Posta Kutusu Yalnızlığı
Berlin ,2002
Sıcak denizlerin insanı olarak eksi on iki derecede bir günü geride bırakmış, apartmanıma doğru yürüyordum. Bu şehirdeki beşinci ayımı bitirmiştim. Ellerim buz tutmuş bir şekilde çantamdan anahtarımı bulup alt kapıyı açmaya çalışırken, yan dairemde oturan ara sıra karşılaştığım kızın kendine ait aksanıyla bana merhaba dediğini duydum. Kapıyı açıp içeri girdikten sonra, birbirimize nezaketin doruklarında davranmaya özen gösterdiğimiz için posta kutusunda onu bekleyen yaklaşık bir düzine zarfı almasını izlerken, ben de kendi posta kutuma doğru yöneldim. İçinde hiçbir şey olmadığını biliyordum, olsa olsa şehirdeki partilere ait davetiyeler, reklamlar ve indirim kuponları olurdu. Bir yandan kızla konuşmaya devam ederken, posta kutumdaki afişleri ve orada tüm ihtişamıyla duran tek zarfı gayrı ihtiyari bir şekilde aldım. Gülümseyerek beni bekleyen kıza, içimde oluşan heyecanın hiçbir zerresini belli etmeden asansöre yönelerek dairelerimizin bulunduğu beşinci kata çıkıverdik. Kızla hızlıca görüşeceğimize dair sözler vererek, ama buna ikimiz de inanmayarak vedalaştık.
Bu şehirdeki tek kalem olan, minik daireme girdiğimde içimdeki heyecanı gizlemeye gerek duymadan, üstümdeki kalın paltomu bile çıkarmadan zarfı elime aldım. Zarfın üzerindeki adres benim adresimdi, fakat alıcının adı yoktu. Gönderenin adı ise sadece J.W. kod adıyla doldurulmuştu, üstelik mektup bu şehre 1000 km uzaklıkta bir şehirde, Paris’ten geliyordu. Belki de eski kiracıya gelmiştir diye düşünerek bir an kendimi mektuptan uzak tuttum. Fakat mektubu açmaya tekrar niyetlenmem sadece iki saniyemi almıştı. Sonuçta burada beş aydır yaşıyordum ve bu süre içinde posta kutuma sadece bir tane mektup uğramıştı, o da Türkiye büyükelçiliğinden. Bu heyecanlı anı kaçıramazdım. Özenle zarfı açtım. Kraft kâğıdına yazılmış mektubu okumaya başladım.
“Merhaba! Nasılsın görüşmeyeli?
Umarım her şey yolundadır. Bir süredir seni ihmal ettiğimin farkındayım ama biliyorsun ki bunun sebebi kesinlikle ben değilim: Hayat. Bu sıralar çok fazla seyahat ediyorum. Şu an bu satırları Paris’teki bir çatı katından yazıyorum sana. Güneş batmak üzere. Fonda Elle Fitzgerald çalıyor. Bir kaç gün daha burada olacağım. İnsanın böyle bir işinin olması aslına bakarsan çok güzel. Keşke sen de burada olabilseydin, ama Berlin’in en güzel zamanları şimdi, benim için cumartesi günü kurulan pazaryerine git, gezin, karın tadını çıkar…
Sen neler yapıyorsun, anlatsana biraz? Sesini duymayı çok özledim.
Sıkı giyin, görüşmek üzere…
J.W.”
Kalbimin çarpıntısını sanırım en son beş ay önce duymuştum. Mektubu bitirdiğimde kafamdaki tek düşünce buydu.
J.W. : kalbimin çarpıntısını geri getiren adam, posta kutumdan kalbime giden yol. Sahi olabilir miydi? Sonuçta J.W. kadın da olabilirdi, daha da ötesi mektubun bana ait olduğuna dair hiçbir kanıt yoktu. Mektupta adım geçmiyordu. Sesimi duymayı özlediğini söylüyordu ama sesimi bile duyduğunu sanmıyordum. Peki ya duyduysa?
