Fahri Celâl / Yazarken kimin için yazdığımı düşünmem
Fahri Celal Göktulga edebiyatımızda kısa hikâye türünün gelişip yenilenmesini sağlayan yazarlardan. Psikiyatrist doktorluk deneyimi ve gözlemiyle kahramanlarını genellikle kıyıda köşede yaşayan ruh hastalarından seçip portrelerini ince bir mizahla çizmişti. İlk öyküsü 1917'de, ilk kitabı 1927'de yayımlandı. Hakkında Nâzım Hikmet şunları yazmıştı: "Neslinin 'şöhretleri' edebiyat dünyasından gölgelerini çekip kaybolduktan sonra o bütün ustalığı, ciddiliği ve kudretiyle ortaya çıkıyor". 1970'deki vefatının ardından unutulmaya terk edilen Göktulga tam 47 yıl sonra tüm öykülerinin "Kedinin Kerameti" adıyla bir araya getirilip yayımlanmasıyla yeniden gündeme geldi. Göktulga 1953'te Melih Cevdet Anday ile söyleşisinde edebiyatın sosyal işlevini reddediyor. "Sanatkar moralist değildir" diyor.
Yazarlarımız, halkın okumadığından, kitaplarının az satıldığından şikâyet ediyorlar. Bundan siz de şikâyetçi misiniz?
- Hayır, ben bundan şikâyetçi değilim. Çünkü kitaplarımın getirdiği para ile geçinmiyorum. Çok şükür, yaşamamı sağlayan bir mesleğim var.
Bir kâğıtla kalem yeter
Okunmamaktan ya da az okunmaktan şikâyetin altında sadece para kazanma kaygusunu aramak doğru olmamalı. Bir hikâyecinin okunmak, çok okunmak için yazması gerekmez mi?
- Bence bir hikâyecinin kafasında yazmak isteğinden başka bir şey yoktur. Bunun için de bir kâğıtla bir kalem yeter. Büyük şairimiz Tevfik Fikret'in Rübab-ı Şikeste'si iki bin, üç bin satılmıştır. Fikret Bey'in şairlik değeri ile bunun hiçbir ilgisi olamaz. Sonra halk tarafından bilinmek, tanınmak işinin, okuma bilenler sayısının artması ile de bir münasebeti yoktur. Süleyman Çelebi'nin Mevlûd'ü, Seyyid Battal Gazi nasıl bu kadar tanınıyor, biliniyorlar? Seyyit Battal Gazi'de, bir zindandan kaçma hikâyesi var, basit bir insanın mantığına sığmaz. Kilitli kapının açılması veya pencere demirinin kırılması gibi en ufak bir oyun düşünülmemiş, adam tesbihini çeke çeke duman gibi uçup gidiveriyor. İşte okuma bilenler sayısının bugünden çok az olduğu eski devirlerde bu hikâyeler dillere düşmüştür. Bilinmez, bunun sebebi nedir?
Sanatta ilerleme, gerileme diye bir şey yoktur
Belki de sebep, bu hikâyelerin bir ihtiyaca karşılık düşmesidir. Çağımız yazarlarının da, bu bakımdan, yaşadıkları çevrenin dileklerini hesaba katmaları gerekmez mi?
- Sanatta ilerleme, gerileme diye bir şey yoktur. Sanatın gayesi güzeli yaratmaktır. Bu gaye de zamanla, çevreyle sınırlandırılamaz. Milo Venüs'ü güzel bir eser değil midir? Heykeltraşlıkta o güzelliğin aşıldığı iddia edilebilir mi? Sonra Evliya Çelebi niçin yazıyor? Kâh uydurarak, kâh gezerek durmadan yazmağa çabalaması hangi ihtiyaçla izah edilecek? Bence Evliya Çelebi bu yolla hayatını kazanıyor. Yolculuk harçlarını, yatıp kalkmasını, yemesini, içmesini bu yüzden sağlıyor.
Ben yazarken kimin için yazdığımı düşünmem. Birtakım düşüncelerin yerleşmesine, tanınmasına da yaramak istediğim yok. Çünkü sanatkâr bir moralist değildir. Yazma sevgisinin peşin kaygılarla, peşin düşüncelerle bir ilgisi yoktur.
Orhan Kemal'i anlamıyorum
Milo Venüs'ü güzel bir eserdir. Bunda kimsenin şüphesi yok. Ama bugün yapılsaydı beğenilecek miydi dersiniz? Beethoven'in, diyelim, Beşinci Senfoni'si de güzeldir ama bugün o çeşitten bir eseri besteleyen konservatuvar öğrencisine, "Git daha çalış. Bunlar eskidi" denileceğini söyleyenler de var. Bunun gibi, şimdi Süleymaniye çapında bir cami yapmak hem imkânsız hem de lüzumsuzdur. Çağlar, sanat eserlerine ister istemez kendi damgalarını vuruyorlar. Böyle düşünen yeni hikâyecilerimiz hakkında diyecekleriniz var mı?
- Sait Faik'in sade bir hikâyesini beğendim; Öteki Ev adlı bir hikâye. Onun da sonu iyi bitmedi. Orhan Kemal'i anlamıyorum. Haldun Taner'de bir şeyler var. Yeni şiirler de öyle. Vezinsizlik, kafiyesizlik bu şiirleri ancak şairinden dinlediğimiz zaman anlaşılır bir durumda bırakıyor. Anlaşılır derken sadece nasıl okunacağının anlaşılmasını kastediyorum. Çünkü o şiirlerde ne dendiğinin anlaşılması bence pek güç. Meselâ şu beytin güzelliğine bakınız, bunu yeni şiirlerde bulmak ne mümkün: "Değildi böyle evvel tarz-ı tavrın bikarar oldu / Tegafül gösterişte infialin aşikâr oldu."
Ursula K. Le Guin / Artık yapmadığım hiçbir şey beni utandırmıyor, sadece yaptığım bazı şeyler utandırıyor
Le Guin ölümünden üç yıl önce okuma alışkanlığı ve seçimleri üzerine yapılan söyleşide çocukluğunda okumayı sökmesinden itibaren kitaplarla tutkulu bir ilişkisi olduğunu söylüyor. Öncelik romanda olmak üzere ilginç bulduğu tüm kitapları okuduğunu anlatıyor. Söz kaçındığı kitaplara gelince açık sözlü davranıyor: “Şimdiki zaman kipiyle yazılmış, sorunlu kentli orta sınıf insanlarını konu alan kurmacalardan kaçınıyorum.”
Şu sıralar başucunuzda hangi kitaplar var?
-İki Yıl Sekiz Ay 28 Gece (incelemek üzere); Devrimin Kız Kardeşleri (güzel bir derleme; benim de içinde bir öyküm var); Harry Roberts'ın Güzellikte Yürümek adlı kitabı (üzerine düşünmek için).
Tüm zamanların en sevdiğiniz romancısı kim?
-"Bütün zamanlar" diye bir şey söyleyemem; doğrusu buna inanmıyorum da. Hangi zamandan söz ettiğinize bağlı, değil mi? O sırada Jane Austen okuyorsam en sevdiğim Austen'dır; ama Leo Tolstoy okuyorsam Tolstoy'dur. Yıl 1940 ve Zenci Güzeli'ni okuyorsam Anna Sewell'dır ama yıl 2010 ve Mağara'yı okuyorsam José Saramago'dur.
Bugün yazan romancılar, denemeciler, eleştirmenler, gazeteciler ve şairler arasında en iyiler olarak kimleri görüyorsunuz?
-Bu sorudan hep kaçınırım; çünkü edebiyat hakkında sanki bir at yarışıymış gibi konuşmaya zorluyor beni. Üçlü Taç şampiyonları mı, yoksa topal kalemler mi? Hayır. Elbette görüşlerim ve çok sevdiğim yazarlar var ama bunları listelemek bana sıkıcı geliyor. Üstelik denesem bile, anmak istediğim insanların en az yarısını mutlaka unutacağımdan eminim.
Özellikle hangi türleri okumaktan hoşlanırsınız? Hangilerinden kaçınırsınız?
-En çok roman okurum; her tür roman. Ayrıca şiir ve her çeşit kurgu dışı eser okurum. Özellikle bazı bilim dallarıyla ilgili kitaplar, biyografiler, kimi tarih kitapları, Amerika'nın yerli halkları hakkında ya da onlar tarafından yazılmış eserler, Tierra del Fuego üzerine kitaplar ve Darwinci uyum kuramını ele alan çalışmalar ilgimi çeker. Kısacası, bana ilginç bir kitap verin, okurum. Kaçındıklarım mı? Şu sıralar, şimdiki zaman kipiyle yazılmış, sorunlu kentli orta sınıf insanlarını konu alan romanlardan uzak durmaya çalışıyorum. Bu da bazen yeni bir roman bulmayı zorlaştırıyor.
Fantastik edebiyatın ilk sırasındaki eser Alis Harikalar Diyarında
Fantastik edebiyatın en iyi romanları sizce hangileridir?
-Ah, yine "en iyi". Bir de "tür". Canımı acıtıyorsunuz! Bunu, "En sevdiğiniz birkaç fantastik eser hangileri?" diye sormuşsunuz gibi kabul edeyim. Burada da "Dirri Testi"ni (Do I Reread It? – Tekrar Okur Muyum?) uyguluyorum.
Başlangıç olarak şunları sayabilirim: Alis Harikalar Diyarında, Gormenghast, Taştaki Kılıç, Orman Kitabı ve Yüzüklerin Efendisi.
Bilimkurgu alanında en sevdiğiniz eserler hangileri? Öyküler, romanlar ya da filmler?
-Dirri Testi, çok severek okuduğum pek çok bilimkurgu eserini eliyor. Yüksek Kaledeki Adam, Kılıçların Yüzüğü, Dreamsnake bu testi geçenler arasında. Sanırım Embassytown da yakında onlara katılacak.
Kitaplığınızda görünce insanları şaşırtabilecek hangi kitaplar var?
-Bilmiyorum; çünkü insanların ne beklediğini bilmiyorum. Aubrey–Maturin Serisi'nin tüm ciltlerini raflarımda görmek onları şaşırtır mıydı acaba?
Bir kitap kulübüne üye misiniz? Üyeyseniz bize biraz anlatır mısınız? Değilseniz, ideal kitap kulübünüz nasıl olurdu?
-Üyesiyim!
Okumayı seven, zeki insanlardan oluşan bir grup. Eski ya da yeni fark etmeksizin her şeyi okurlar (kurmacaya hafif bir eğilimleri olmakla birlikte) ve okudukları kitaplar üzerine gerçekten çok iyi tartışırlar. Benim kitaplarımdan birini okurlarken beni toplantılarına davet ettiler. Tartışmalarını dinledikten sonra gruba katılabilir miyim, diye ben sordum.
Birbirimize normalde hiç okumayacağımız kitapları okutuyoruz. Ben onların bazıları için okudukları ilk bilimkurgu yazarıydım; onlar da beni, başta Colin Thubron olmak üzere çeşitli yazarlarla tanıştırdı.
Feminizmle ilgili bazı kitaplar nedeniyle sıkıntı yaşadığım oldu
En sevdiğiniz kurmaca kahraman kim?
-Sanırım Ged.
Çocukken nasıl bir okurdunuz? En sevdiğiniz kitaplar ve yazarlar kimlerdi?
-Okumayı öğrenir öğrenmez elime geçen her şeyi okumaya başladım ve bir daha hiç bırakmadım. Ev kitap doluydu; yaşadığım şehir de kütüphanelerle doluydu. Yonca tarlasına düşmüş domuz gibiydim.
Bir kitap okuduğunuz için hiç başınız derde girdi mi?
-Bazı kitapları okumam yüzünden zaman zaman sıkıntı yaşadım; örneğin 1970'lerde feminizm üzerine okuduklarım nedeniyle. Ama şimdiye kadar herhangi bir kitabı okuduğum için doğrudan cezalandırılmış değilim.
Bugün olduğunuz kişi olmanızı sağlayan tek bir kitap seçmeniz gerekse, hangisi olurdu?
-Haziran ayında internet sitemde "Hayatımı Değiştiren Bir Kitap" hakkında yazmam istenmesi üzerine bir blog yazısı yayımlamıştım; neden bunu yapamadığımı ve yapmak istemediğimi anlatıyordum. Bugün de yapamam.
Başkanın mutlaka okumasını isteyebileceğiniz tek bir kitap seçme hakkınız olsaydı, hangisini seçerdiniz?
-Zavallı adam. Ona, Washington, D.C.'den ve oradaki gürültülü, kendini haklı gören ukalalıktan olabildiğince uzak bir şey okuturdum. Belki Mansfield Park.
Edebî bir akşam yemeği veriyorsunuz. Hangi üç yazarı davet ederdiniz?
-Ne olur, ne olur, bana sadece Grace Paley ile Bob Nichols'ı bir akşamlığına geri verebilir misiniz?
Hayal kırıklığı yaratan, abartılmış ya da düpedüz iyi olmayan: Beğenmeniz gerektiğini düşündüğünüz hâlde beğenmediğiniz bir kitap oldu mu? Yarım bıraktığınız son kitabı hatırlıyor musunuz?
-Yarım bıraktığım çok kitap oluyor.
Tanıtım yazısı yazmam için sık sık kitap gönderiliyor. Çoğu zaman editörün notu da ekleniyor: Bu yazar kurmacayı yeniden icat etmiş, bu kitap şimdiye kadar yazılmış bütün kitapları (benimkiler de dâhil) gölgede bırakacakmış. Belki bu tür iddialar beklentilerimi gerçekçi olmayan bir düzeye çıkarıyor; belki de sadece canımı sıkıyor.
Her neyse, hepsine dürüstçe bir şans veriyorum. Çoğu oldukça kötü çıkıyor ve sonunu getirmiyorum. Sonra birdenbire Kij Johnson ya da Helen Phillips gibi bir yazar çıkıyor karşıma; işte o zaman hayat yeniden güzel oluyor.
Film yerine bir eserimin opera olmasını isterdim
Yazdığınız kitaplar arasında en sevdiğiniz ya da sizin için en anlamlı olan hangisi?
-Favorim yok. Ama yeterince ilgi görmediğini düşündüğüm bazı kitaplarıma karşı özel bir şefkat besliyorum; örneğin Searoad, Sesler ve Lavinia.
Kendi kitaplarınızdan hangisinin televizyona ya da sinemaya uyarlanmasını en çok isterdiniz?
-Onun yerine, lütfen Philip Glass'ın bestelediği bir opera olabilir mi? Hangi kitabımı isterse onu seçsin.
Yaşam öykünüzü kimin yazmasını isterdiniz?
-Ben zaten ona söyledim.
Dönüp dönüp yeniden okuduğunuz kitaplar hangileri?
-Bunu keyfî olarak şiirle sınırlayalım; çünkü şimdiye kadar şiirden hiç söz etmedik. Başlangıç olarak A. E. Housman, Percy Bysshe Shelley, W. B. Yeats, Thomas Hardy, Emily Brontë ve Rainer Maria Rilke.
Henüz okumamış olmaktan utandığınız kitaplar var mı?
-Benim yaşımda artık yapmadığım hiçbir şey beni utandırmıyor. Yalnızca yapmış olduğum bazı şeyler utandırıyor. Ama onlar da çok uzun zaman önceydi.
