pişmanlıklarımın tamamı tarihimin serüvenlerini reddedip eve geri dönmekten sanki.*

Kiana Khansmith
Xuebing Du

★

Kaledo Art

Discoholic 🪩
h
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
dirt enthusiast
No title available

Origami Around
Alisa U Zemlji Chuda
will byers stan first human second
he wasn't even looking at me and he found me
taylor price
Show & Tell

pixel skylines
No title available
Sade Olutola
Not today Justin
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year

seen from United States
seen from Finland

seen from United States

seen from Malaysia

seen from United States

seen from United States
seen from Canada

seen from United Kingdom
seen from Argentina

seen from T1

seen from Spain

seen from United Kingdom
seen from United States
seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Türkiye
seen from Spain

seen from United States
@dutmevsimi
pişmanlıklarımın tamamı tarihimin serüvenlerini reddedip eve geri dönmekten sanki.*
titreme nöbetlerimden biriyle uyanıp balkonda yitirdiklerimi ve yitireceklerimi ve yitirmeye yatkınlığımı düşünerek sigara içiyorken telefonum çalıyor.
saat 03:41
beklentisiz ve biraz isteksiz açıyorum. ihtimallerin olumlu veya olumsuz yüzdelerini uzun uzun düşünerek yazdığım ispanyolca kelimelerle dolu histerik mektuplar ilkyazda kaldı. durgun bir selamlaşma. saat 03:44. sakinliğim çıldırtıyor. telefonun diğer ucundan gördüğü rüyayı tedirgin bir şekilde anlatıyor olan ses. bu ses.. tanrım, daha uzun yaşayası geliyor insanın. tüm inovatif anarşist fikirleri kenara bırakıp bir şeylere inanası geliyor. idealist bir kadın için nasıl hercai kamaşmalar, günlük gazete ruh halim ve ben balkondaki sandalyeye yığılmış sigara içiyorken her şey anın içinde başlayıp anın içinde bitiyor. sağlığım için endişelendiğini, daha yaşımın çok genç olduğunu, gördüğü rüyanın vurucu tesirini, lütfen ama lütfen bu konuda hassas olmam gerektiğini ve daha birçok ilgilenmediğim, ilgilenmeyeceğim, hiç ilgilendirici olmayan... kesin bir tavırla teşekkür ediyorum, artık susması gerektiğini anlıyor -konuşması gereken ne çok anda sustu oysa, ne çok anda- iyi geceler dileyip veda ediyor. uykulu sesi samimi. müziğin tılsımlı tesiriyle tüm sınırlarımı unutup zihnimden bağımsız şekilde dans ediyor olduğum o akşam.. benliğim sızlıyor. radyoyu kısıp... radyoyu kıstığında.. geçen konuşma. kesik kesik. buğulu. gözlerim boynuna takılıyor. -teninin insanı yaşama cesaretlendirdiğini düşünüyorum. tenini düşünüyorum, varoluşunda yaşamı tutunulabilir kılan bir şeylere olduğunu, o tutunabilirlikte ankarayı ne kadar daha soluyabileceğimi... yalnız ve yitik akşamüstlerinde son sigaramı içtikten hemen sonra gazetemi, not defterlerimi, kağıtları, kağıtları ve kağıtları ve beni yaşama ikna eden ne varsa kolumun altına sıkıştırıp sendeleyerek kalkacağım bar taburelerini düşünüyorum. tenini ince kristal camlarla ilişkilendiriyorum. kırılganlığı arzumu tetikliyor. arzuma isimler veriyor, ideallerime cüretler ekliyorum.-
gözlerim boynunda kalıyor.
göz yaşlarım topuk seslerime karışıyor.
-başka başka kurguların beni kabullenmeyip kusuşlarını çok defa görmüş olmama karşın andan kopup gelen o buğuyla dalgınlaşıyor, ankaranın çeşitli caddelerinde eklem yüzüklerimi düşürüyor ve bunu çok sonradan fark ediyordum. tüm talihsizlikler silsilesi bir talihi kovalıyordu ve ben ilk kez kayıtsızlığımı bir kenara koyup neden diye sormak istiyordum. cevabın basitliğiyle yaralanayım, yaralandığım yerde soluklanayım ve bu vesileyle olay örgüme yeniden sin istiyordum. kaybettiğim yerden. kaybettiğim yer. aşti otogarında uyuyan insanlarla minik çay sohbetlerinin düşü. üşümeyi konu alan yitik yollar. saati değişen provalar. sözleri değiştirilen popüler şarkılar. bir peçete satıcısıyla kaldırım taşı söyleşisi, kayıp bir röportaj ama her şey olması gerektiği gibi. henüz her şeyin başı. her şeyin. henüz.-