Hemen Elle Fitzgerald’ın sesini duyma isteğiyle bilgisayarımı açtım. Evin atmosferi iyice J.W. ile dolmuştu. O çatı katındaki penceresinden dünyaya bakıyordu, bense minik apartmanımın en sevdiğim yeşil manzaralı penceresinden. Bir mektuba kendimi nasıl bu kadar çabuk kaptırabilirim diye düşünürken, çoktan elime kalemle kâğıdı almıştım bile. Kendimi konusunu dahi bilmediği bir filmde bir anda ana başrol oynaması istenen figüran gibi hissediyordum. Sanki daha önce de konuşmuşuz gibi, tüm içtenliğimle ona buradaki hayatımdan kısaca bahsettim. Tavsiyesine uyup cumartesi günü kurulan pazaryerine gideceğimi ekledim ve okuduğum kitabın hoşuma giden bir cümlesini ekleyerek ona kitabı tavsiye ettim. Mektubu katlayarak, eski zamanlardaki gibi üzerine benim bir kadın olduğumu anlasın diye parfümümden sıktım. Özenle zarfa yerleştirdim.
Geceyi takip eden sabaha gözlerimi Elle Fitzgerald’ın sesiyle açtım. Bir elimde mektupla koltukta sızıvermiştim. İşe giderken mektubu posta kutusuna bıraktım. Kafamda sadece tek bir düşünce vardı, o da J.W.
O cumartesi günü J.W. sayesinde, buradaki en yakın arkadaşım Nina ile pazaryerine gittik. Nina benim pazar yerine gitmek istememe bir türlü anlam verememişti. Bense 5 aydır buraya uğramamış olduğumuz için Nina’ya kızdım. Ona J.W. den bahsetmeyi düşündüm ama cesaret edemedim. Bu tatlı geziyi takip eden birkaç gün standart yoğunlukta geçti. İş dışında yaptığım tek şey, alman arkadaşlarımın çevrelerinde J.W. adı ile başlayan kimsenin olup olmadığını araştırmak ve her gün düzenli olarak posta kutumu kontrol etmekti.
Bir akşam işten dönerken posta kutumda J.W.’den gelmiş olan mektubu buldum. Önce hızlıca, sonra sindire sindire iki kez okudum. Hollanda’nın bir köyünde olduğunu ve işi nedeniyle burada bir hafta geçireceğinden bahsetmişti. Bu haber, mektubu bir hafta içinde yanıtlamam gerektiği anlamına geliyordu. Satırlarında Berlin’de başka bir müzeye gitmemi ve bir Alman yazara ait şiir kitabını okumamı önermişti. Benim gibi bir kadının onu kesinlikle beğeneceğini de belirtmeden geçmemişti. Demek ki kadın olduğumu anlamıştı.
Ona yazdığım cevap mektubundan sonraki iki ay hem J.W. ile mektuplaşmaya hem de Berlin’in sokaklarını arşınlamaya devam ettim. J.W. benim şehirdeki görünmez tur rehberimdi. Bana mektuplarında çizdiği rotayla hareket edip şehri keşfediyor, bununla yetinmeyip bilmediğim sanatçılar ve yazarlarla tanışıyordum. Bazen gittiğim yerlere Nina bile şaşırıyordu, çünkü otuz yılını bu şehirde geçiren Nina bile bilmiyordu bu mekânları. Artık şehre alıştığımı kendim de fark ediyordum. Şehirde gezinirken hayaller kuruyor, bazen gördüğüm ve uzaktan bana gülümseyen adamların J.W. olduğunu düşünüyordum. Şehir benim en iyi arkadaşım olmuştu. Gezdiğim yerleri J.W.’ye yazdığım mektuplarda anlatıp, mekânlar hakkındaki düşüncelerimi belirtiyordum.
Günler böyle geçip giderken, iş yoğunluğuyla beraber J.W.’nin mektubunun gelmesini bekliyordum. Bir yandan kafamda onun nasıl bir tip olduğunu hayal ediyordum. Nina ve onun arkadaşlarıyla arada dışarıya çıkmaya başlamıştım. Tanıdığım herkes eskisine göre daha mutlu göründüğümü söylüyordu. Bunun ben de farkındaydım. Nina’nın iş arkadaşlarından Jon beni dışarı çıkmaya davet etmişti. Yalnızdım, aslında değildim fakat J.W.’nin varlığını kimse bilmiyordu ve kabul ettim. O hafta sonu Jon ile Berlin’in sokaklarında kayboldum. İlerleyen zaman diliminde, hayatım Jon ve onun yörüngesini izledi. Tabi ki posta kutumu kontrol etmeye devam ederek.