Aslı Erdoğan / Bir ip cambazı değneğine nasıl tutunursa, ben de kalemime öyle tutunmuşum
Yapıtları 'çağdaş klasik' olarak nitelendirildi Aslı Erdoğan'ın. Kitapları hakkında Le Monde, Frankfurter Allgemeine, die Welt gibi dünya çapındaki gazete ve dergilerde çok sayıda yazı yayınlandı. Uluslararası ve ulusal düzeyde birçok ödül kazandı. 2016 yılında, köşe yazıları yazdığı Özgür Gündem gazetesine yönelik terör soruşturması sırasında tutuklanıp 4,5 ay hapis yattı, beraat etti. 2017'den bu yana Almanya'da yaşıyor. 1998'de, henüz dünyası alt üst olmadan yayımlanan bu söyleşide "Cehennemden geçmeden yaşamın görkemini bütünüyle kavrayamayız. Sanat ve acı, bir ağacın dalları gibi, aynı kökten beslenir" diyor.
Yalnızca Kırmızı Pelerinli Kent değil, önceki kitabınız Mucizevi Mandarin de yoğun bir acı duygusu içeriyor. Bir yazar olarak “acı”nın insan yaşamındaki yeri konusunda neler düşünüyorsunuz?
– Benim işim yaşamı betimlemek, bütün görkemi ve sefaletiyle. Acı (ve onun çeşitli durumları, hastalık, sürgün, göçmenlik, yalnızlık, yitiriş) benim başlıca temalarım olsa da yaşamı olumlayan, yücelten, kutsayan bir yazar olduğumu sanıyorum. Acı yaşamın sırlarıyla simgesel ilişkiler kurmanın bir yolu. Cehennemden geçmeden yaşamın görkemini bütünüyle kavrayamayacağımıza duyduğum inanç. Sanat ve acı, bir ağacın dalları gibi, aynı kökten beslenir. “Kederden dünyalar yaratılmıştır, bir çocuk ya da yıldız doğarken acı çekilir,” der Oscar Wilde.
Betimlediğim sahneleri bütünüyle yaşadım
Kırmızı Pelerinli Kent’te Brezilya’nın efsane kenti Rio’yu anlatıyorsunuz. Türkiye’de yaşayanların kafasında plajları, karnavalları, futboluyla canlanan bu kent imgesi, sizin kitabınızda bir karabasana dönüşüyor. Bu iki farklı bakış birbiriyle nasıl bir arada düşünülebilir?
– Ben Rio’yu bin bir farklı yüzü olan, maskelerin ardına gizlenen, kılıktan kılığa bürünen bir kent olarak betimledim. İç içe geçmiş bir labirentler dizisi… Bu labirentler, kitabın baş kişisinin, Rio’yu anlatmaya, sözcüklerle yakalamaya çalışan Özgür’ün benliğinde. Rio sokaklarındaki yolculuk onun içsel yolculuğu ve kitabın sonunda, Özgür’le Rio’nun bütünleştiği an yazıyla hayatın tam olarak birleştiği an. Rio’nun görkemli yüzünü de betimledim aslında; tropikal yağmurlar, gümüş parıltılarla uzayıp giden kumsallar, ışık susuzluğu içinde hep ileri atılan cangıl, okyanus... Rio'da vahşet ve şiir bir arada, o yüzden de ölümcül bir kent. Neşeyle keder, sefahat ve sefalet, ölüm ve yaşam tutkusu. Kısacası cennet ile cehennemin evliliği...
Son olarak, betimlediğim şiddet sahnelerinini, sokak çocuklarının, silahlı çatışmaların, açlıktan ölenlerin vb. kurgusal olmadığını belirteceğim. Bunları bütünüyle gözlemdim, yaşadım.
Mekânlarla, insanlarla kurduğumdan daha derin ilişkiler kuruyorum
Doğup büyüdüğünüz yerlerden, ülkenizden çok farklı coğrafyaları ve oranın insanlarını kırk yıllık tanışlarınızmış gibi büyük bir rahatlıkla anlatıyorsunuz. Bu yanınızla bana, dünyanın çok farklı coğrafyalarını öykü ve romanlarında anlatan Hemingway'i çağrıştırıyorsunuz. Dünyanın her köşesine böylesine size ait bir yermiş gibi bakabilmek nasıl bir duygu? Bu rahatlığa nasıl ulaştınız?
- Benim öykülerimde, romanlarımda mekân hep kişiler kadar önemlidir. Kabuk Adam'daki tropikal ada, Mucizevi Mandarin'de Cenevre sokakları ve İstanbul varoşları. Kırmızı Pelerinli Kent ise bir kent romanı, yani baş kahramanı Rio de Janeiro. Hem gerçek Rio, hem de bir serüvenin, içsel bir yolculuğun, ölümün metaforu olarak. Mekânları ya da dünyayı, ruhun bir aynası, cisimleşmesi olarak görüyorum ve kurguluyorum. Bu ilişki de çift yönlü. "İnsan mekânın uzantısından başka nedir ki?" diye sorar Durrell.
Dünyanın her köşesine bana aitmiş gibi bakmıyorum, tam tersine hiçbir yerin benim olmadığını bilerek bakıyorum. Hem dışarda kalarak, hem de içine girmeye, nüfuz etmeye çalışarak. Sanırım mekânlarla, insanlarla kurduğumdan çok daha yoğun, derin, simgesel ilişkiler kurabiliyorum; kentlerle, okyanusla, ormanla...
Cehennemi yazmak, cehennemde yaşamaktan daha güçtür
Hemingway deyince, -burada Sait Faik de diyebiliriz- onunla ayrıldığınız bir noktayı da belirtmeden geçemeyeceğim. O daha çok sıradan, küçük olaylardan okuru sarsan duyarlıklar derlerken, siz uçlarda yaşayan kahramanları anlatarak bunu gerçekleştiriyorsunuz. Uçlarda yaşayan kahramanları anlatmak, sizce yazar için daha kolay bir başarı değil mi? Demek istediğim şu: Olağanüstü bir öykü anlattığınızda bu kendiliğinden ilginç bir konudur, oysa sıradan bir öyküyü olağanüstü kılabilmek yazar için daha fazla güçlükler taşımıyor mu?
- Benim anlattığım kişiler bir yönleriyle çok sıradanlar, sokağı, sokak insanlarını anlatıyorum ben. Ancak onları sıra dışı kılan trajedileri. Hastalık, işkence, delilik gibi. Hepimiz ölüm duygusuyla içli dışlı yaşamıyor muyuz? Şiddet en korunaklı hayata bile bir biçimde bulaşıyor. Temalarımın, edebiyatçıların pek bulaşmayı sevmediği, el yakan temalar olduğuna katılıyorum, ama ilginçlik adına uç noktalarda gezinmiyorum. Bunlar benim yaşamda gerçek anlamda yüzleştiğim, didiştiğim, baş etmeye çalıştığım sorular, sorunlar...
Ölümü veya hastalığı anlatmanın kolay olduğuna katılamam. "Cehennemi yazmak, cehennemde yaşamaktan daha güçtür." Sonuna dek içten olmazsanız, bir anda yazıyı tüketir, içini boşaltırsınız.
Ben yazıda şiddete karşı değilim. "Sıradan"ın ardındaki şiddet açığa çıkarılmalı, deşilmeli bence. Televizyon ekranlarında izleye izleye kanıksadığımız, yabancılaştığımız, "başkalarının" başından geçen seyirlik olaylar sandığımız şiddeti okura yaşatmaya çalışıyorum. Hem bedeninde, hem de ruhunda duyumsatmaya. Ne insan, ne de yazar olarak dünyadaki bunca acıya, şiddete, kötülüğe gözlerimizi kapama lüksüne sahip değiliz.
Bazen bir cümleyle saatlerce uğraşıyorum
Eski dile ve sözcüklere yakınlık duyan biri değilim. Ancak sizin yapıtlarınızda eski sözcük ve deyimler öylesine yerlerine oturuyor ki, onları değiştirmeyi denediğimde başarısız kalıyorum. Genç bir yazar olmanıza karşın, dilinizdeki bu oturmuşluk nereden geliyor?
- Kolay yazan biri değilim. Sözcükleri neredeyse cımbızla seçiyorum. Öz Türkçe - Osmanlıca ayrımına girişmiyorum, bazen bir cümleyle saatlerce uğraşıyorum. "Oturmuşluk" dediğiniz aslında çabaların, cebelleşmelerin, kül tablası deryasında geçen ve alnımda bir başka çizgiyi derinleştiren sayısız gün ve gecenin sonucu. Bir de çok okudum, özellikle gençlik yıllarımda. Yurtdışında yaşadığım uzun zaman dilimlerinde yanımda taşıdığım dil de o yıllardan kalan "kitap dili" oldu sanırım.
Fizikçilerin yalnızlığı, elektronlardan daha çok ilgimi çekiyordu
Son iki yıldır yazar olarak tanınıyorsunuz. Oysa ardınızda parlak bir öğrenim var. Bilimadamlığından kopup yazarlığa geçişiniz nasıl oldu?
- Aslında sekiz yıldır yazıyorum. 1990'da bir Yunus Nadi üçüncülüğüm var. 1991'de de "Argos"ta öyküler, metinler yayımladım. Belki bir çelişki gibi görünecek, ama yazmaya sıkı sıkı sarılışım, onu yaşamımın odak noktasına koyuşum, CERN'de, bilimadamı olarak çalıştığım zaman. O dev fizik laboratauvarında günde 14-15 saat çalışıyor, eve dönüp sabaha dek yazıyordum. Mucizevi Mandarin de öyle doğdu. Şimdi geriye dönüp bakınca anlıyorum ki, bir ip cambazı değneğine nasıl tutunursa, ben de kalemime öyle tutunmuşum.
İnsan hayattaki yerini eninde sonunda bulur. Cenevre'nin arka sokakları, CERN'in arka bahçeleri - fizikçilerin dünyasındaki bunalımlar, yalnızlık, delilik - elektronlardan daha çok ilgimi çekiyordu. Benim temel sorularım hayatla; evrenle değil. Sonuçta, ne ben fiziği hak ediyordum, ne de fizik beni.
Geçen yıl Deutsche Welle'nin düzenlediği öykü yarışmasında "Tahta Kuşlar" adlı öykünüz sekiz yüzden fazla öykü arasından birinci seçildi. "Adam Öykü"nün sekizinci sayısında okuduğumuz bu gerçekten olağanüstü güzellikte öyküyü ne zaman kitap olarak göreceğiz?
- Benzer temaları işleyen iki öyküyle birlikte, "Tahta Kuşlar" sonbaharda kitap olarak çıkacak inşallah!
Meraklısı için Aslı Erdoğan'ın kişisel web sayfası
(Turgay Fişekçi / Eylül 1998 / Adam Öykü / Sayı 18)
Andrey Makine / Edebiyat mutluluğun bilimidir; okuyan için de, yazan için de... Edebiyat uyum sanatıdır, uyumun olmadığı bir dünyada uyumlu olmak denenir
Rus aksanından ötürü Parisli editörlerin Fransızca yazabileceğine inanmak istemedikleri Andrey Makine'nin Fransızca yazdığı kitabı "Fransızca Vasiyet" 800 bin sattı, 27 dile çevrildi ve Fransızların önemli ödüllerinden Goncourt ile Medicis'i kazandı. Sibirya doğumlu Makine 69 yaşında. 1980'lerin ortasında yerleştiği Fransa'da ilk iki romanını Rusça yazıp, Fransızcaya çevirttikten sonra üçüncü romanı "Fransızca Vasiyet" ile olağanüstü bir başarı elde etti.
Makine, otobiyografik romanında Fransız kökenli büyükannesi Charlotte'un yaşamını anlatıyor. Aynı zamanda Makin'in 'çift kültürlü" olmasını anlatan bir roman bu. "Fransız ve Rus kültürleri içimde kolayca yaşıyor" diyor Makine, "Şüphesiz bu iki ruh arasında bir gerilim var ama bu, devam etmemi zenginleştiren verimli bir geliş gidiş. Bugün kendimi Fransız bir yazar olarak hissediyorum. Bununla beraber her zaman çok bağlı olduğum Rus kültürü yüzünden Fransız kültürüne daha çok ilgisizlikle bakabilirim. Charlotte karakterinde olduğu gibi, iki kültür arasındaki sentezler benim için de parçalanmadan oluştu."
Ruslar bozkırdan geldiği için zamanı farklı biçimde algılıyor
İki kültür arasındaki en önemli farklar neler?
- Batı Avrupa kültürü ve Rus kültürü farklı dünyaların iki görüşünü yansıtıyorlar. Batıda insanlar kültürle zenginleşmiş topraklarda yaşıyorlar. Halbuki Ruslar bozkırlardan geliyor, kültürel bağlantıları olmayan bir dünyadan. Belki de bu yüzden biz zamanı ve tarihi farklı biçimde algılıyoruz. Bizde zaman yavaşça akar, durgundur. Buradan bekleme duygusu doğar. Rusların alışkın olduğu, sonsuz bir duygu.
Yazı her zaman otobiyografiktir
Romanınız ne kadar otobiyografik?
- Çok. Kişisel deneyimleri hatırlatmak normal, çünkü yazı her zaman otobiyografiktir. Otobiyografiye benzemediği zaman da. Örneğin, direkt olarak tanımadığım İkinci Dünya Savaşı benim için otobiyografik bir öğe haline geldi, çünkü benim olmasını sağladım. Birçok tanıklık dinledim, bana aitmiş gibi o dönemi çalıştım. Tecrübemin benden çok farklı kişiler sayesinde şeklini değiştirmesine rağmen, önceki romanlarım da otobiyografik amaçlıydı.
Anadiliniz Rusça. Fransızcada zorlandınız mı?
- Çok değil çünkü iyi bildiğim bir dildi. Fransızca düşleme inmek ve doğru düşü bulmak daha zor oldu.
Tarihsel olaylar her zaman uzun sürede yargılanır
Romanda Rusya'nın yeni gerçeğini, komünist sistemi eleştiriyorsunuz.
- Komünist sistemde tam olarak tanınmıyordum ama bununla savaşmadım, açıkça görülüyor ki karşı çıkma yeteneğim yok. Fırsatım olduğu zaman Fransa'ya geldim. Bugün Rusya'da halkın büyük çoğunluğunun yoksulluğunu belli kişilerin zenginliğinden ayıran mesafe bana anlaşılmaz geliyor. Doğal olarak demokrasiye geçişi tartışmak istemiyorum. Belki bütün bunlar önlenemezdi, komünizmden gerçek güncelliğe geçişin hızı görüldü. Halbuki dönüşüm hareketi halk için ekonomik olarak güçtür, Ruslar daha önceden sahip olmadıkları birçok özgürlüğü kazandılar. Her şekilde tarihsel olaylar her zaman uzun sürede yargılanır. Geride sadece kişinin mutluluğu önem taşır.
Edebiyatın mutluluğa katkısı olduğuna inanıyor musunuz?
- Şüphesiz. Edebiyat benim için mutluluğun bilimidir. Okuyan için olduğu gibi yazan için de. Edebiyat uyum sanatıdır, uyumun olmadığı bir dünyada uyumlu olmak denenir.
Bugün Fransız edebiyatı çok içe dönük
Son soru: Büyük başarınızı nasıl açıklıyorsunuz?
