korkma” illetine tutulmuş bulundukları için yanlarında her hâdise hakkında hazır bir hüküm reçetesi taşırlar... Bahis mevzuu olan birçok meseleler için düşünmeye lüzum kalmadan ortaya sürülebilecek selahiyetli kararları vardır ve bunlar üzerinde asla münakaşa kabul etmezler. Her türlü itirazı, yine dağarcıkta hazır olarak bulundukları bir bayat nükte, istihfaf (küçümseme) dolu bir hayret pozu ile önlerler. “Yarı münevverler” arasında salgın bir halde bulunan bu hastalığıın malûllerine her zaman, her yerde rastlarız. Öylelerini görürsünüz ki, rikkat uyandıracak kadar samimi, rahat; karşısındakine önünü ilikletecek kadar az mütevazı tavırlarla, meselâ bir romancının yanına sokulurlar, ellerini onu himaye ve siyanetleri (koruma) altına alır gibi omzuna korlar, “Kardeşim, hikâyelerini çok beğeniyorum!.. Fakat ne diye romana başladın? Romanda muvaffak olamıyorsun... Tekrar hikâyeye geri dön!” derler. Romancı bu irşadlara (doğru yolu gösterme) tabii teşekkür eder, fakat aradan birkaç gün gibi az bir zaman geçince herhangi bir romanındaki bir kahramanın herhangi bir hareketi hakkında onunla konuşmaya kalkar, o zaman iki gün evvelki sözlerini pek çabuk unutan hazin dost: “Ha, vallahi ben senin o romanını aldım, ama daha okumadım” veya “Kusura bakma kardeşim, sen o romanı bana vermişsin ama, falanca aldı, bir daha da getirmedi” der ve birkaç gün fasıla ile o muharririn romanlarının hiçbirini okumadığını meydana vuruverir. O zaman bu hazin dostun neden hikâye yazmayı tavsiye ettiğini düşünürüz: Nasılsa tatlı canını sıkıntıya sokmuş, şundan bundan, şu veya bu yazarın adını duyduğu için birkaç kısa hikâye okumuştur. Bu yazılar hakkında, yine bundan şundan duyduğu şeylere dayanarak muharrir hakkında belki de müspet bir hüküm vermiştir. Ve büyük bir teveccüh göstererek onu okumanın bir münevver için lazım olduğuna kanidir. Fakat psikopatlığı beş on sahifelik hikâyelerden daha uzununu okumadına imkân vermediği için daha uzun şeyler yazılmasına muhaliftir. Bu mesele üzerinde kendisiyle biraz daha açık konuşacak olsanız derhal saygısızlığı ele alarak: “Kardeşim, ne yapayım, kitabını aldım, baştan beş on sahife okudum, beni sıktı. Demek kendini okutamıyorsun, kabahat sende!” diyecektir. Onun için sözü kısa kesmek daha iyi olur. Bu gibiler arasında yazı yazmaya merakı olanlar da vardır. Ellerine kalem, önlerine kağıt alıp saatlerce, günlerce, senelerce oturup düşünmeyi akıllarına getiremeyecekleri için, şöyle ayda yılda bir iki, üç sahife keramet yumurtlarlar. Kesik kesik cümleler, sık sık değişen ibarelerle bir düşünceden öbürüne atlarlar. Hattâ daha çok mizaçlarına uyduğu için şiir yazmayı tercih ederler. Bir esrar perdesi arkasına saklanmış muazzam bir hiçlikten başka bir şey olmayan manzumeleri vardır. Kendilerine benzeyenler arasında sadık takdirkârlar bulurlar. Karanlık boşluklarının içinde dünyalar saklı olduğunu zannettirecek mühim edalar takınırlar. Herhangi bir gün, herhangi bir sebeple manâsı anlaşılır, alelâde bir şey yazmaya mecbur olacakları zamana kadar acizlerini, zavallı boşluklarını belli etmemeye muvaffak oldukları da vakidir.
Oğuz Atay‘ın bir mühendislik yayını olan Teknik Güç dergisinin 1 Ekim 1972 tarihli sayısında, “Başka çalışmalarıyla ün kazanmış arkadaşlarımız” bölümünde yazdığı yazı:
“Yazdığım ilk kitabın adı “Topoğrafya“dır. Sonra “Tutunamayanlar” romanını yazdım. Edebiyatçılar, vitrinlerde ilk kitabımı gördükleri zaman çok gülüyorlar; akademideki bazı hocalar da roman yazdığımı duyunca, acıma duygularını (buna biraz istihza da karışıyor) gizleyemiyorlar.