elindeki kan benim kanım değil
elindeki kan benim kanım değil
sigaramı söndürüyorum.
Kılıç Onlusu
seni buraya yargılamak için çağırmadım, seni buraya anlamak için çağırdım. tek ricam yüreğini görmeme izin vermen, artık beni herhangi bir ilişkiler bütününün herhangi bir öznesi bağlamında değerlendirmeden, alelade minik bir kahvecideki falcı yanı rahatlığıyla açabilir misin kendini? içindeki o sonsuz teori - pratik çatışmasını dindir ve sisifos olup kayandan daha güçlü kalabilişlerinin farkındalığını ceketinin cebine koy. birkaç dakikalığına. böylesi daha az bulanık.
karşımdaki varlığın beni dinginleştiriyor, bakışlarının gerisindeki ızdırap her ne olursa olsun. seni anlamak istiyorum. nereden başlayacaksın? misal, hegel’e neden karşısın, neden dalgalı ruh halinin seni sürüklediği her adıma bu denli razısın, neden.. neden tabiatının bana böylesi yabancılaşmasına izin verdin.. neredeydin..?
ah, evet. işte bu sana ait. en sevdiğim kitabı birine hediye etmek istiyordum kaç mevsimdir. suskunluğunu koruduğun konuları üçüncü biradan sonrasına saklardın, nicedir kaç üçüncü bira sonrası yitti bizden bilmiyorum. sırf bundan dolayı çıldırmış histerikliğimle yazdığım o mektup artık hediyeye dahil değil ve kitap da biraz yıpranmış olabilir. bilirsin, hissi yitmiş şeyleri muhafaza etmek zordur.
dokunabilir miyim? ellerine. parmaklarınla avucumda daireler çizdiğin o akşam tenimi belleğine kaydettiğini söylemiştin. tanıdın mı beni? sana tanıttığım kişi ben miydim yoksa mimiklerimin gerisindeki benliğimi sandığımdan daha mı iyi değerlendirdin? ama bak.. elindeki kan benim kanım bile değil. kimin incinişiyle kendini haklı çıkarmaya çalıştın? tenim henüz sıcakken nefretler savurduğum geceler vardı geçmişine, ızdırabın onuruna ayıp onca gece.. maceraperestliğini o sonsuz huzursuzluğuma yük etsem de ruhumda yarattığın dalgalanmaları hep sevdim. neredeydin?
hayatındaki hemen hemen her şeyin bir hikayesi vardı olduğun noktada. bundan keyif aldığını söylüyor, anlatıyorken teninde titreme nöbetleri oluşturan geçmişle böyle baş ediyordun. içsel sarsıntılarınla barıştığından bunu başaramayan insanları severdin. duygularını kolay ele veren insanlardı senin gerçekliğin. sahnelenenden sıkılmıştın. perdelerden yitiyordun. gerçeklikti seni besleyen. idealistliğinin olay örgünü yaraladığı ilk yer burası değil. biliyorum.
her şey yoluna girecek, yeter ki biz biraz dinginleşelim, her şey yoluna girecek, yeter ki biz yola odaklanalım. böylesi telkinlere kaç zamandır ihtiyacın var yolundan olmamak için. itiraf et. akustik seni çıldırtıyor. öfke nöbetleriyle bitiyor her yol. buradayım.
anlamak için.
yıl bitiyorken,
yıllar geçti, 17 yaşımın beni harcamasına izin verdiğim o kış hala yüreğimin en sıcak köşesinde. hala o mevsimsel acılarımı düşünüyorum ve hala tüm düşüşlerimde o yıla, hayatımın o dönemine şahit olmuş insanlara dönmek adına müthiş bir istek duyuyorum. hiçbir şey yolunda olmasa dahi, her hissiyatımı dibine dek yaşıyor olduğum güzel on yedim.. sarıma bulaşmış bir turuncu vardı ve ben ilk kez kendime yaptığım onca kötülüğü böylesi saydam görmüştüm. şimdi hayatım hala on yedi yaşımın beni harcamış olduğu yerden ilerliyor, tüm yenilgilerime sarılmayı bana o öğretti, kabullenmeyi, yükselişler kadar düşüşlerin de iyelik ekleri olduğunu. hayat bunca gerçekliğiyle ilerliyorken, arzuların o gerçekliğe olan meydan okuyuşunu ve her defasında hayat karşısında yenilmeye mahkumluğunu.