- Fransa'da benden önce birçok Rus kökenli yazar Fransızcada kendini ifade etti: Nathalie Sarraute, Henry Troyat ve Elsa Triolet. O halde başarının dışarıdan gelmiş bir biçimi olması gerektiğini düşünmüyorum. Romanın kuvvetine dayandığını ümit ediyorum. Bu, içinde yaşanan, bizi karakterlerin kaderine sürükleyen bir roman. Benim için üslup temeldir ama bir roman özellikle hikayelerden oluşur. Okur bir romanı okurken ağlamalı, titremeli, içini çekmeli. Bugün Fransız edebiyatı çok içe dönük, kuvvetli ve heyecanlı öykülerden yoksun. Ama okurlar bunu istiyor. Belki başarımın anahtarı tam olarak bu.
Not: "Paris'i fetheden Rus" başlığı ile yayınlandı.
(Fabio Gambaro / l'Espresso / Çeviren Demet Elkatip / 15 Mayıs 1997 / Milliyet Sanat / Sayı 408)
Juan Goytisolo / Bir kültür çöküş sürecine girdiğinde, dışa açılma kaygısı da olmuyor, kendiyle yetinmeye başlıyor
Sürgünde yaşlanan ve yurdundan uzakta ölen Juan Goytisolo (6 Ocak 1931 - 4 Haziran 2017) ile 1987 yılında Nedim Gürsel bir söyleşi gerçekleştirmişti. İspanyol yazara göre, Osmanlı kültür mirası sağ akımların tekeline bırakılmamalı ve bu mirasın olumlu unsurlarına sahip çıkılmalı.
Juan Goytisolo çağdaş İspanyol edebiyatının en önemli adlarından biri. Ne yazık ki ülkemizde pek tanınmıyor. Romanları birçok yabancı dile çevrilen Juan Goytisolo, uzun yıllar sürgünde yaşamış. Franco döneminde yapıtları yasaklandığı için ülkesine dönememiş. İspanya'da demokrasiye geçildiğinde de, sürgünde yaşlanan birçok İspanyol aydını gibi ülkesine gideceğine Marakeş'e yerleşmiş. Paris'le Marakeş arasında mekik dokuyup duruyor. Bu arada yolu İstanbul'a, Konya'ya, Kayseri'ye düşüyor.
Goytisolo'ya İstanbul dönüşü Paris'in "Sentier" mahallesinde rastladım. Giderek bir "Türk mahallesi"ne dönüşen "Sentier"nin kalabalık sokaklarında, iki yanında terzi atölyelerinin sıralandığı dar geçitlerde bir süre dolaştık. Juan, El Pais gazetesi için Türkiye üzerine bir dizi röportaj yapmıştı. Konya ve Mevlana, Kırkpınar yağlı güreşleri, son olarak da peribacalarıyla Barselonalı mimar Gaudi'nin yapıtları arasında koşutluk kuran çok ilginç röportajlar. Söze Türkiye izlenimlerini sorarak başladım:
Türkiye'nin kültürel kökenleri çok katmanlı bir yapı oluşturuyor
Türkiye yakından tanıdığın bir ülke. Son yıllarda oldukça sık Türkiye'ye gittiğini, romanlarından bazılarında, örneğin Yurtsuz Juan'da, ülkemizden de söz ettiğini biliyorum. "Les Temps Modernes"in Türkiye özel sayısı için yazdığın "İstanbul" adlı denemeyi Türkçeye çevirmiştim. Ne yazık ki Türk okurları seni yalnızca bu denemenle, bir de Türkçeye "Yalnızlar Kumsalı" adıyla çevrilip Hürriyet Yayınları'nca "aşkın, seksin, çılgınlığın kol gezdiği bir şaheser" olarak tanıtılan "Ada" adlı romanınla tanıyorlar. Yani pek az tanıyorlar. Senin deyiminle söylersek "Hayvansı bir enerji" saçan İstanbul'dan ne gibi izlenimlerle döndün bu kez?
- Bir ülkeye ilgi duyunca o ülkenin kültürel kökenlerini araştırmak isterim. Türkiye'nin kültürel kökenleri çok katmanlı bir yapı oluşturuyor. Hititler, Romalılar, Bizans, sonra Osmanlı dönemi... Özellikle Osmanlı kültürü ilgimi çekiyor. Mevlana ve yağlı güreşler üzerine yaptığım röportajlar, gerçekte, Osmanlı kültürünün iki geleneksel ifade biçimi üzerine yazılmış denemelerdir. Ne Mevlevilerin dans törenini, ne de bir spor etkinliği olarak yağlı güreşi anlatmak istedim bu röportajlarda. Amacım Osmanlı geleneğini sürdüren kültür etkinliklerinin çağdaş Türk toplumundaki izdüşümünü yakalayabilmekti.
Biliyorsun Türkiye Avrupa Topluluğu'na tam üyelik için başvuran tek İslam ülkesi. İki yıl önce yapıtlarının tümü için "Auropalia" edebiyat ödülünü aldın. Ödül töreninde yaptığın konuşmada yanlış anımsamıyorsam, kendini Avrupalı bir yazar olarak görmediğini, ilgi alanının Avrupa dışı toplumlara, özellikle de İslam toplumlarına yöneldiğini söylemiştin. Kendi içine kapanan bir kültürün, bu Avrupa kültürü bile olsa, yozlaşıp tükeneceği görüşünü bugün de taşıyor musun? Türkiye'nin Avrupa'yla bütünleşme çabalarını nasıl değerlendiriyorsun?
- Avrupa'yla bütünleşme sorunu yüzyıllar boyunca İspanyol entelektüel yaşamını da derinden etkilemiş bir sorun. On sekizinci yüzyıldan beri bu sorun İspanyol aydınları arasında da gündemden düşmedi. "Avrupalı mıyız, yoksa değil miyiz?" Bu soruyu sürekli bir biçimde kendimize sormamız çok doğaldı, çünkü Afrika'nın Pireneler'de bittiği kanısı bir hayli yaygındı Avrupa'da. İlerici olarak nitelelendirebileceğimiz İspanyol aydınlarındaki genel eğilim, Avrupa kültürüne ters düşen her şeye yüz çevirmek, Avrupa uygarlığının yarattğı değerleri bir an önce benimsemekti. Böylece Avrupalılardan daha fazla Avrupalı olmak istedik. Ama, bu istek epeyce pahalıya mal oldu bize. Çünkü tarihimizi çarpıtmamıza neden oldu. Şöyle ki:
Katolik krallar döneminden beri İspanya, Batılı bir ülke sayılagelmiştir. Ama bizim tümüyle Batılı bir toplum olmadığımız da gerçek. İspanya tarihinde Yahudi ve İslam kültürlerinin etkileri çok derin izler bırakmıştır. Bu izleri yok sayıp Avrupa'ya yöneldik ve sonunda Avrupa'yla bütünleştik. Ama bugün, kültürel ve etnik açıdan, gerçek anlamda melez bir ülkeyiz. Aklı başında hiç kimse bunun tersini iddia edemez. Örneğin edebiyatımız uzun yıllar Batının değil İslamın etkisi altında kaldı.
Yalnızca edebiyatımız mı? Dilimiz de Arapçanın etkisinde gelişti. Bu etkilenme Cervantes'te, San Juan de la Cruz'un şiirlerinde bile görülür. Cruz'un şiirlerini, Batı edebiyatının değil, İbn-Arabi, El Hallac, İbn-el Ferid gibi İslam tasavvuf edebiyatı temsilcilerinin ışığında anlayıp çözümlemek mümkün olabilir ancak.
Cervantes'in Yahudi kökenli bir aileden geldiğini pek az kişi yazabiliyor
Demek ki İspanya, Batılılaşma sorunu açısından, Türkiye'yle benzerlikler taşıyan bir ülke. İspanya örneğini vererek bir ölçüde sorumu yanıtlamış oldun. İslam kültüründen gelen etkilerin ne gibi gerekçelerle dışlandığını tahmin edebiliyorum. Peki şimdi Felipe Gonzalez hükümetinin kültür politikası çerçevesinde bu etkiler değerlendirilmiyor mu?
- Milliyetçi Katolik iktidar döneminde İslam kültüründen kaynaklanan değerlere savaş açılmıştı. Tarihçiler Vizigot ve Roma mirasını önemsiyorlar, bu uygarlıkların dışından gelen katkıları, özellikle de Yahudi ve İslam kültürlerinin katkılarını yok sayıyorlardı. Bu anlayış Franco dönemindeki kadar olmasa da geçerliliğini hâlâ koruyor.
Ama öte yandan İspanya tarihini değişik bir açıdan yorumlayan, merkeziyetçi yaklaşımlardan uzak durmaya çalışan tarihçiler de var. Örneğin Roma dönemi uzmanı Amerigo Castro gibi. Ya da Dante'nin İlahi Komedyası'nın Muhammed'in miraç gecesinde yaşadıklarından kaynaklandığını öne süren Patios gibi.
İslam ve Yahudi kültürlerinin İspanyol kültürüne katkıları bugün bilinen, üzerinde durulan bir konu. Ama bu katkılara resmi bir biçimde sahip çıkılmıyor henüz. "Altın çağ" yazarlarının birçoğunun yeni Hıristiyanlardan, yani Yahudi ya da Müslüman dönmelerden oluştuğunu söylemeye pek az kişi cesaret edebiliyor. Örneğin ulusal gururumuz Cervantes'in Yahudi kökenli bir aileden geldiğini pek az kişinin açıkça yazabilmesi gibi.
Ne var ki dışlanan yok sayılan gerçekler, günün birinde ortaya çıkıp, geri tepip ağırlıklarını duyurmaya başlarlar. Günümüz İspanyol toplumu işte bu tür bir geri tepmenin kültürel sarsıntısını yaşıyor. Müzikte iyice belirgin bu durum. Arap kökenli şarkılar giderek yaygınlık kazanmakta.
Sözü Türkiye'ye getirirsek, bir bakıma benzer bir durumla karşı karşıyayız. Kemal Atatürk yurdunuzu kurtardı, bağımsızlığa kavuştunuz. Ama modernleşme girişimini başlatırken geçmişi köktenci bir biçimde yadsımaya kalkıştı. Bu girişim bana İtalyanca bir deyimi anımsatıyor: "Çocuğu da banyonun kirli suyuyla birlikte atmak". Osmanlı kültür mirası biraz da böyle atıldı gibime geliyor.
Osmanlı kültür mirası sağ akımların tekeline bırakılmamalı
Bugün Atatürk devrimlerine karşı yöneltilen eleştirilerin, hatta girişilen eylemlerin toplumda yaygınlık kazanmaya başlamasının nedenlerinden biri de bu belki.
- Evet, son Türkiye yolculuğumda dışlanan, yok sayılan gerçeklerin geri dönüşünü izledim, benimsenmeye başlandıklarını gördüm. Şunu da eklemeliyim: Osmanlı kültür mirası sağ akımların tekeline bırakılmamalı, onların bayrağı durumuna gelmemeli. Tüm siyasal görüşler, özellikle de sol, bu mirasın olumlu unsurlarına sahip çıkmalı.
Tarihçiler Arapların İberik yarımadasına egemen olmasını içlerine sindiremiyor
"Dışlananın geri dönüşü"olarak nitelendirdiğin bu olgudan yola çıkarak sözü Don Julian adlı romanına getirmek istiyorum. Roman kahramanı, Cebelitarık'ın karşı yakasından, yani Tanca'dan yurduna bakıp eski bir efsaneyi anımsıyor. Bu efsaneye göre son Vizigot kralı Rodrigo, Kont Julian'ın kızını iğfal ettiği, yani yasayı ve Hıristiyan ahlak kurallarını çiğnediği için İspanya Arap istilasına uğramış. Roman kahramanı, Franco İspanyası'yla hesaplaşır, zorba yönetcilere sövüp sayarken , yurdunun yeniden Arap istilasına uğramasını dileyecek kadar aşırılığa vardırıyor işi. Bu romanda da "dışlanan gerçeklerin geri dönüşü"nü mü vurgulamak istedin?
- Tarihçiler Vizigot krallığının birdenbire çöküşünü açıklamakta güçlük çekiyorlar. Arapların beklenmedik bir hızla tüm İberik yarımardasına egemen olmalarını, Pireneler'i aşıp Poitiers'ye dek ilerlemelerini bir türlü içlerine sindiremiyorlar. Halkın Arapları kurtarıcı olarak gördüğünü, bu yüzden İberik yarımadasının çok kısa bir sürede ele geçirildiğini kabul etmek istemiyorlar. Oysa gerçek bu.
İspanya yeniden Hıristiyan egemenliğine girdiğinde, Arap istilasının bir "günah" yüzünden gerçekleştiği görüşü yaygınlık kazandı. Sözünü ettiğin efsane işte bu görüşe, yani bir çeşit "ilk günah" arayışına bulunmuş mitolojik kılıftan ibarettir. Yapısı itibarıyla da Adem'le Havva'nın cennetten kovulmaları efsanesine benzer. Güya Don Julian, Vizigot kralından öc almak için İspanya kapılarını Araplara açmış.
Don Julian'ı yazdığımda Tanca'da sürgündeydim
Peki roman kahramanı neden yeni bir Arap istilasını özlüyor?
- Bu isteği tarihsel bağlamına oturtmak gerek. Çünkü İspanya, Arap istilası sayesinde ortaçağ karanlığından kurtuldu. Bir Yeniden Doğuş yaşadı. Çeşitli kültürlerin kaynaşıp boy attığı bir ülke haline geldi. Bu kültür zenginliğinin Hıristiyan egemenliğinde de bir süre devam ettiğini belirtmeliyim.
Yahudi ve Arap kültürlerinin yanı sıra örneğin Cluny rahipleri de, St. Jacques yolu vasıtasıyla Fransız kültür verilerini kuzeyden İspanya'ya taşıdılar. Toledo bu dönemde önemli bir kültür merkeziydi. Eski Yunan felsefesinin belli başlı yapıtları bu kentteki çeviri okulu sayesinde İspanya'da tanındı. Toledolu çevirmenler Doğu edebiyatlarını, özellikle de Fars, Arap ve Hint edebiyatlarından örnekleri dilimize kazandırdılar.
Diyeceğim, Arap istilası İspanya için gerçek anlamda bir kültür devrimi oldu. Don Julian'ı yazdığımda Tanca'da sürgündeydim. Karşı kıyıdan başlayan İspanya toprağı benim gözümde Katolik değerlerin yücelttiği, Franco faşizmine boyun eğmiş bir ülkeydi.
Arap kültürü bilinmeden İspanyol kültürü anlaşılamaz
Kültürel kimlik konusunun hem İspanya'nın hem de Türkiye'nin gündeminde olması ülkelerimizi, dolayısıyla da aydınlarımızı birbirlerine yaklaştırabilir. Ne yazık ki, bu alanda alışverişimiz çok az. Akdeniz'in iki ucunda, birbirimizden bir hayli uzağız. Geçen yıl Fransa'da yayımlanan "Kuzey Afrikalı Günlükler" adlı kitabındaki bir denemede, yazarı bilinmeyen çok ilginç bir yapıttan söz ediyorsun. 16'ıncı yüzyılda Osmanlılara tutsak düşmüş bir İspanyolun gözlemlerini içeren bu yapıta duyduğun ilginin nedenlerini öğrenebilir miyiz?
- Doğu kültürlerine duyduğum ilginin hem özel, hem de entelektüel nedenleri var. Arap halklarının emperyalizme karşı giriştikleri savaşımın yanında oldum hep. Filistin davasını aktif bir biçimde destekliyorum. Ama benim için asıl önemlisi, Arap kültürünün bilinmeden İspanyol kültürünün anlaşılamayacağı gerçeğidir. Doğuya duyduğum ilginin asıl nedeni işte bu gerçekten kaynaklanıyor.