Jon’la süren arkadaşlığımız sırasında zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Belki de bu sebepten posta kutumun bir ayı aşkın süredir boş kalışı beni çok etkilememişti çünkü Jon, benim için J.W. karakterinin vücut bulmuş haliydi. Hayalimdeki J.W. figürüne Jon’u yerleştirmiştim fakat kendimi kandırmamla yüzleşmem çok zaman almadı.
Beklediğim mektubun gelmeyişi artık canımı acıtıyor ve beni şüpheden şüpheye sürüklüyordu. Bir rehbere, rehberime ihtiyacım vardı. Günlerce posta kutumu kontrol edip gelecek mektubu bekliyordum. İnatla elimdeki son adreste olduğunu düşünerek J.W.ye mektup göndermeye devam ediyordum fakat adresi sürekli değiştiği için mektubun ulaşıp ulaşmadığından bile emin değildim.
Birkaç gün sonra apartmanın kapısında bulunan posta alım kutusunun önünde postacıyla karşılaştım. Ona mektuplarımın neden gelmediğini, J.W.adında birisinden mektup getirip getirmediğini sordum. Adamın o an kurduğu cümleler yüzüme tokat gibi çarpmıştı. Kaba Almancasıyla bana benim posta kutuma son 1 yıldır hiç mektup bırakmadığını söyledi. Yüzümdeki ifadeye acımış olacak ki, bana yeni yıl için kartpostal göndereceğini söyleyerek avutmaya çalıştı.
Sokağın köşesindeki kötü gün kahvecime gidip oturdum. Hissiz ve hiçbir şey düşünemeyerek, yaşadığım olayın anlamsızlığını anlamlandırmaya çalıştım. Evet J.W. hiçbir zaman yoktu, ama o ruhen hep bu şehirde benimleydi. Onsuz nasıl devam edeceğimi bilmiyordum. Birisi beni büyük bir tongaya düşürmüş olmalıydı ve başarmıştı da. Hayatıma hiç yoktan hayali bir kahraman eklemişti. Yoksa J.W. benim kendi kendime oluşturduğum bir kahraman mıydı? Yalnızlık bana bunu yaptırmış olabilir miydi? İhtimalleri açıkça masaya yatırdığımda durumun hiçbir yönden iç açıcı bir yanını göremiyordum.
O günden sonra yeni yıl zamanına kadar posta kutuma yanaşmadım. Hayatımı iş, ev ve spor salonu üçgeninde yeniden inşa ettim. Artık eskisine nazaran sosyal bir insandım. Yeni arkadaşlar ediniyor, şehrin yerlileri gibi müdavimi olduğum mekânlarda takılıyordum. Şehir benim için J.W.’den önce ve sonra diye iki sayfaya ayrılmıştı. Ben J.W.’den sonrası kısmının üzerinde revizyonlar yaparak yaşamıma devam ediyordum.
Yeni yıl tatili gelmişti ve Jon ile Paris’e gitmeye karar vermiştik. Sabahın erken saatlerinde tren istasyonunda olmam gerektiği için tüm geceyi valiz hazırlayarak ve kiraladığımız çatı katının hayalini kurarak geçirdim. J.W.hayatımdan çıkmıştı ama izdüşümleri ile hala hayatımdaydı.
Sabah hava henüz aydınlamamışken yola çıkmak zorundaydım. Evimin son kontrollerini yaparak kapıyı kilitledim ve kendimi asansöre attım. Minik valizimi asansörden çıkartırken, apartman kapısının camına yansıyan adamın siluetiyle karşılaştım. O an nedense gizlenme ihtiyacı hissettim ve adamı izlemeye başladım. Hafif tombul, beyaz saçlarını arkada toplamış yeşil parkalı bu adam, posta kutularının tam önünde duruyor ve elinde bulunan zarfları isimlere bakmadan kutulara atıyordu. Apartmana ait posta kutularıyla işi bitince yavaşça yandaki apartmana yöneldi, ben de peşinden giderek onu izlemeye devam ettim. Aynı işlemi diğer apartmanda da yaptıktan sonra ortak posta gönderim kutusunu kendine has bir yöntemle açtı ve içinden çıkan mektuplardan birini aldı ve kapattı. O an tüm taşlar yerine oturmuştu. Tüm gücümle arkasından “J.W. !” diye bağırdım.