sonsuz kendi halindeliğim kişiliğimin hercailiğini meşrulaştırıyor demiştim tanışmıyor olduğum solgun bir adama, nasıl karıştığımı anımsamadığım o bayağı sohbetin içinde. kolumun altına sıkıştırdığım gazeteler, modası birkaç yüzyıl önce geçmiş gömlekler, saatini kaçırmıyor olduğum radyo programları ve kendimi titizlikle sakındığım dış dünya. gündelik işlerime rutinim dışı kişiler veya olaylar girdiğinde bozulan ruh halim, çoğu zaman huysuz karakterim, hipermetropun da ilerisinde kişiliğimin o sonsuz yakını görememe durumu. sonu gelmeyen kaygılar, kesilen saçlar, belirli dönemlerde ölü kabuklarını attığını zanneden fakat sonrasında yeniden varlığını hissetmesiyle birlikte yolu kaybeden o çabuk endişelenen ruh. yalnız ama tercihi. hercai ama kendi halinde. dingin ama huzursuz..
yolum her defasında ilk yenilgime çıkıyor. her düşüşüm, ilk incinişimi anımsatıyor. bu sonsuz anımsayış haline rağmen ilk yangınıma doğru atacağım en ufak bir adımda üşürüm, biliyorum. oysa özlemini duyduğum bir histeriklik hali yalnızca, on yedime ve dans ederek çay demlediğim nisan sabahlarına. kimi zaman faytondan bal kabağına dönüştüğüm gecelerin çelişkili huzuruna.
bu yıl yeniden öğrendim ki öz sevgi, kişinin hatalarını sahiplenmesiyle, gençliğin hatalarla güzel olduğunu minik bir tebessümle kabullenmesiyle başlıyor.
yeniden ve yeniden.
”dokuz yaşındayım, yıl 1961… annem benim doğum günüm için pasta yapmış. ilk defa o zaman mum üfleyip bir dilek tuttum. dileğim de şu; o sıralar Yuri Gagarin uzaya çıkan ilk insan olacak. ben de dedim ki ne olur beni de yanına alsın… o kadar inandım ki dileğimin gerçekleşeceğine, ben bir çanta yapıp beklemeye başladım. güya sovyet elçiliğinden gelip alacaklar beni. ama sağdan soldan duyuyorum onlar komünist diye. diyorlar ki amann komünist onlar. olsun diyorum, ben de komünist olurum. o sıralarda, bizim giriş katında üniversite öğrencileri oturuyor. annem onlara da komünist diyor. biliyorum onlar bizim kömürlükte kitap saklıyor. ben gittim, yürüttüm bir tane. Nazım Hikmet’in şiirleri… en kısasını buldum ezberledim. dedim ki şimdi ruslar gelirse, ben bu şiiri okurum onlara. onlar da der ki tamam bu da bizden, götürürler beni. neyse… tarih 12 nisan. uzak mekiği fırlatılacak, vostok 1… ama hala gelen giden yok. ben diyorum unuttular herhalde beni. mekik fırlatıldı, herkes dua ediyor; mekik atmosferi geçsin, uzaya çıksın diye. bir ben diyorum ki yarı yolda dursun dönsün beni alsın. belki bir de amerikalılar vostok’un uzaya çıkmaması için dua ediyordu. neyse… bütün gün radyonun başında içimden o şiiri okudum:
başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkı’nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
ne zaman bu şiiri okusam uzaya gitmiş kadar olurum. altmış beş yaşıma geldim. geçen doğum günümde yine bir dilek tuttum, çocuk gibi. yine imkânsız bir dilek tabi. ne diledim biliyor musunuz? iyi bir insan olmayı.”
"işte, her yanın yarılmış halde kanıyor ve sen acıdan yüzünü buruşturuyorsun. öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. sana ızdırap veren bu şey, senin kendi eserindir,
senin kendi eserindir."
bilmiyorsun, kısacık bir ömrü vardır dut mevsiminin. gelişi sessizdir, gidişi ani.
işte hayata karşı böylesine umarsızlaştım kendimi arıyorken, en sevdiğim meyvenin kısacık ömrünü kaçırdım; seni kaçırdığım dut mevsimlerine benzettim.. dut mevsimi, duvarları ardında muazzam bir yürek barındıran o adama benzeyebilirdi en çok. yaralanmaktan delicesine korkan, incinen hislerini bu dünyadan sakınan..