Üç ayrı topluluğun kültürlerinden, Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman kültürlerinden oluşan İspanyol kültürü, uzun süre Hıristiyan kültürün değerleriyle koşullandırıldı. Bu kültür öbür toplulukların kültürlerine karşı egemen kültür olarak benimsendi. Örneğin Muhammed'e karşı Aziz Jean yüceltildi. Arap istilasından miras kalan tekkeler silahlandırılıp askeri manastırlara dönüştürüldü. Müslüman tespihi İspanyol "san roselt"i oldu.
İşte bu karşılıklı etkilenmeleri anlamadan İspanyol kültürünün anlaşılabileceğini sanmıyorum. İspanya'da Osmanlı İmparatorluğu'nun imajı da hem hayranlık uyandıran hem de dışlamaya yol açan bir imaj olmuştur. Aydınlar Osmanlı İmparatorluğu'ndaki dinsel hoşgörünün kendi ülkelerinde hiçbir zaman olmadığını biliyorlardı.
Evet, az önce sözünü ettiğimiz kitabın yazarı da belirtiyor bunu. Osmanlılardaki hoşgörü anlayışının İspanya'da da olması gerektiğini anlatmaya çabalıyor. Bu arada özellikle harem üzerine, bilinen klişeleri de tekrarlamaktan kendini alamıyor.
- Hoşgörüden nasibini almamış İspanyol yönetimini eleştirmiş oluyor böylece.
Bir kültür çöküş sürecine girdiğinde, dışa açılma kaygısı da olmuyor
Son günlerde okuduğum bir başka denemende de Batının Doğuya her zaman ilgi duyduğunu ama bu ilginin hep tek yönlü olduğunu, yani Doğunun Batıya aynı ölçüde ilgi duymadığını belirtiyorsun. Bu tek yönlülük nereden kaynaklanıyor sence? Hayranlık ya da dışlama biçiminde olsun, neden hep Batı, Doğuya bakmış?
- Bunun çok karmaşık nedenleri var. Bernard Lewis Osmanlı İmparatorluğunun Batıya ilgi duymamasını İslam dininin kurallarıyla açıklıyor. Bu açıklama yeterli değil bence. Çünkü Yunanistan ya da Portekiz için de aynı şey söz konusu.
Bir kültür kendi içine kapanmaya başlayıp dekadans (1) sürecine girdiğinde dışa açılmak gibi bir kaygısı da olmuyor. Kendi içinde bir saflık aramaya, kendisiyle yetinmeye başlıyor. Bu sürece girdiğinde, bir zamanlar her türlü etkilenmeye açık olan Arap kültürü de kendi içine kapandı. İbn Haldun'un yaşadığı çağdan itibaren Arap kültürünün eski özümleme dinamiğinin giderek yavaşladığını görüyoruz.
Niçin yazar olduğumu araştırmak için yaşamöykümü anlattım
Biraz da romanlarından söz edelim. Bugüne dek birçok roman yazdın. Bunlardan bazıları yabancı dillere de çevrildi. Son kitabın bir roman değil ama. "Av Bölgesi" adlı son yapıtında yaşamöykünü anlatıyorsun. İspanya'da olduğu kadar başka ülkelerde, bu arada Fransa'da da epeyce yankı uyandırdı bu kitabın. Neden otobiyografi?
- Romancı etkinliğim çerçevesinde bu kitap bir ayraç sayılabilir. Yaşamımı anlatma gereğini duymam aslında niçin yazar olduğumu araştırmak, bu soruya bir yanıt bulmak isteğinden kaynaklandı. Don Julian'la birlikte yazarlık anlayışımda önemli bir değişiklik oldu. Otobiyografimi yazarak bu değişikliğin nedenlerini anlamaya ve anlatmaya çalıştım. İki ciltten oluşan otobiyografim, Don Julian'ı Tanca kentinde yazdığım yılın dökümüyle son bulacak.
Otobiyografi yazarı hem arkeolog hem mimar yöntemiyle çalışır
Evet, ilk cilt askere gittiğin zaman sona eriyor. Çocukluğunu ve yeni yetmelik yıllarını anlatıyorsun kitapta. Ama asıl anlatmak istediğin iç savaş sonrasında İspanyol toplumunun evrimi. Burjuva ve Katolik bir aileden geldiğin için ilk başkaldırı da doğal olarak aile baskısına karşı gerçekleşiyor. Sonra edebiyata yönelişini, ilk cinsel deneylerini ve Barselona'dan Madrid'e gelişini izliyoruz. Flabubert'in deyişiyle söylersek "duygusal eğitim" yıllarını.
- Bu kitapta kendimi anlattığım doğru. Ama roman gibi otobiyografi de bazı anlatım tekniklerinin kullanımını gerektirdiği için, kitapta yer yer romana özgü bir yapı kurmak zorunda kaldım. Yazar, bir arkeolog örneği, kendi geçmişini kazarken bu geçmişin çeşitli dönemlerini bir araya getirmek durumunda kalıyor. Ve ister istemez bir mimar yöntemiyle çalışmaya başlıyor. Arkeolog ve mimar... Bu ikincisi romancının kullandığı yöntemlerle çalışmak durumunda. Yalnızca yaşamöykümü anlatmakla yetinmeyip bu öyküyü denetlemeye çalıştığım, kendi yazarlık deneyimim üzerine düşündüğüm de söylenebilir.
Annem iç savaş sırasındaki bir bombardımanda öldü
Gerçekte kitap birbirine koşut ama iki ayrı çizgide gelişen bir anlatı yörüngesi izliyor. İlk çizgi geçmişi, ikincisiyse bu geçmiş üzerine yazar Goytisolo'nun düşünce ve görüşlerini sergileyen bölümlerden oluşuyor. Birbirine koşut raylarda ilerleyen iki tren gibi. Yaşamına giren insanlar, geçmişte kalan anılar ilk trende, şimdiki zamanda anlattıklarınsa ikinci trendeler. Sen ise her iki trende birden yolculuk ediyorsun. Bu yolculuğun belli başlı durakları iç savaş. Barselona, Madrid ve Fransa olarak özetlenebilir. Sonra Franco döneminde yasaklanan kitapların ve sürgün. Amerika, Küba, Fas...
- Tutucu bir ailenin dört çocuğundan biriydim. Kişiliğimi belirleyen aile çerçevesi iç savaşla birlikte kırıldı. Annem bir bombardımanda öldü. Babamın işleri savaştan sonra bozuldu. Kardeşlerimle birlikte Franco İspanyası'nda, ama kesinkes tutucu olmayan ve bize pek söz geçiremeyen yaşlı bir babanının gözetiminde büyüdüm. Diyeceğim, yetişmemde aile baskısı çok etkin bir rol oynamadı.
Varoluşumu, iç savaştan sonra kendini bir türlü toparlayamayan yoksul bir toplumda, yıkıntıların arasında büyümüş olmam belirledi aslında. Olumlu ve olumsuz yanlarıyla kişiliğimi bu toplumsal duruma borçluyum. Burjuva bir ailenin korumasında büyümedim çünkü. Annemin erken ölümüyle yakın sevgiyi de yaşayamadım
Annemle ilgili ne anımsıyorsam anlattım ve unuttum
Kitabın başında annenden çok sık söz ediyorsun. Ama ölümünden sonra tümüyle siliniyor yaşamından. Anısı bile kalmıyor. Daha sonraki bölümlerde bir kez olsun anneni anmıyorsun, anımsamıyorsun.
- Annemle ilgili ne anımsıyorsam kitabın başında anlattım. Sonra, ölümünden sonra, unuttum onu. Belki bilinçaltında bir yere gizlenmiş, yüzeye çıkmayı bekliyordur. Eşcinselliği, cinsel soğukluğu ya da kadın düşkünlüğünü anne ve babayla ilişkiye bağlayan kuramlar pek inandırıcı gelmiyor bana. Örneğin annenin yokluğu ya da sürekli varlığı eşcinsel eğilimlerin nedeni olarak gösterilebiliyor. Oysa birbirine karşıt iki durum söz konusu.
Otobiyografim İspanyol edebiyatında bir yenilik
Bu kitabında özel yaşamınla ilgili hiçbir şeyi gizlemiyorsun. Gerçekleri yazmada gösterdiğin cesaret kutlanmaya değer doğrusu! Otobiyografi yazmak bir cesaret işi mi sence, yoksa bir itiraf biçimi mi?
- Kesinlikle bazı itiraflarda bulunmak için yazmadım bu kitabı. Geçmişim üzerine özgürce düşünmek, özel yaşamımla ilgili gerçeklerin çözümlemesini yapabilmek için yazdım. Bu kitabın İspanyol edebiyatında bir yenilik olduğu öne sürülebilir. Çünkü yazarlarımızdan çoğu benim kadar açık yürekli değiller. Şimdiye dek yazılmış otobiyografilerde gerçeklerin üstü örtülmüş, özel yaşamdan pek söz edilmemiştir. Bu, sanıyorum, Katolik geleneklerimizden kaynaklanan bir durum. Kahvede ya da bir yolculukta hiç tanımadığımız insanlara özel yaşamımızın en karanlık yanlarını anlatabiliriz, ama iş yazmaya gelince durum değişir.
Biz İspanyollar kendi hakkımızda olumlu bir imaj bırakmak isteriz geleceğe. İngiliz edebiyatındaki otobiyografilerse tam tersine, özel yaşamlarını çevrelerindekine anlatamayan yazarların iç dökmelerinden oluşan kitaplardır. Bir İngiliz yazarı olsaydım otobiyografimi yazmaya kalkışmazdım.
19. yy romanındaki psikolojik derinlik bana çok yabancı
"Av Bölgesi"nde şu satırların altına çizmişim: "Yazmak benim için bir uçuruma atlamaktı."
- Don Julian'dan bu yana yazdığım romanların tümü önceden tasarlanmamış yapıtlardır. Yazmak, biraz da, sonu bilinmeyen bir serüvene atılmak benim için. Romanlarımda belli bir konu yok biliyorsun. Bazı kişiler, betimlemeler, izlenimler var. Bir romana başlarken yazma ediminin beni nereye götüreceğini önceden kestiremiyorum. Bir imgeden, bir duygu ya da izlenimden yola çıkıyorum, o kadar. Don Julian, Yurtsuz Juan, Makbara ve Savaş Sonu Görüntüleri'ni böyle yazdım.
Roman kendi kendini yazdırıyor sanki. Ben yazdıkça metnin özgül kuralları işlemeye, yazarı denetlemeye başlıyorlar. On dokuzuncu yüzyıl romanındaki psikolojik derinliği olan kahramanlar çok yabancı bana. Bir öykünün, başlangıç - gelişim - sonuç çizgisinde anlatılması da. Benim için yalnızca dil önemli.
Sürgün, İspanyol edebiyatındaki orijinal yapıtları fark etmeme yol açtı
Okuduğum romanlarının tümünde bir dil sorunu var. Günlük dilin, dilbilgisi kurallarının aşılması sorunu. İspanyolcayı milliyetçi yazarların tekelinden kurtarmak için mi bu yola başvuruyorsun? Yoksa yıllardır ülkenden uzakta yaşadığın için mi?
- Bu sorunu bir başka soruyla yanıtlayacağım. Nasıl olur da bir yazar kendi ülkesinde yaşayarak hâlâ anadilinde yazmayı sürdürebilir? Bu durum, yani İspanya'da oturup İspanyolca yazmak, sürgünde yaşayıp İspanyolca yazmaktan daha zor bence. Çünkü bir ülke yalnızca bir toprak parçası değil, aynı zamanda bir geçmiş ve bir dildir.
Don Julian'da anlatıcı ülkesinin topraklarına saldıramadığı için diline ve kültürüne saldırıyor. Bu açıdan bakıldığında ülkemde, yani kendi dilimde yaşadığım söylenebilir. Bir de şunu ekleyeyim: Kendi dilimi her zaman bir başka dilin ışığında yaşamışımdır. İspanyol edebiyatını başka edebiyatların ışığında değerlendirdiğim gibi. Böylece çok değişik değer ölçütleri edinebildim.
Sürgün, ülkemdeki egemen değer ölçütleriyle bütünleşmemi engelledi; İspanyol edebiyatındaki orijinal yapıtları fark etmeme yol açtı. Anadilimin konuşulmadığı ülkelerde yaşayıp İspanyolca yazdığım için kendi dilimi, kendi üslubumu bulabildim. Sürgünde yaşayan bir yazar ülke toprağıyla ilişkisini kestiğinden diline daha çok sahip çıkar. Dil bir anlaşma aracı olmaktan çıkmış, bir çalışma nesnesine dönüşmüştür onun için. Anlaşma sürecinde başka bir dili kullanmakta, ancak yazarken, yani çalışırken kendi diliyle baş başa kalmaktadır. Buysa, bir yazar açısından, avantajlı bir durum.
Uzun yıllar İspanyolca konuşmadım. Bu, İspanyolca yazmamı kolaylaştırdı. İspanyolcaya daha yoğun bir ilgi duymama yol açtı. Yeni bir dil bulmam gerekiyordu akademik dile saldırabilmem için. İlk kez Don Julian'da denediğim bu yeni dili ancak sürgünde yaratabilirdim.
Marks benim kuşağımın çok vaktini ve enerjisini aldı
Politikadan pek söz etmedik. Oysa siyasal savaşımın ilgi alanın dışında kaldığı söylenemez. "Av Bölgesi"nde Marksist döneminden "Kısırlaştırıcı bir dönemdi" diye söz ediyorsun. Bir başka yerde de şu ifade var: "Enerji hırsızı Marks".
- Bu deyimi Rimbaud, İsa için kullanmıştı. Marks benim kuşağımın çok vaktini ve enerjisini aldı. Siyasal toplantılarla, devrim tartışmalarıyla geçirdik ömrümüzü. Gerçi ben bu tartışmaların biraz uzağında kaldım hep. Komünist partinin aktif bir üyesi değildim.
Örneğin bir Semprun'un yaşadıklarını yaşamadın.
- Hayır, yaşamadım. Ama uzun yıllar, o ortadan, ben kenardan, aynı yolda yürüdük.
Bu uzun yürüyüş artık yalnızca edebiyatın uçurumlarla dolu coğrafyasında mı devam ediyor?
- Yürümeye devam ediyorum. Yolculuklara da...
Türkçe öğrediğini biliyorum. "Gergedan" bir sanat dergisi adı olabilir mi sence?
- Neden olmasın? Gergedan sevimli bir hayvandır.
Bu konuşmayı Gergedan için yapıyorum da.
- Gergedan'a selam öyleyse! Türkiye'deki dostlara, İstanbul'a selam!
"Sürgünde yaşayan bir yazar diline daha çok sahip çıkar" başlığı ile yayınlandı.
Selim İleri / Edebiyat, tek kişinin yer değiştirilerek oynadığı bir satranç oyunu
Saz Caz Düğün Varyete, panoramik yapısı, dil ve anlatım tekniği yönünden, Selim İleri romancılığında yeni bir evre olarak nitelendi. Zeki Coşkun bu yapıttan hareketle, izlediği teknikler ve romanları üstüne Selim İleri ile görüştü.
Her Gece Bodrum ve onu izleyen Ölüm İlişkileri, Cehennem Kraliçesi romanlarınızda, kentli-aydın çevre içi ilişkileri konu ediniyordunuz. Teknik kurgu da bireyin iç anlatısına yönelikti. Bir Akşam Alacası'ndan başlayarak, Ölünceye Kadar Seninim, Yalancı Şafak romanlarınız, öteki alt kültür çevrelerine yöneliyor. Sanki bir "melodram" vurgusu söz konusu bu yapıtlarda. Teknik de bu vurguya göre değişiyor. Saz Caz Düğün Varyete adıyla bile, bir vurgu. Anlatılan ve anlatı tekniği yönünden, siz son romanınızı nereye oturtuyorsunuz?