“Tutunamayanlar”ı 1968’de yazmaya başladım ve bir yılda bitirdim. Romanın başlıca kahramanları nedense mühendistir, hem de inşaat mühendisi. Ve nedense mühendis oldukları halde tutunamamışlardır. Kitabı, 1969’da, birçok bölümünü değiştirerek, çıkararak ya da yeni bölümler ekleyerek baştan yazdım. 1970 TRT yarışmasına gönderdim ve başarı ödülü aldım. Bugün, romanın kahramanlarından ayrılarak, tutunmaya başladığımı söyleyenler var. Oysa, kitabımı bastırmak için, bir yıl kadar, teksir olarak 500 sayfaya yakın ağır bir kütleyi (kitap olarak 663 sayfa) Babıâli yokuşunda dolaştırdım durdum. “Tutunamayanlar“ı yayımlamakla inşaat mühendisleri topluluğuna ne gibi bir hizmette bulunduğumu bilemiyorum; fakat, eleştirmenler topluluğunun başına oldukça büyük bir dert açtığımı sanıyorum. Kitabı iyi ya da kötü bulduklarını bilmiyorum; fakat, günlük bunca endişe içinde, sonuna kadar okumanın zorluğunda birleştiklerini sanıyorum. Kitabın alaycı bir dille yazıldığı ve çok karamsar olduğu söyleniyor. Ben sanıldığı kadar karamsar değilim; sayfaları şöyle bir karıştıranların dedikodularına kulak verilmeden okunursa, romanım hakkında başka türlü düşünüleceğine güveniyorum.
Okuyucunun “Tutunamayanlar“ı, başka romanlarımızdan oldukça farklı bulacağını sanıyorum; fakat, bu işten anlayanların, romanı, ilk çalışmam olan “Topoğrafya” ile karıştırmayacaklarına da inanıyorum. Mühendis arkadaşlarımın çoğu, bir roman olduğu halde ikinci kitabımı oldukça ilgiyle karşıladılar. Her ne kadar birinci ciltteki “Hayatın Koordinatları” nazariyemin yalnızca mühendislerce anlaşılacağı ileri sürülüyorsa da, ben orta derecede bir lise matematiğiyle bunun anlaşılacağına güveniyorum. Belki de ortaöğrenimdeki eğitim aksaklıkları ve yazarların genellikle orta ikiden sonra matematikten ikmale kalmaları gibi nedenlerin de bunda payı vardır. Romanda ayrıca “insan” denilen ve ülkemizin çeşitli güçlükleri yüzünden kendisine bir türlü gerçek anlamıyla yaklaşamadığımız bir garip yaratıkla da uğraşılmaktadır; onun, hoyrat ellerde bir kukla durumuna indirgenmesine karşı çıkılmaktadır. “Tutunamayanlar”ın da garip yaratıklar olmakla birlikte herkes kadar saygıdeğer olduğuna inanıyorum. Personel Kanununun güçlükleriyle savaşan arkadaşlarımın özellikle bu dönemde kitabın kahramanlarına ilgi göstereceğini sanıyorum.
Karşılaştığım bütün güçlükleri gözönünde tutmakla birlikte bir roman daha yazmaktan kendimi alamadım. “Tehlikeli Oyunlar” sanıyorum 1973’ün ilk aylarında yayımlanacak. Gene oldukça uzun ve gene tutunamayanların maceralarıyla ilgili. Yalnız, romanın kahramanı bir mühendis değil. (Dedikodulara son vermek için bu noktaya özellikle dikkat ettim.) Bugünlerde ayrıca hikaye yazmaya başladım. (Biri yayımlandı.) Çalışmalarımı sürdürmek istiyorum.
İlk gençlik yıllarımda roman yazmanın dehşetli bir iş olduğunu düşünürdüm, bugün sadece yorucu bir iş olduğunu biliyorum. Ben, belki de büyük bir bilim adamı olmak isterdim.. Büyük bir bilim olduğuna inandığım profesör bir arkadaşım da, romancı olmak isterdim diyor; anlaşamıyoruz. Olduğundan başka türlü olmak isteyenlerin ülkesinde yaşıyoruz. Bu durumun da içinden çıkacağımıza güveniyorum. Bu konuda şöyle düşünüyorum (Tutunamayanlar, sayfa 213 – 214);
“Kaç yıl sonra başlayacağını henüz bilim adamlarımızın kesinlikle tespit edemediği Tunç devri, halkımız için bir altın devri olacaktır. Herkes istediği mesleği seçecektir. Ressam olmak isteyenler reklamcı, yazar olmak isteyenler mühendis, mimar olmak isteyenler iktisatçı, meyhaneci olmak isteyenler hukukçu, hukukçu olmak isteyenler tezgahtar, adam olmak isteyenler uşak ve dilediği gibi yaşamak isteyenler rezil olmayacaklardır.”
Mühendis olduğuma da seviniyorum ayrıca. Başka meslek seçemezdim heralde.”
Fakat müzeyyen bu derin bir tutku kitabi nasil bir kitapti tavsiye eder misin?
Elbette, elbette okuyunuz...
Sadece bir dergide bir öyküsü yayımlanmış olan Bandini, kendisini dünyanın en büyük yazarı sanıyor, sanki tüm dünya durmuş da onun öyküsünü okuyordu! (Bu duyguyu anlayabiliyordum; Varlık dergisinde ilk öyküm yayımlandığı zaman, sanki Nobel almış gibi yürümüştüm ben de sokaklarda…) Hâlbuki elinde öyküsünün yayımlandığı edebiyat dergisinden bir sürü nüsha, herkese imzalayıp hediye ediyordu zorla Bandini. Lakin bu “kendini beğenmiş” hal içerisinde, bir yandan da oldukça kendi halinde garibanın biriydi bizim Arturo. Beş parasız, sınıfsal ve sosyolojik çelişkiler içinde boğuşup duran bir yazar adayı; ne acı ama…