git, tüm öykülerimin öznesi olarak avucumda olay örgüleri öylece soluyayım ankarayı. tek kişilik kurgusu incinmesin evimin.
git
pamuklara sarınsam dikenlerim batacak biliyorum. değişmeye yorgunum ve öylesine bariz ki başka yüklemlerin öznesi olduğun,
hissi yitmiş karalamalar,
soluk soluğa tükettiğim olay örgüleri sonrası odamda öylece oturuyorken anlıyorum ne denli yorulduğumu.. dizginlerimi tutamadığım oluyor. her duyguyu dibine dek yaşamak ruhumu tükettiği gibi evrenin rengini de solduruyor, vadesi dolmuşken bitiremiyor olduğum her öykü hayatıma sızı vermeye başlıyor. kapanan kapıların şiddeti saçlarımı savurmak yerine böylesi bir bunalmışlıkta beni serinletince anlıyorum ki bazı şeylerin bitmesi gerekir. zamanında güzel olduğu için, bazen yalnızca bir tebessümlük hatrı olduğu için, kimi zaman çiçekleri çok güzel soldurduğu için yürüyorken tüm bu silsileleri de beraberinde sürüklemek insanı huzursuzlaştırır. bazı şeylerin bitmesine izin verilmelidir çünkü sona ermek bahsi geçen bazı şeylerin yegane hakkıdır. tüm bunların anı defteri aklığında yahut bir cüzdanın vesikalık kısmında kalmasına izin vermek ne denli zor oluyor..
yaz ve getirdikleri
merhaba,
bazen her şeye yeniden başlayabilmeyi diliyorum, bazen tüm olay örgülerini kabullenip kendime sarılıyorum, sık sık yeni heveslerin heyecanına kapılıyor, tüm bu heyecanların uçuculuğuna birebir şahit oluyorum. elimde beni yatıştırmasını dilediğim bir kupa bitki çayı, kulağımda dingin melodiler, en az heveslerim kadar yitmeye hazır playistimle yaz bir şekilde geçiyor. -dut mevsimini kaçırmamış olduğum bir yılın yazı, ah gülümsemeye çalışıyorum-
bu denli kuvvetli hislerle kış insanı olmak her yaz büyük yitimlere yol açan hatalara sürükledi beni. hiçbir şeye objektif yaklaşamadığım gibi, mevsimlere karşı olan tutumlarım da hatırlamıyor olduğum bir tarihten beri taraflı durumda. öyle ki baharın gelmesiyle birlikte huysuzlanmaya başlıyor, ‘’yazın öleceğim ben, göreceksiniz. ölümüm bir yaz günü olacak’’ diyorum. kimse gülmüyor. ben de gülmüyorum. ‘’tanrım! yazı neden seveyim ki. tek yaptığım şey geceleri balkona oturup bir kahve eşliğinde kış için planlar yapmak oluyor...’’ çoğu zaman huysuz biriyim.
yeteri kadar okuyamıyorum. yeteri kadar yaşayamıyorum, yeteri kadar dinginleşemiyorum, uzun süredir yazamıyorum.. bitki çayım için limon dilimliyorken yazmak düştü aklıma. ankara’yı seviyorum. bölümüme aşığım, beni teselli eden yegane şey çoğu zaman. buna rağmen istediğim bu değil, korkunç bir yetersizlik duygusu barındırıyorum, telefonuma indirdiğim saçma sapan bir meditasyon programı sayesinde fark ettim; göğüs kafesimin biraz aşağısında, şekli örümceğe benziyor. on dakikalık periyot sırasında bu farkındalıkla birlikte derin derin nefesler almaya ve anlamsız sırıtmaya başladım. tasasız bir kadın sesinin söylüyor olduğuna göre o bütünüm değil yalnızca bir parçam ve tek istediği olduğu gibi sevilmek. aman ne güzel. kafayı yiyeceğim
incinmiş kabullenişlerim var. hayatıma bu kadar fazla insan almamın ve her birinin olay örgüsüne olan dindirilmez merakımın bedelini bitmez tükenmez bir huzursuzlukla ödüyorum. kitaplığımı düzenlemeliyim, çoğu zaman rahatlatır. rahatlatmadığı zamanlar da olmuştur, o zaman mum yakılır, sahaftan alınan eski fotoğraflar masaya serpiştirilir ve şimdi albüm düzenleme vaktidir. ne de olsa eskilik estetiğe üstün gelir. tabii tüm bunlar için hava kararmalıdır. geriliyorum. radyo dinlemeyeli uzun zaman oluyor, tozunu dahi almayı unutuyorum. alışkanlıklarımın çoğu bana dargın olmalı. üzgünüm akşamüstü yürüyüşleri ve çoğu zaman saçma radyo programları, gerçekten üzgünüm, sadıklık derecesini kediler ve kadavralar ile ölçen bir adamın çalışma masasını merak etmek bir başka hikayeye sürükledi beni. buralarda bir yerlerde olsun ve sessizce çiçekleri sulayalım istiyorum. yeni bir fesleğen almam gerek. her başlangıç için yeni bir fesleğen, unutmuyorum..