- Öyle sanıyorum ki melodrama olan düşkünlüğüm ilk kez Destan Gönüller'de belirir. Bu uzun öyküyü yazarken, iki yapıtın yoğun etkisi altındaydım. Daha doğrusu ilkgençlik yıllarımda, hattâ çocukluğumda diyebilirim, okuduğum bu romanların izdüşümlerini Destan Gönüller'e oradan buradan serpiştirmeye çalıştım.
İlki Kerime Nadir'in Hıçkırık'ıdır. Hıçkırık'ı i ilk kez ne zaman okudum, şimdi anımsamıyorum. Anımsadığım, oradaki servili mezarlık motifleri. Bir mezara her sabah bırakılan leylak demetleri... Ne vardı bunca etkilenecek, onu da tam çıkaramıyorum. Hattâ Destan Gönüller'i yazarken de kavrayıp alımlayamamıştım.
İkinci roman, Peyami Safa'nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'dur. Bu yapıtın üslubuna bugün de hayranım. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu üslubu ve yazınsal uygulayımı açısından, elbette melodramatik bir yapıt değildir. Ne var ki, konusu açısından beylik bir melodramın bütün öğelerini içerir...
Sonraları, giderek, hayatımızın melodram üzerine kurulmuş olduğunu ayrımsamaya başladım. Her ayırt ediş gibi, benimkisi de çok kişisel bir görüş tabii. Adlarını andığınız, Her Gece Bodrum'la başlayıp Bir Akşam Alacası'yla biten o dizi, daha çok sezgilerin yordamlarıyla yazılmış romanlardır diyebilirim. Yalnız Bir Akşam Alacası'nda yazar belirir ve kişilerini dışarıdan gözlemlemeye koyulur, sizin de saptadığınız gibi. Bunda, ülkemizin oynak siyasal koşullarının büyük rol oynadığını düşünürüm. Özellikle o romanı yazdığım günlerde, önemine ne denli inanırsam inanayım, bireyin iç dünyasıyla uğraşabilme olanaklarından yoksundum; toplumca yoksunduk.
Hemen ardından Yaşarken ve Ölürken'e çalıştığımda, ifade ediş tarzımı da tamamıyla değiştirdim. Belki ilk kez o melodram süsleri bana zevk vermez olmuştu. Geçen zamanın, insanın yaşlanmaya yönelmesinin de etkileri olmalı. Eski heyecanımı duyamıyorum. Yaşanmışlık, melodramdaki süsleri sildikçe geriye ağdasını bırakıyordu. Ağdayı da en ağdalı haliyle anlatmak, yazmak, okurken iç bayıltıcı bir metin çıkaracağından, ucun ucun yabancılaştırmalara kaydım. Ölünceye Kadar Seninim bu anlamda en önemsediğim romanımdır. Süha Rikkat'in değişen yaşama koşulları karşısındaki şaşkınlığıyla ne çok alay edersem edeyim, biraz da kendim gibi gördüm onu. "Hayatımız bir melodramdır, ben de o melodramı yazıyorum" dedikçe bir balyoz iniyor başına... Yalancı Şafak belki bir bileşke noktasının romanı: Her Gece Bodrum dizisiyle ötekilerin bileşkesi. Saz Caz Düğün Varyete'yse yalnızca ve yalnızca iflas eden o melodram tutkusuna gülünçlü acıklı bir ağıttır. Yazarken soğukkanlılığıma çoğu kez kendim de şaştım.
Odaklanmaya çalıştığım tek sorun, estetikle somut yaşamın ilişkisiydi
Romanlarınızda, düşün-edebiyat çevrelerinden tiplemeler yapıyor, edebiyat içi bir bakış getiriyordunuz. Bunun yerine son dönemlerde -Bir Akşam Alacası'ndan başlayarak- öteki sanat dalları, sahne-sinema sanatçıları ve son olarak da "opera" gündeme geliyor. Roman figürlerinize böyle yaklaştığınıza göre, konu seçimindeki hareket noktalarınız nelerdir?
- Şimdi düşünüyorum da, bu meselede galiba hayatın akışına bırakmışım kendimi. Oldum bittim sanatçıyı konu alan romanlara düşkünlük göstermişimdir. Sözgelimi Huzur'da Mümtaz'ın hep bir şeyler yazmak istemesi, notlar tutması beni en az romandaki İstanbul kadar etkilemiştir. "Sanatçı romanı" batı edebiyatında, biliyorsunuz, başlıbaşına bir alandır. Thomas Mann'ın bu alanda gezinmiş kimi başyapıtlarını kaç kez okuduğumu bilemiyorum. Ama bendeki akışa göz atacak olursak, Her Gece Bodrum'daki başkişiler, henüz iş güç sahibi olmamış, hayata yeni atılacak ya da yeni atılmış insanlardır. (Onların iş yaşamında giderek kendilerinden kopmalarını "Son Yaz Akşamı" adlı bir uzunöyküde işleyeceğimi, o zamanlar nereden bilebilir, nasıl kestirirdim!)
Olayın çehresi Ölüm İlişkileri'yle birlikte değişir: Küçük burjuva kökenli o çevre az buçuk sanata bulaşmıştır, ağır entelektüel iddialar peşindedirler ve beylik bir konuşma düzleminde boyuna tartışırlar... Uzun etmeyeceğim; o tartışmanların da yalnızca ve yalnızca hiçliğe yol aldığını gördüm ben. Şu çevreden o çevreye sıçrayışta, yolunu bulamamış, yolunu yitirmiş, yolunu ta en baştan yanlış seçmiş nice kişiyle tanıştım, onlardan izlenimler edindim; tanıklıklarımı, duyumsadıklarımı, düşündüklerimi, kimileyin de yaşadıklarımı kâğıda geçirmeye çabaladım yıllar yılı.
Sonunda ne oldu, biliyor musunuz; ortada hiçbir yazınsal çaba -başarı demiyorum- yokmuşçasına, yazdıklarıma polis zihniyetiyle yaklaşıldı. Herkes tanışlarını arıyordu romanlarımda. Bunlara gülmek gerekir değil mi? Öyle yapmak, karşımdakilere saygısızlıktır gibi geldi; oturdum ciddi ciddi yazılar, değiniler kaleme aldım, epey vakit harcadım: Yazınsal gerçeklik nedir, somut gerçeklik nedir, şu bu... Galiba kimseye de derdimi anlatamadım. En yakınlarım, yani edebiyatçılığıma en yakın olduklarını sandığım kişiler bile hâlâ aynı polis zihniyeti içinde sorular sorarlar. Bütün bunlardan artık bıktım ve tiksindim.
Ben, başlangıçtan beri tek sorunun çerçevesinde kendimi odaklandırmaya çalışmıştım; o da, estetikle somut yaşamın olumlu - olumsuz ilişkisiydi. O yolda sürdürmeye çabalıyorum bugün de. Saz Caz Düğün Varyete'de betimlenen "opera" çevresi, tamamıyla simgeseldir. İnanın, burada artık sanatçı sorunsalıyla falan da uğraştığım yok. Giderek bütün bir toplumsal hayatı sarmalayan inanılmaz bayağılığı, katlanılmaz çirkinlikleri, "umutlu olmak" adına hasır altı etmek istemiyorum bir süredir. Ve bir süredir, düşünüp duruyorum; neden bizde Nietzsche gibi filozoflar çıkmamıştır... (Hoş, bu sözüm de yanlış anlaşılmaya, yeni polemiklere ne kadar gebe!)
Haydi serinkanlılığı elden bırakmayalım; hâlâ sanata çok inanıyorum. Dünden de çok inanıyorum. Sanırım bu yüzden, sanatsal emeğe inancımdan romanlarımda hareket noktasını estetik sorunlar oluşturuyor...
Romancı birkaç sahne yazmak üzerine bir ömür kurmuş insandır
"Bir romancının yeryüzüne tek bir roman yazabilmek için geldiğini düşünüyorum. Bu tek roman onun yazdığı bütün yapıtlara dağılmış, parçalanmış bir dünya gerçekte" görüşünüzden yola çıkarsak, anlatılan ve anlatı tekniği yönünden romanlarınızın geldiği yeri açıklar mısınız?
- Yaşamdan edindiği bütün öğelere karşın edebiyatın önünde sonunda tek kişi tarafından yer değiştirilerek oynanan bir satranç oyunu olduğuna inanıyorum. Bu sürekli yer değiştiriş ve bu sürekli hamle farklılığı ister istemez sizi hem anlatılanda, hem de anlatı tekniklerinde değişikliklere, hattâ başkalaşımlara sürükler. Evet, romancı tek bir roman bile değil, belki de birkaç sahne yazmak üzerine bir ömür kurmuş insandır benim için.
Dostoyevski'deki sonu daima rezaletle biten kalabalık çağrı sahnelerini, Nathalie Sarraute'da beylik düşüncelerin kaynaştığı kenter yaşamı sahnelerini, ya da ne bileyim, Kemal Tahir'de batan bir imparatorluk karşısında kimi duyarlı aydınların tartıştıkları son çırpınış sahnelerini anımsatayım...
Kendi kitaplarıma gelince; bir yaz kasabası, tatil, bir geceyarısı müzik ve beklenmedik iki insanın dans etmesi yetip artardı bana. Bununla birlikte, Türkiye'nin özgül koşullarında, romancılık hâlâ Ahmet Mithat Efendi geleneğine çarpmak zorunda olduğundan -bu zorundalıktan yakındığım sanılmasın- adım adım yol alma tasarımına uyduğum olmuyor değil. Benim sevgili sahnelerimin çok dışında kitaplar da yazdım, hayatım el verirse yine de yazarım. Bu üvey evlatlarımı bazen asıl çocuklarımdan da fazla seviyorum üstelik!
Romanlarım nereye geldi? Ne kadar güç bu soruyu yanıtlamak! Eleştirmenlerin yargısına bakarsanız, geriliyorum. Sanatçı - eleştirmenlerin yargıları azıcık daha olumlu galiba. Siz de bana soruyorsunuz sevgili Zeki Coşkun. Size şöyle demek isterdim: Romanlarımın nereye geldiğini bilmiyorum; ama yıllar geçtikçe şu yavan ve işlevsizleştirildiğimiz toplumsal ortamda en çok sevdiğim şey o tek kişilik, gelgelelim iki kişiymişçesine oynanan acı satranç.
Saz Caz Düğün Varyete'yi birkaç kez yazdım
Saz Caz Düğün Varyete'de okuyucuya ve konuya karşı bir "yabancılaştırma efekti" kullanılıyor. Böylesi bir yaklaşımı yeğlemenizdeki etkenler nelerdir?
- Saz Caz Düğün Varyete'yi iki üç yıl önce tasarladığımda, simgesel yanının nereye kadar uzanabileceğini saptayamamıştım. Romanı birkaç kez yazdım. Birçok iç sorunu, tekrar yazdıkça çözümlenir gibi oldu. Fakat baştan beri "yabancılaştırıcı" bir yönsemesi olsun istiyordum anlatının. Çünkü yapısal özellikleri ve zaman kullanımı açısından Saz Caz Düğün Varyete'nin özdeşleyimci bir titreşim göstermesi zaten olanaksızdı.
Ayrıca ele almak istediğim dönemler, gerek bizden gerekse daha evrensel bir yöreden esinlenerek çizmek istediğim kişiler yabancılaştırmayı zorunlu kılıyordu. Yaşadığımız hayatın politik çehresine özdeşleyimci bir tutumla yaklaşmaksa, bana aykırı düşüyordu; her şeyden önce o aykırılığı öne çıkarmayı denedim.
Yöntem ve bilgi, kişisel duyarlık süzgecinden geçirilmediğinde kuru bir gösteri oluyor
Yapıtlarınızda kahramanların yaşantılarından ve olay örgüsünden gelen söylemsel "duyarlık" ironiye doğru evriliyor gibi. Bu konuda sizin söyleyecekleriniz nelerdir?
- Genellikle duygusal, düzemi açısından duygu payını çokça kullanmış, dahası bu konuda aşırıya kaçmış bir romancı olduğum söylenegelmiştir. Bunda romanlarımda kimileyin gönül coşkunluklarıyla söylediklerimin etkisi altında kalanların rolü büyüktür. Bizde bir sanatçı hakkında yargıyı andırır bir şey söylemeye görün, hemen yerleşir. Artık kesenkes o görüngeden bakılır size.
Duygu payını hiçbir zaman savsaklamadım. Ben de doğuya yaklaştıkça gözyaşının arttığına ve zaten artması gerektiğine inananlardanım. Bunu bir yana bırakalım; ayrıca, bütün sanatlarda duygunun ve duyarlığın izler-çevreyle birleştirci bir özellik gösterdiğine inanıyorum, belki kendim de duygulu bir insan olduğumdan, olduğumu sandığımdan.
Denecek ki, çağımız sanatında duygu - duyarlık ikinci plana kaymış, yöntem ve bilgi öne çıkmıştır. Kuşkusuz öyle. Ama o yöntem, kişisel bir duyarlık süzgecinden geçirilmediğinde kupkuru bir gösteri olup çıkıyor. Böylesi bir kupkuruluğun en yabancı örneklerini de bizim edebiyatımızda görüyoruz. Bu takırtılı yazıların "öncü" sanatla en küçük bir ilintisi olduğuna artık inanmıyorum.
Bir şeyi anlaşılır kılmak zordur, duyarlı kılabilmek de. Bakın, Edward Morgan Forster'ın Kalpazanlar'a yönelttiği bir eleştiri vardır; onu aktarmak isterim: "Kendi kullandığı yönteme aşırı ölçüde ilgi gösteren bir roman yazarı ilginç olmaktan öteye gidemez. Böyle bir yazar, kişi yaratmayı bir yana bırakmıştır; kendi düşüncelerini çözümlemesine yardım etsin diye okucuyu yanına çağırmaktadır. Bu durum ise romanın duygu düzeyinde çok büyük düşüşlere yol açar". Evet, duygu düzeyini daima önemsedim.
İronik bir söylemi de o duygu - duyarlık düzleminden çok bağımsız alımlamıyorum. Herhalde en ironik romanım sayılması gereken Saz Caz Düğün Varyete'de bile Açangül'ün devreye girişiyle duyarlık açısından incitici bir söylem gelişmeye başlar.
Şunu da ekleyebiliriz; ironi baştan beri vardır bende. Ölüm İlişkileri, Cehennem Kraliçesi kimi tiplemeleri açısından, Yaşarken ve Ölürken anlatımsal yapısı bakımından ironiye çok açık kitaplardır. Bir Denizin Eteklerinde'de yer alan "Oda Musikisi", Ölünceye Kadar Seninim ironiden epey borçlanmış yazılardır. Yazmanın yönsemelerini kısıtlamak ya da ille tek bir doğrultuda görmek, yorumlamak istemiyorum. Sözgelimi yine hayli duygusal, söylemi duyarlıklı bir roman kurmaktayım şu sıralar.
Salâh Birsel'in denemeleri en kötümser anlarımda bana ışık saçmıştır
Örnek aldığınız, etkilendiğiniz yazarlar ve anlatı teknikleri hakkında bilgi verir misiniz?