Ağır aksak yürüyen adamın adımları daha da ağırlaştı ve ironik bir gülümsemeyle bana doğru döndü ve “Merhaba bayan! Ben Johannes Wagner, sizinle daha önce tanıştığımızı sanmıyorum.” dedi.
“Merhaba. Evet, daha önce hiç tanışmadık ama size kendimi şöyle tanıtayım ben posta kutusu 4493.” diye cevapladım heyecan ve öfkeyle.
Adamın yüzü bir anda aydınlandı ve o an utanmış bir ifadeyle gözlerini kaçırdı.
“Neden mektuplarıma cevap vermediniz? Bir anda neden yok oldunuz?” diye sorguma devam ettim.
“Bakın bayan, yıllardır bu çevrede yaşıyorum. Bu apartmanlar, çok sık kiracı değiştirir. Genelde şehre yeni gelmişlerdir, yalnızdırlar ve şehre adapte olmaya çalışırlar. Ben de mektuplarımda bu insanlara yol gösterme yöntemiyle arkadaşlık kurarak yalnızlığımı gideriyorum. Yaptığımın iyi bir şey olduğunu savunmuyorum. 70 yıllık bir yalnızlığın avunması gibi düşünün bunu. Yıllar önce işim gereği farklı şehirlerde yaşadım. Bir sürü anı biriktirdim ve bu yolla onları insanlarla paylaşarak taze tutuyorum. Tabi herkes sizin gibi naif değil. Kimisi cevap vermiyor. Açık söylemem gerekirse siz öyle değildiniz, mektuplarıma bu kadar ısrarla cevap veren bir başka kişi olmamıştı ve bu beni korkuttu. Sonuçta J.W. adında bir hayali kahramanım ve kendi yarattığım dünyada eğleniyorum. Sizin için yeterli olanı yaptım ve hayatınıza daha fazla müdahale etmem size zarar verirdi. Yolun geri kalanında tek başınıza kalmanız gerekliydi ve görüyorum ki işe yaramış. Bakın bu saatte elinizde valinizle yola çıkmışsınız bile.” diyerek tamamladı cümlelerini J.W.
Hayatımda belki de o andaki kadar duygularımı ifade etmekte zorlandığım başka bir an olmamıştı. İçimdeki öfke ve dinginlik birbirine karışmış bir şekilde “Evet, ben şimdi Paris’e gitmek için yola çıkıyorum. Sizin mektubunuzda bahsettiğiniz gibi bir çatı katı kiraladım.” diyebildim.
Gülümsedi J.W. “Biliyordum, sonuçta Berlin artık eviniz oldu. Şimdi yeni şehirleri keşfetme zamanı.” dedi.
O an aylardır içimde biriken öfkem uçup gitmişti. Sonuçta bana yaşattığı şey normal değildi ama sözlerinde haklıydı. J.W. belki bir şizofrendi ya da gerçekten çok yalnızdı. Bundan asla emin olamayacaktım ama onun sayesinde bu şehri sevdiğim gerçeğini inkâr edemezdim.
“Hoşça kalın bayan! İyi yolculuklar.” dedi ileride Jon’un bizi izlediğini fark eden J.W. ve “Kısa süreli dostluğunuz için teşekkürler.” diye ekledi.
Gülümsemeye çalıştım. Duyduğum sözleri sindirmeye çalışarak beni bekleyen Jon’a doğru yürüdüm. İçimde oluşan bir his, yıllar sonra benim de T.E. kod adıyla posta kutularına mektuplar bırakacağımın sinyallerini veriyordu.
Ecem T.
Nisan 2017 | İstanbul