hiçbir zaman ne istediğini bilen bir kadın olamadım. falcılar gözlerini koskocaman açıp hayatımı düzene sokmam gerektiğini söylüyorlar, akşamdan kalma olduğum bir gecenin ardından sabah dersi için altı gibi uyanıp korkunç bir enerjiyle ketrin’i aradığımı anımsıyorum ‘’ayağımdaki çoraplar kimin bilmiyorum!’’ ..batıl yönlü farkındalıklar dahi incitiyor beni. gelecek yıl yıldızım yükseliyormuş, bu yıl benim için gerçekten berbat bir yılmış, yalan mı söylemesini istermişim.. bariz kötü bir yıl geçirmekteymişim işte. aman.
bir sahaf kitabına başlayacağım, rus edebiyatı beni öylesine büyüledi ki yerli edebiyat okumayalı uzun zaman oldu. kitabın kapağında bir not.. ‘’sevgili dost; yeni yaşında mutlu yeniliklere, umarım ki birlikte’’ belli ki birinin yaş günü hediyesi ellerimde. bu beni sık sık gülümsetiyor. hemen aşağıya isim ve imza da bırakılmış ve evet tarih de atılmış. demek kova burcu birine, ne hoş. kitabı bitirdikten sonra bizzat ilgileneceğim bu hanımla. yıllar sonra bilmem kaç seneki yaş günü hediyesinin yeniden ellerinde olması epey mutlu eder eminim. buruk bir mutluluk. yaz gibi.
bir kadının takıntılı sadelik anlayışıyla çelişen histerik heyecanları..
2019, ankara
yazmıyorum kaç zamandır. kendimi her şeyin yolunda olduğuna ikna etmeye çabalıyorken bir şekilde geçip gidiyor günlerim. bazı bazı ikna oluyorum, bazı bazı benliğimi saran, akşamdan kalma bir şekilde gün doğumunu izliyorken varlığını hissetmemle birlikte zaman ve mekan olgusunu yitirdiğim o histerikliği özlüyorum. pencereyi açıp temiz hava almaya çekinen bir yürekte çiçekler açıtırdın sen, bunu kime nasıl anlatırım bilmiyorum.
sen.. ruhumu dinginleştiren sabah beş esintisiydin. tüm kayboluşlarım, böyle böyle yolu kendi yaratışlarım.
080719
içimin sonsuz ifadesizliği karşısında bedenimi bir balkon sandalyesine yığmış boyuna sigara içiyorum. aynı playist ile üçüncü yılım, çoğu şarkının geçerliliğini yitirdiğine şahit oluyorum. canlı canlı yitiyorum o playistte. birkaç mevsim önce canlı canlı yitiyor olduğum bir balkonum da vardı lakin çok incitici mevzular bunlar. cüzdanımda yorgun vesikalığın.
babamın elinden çıkma minik saman kağıdının özenli yazısı ile göz göze geliyorum.
"gençliğine yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe"
gülümsüyorum.
"bilme, tanıma beni
merdivenleri üçer beşer çıkmanın sevinci yok içimde."
bir eski zaman kadınının topuk sesleri boyuyor yorgun zihnimi, yüreğim beni her şeyin yolunda olduğuna inandırmaya çalışıyor*
acelesiz yaşamanın keyfine yabancılaşmadan devam etmek istiyorken her dönemeçte soluk soluğa buluyorum kendimi.
2 mart, cumartesi | 19:32
"bana karışmış, bende erimiş
tarçın kokulu bir şeyler var."
herkes hata yapar, fesleğenler solar, düşler enkaz altına akar. kabullendim. affettim. balkon demirliklerinde ismini bilmediğim çiçekler. hep sevmek istedim. sevmek diyorum, sarhoşluk. sahi, herkes hata yapar. silinir sonra. kaybolur. akar. seversin geçer. bir şarkılık daha. bir sigara içimlik daha. bir gece daha. gidişini ertelemeye çalıştığım koca bir yaz daha. bilmekten nefret ettiğim milyon şey. hafıza, lanet. geçmiş seni nasıl bu denli yaralayabildi? dakikalık mazi yenilişleri. evet evet, herkes hata yapar. sen ukte bıraktın