- Pek çok yazardan etkilendim. İlk başta bende okuma alışkanlığını yaratan popüler romancılar vardı. Sonra Halide Edip - Reşat Nuri - Yakup Kadri üçgeni. Bir dönem yalnız Halit Ziya. Bir ara yalnız Hüseyin Rahmi külliyatı. Bir ara salt Tanpınar. Sait Faik - Sabahattin Ali - Halikarnas Balıkçısı. Bir dolu şair. Yabancı yazarlar söz konusu edilecekse; Dostoyevski, Virginia Woolf, Faulkner, Conrad, Tolstoy, Flaubert... Son yıllarda Cortázar, Borges, Fuentes hayranlık uyandırdı. Thomas Mann'ı, Strindberg'i, İbsen'i unutmamalıyım.
Eksik, hem de çok eksik bir liste bu. Hele bizim edebiyatımız için! Telaşla düşünüyorum şimdi. Sözgelimi Canetti'nin Sözcüklerin Bilinci'ni büyük hazlar duyarak okudum. Başka bir açıdan, Salâh Birsel'in denemeleri en kötümser anlarımda bana ışık saçmıştır. Kısacası saymakla bitmez...
Anlatı tekniklerini kavramak konusunda açgözlü bir insanım. İşte Sevim Burak! Nasıl unutabilirim... Sevim'in anlatı tekniği neydi, var mıydı yok muydu, bence vardı... Teknik bilgi çok önemlidir. Bilgiyi kullanın kullanmayın, ama mutlaka öğrenin, derim. İşte Oğuz Atay! Özellikle Korkuyu Beklerken adlı hikâye kitabı ve son öyküsü "Demiryolu Hikâyecileri ya da Bir Rüya"...
Oğuz Atay'ın yapıtı, toplumun "abes" yanını yetkin biçimde kavramıştı
Oğuz Atay'ın romancılığını bize tanımlar mısınız?
- O kadar erken yitirdiğimiz Oğuz Atay'ın yapıtına, romanlarından güncesine, öykülerinden oyununa bir bütün olarak bakmayı yeğlerim. Çünkü gelişim çizgisini ancak böyle kavrayabiliriz. Tutunamayanlar olsun, Tehlikeli Oyunlar olsun bir yanda toplumsal endişeleri yeni bir biçim arayışı içinde yansıtıyordu, bir yandan da kişisel bir söyleyişin yol alışı içindeydi. Bu yol alış en olgun verimini "Demiryolu Hikâyecileri ya da bir Rüya"da saptamıştır bence. Oğuz Atay'ın yapıtı, içinde yaşadığımız toplumun "abes", "absurde" yanını yetkin biçimde kavramıştı.
Peki siz kendiniz anlatı tekniği yönünden nasıl bir senteze ulaşmak isterdiniz?
- Galiba hiçbir zaman senteze ulaşamayacağım. Belki darmadağınıklığın sentezini arıyorum. Şaka bir yana, demin de vurguladığım gibi, anlatı uygulayımları açısından gözüm hiç doymaz. Belki maymun iştahlılık da var işin içinde. Bırakalım yazılar bildikleri gibi evirip çevirsinler yazarı...
Not: "Selim İleri'yle roman ve romanları üstüne" başlığıyla yayınlandı.
(Zeki Coşkun / Haziran 1985 / Çağdaş Eleştiri / Yıl 4 / Sayı 6)
Hakan Şenocak / Yazarlığın en önemli yanı, yaşadığın çağla birlikte değişmek, çağ geriye gitse bile, insandan yana ileriye gitmek ama ille de değişmek, değişimi insanlara da hissetirmektir
Başka dünyaların, insanların öykülerini anlatıyor bize Hakan Şenocak; Gölgelerin Gecesi, İşin Önemi, Bitimsiz, Hayatta Kalma Oyunu ve diğer öykülerinde... Kahramanları uzakta değil; çoğu zaman hemen yanı başımızda ya da tam karşımızda duran aynanın içinde.
Hayatta Kalma Oyunu ve Sevgili Nefret bir süre önce İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yeniden yayımlandı. Böylece öykülerin, okurla bir başka yayınevinin adı altında bir kez daha buluşmuş oldu. Bir yazarın yayınevi değiştirmesi yazara ve eserlerine nasıl yansıyor? Tabii asıl soru şu: "Bir yazar neden yayınevini değiştirmek ister?" Yazarın yayınevinden beklentileri nelerdir mesela? Bu yer değiştirmenin kaynağında sanırım bu sorunun cevabı da var.
- Ben İş Kültür Yayınları'na geçtiğim için kendimi iyi hissediyorum. Galiba en önemli neden zarif ve özenli olmaları... Can Yayınları'ndan ayrılmamın nedeni ise bunun tersi; Erdal Öz her zaman hoş bir insandı benim için, yayıncım olduğu dört beş yıl içinde hiçbir pürüz yaşamadık, ama yayınevindeki herkesle aynı gönül hoşluğunu sürdüremediğimizi itiraf edeyim. Bu yüzden ayrıldım Can Yayınları'ndan... Ama yayınevinin hakkını yemeyeyim; her zaman çok sevdiğim bir yayıneviydi Can, hâlâ da öyle... En yakın arkadaşlarımın kitapları hâlâ Can'dan yayımlanıyor. Ayrılırken üzüntüm, oradaki arkadaşlarımın ve Erdal Öz'ün üzülmesiydi. Benim ayrıldığım dönemde, pek çok öykücü arkadaş da ayrılmıştı. Sanırım, herkesin ayrılma nedeni farklıydı.
Yayınevi değiştirmenin yazar için bir 'sorun' yarattığı düşüncene katılıyorum. Kendi okurunu şaşırtıyorsun her şeyden önce... Fakat yazar olarak sen de çok şaşırıyorsun zaten. Yine de, taze kan anlamında bir boşluğu oluyor yeni yayınevinin. İlkbahar oluyor sanki. yeniden açıyorsun...
Benim yayınevinden beklentim, kitaplarımın en az hatayla yayımlanması, teliflerimin zamanında ödenmesi, tanıtıma özen gösterilmesi. Herhangi bir yazarın isteyeceği şeyler yani... Yayınevi değiştirmenin yazdıklarıma nasıl yansıyacağını henüz bilmiyorum. İyi olacağını sanıyorum.
Yayınevi değiştirmek, yaşadığın şehri değiştirmek gibi
İlk sorunun devamı okur ile ilgili: Yazarın yayınevi değiştirdiğini okur fark ediyor mu ya da bu okur için önemli mi, ne dersin? Senin okurlarının böyle bir yaklaşımı var mı?
- Okur görüyor, önemsiyor, evet. Beni en çok şaşırtan, okurların ya da arkadaşlarımın, İş Kültür'e geçmemi yüzde yüz bir kesinlikle onaylaması, kutlamasıydı. Tek bir olumsuz düşünceyle karşılaşmadım. Yayınevi değiştirmek, yaşadığın şehri değiştirmek gibi geliyor önce. Sonra alışıyorsun. Sanırım okur da alışıyor.
Hayatın anavatanı zamandır, insanın anavatanı ömrüdür
Bugüne kadar yayımlanmış ya da yayımlanmamış birçok öykü kaleme aldın ve yazmaya devam ediyorsun; bir öykü üzerine düşünmek, öyküyü yaratmak bir yazarın kendi dünyasında algılarının değişmesi ile de paraleldir diye düşünüyorum... Örneğin Sevgili Nefret'in son öyküsü -senin de sözünü ettiğin gibi - aslında milliyetçiliğe karşı tepkisel yönler taşıyor. Öykü kahramanı genç kızın sürekli değişen isimleri, 'ait olma-ma' duygusunun bir yansıması da sanırım... Ne dersin?
- Yazarlığın en önemli yanı, yaşadığın çağla birlikte değişmek, çağ geriye bile gitse insandan yana ileriye gitmek, ama ille de değişmek, değişimi insanlara da hissettirmektir. Zaten yaş ilerledikçe düşünceler, duygulanımlar da değişiyor ve kaçınılmaz olarak yazılara yansıyor.
Sevgili Nefret'teki son öykü 'Elena'nın Oyunu' adını taşır; nedense bazı eleştirmenler "kişilik bölünmesi" diye saptadılar o öyküdeki durumu. Oysa bence, ırkçılık karşıtı bir öykü o. Bütün söylediği de, içinde kırk çeşit kültürün yaşadığı ülkemizde tek bir kültüre ait olunamayacağı... Hayatın anavatanı zamandır, insanın anavatanı ömrüdür; 'Elena'nın Oyunu' böyle bir yaklaşımla ırkçılığı sorguluyor.
Güçlü duygulanımlarla yazıyorum
Sevgili Nefret'in ilk öyküsü depremi konu alır; fakat şaşırtıcı bir son ile biter. Bana kalırsa kurgu içinde cümleler yazarın duyarlılığına yenik düşmüştür. Gerçekten çok etkileyici bir öykü! Hayatta Kalma Oyunu'nda da 'Köpek' öyküsü bende, uzun süre üzerimden atamadığım etkiler bırakmıştır. Sen yazarken nasıl hissediyorsun?
- Ürpertiler içinde yazıyorum. Bazen sevinçle, bazen dehşetle, korkuyla, aşkla, ama ille de güçlü duygulanımlarla... Zaten öykü de başka türlü yazılamazmış gibi geliyor bana...
Eski öykülerimin yenilerini beslediğini sanmıyorum
Öykülerini tekrar tekrar okur musun? Eski öykülerin yenilerini besler mi?
- Eskiden okuyordum kitap yayımlandığında. Artık yayımlanmadan önce çok okuyor, çok çalışıyor, çok özeniyor ve kitap haline geldikten sonra bir kez okumakla yetinip kitaplığa kaldırıyorum. Eski öykülerimin yenilerini beslediğini sanmıyorum. Besliyorlarsa da ben farkında değilim.
Ülkemizde bile değerlendirilebildiğimiz söylenemez
Çevirmen Türkolog Nan-a Lee, 'Tatlı Tatlı Ölebileceğiniz Bir Yer' isimli öykünü, seçkileri içerisinde yayımladı. "Kore'de hazırlamakta olduğumuz Dünya Öykü Seçkisi, dünyanın 18 genç yazarından öyküler içeriyor" diyor Lee; "Çalışmamız için Türkiye'den Hakan Şenocak'ı seçtik. Çünkü, bana göre öyküleri, şu an dünyada ilgi gören fantezi türünün başarılı örneklerini oluşturuyor." Bu konuda söylemek istediklerin olabileceğini düşünüyorum... Ne yazık ki Türk yazarlarının eserleri yabancı dillere çevrilmiyor; bu, sektör için henüz cevabı bulunamamış büyük bir sorun... Ne dersin?
- Öykü kitaplarının birkaç bin adet basıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Dolayısıyla, kendi ülkemizde bile pek de değerlendirilebildiğimiz söylenemez sanırım. Kore'den böyle bir isteğin gelmesi sevindirmişti beni. Daha da sevindiren, özellikle bir öyküyü seçmemeleri, benim seçtiğim herhangi bir öykünün seçkide yer alacağını söylemeleriydi. Neden bilmiyorum, 'Tatlı Tatlı Ölebileceğiniz Bir Yer'i seçmiştim. Belki daha evrensel bir öykü olduğu, aşk acısına bulandığı için...
Romanımın öyküler tadında olmasını ben de çok istiyorum
Bir roman yazdığını biliyorum; burada romandan söz etmek ister misin? Acaba karşımıza öykülerinin tadında bir roman mı çıkacak?
- Öyküler tadında bir roman olmasını ben de çok istiyorum. Belki bu yüzden ağırdan alıyorum. Umarım, kimseyi düş kırıklığına uğratmam.
Ridade ve Uğurlu Hanım en sevgili kahramanlarımdı
Son soruyu özellikle Ridade'ye ayırmak istedim... Ridade; Hayatta Kalma Oyunu'nda ilk öykünün kahramanı... Ridade ve tabii Uğurlu Hanım... İki kadın. Uğurlu, öykünün bir yerinde şöyle der: "Ben hayatı sevmedim, hayat da beni sevmedi"... Ridade şöyle yanıt verirdi: "Ben hayatı sevdim ama hayat beni sevmedi." Kısmet," dedi Uğurlu, "bazen öyle olur, bazen böyle. Bu sefer de böyle olsun yavrum." Bu iki kadın için eklemek istediğin sözler var mı?
- Onları özlüyorum. O öykü bitmesin, uzadıkça uzasın isterdim. En sevgili kahramanlarımdılar. Artık onlara söyleyecek bir sözüm yok. Belki: Şerefine Ridade, şerefine Uğurlu annem!
Not: Bu söyleşi "Güçlü duygulanımlarla yazıyorum" başlığı ile yayınlandı.
(Şebnem Atılgan / Mayıs 2004 / E dergisi / Sayı 62)
Öyküleri 1977'den itibaren dergilerde yayınlandı. İlk öykü kitabı Ağda Zamanı ile 1980 Akademi Kitabevi İlk Kitap Öykü Başarı Ödülü'nü aldı. Maraş Katliamı'nı anlattığı Kıran Resimleri ile Nevzat Üstün Öykü Ödülü'nü, ilk romanı Ölü Erkek Kuşlar ve Gölgede Kırk Derece ile Yunus Nadi Roman Armağanı'nı, Mor ile Orhan Kemal Roman Armağanı'nı ve Verda'nın Ölümü ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü aldı. Kıran Resimleri 1989'da Fransızca'ya çevrildi.
Özcan Karabulut - Özel yaşamınızın yazarlık serüveninize etkisi nasıl oldu?
– İnsanın özel yaşamı yazarlığına ne ölçüde olanak sağlar mı demek istiyorsunuz? Nasıl yazar olunur ya da? Kesin bir şey söyleyemem bu konuda. Okuma alışkanlığını çok küçük yaşlarda edindim. Yetiştiğim evde belli bir kültür ortamı vardı. Ama ben daha çok yatılı okullarda büyüdüm. Mutsuz bir çocukluk dönemim oldu. Marazi denebilecek kadar duyarlı idim o yaşlarda. İsterseniz ben size kırk yıllık yaşam serüvenimin bundan sonrasını özetleyeyim, kararı siz verin.
İlk şiirlerimi öğretmen okulunda iken yazmaya başladım. Bu yazma ve okuma tutkusu Eğitim Enstitüsü’nde ve daha sonra ilk öğretmenlik yıllarında da sürdü. Bir zaman sonra yazdıklarımın şiir olmadığını anladım. Günlük tutmaya yöneldim. Evlilik bir yitip gitme dönemi oldu yaşamımda. İki çocuk, uykusuzluklar, bulaşıklar, çocuk bezleri ile yedi yıl sürdü bu dönem. Boşandıktan sonra uzun mektuplar yazmaya başladım sevdiklerime. İlk öykülerime başlangıç oldu bu uğraş.
Bence yazmak için belli bir motif gerekiyor. İnsanın ne özel yaşamı, ne okuma tutkusu yazar olmasını gerektirmiyor. Kitap kurdu insanlar var, yazamıyorlar. Yaşamı “ciltlere sığmayacak” kadar dolu geçmiş olanlar var, anlatamıyorlar yaşadıklarını. Yazmak bir birikim ve duyarlık gerektiriyor çünkü.
Yazmaya başlamadan önce son derece huzursuz oluyorum
ÖK – Evliliğin insanın yaratma isteği üzerine olumsuz etkisinden söz edebilir miyiz? Sanat uğraşına yani…
- Bu evli olduğunuz kişiye bağlı. Bir yazarın evli olduğu kişinin kadın olsun erkek olsun, son derece duyarlı, anlayışlı biri olması gerek. Bir yazarla yaşamak özveri gerektiren bir şey. Ben yazmaya başlamadan önce, günlerce, son derece huzursuz, sinirli, ters oluyorum. Niye böyle olduğumu, yazmanın ne demek olduğunu bilen biri anlayabilir ancak. Ama şimdi demiyorum ki, bir yazar bir yazarla ya da başka bir sanatçıyla evlensin. Çünkü sanatçı aslında bencil kişidir. Sanatçı yaratmanın güçlüğünü tek başına taşıyan kişidir de, ondan bencildir. Bir evde iki bencil ise çoktur. Ancak sanata saygılı, rahat, gerektiğinde özveride bulunabilecek, kendi yaşamını sevdiği kişinin yaşamına uydurabilecek, eşinin yaptığı işe saygılı biri ile evlilik güzel bir şeydir. Ama böyle bir insanın çok zor bulunabileceğini de söylemeliyim.
ÖK – Yani birtakım yazarların düşündüğü ya da yazdığı gibi evlilik kesinlikle engelleyici bir şey değil!
– Toplumumuzda erkek yazarlar için hiç değil. Ama bir kadın yazar için evlilik genel olarak engelleyici bir şey. Kendi açımdan olmasa da bunu söyleyebilirim.
Bir öyküyü hiç düşünmediğim biçimde bitirdiğim olmuştur
ÖK – İlk öykülerinizi mektuplardan yola çıkarak yazdığınızı söylemiştiniz. Ülkemizde yaşam serüvenlerini, yazmanın alanıyla bir tutan yazarlar var. Bu çerçevede öykülerinizdeki sözcüklerin dünyasıyla, dış dünya arasındaki ilişkiden söz eder misiniz? Örneğin Kahramanmaraş olayını yaşamadınız. Bence de ille yaşamak gerekmiyor. Birtakım bilgilenmelerle de yazılabilir. Bu ikisi nasıl birleşiyor?
– Ben bir öğrencimi anlatan bir öykü yazmıştım. Ağda Zamanı’nda vardır bu öykü. Fakir Baykurt çok sevmiş, kutladı. “Yalnız,” dedi “Ne diye Nebalet dedin o kıza? Nereden buldun bu adı. Hiç uymamış o tipe”. “Ama o ad gerçek,” dedim Fakir Bey’e. “Gerçekten kızın adı Nebalet’ti…” Kızdı bana, “Ne demek gerçekti, bunu nasıl söylersin!” Şunu demek istiyordu; gerçekle, öykü gerçeği birbirinden farklı şeyler. Katı gerçek belirlemez yazılacak olanı. Gerçekten de yaşamın gerçeği ile öykü gerçeği ayrıdır. Gerçeği kâğıda geçirirken değişen birçok şey oluyor. Yazma olayı da kuralları içinde gelişiyor çünkü. Çoğu zaman yazmakta olduğum bir öyküyü hiç düşünmediğim ama önceden tasarladığımdan çok daha başka, zengin, değişik bir biçimde bitirdiğim olmuştur. Öykü o noktaya doğru kaymıştır, kendi başına yaşamaya yönelmiştir, kendi gerçeğini yaşamaya koyulmuştur.
Bir de şu var elbette, yaşanan gerçeği bütün ayrıntılarıyla, bütün yönleri ile verebilir miyiz? Örneğin ben Maraş’ta yaşanan gerçeği bütünüyle anlatamadım. Anlatmadım. Kendim için, kendi yazarlık tavrıma uygun yönlerini ele alarak yeniden yaşadım olayları. Olayların bütününü inceledikten sonra, yeni tipler, yeni öyküler kurdum.
Yazmak yavaş yavaş intihar etmektir
Nuriye Ortaylı – Öykü yazmak için belli bir ön çalışma gerekiyor mu? Kıran Resimleri’ni yazarken nasıl bir çalışma yürüttünüz?
– Ben ilk öykülerimi çok kolay ve çabuk yazdım. Çünkü onlar yıllar boyunca birikmişlerdi. Ama insan ilk birikimini boşalttıktan sonra gerçekten yazarlık dönemi başlıyor. Yazmanın bir birikim işi olduğunu söylemiştim. Yazmak için biriktirmek zorundasınız. Bunun için de artık on yıl, yirmi yıl bekleyemezsiniz. Daha hızlı bir biçimde araştırma, gözlem yapacaksınız, bunları toparlayacaksınız, sonra da amacına uygun olarak kâğıda geçireceksiniz. Bazen öykü gelip sizi bulsa da böyle bu genelde. Bu aşamada son derece güç yazmaya başlıyorsunuz. Son öyküme geçen Eylül’de başlamıştım bitiremedim, yürümedi, tıkanıp kaldı. Oysa bir kenara bırakınca rahat edemezsiniz. Geçen hafta bitirmek için yeniden oturdum, baktım kâğıdın birine not düşmüşüm; “yazmak yavaş yavaş intihar etmektir” diye. Düşünün yazarken ne kadar sıkıntı çektiğimi.
Kıran Resimleri’ne gelince, olaylar daha yaşanırken çok etkilenmiştim. Ama belki de yazma düşüncesi Maraş’a gidip gelmiş bir arkadaşla konuştuktan sonra doğdu. Bu, bir yıl sonraydı olaylardan. “Orası hâlâ kanayan bir yara” demişti arkadaşım. “Herkes gidip görmeli.” Bunun üzerine Maraş’a gittim. Çok uzun kalamadım ama çok yoğun günler yaşadım. Olayların geçtiği yerleri dolaştım, en büyük kayıpları vermiş insanlarla konuştum. Daha sonra ise duruşma tutanaklarından bir bölümü okudum. Bunlardan özellikle yararlandım. Maraş öykülerini yazarken ben olaylardan çok olayların dramatiğine eğilmeye, acının şiirini yakalamaya gayret ettim. Ölümün ve acının da şiiri var bence.
Okuma biraz da okuduğuyla özdeşleşme demektir
ÖK – Şiir işin içine giriyorsa, okurun zengin anlamlarla ürünü yeniden üretmesi gündeme geliyor…
- Öyle tabii. Son derece somut, düpedüz bir anlatım bana yavan geliyor. Öyle bir cümle kuruyorsunuz ki, onu on kişi değişik tatlarda algılayabiliyor. Okuma biraz da okuduğuyla özdeşleşme demektir. Kişi okuduğuyla ne ölçüde bütünleşebiliyorsa o denli seviyor okuduğu metni. Ayrıca yazar, sokaktakinden farklı anlatabilen biridir. Güzel anlatan, tatlı anlatan, anlattığıyla etkileyen kişidir. Dilin, sözcüklerin olanaklarını sonuna kadar kullanmayı denemelidir.
Öykülerim genel olarak kısa zaman diliminde geçer
ÖK – Biraz da öykülerinizde uygulamaya çalıştığınız anlatım tekniklerinden söz etseniz.
– Çoğu zaman anlattığınız şey kendi biçimini kendi belirler. Kendi tekniğini getirir. Ben bilinçli olarak şu tekniği kullanıyorum, diyemeyeceğim size. Neyi anlatıyorum ben, anlattığım en iyi nasıl anlatılır? Bu biraz da yazma sırasında kendiliğinden oluyor. Ben öyküde zamanı çok önemserim. Öyküler genel olarak kısa zaman diliminde, bir, iki saatte veya bir günde geçer.
Bilinç akışı beni çok etkiliyor
NO – Öykünün vuruculuğu kısa zaman diliminde geçmesinden mi geliyor?
– Hayır, ben öyle anlatıyorum. Ancak benim öyküm, öykünün geçtiği zamanla sınırlı kalmaz. Geriye, ileriye gidebilir. Bu geriye dönüşleri ya da ileriye dönük düş ve düşünceleri ayraç içinde anlatmayı tercih ediyorum. İlk öykülerden sonra ayraçları kaldırmayı denedim bir ara ama öyküde değişik zamanlar birbirine karışıyor, okur için çözümü zorlaşıyor metnin. Ayraçları sevmiyorum. Belki bir gün anlaşılırlığı bozmadan kaldırabilirim. Faulkner, James Joyce gibi yazarlar bunu yapıyorlar ama zor anlaşılıyor yazdıkları, herkes anlayamıyor. Benim bilinç akışı tekniğine yakın bir anlatımım olduğunu söyleyenler oldu. Bilinç akışı beni çok etkiliyor. Bu akımın öncü yazarlarını çok seviyorum, onlardan etkileniyorum. Bilinç akışı benim anlatım tekniğime çok uygun düşüyor ancak o kadar yakalayamıyorum insan bilincini.
Öykü bir solukta, bir oturuşta okunabilir olmalı
ÖK – Okurun öykülerinizi nasıl okumasını isterdiniz?
– Ben okurumu yokuşa sürmekten yana değilim. Ama önce öykümün bir oturuşta okunmasını istiyorum. Bunun için de öykülerimi çok uzun tutmam, bilinçli olarak. Çünkü otuz, kırk sayfalık bir öykü bir oturuşta okunamaz. Bu gayreti okuyucudan bekleyemem. Demek ki gayret bana düşüyor. Öykü öyle bir tür ki onu roman gibi bırakıp bırakıp okuyamazsınız. Öykünün inceliklerle dolu bir yoğunluğu vardır. Öykü bir senfoni gibidir. Bir senfoniyi yarıda kesip ya da bölük pörçük dinlediğinizde tümünü dinlemekten aldığınız tadı alamazsınız. O bakımdan öykü de bir solukta okunabilir olmalı, bir oturuşta; yatakta da olabilir tabii, o önemli değil, başlanınca bitirilmeli ama.
Özellikle kadın arkadaşlarım "Beni de yazsana" demişlerdir
ÖK – Bir öykücü olarak çevrenizdeki insanlar sizden çekiniyorlar mı? Onlarla iletişim kurmakta güçlük çekiyor musunuz, yaşamlarının size malzeme olması endişesiyle…
- Hayır, kesinlikle. Tam tersine özellikle kadın arkadaşlarım “Beni de yazsana, yıllardır yazıyorsun, hâlâ beni anlatmadın” bile demişlerdir. Çok özel durumlarını sorduğumda içtenlikle yardımcı olmuşlardır. Onlara sevgiyle yaklaşacağımı bildiklerinden belki. İnsanları hırpalamak, dile düşürmek, en gizli yanlarını ortaya koymak gibi zevklerim olmadığından belki.
Bir yazar bir katili de anlamaya çalışmalıdır
NO – Gerçekten de öykülerinizde bir nokta çok açık: İnsan sevgisi. Şu kolayca anlaşılıyor: Kıran Resimleri’ndeki kadınları, kıyıma uğrayan insanları sevmek, onlara acımak, onlardan yana olmak. Ancak Kıran Resimleri’nde Ökkeş gibi Zeycan’daki Soğancı gibi portreler de var. Yani bizzat kıyıma katılmış, bu vahşetin sorumluluğundan pay almış kişiler. Öykülerde onları da anlamaya, onları o noktaya getiren nedenleri anlatmaya çalıştığınız, herşey bir yana, onları birer insan olarak ele aldığınız görülüyor.
– Bir yazarın insanlara bakışında önyargılı olması söz konusu olamaz. Benim anlayışım içinde bu yok. Ben insanın ruhsal yapısını, onun her durumda, yaşadığı her olayda ne hissedeceğini anlamaya çalışıyorum. Benim işim bu. Öyle bakınca bir yazar bir katili de anlamaya çalışmalıdır. Sonra, sanatın kin ve nefret duyguları üzerine kurulabileceğini de sanmıyorum ben.
Bir de şu var: Bu sözünü ettiğiniz olayda çoğu insan kendi inisiyatifleriyle davranmış değil. Gerçekten insanlığa düşman, kör bir görüş tarafından koşullandırılıp kışkırtılarak olayın içine itilmişlerdi. Bu açıdan da bu bilinçsizce sürüklenmiş insanları anlayıp anlatmak, belki bugün değil ama gelecekte onlar için de bir uyarı olabilir, diye düşündüm.
Öyle öyküler var ki okuduğumda niye yazılmış diye düşünüyorum
ÖK – Sanat Kurumu’ndaki bir konuşmanızda, fantastik türdeki öykülerden ”bir şey anlamadığınızı” söylemiştiniz. Bu espriyi açıklar mısınız? Kendi öykü anlayışınızı bu tür öykü ile karşılaştırabilir misiniz?
- “Anlamıyorum”un içinde, bana seslenmiyor, benim tarzım değil, ben tat almıyorum var. Gerçekten öyle öyküler var ki, niye yazılmış acaba diye düşünüyorum okuduğumda. Ben yazarken kendi kendime de sorarım bunu: Niçin yazıyorum?
Bir çocuğun ayağındaki pabuç günümü zehir etmeye yetiyor
NO – Gene aynı konuşmada “paylaşmak için” diye yanıtlamıştınız bu soruyu…
- Evet. Ben yazarken, yazdığımı kimin okuyacağını, onu ne kadar insanla bölüşebileceğimi de düşünüyorum. Görüp, yaşayıp tek başına taşıyamadıklarımı bölüşmek, ağırlığı biraz olsun atmak istiyorum, aynı şeyleri yaşayıp da anlatmayan insanlarla bir olmak istiyorum.
Fantastik öykü bir türdür, ona karşı olduğumu söylemiyorum. Öykücülüğümüzün gelişmesi açısından o da bir noktadır, bir çeşitlilik getirir. Ama ben aynı şeyi yapamam. Benim dünyam fanteziler dünyası değil. Ben gerçek bir dünyada yaşıyorum. Bu dünyada gördüğüm herşeyden etkileniyorum. Bazen görmek istemediklerimi bile görüyorum. Kaçamıyorum, çalışan bir insanım, insanlarla sürekli ilişki içindeyim, özellikle çocuklarla. Bir çocuğun ayağındaki bir pabuç benim bir günümü zehir etmeye yetiyor örneğin. Ama bunları görmeyen, rahatsızlık duymayan, çevresi değişik biri için böyle şeyler yazmak ucuzluktur elbette.
Fantastik türün bir kaçış edebiyatı olarak kullanılmasına karşıyım
ÖK – Fantastik türdeki öykülere karşı değilsiniz ama…
- Şu noktada karşıyım: Fantastik türün bir kaçış edebiyatı olarak kullanılmasına karşıyım. Belli dönemlerde bakıyorsunuz, herkes fantastik öykü yazmaya başlıyor. O güne kadar bir sürü gerçek şey yazmış bir yazar birdenbire masallar yazmaya başlıyor. Üstelik bu yazarlar sözlerini hangi ortamda nasıl söyleyeceklerini çok iyi bilen yazarlar, kaçmalarına gerek yok. Bir de toplumsal gerçeklerimiz açısından kaçışın seçenek olmadığını düşünüyorum. Gene bölüşme açısından baktığımda, bu tür öyküleri yazarıyla bölüşenlerin sayısının sınırlı olduğunu biliyorum. Çünkü bu ülkenin gerçeklerini yaşayanlar, o gerçeklerden kaçmak isteyenlerden kesinlikle daha çok olacak her zaman.
ÖK – Şu sıralar yazmayı tasarladığınız ya da yazdığınız öyküler var mı?
– “Uykusuzlar” adlı bir öykü kitabı daha hazırlıyorum. Bir terslik olmazsa Nisan ayında yayınevine teslim edeceğim. Bu öykülerde 79’dan bu yana yaşadığımız olaylara bağlı olarak ortaya çıkan kişiler, analar, babalar, gençler ana konu.
ÖK – Bitirirken size şaka yollu bir soru sorayım. Roman yazmaya ne zaman “geçeceksiniz?”
– Ben de şaka yollu bir cevap vereyim. Emekli olduktan sonra.
(Özcan Karabulut, Nuriye Ortaylı, Veli Özdemir / Şubat 1984 / Yeni Olgu / Yıl 3 / Sayı 2)
Burhan Arpad / Savaş karşıtı büyük ustaların yapıtlarını Türk okura ulaştırmayı görev bildim
Gazeteci, yazar, çevirmen ve yayıncı Burhan Arpad (1910 - 1994) gerçek bir yazı emekçisiydi. Modern Alman ve Avusturya edebiyatlarından elliye yakın kitap çevirdi. Bazı çevirilerinde Ahmet Hisarlı adını kullandı. Öykü, gezi, fıkra, röportaj ve eleştiri türünde birçok yapıta imza attı. Gezi Günlüğü ile 1963'te Türk Dil Kurumu Deneme-Eleştiri-Gezi Ödülü'ne, 1985'te Almanya Federal Cumhuriyeti Birinci derece Liyakat Madalyası'na ve 1988'de Burhan Felek Hizmet Ödülü'ne layık görüldü.
Hikâyeci, fıkra yazarı, gazeteci, eleştirmen, çevirmen, dergi yöneticisi Burhan Arpad bir edebiyat emekçisi. 1923 yılında Rehber-i Tahsil ilkokulunu, 1927 yılında da Ticaret Mektebi'ni bitirdikten sonra uzun yıllar Tekel'de memur olarak çalışmış. Edebiyat yaşamını şöyle anlatıyor Arpad:
"1936 yılında Servetifünun-Uyanış dergisinde fıkra yazarlığı ile edebiyat yaşamına başladım. 1943 yılında Tekel'den ayrıldıktan sonra geçimimi yazarlıkla kazanmak istedim. Memleket, Vatan, Hürriyet gazetelerinde muhabirlik yaptım. ABC Kitabevi'nin kuruluşuna katıldım. Vatan'da fıkra yazarlığım 1955-1962 yıllarını kapsar. Balkanlar, Batı Avrupa ve İskandinav ülkelerine kısa geziler yaptım ve bunları 'Tuna'dan Şimale', 'Uçuş Günlüğü', 'Gezi Günlüğü' (1963 TDK Gezi Ödülü) ve 'Avusturya Günlüğü' adı altında kitaplaştırdım."
Burhan Arpad'ın 1940 yılı Ocak ve Mayıs ayları arasında "İnanç" adlı aylık bir edebiyat dergisi denemesi var. "Resimli bir dergiydi ve dünya edebiyatını izleyen sayfalar vardı. Önce iki bin basılıyordu, sonradan tirajı üç bin oldu. Ama beşinci sayıdan sonra dergi çıkmadı" diyor.
O yıllar için güzel bir girişim. Neden beşinci sayıdan sonra çıkmadı?
- Hepimiz çok gençtik. Aramızda bir görüş ayrılığı ortaya çıktı. Ben dergiyi hem finanse ediyor, hem de bizzat çalışıyordum. Yürümedi.
Burhan Arpad, Şehir Tiyatrosu'nun çıkardığı "Türk Tiyatrosu" dergisini muhtelif tarihlerde yönettiğini, bir de 1945-1951 yılları arasında Filarmoni Dergisi'ni yönettiğini anlatıyor.
Siz bir süre de yayıncılık yaptınız...
- Arpad Yayınevi'ni 1945 yılında kurdum. İlk bastığım kitap da Prof. Dr. Şerif Başoğlu'nun "Değişen Dünya" adlı kitabıdır.
Ne Sabahattin Ali kadar gerçekçiyim ne de Sait Faik kadar duygulu
Biraz öykücülüğünüzden söz edelim.
- Benim için çıkan tenkitlerde bana Sait Faik ile Sabahattin Ali arasında bir yer verirler. Ama ben ne Sabahattin Ali kadar gerçekçiyim, ne de Sait Faik kadar duyguluyum. Size bir öykümü de anlatayım. Sait benim ilk kitabım "Tablo"ya çok takılırdı. Her görüşte o tatlı külhani ağzıyla "Tablada balık mı satıyorsun?" der gülerdi. Bakışlarında çocukça bir pırıltıyla. O sıralarda da Sait'in 'Medar-ı Maişet Motoru' adlı romanı haftalık kültür ve magazin dergisi 'Yeni Mecmua'da tefrika ediliyordu. Benim de aynı mecmuada 'Matine' adlı kısacık hikâyem bir hafta önce çıkmıştı. Bir gün ben Babıali Yokuşu'nu çıkıyorum, o iniyor. Beni görünce yine gülerek yanıma yaklaştı ve elini omuzuma koyarak 'Ulan bu hikâyeyi ben yazmak isterdim' dedi. İşte bu örnek bizim 40'lı yıllar hikâyecilerinin ne denli yan tutmaz ve içtenlikli olduğunu göstermeye yeter. Ama onların asıl ağır basan belirgin özellikleri olayları toplum açısından değerlendirmeleriydi. Sanırım kalıcı kimi şeyler de bıraktık.
Burhan Arpad yaşamını kalemiyle sürdürüyor. "Şehir 9 Tablo", "Dolayısıyla", "Son Perde: Komik-i Şehir", "Taşı Toprağı Altın", "Yeditepe Olayları" ve "Direklerarası" adlı öykü kitaplarının yanı sıra "Alnımdaki Bıçak Yarası" adlı bir romanı var. Tiyatro öyküleri: "Perde Arkası", "Operet 8 Tablo", "Oyun 6 Tablo". "Günü Gününe" makalelerini, "İlk Gece" de tiyatro eleştirilerini topladığı kitapları.
Biraz da çeviri kitaplarınızdan söz edelim.
- Erich Maria Remarque, Stefan Zweig, Thomas Mann, Dimitri Dimov'un kitaplarını çevirdim. Bunlar ortak yanları ağır basan dünya yazarlarıdır. Bunları Türk okuyucusuna ulaştırmayı bir görev bildim. Zira bu büyük ustalar anti-militaristtir ve savaş karşıtıdır.
(Nemika Tuğcu / Milliyet / 25 Şubat 1990)
* "Babıali'de 54 yıl" başlığı ile yayınlandı.
Meraklısı için http://www.ahmet-arpad.de/burhanarpad/
Romancı, şair ve akademisyen Natsume Soseki, çağdaş Japon yazınının ilk temsilcisiydi. Bireycilik, yalnızlık ve geleneksel değerlerle Batılılaşma arasındaki çatışmayı ele aldı. İki yapıtını tamamlayamadan 49 yaşında hayatını kaybetti.
Modern Japon edebiyatının en önemli yazarlarından Natsume Kinnosuke, Natsume Soseki takma adıyla tanınır. Ailenin altıncı çocuğu olarak 1867'de Edo'da (bugünkü Tokyo), Uşigome Babaşita semtinde (Şinciku semti yakınları) dünyaya geldi.
Yaşamının ilk yıllarında bir aile dostunun yanında yetişen Kinnosuke, on yaşında evine döner. Bunu izleyen yedi yıl boyunca Çin klasikleri ve İngilizce öğrenimi görür. Ardından Tokyo Üniversitesi'nin hazırlık sınıfına başlayacak, burada Masaoka Şiki gibi edebiyatla ilgilenen başka öğrencilerle tanışacak, uzun soluklu dostluklar kuracaktır. Kinnosuke yazılarında, "Soseki" adını kullanmaya başladığında otuzlu yaşlarındadır.
İsteksizlikle kırılgan bir duygusallık birleşince
Babası güçten düşünce genç yaşta çalışması gerekir. Lise yıllarında ders vermeye başlar. İngilizce'de üstün başarı gösterir, Tokyo Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü'nü 1893'te bitirip ünlü bir kolejde İngilizce öğretmenliğine başlar. İş yaşamındaki yoğun isteksizliği kırılgan duygusallığıyla birleşince, ilkgençlik yıllarındaki bunalımları giderek sıklaşır, dayanılmazlaşır. Çalıştığı saygın kolej kendisine önemli bir kariyer sağlayabilecekken, Soseki bu işten ayrılmayı, öğretmenliği güneydeki küçük Şikoku adasında sürdürmeyi seçer. Adadaki yaşamı ve okul, daha sonra 1906'da yayımlanan ve en önemli yapıtlarından sayılan Botçan'da (Küçük Bey, Oğlak Yayınları, 2003) karşımıza çıkacaktır.
1896'da, Kumamoto'da bir yüksek okulda profesör olarak çalışmaya başlayan Soseki bir yıl sonra evlenir, ardından da Eğitim Bakanlığı'ın bursuyla İngiltere'ye gider. Bu dönemin büyük bölümünü Londra'da geçiren Soseki, iki yıl boyunca yoğun olarak İngiliz edebiyatına odaklanır. Ancak İngiltere'deki yaşamı, Soseki'nin çöküntülerini ağırlaştıracak, yazar, iç dünyasında derin kırılmalarla 1903'te Tokyo'ya, ailesine dönecektir.
Genç yazarları etkiledi
Soseki, Tokyo İmparatorluk Üniversitesi'nde İngilizce ve İngiliz edebiyatı dersleri vermeye başlar. Bu dönemde Soseki'nin yakın çevresini oluşturan edebiyatla ilgili öğrencilerin neredeyse tamamı Meiji Dönemi sona ererken Japon edebiyatında önce çıkacaklardır. Aralarında oyun ve roman yazarı Kume Masao ve Japon öykücülüğünde bir dev, Akutagawa Ryunosuke de vardır. Edebiyat alanında doğalcı yaklaşımın, Şaseibun Hareketi olarak anılan "yaşamın gerçekliğini" temel alan anlatıların öne çıktığı bu dönemde Soseki, genç yazarlar üstündeki idealist ve ahlakçı etkisiyle anılacaktır.
Ben Bir Kediyim'in başarısı
Şoseki'nin ilk yapıtlarından Ben Bir Kediyim (Wagahai wa neko de aru, 1905 - 1906) ve Küçük Bey romanlarının baş döndürücü başarısı üzerine Asahi Şimbun'un edebiyat sayfası editörlüğüne getirilen Soseki hiçbir zaman istekli olmadığı öğretmenlik mesleğinden de böylece emekli olacaktır. Tamamladığı on dört romandan çoğu aynı gazetede bölümler halinde yayımlanır. Bunlar arasında, Sanşiro (1908), Madenci (Kofu, 1908), Kapı (Mon, 1910) ve yazarın başyapıtı sayılan Kokora (1914; Türkçe'ye "yürek, can, akıl, ruh, tin" sözcükleriyle çevrilebilir) da yer alır.
İlk romanlarında yergiye ve humour'a çokça yer veren Soseki, Kofu ve Sanşiro ile birlikte bireyin yalnızlığını, tamamlanamaz eksikliğini, toplumsal baskı karşısındaki umarsızlığını merkeze alan, kendine eziyet etme, kaçış ve intihar metaforlarının öne çıktığı, görece karanlık bir anlatımı benimser.
Mide kanserine yenik düştü
Soseki'nin yıllarca peşini bırakmayan ruhsal çöküntülerini, ağırlaşan fiziksel rahatsızlıkları izleyecek, son çalışmaları "Meian" (1) ve otobiyografik romanı "Miçikusa"yı yarım bırakarak, 9 Aralık 1916'da mide kanserine yenik düşecektir.
"İlk Gece" (Dai içi ya"), on gecede on rüyayı öyküleyen Yumeya'nın ilk bölümüdür. Yazarın iç dalgalanmalarını, huzursuzluklarını, çatışmalarını fantastik öğeler dolayımıyla dışavurduğu ve 1908'de yayımlanan bu çalışması, Soseki'nin en önemli yapıtları arasındadır.
Özcan Karabulut / Romana kalırsa, sosyal patlama sokakları işgal etmekte olan çocuklardan geliyor
"Amida, Eğer Sana Gelemezsem" 2008 yılında yayımlandı. Özcan Karabulut, "Türkiye'de çatışan her kesime seslenen ve hiçbirini memnun etmeyeceği daha ilk satırlarında ortaya çıkan can yakıcı bir roman" olarak tanıtılan yapıtı ile ilgili soruları yanıtlamıştı.
Son kitabınız Aşkın Halleri yayımlandıktan bu yana altı yıl geçti. Uzun süre. O günden bugüne ne yazıyorsunuz?
- Yazmadan değil ama yayımlamadan geçmiş altı yıl. Böyle de olsa, uzun bir süre. Yine de, son kitabımdan sonra bir tek öykü yazıp yayımlayabildim. Aşkın Halleri'nin yayımlanmasından hemen sonra benden bir 'gece öyküsü' yazmam istenmişti. O günlerde Diyarbakır'dan dönmüştüm ve kentin etkisi altındaydım (hâlâ etkisinden kurtulabilmiş değilim). Kafamı meşgul eden, yazmadan rahat edemeyeceğim temalar vardı. Birkaç öykü yazabilirdim, ama bana kendini duyuran temalar, elimdeki 'malzeme' daha fazlasını dayatıyordu: Bu bir romandı.
Öyküden gelmiş bir yazar olarak, revaçta olmaya başladığı bir dönemde roman yazmamak için çok direndim. Sonunda roman düşüncesi baskın çıktı; yazmaya başladım. Ismarlama öykü yazmak ters gelse de, "Gece, Bir Otel Odasında" öyküsünü bu koşullarda yazdım. Öykünün teması, alt temaları romanımın da temalarıydı. Öyküde romanın temalarını işleyerek romanı görmek istedim bir yerde. Bir parça gördüm de.
Romanın ortaya çıkmaya başladığı günlerde gördüğüm ise, temalar ne olursa olsun romanın öyküden çok farklı bir yapıya sahip olduğuydu. Diyeceğim, son altı yılda dernek yöneticiliğinin yanında, öykü etkinlikleri gerçekleştirip öykü dergisi çıkarırken elimdeki romanı bitirmeye çalıştım.
Okuduğum her iyi roman, romanımı geciktiriyordu
Gene de romanın yazılıp yayımlanması uzun süre alacağa benziyor...
- Uzun süre yayımlayamamamda, elindeki romanı bitiremememde eylemli olmamın yanı sıra dünya romanındaki çıtanın yüksek olmasının da etkisi olduğunu görüyorum. Okuduğum her iyi roman, romanımı geciktirip duruyordu. Bu sürede şunu fark ettim: Roman kendisinin dışındaki türlere, uğraşlara pek izin vermeyen, mümkünse yazarının yirmi dört saat çalışmasını gerektiren bir yazınsal tür.
Yol hep Diyarbakır'a çıkınca
Romanınızın konusundan ve özelliklerinden söz eder misiniz?
- Romanımın konusu hayatımız (belki de küresel hayatımız demeliyim). Romanda, "Kadınlar senin için ölsün" dendiği andan itibaren aşk da var, meşk de. Romanın ana karakterlerinden biri olan başörtülü kadının yaşadığı yasak aşk, aşk söz konusu olduğunda her şeyin mümkün olduğunu gösteriyor bize. Kentlere ve ülkelere yapılan yolculuklar var romanda (insanın kendine yaptığı yolculuklar). Yol hep Diyarbakır'a çıkınca, son çeyrek yüzyılda bizi etkileyen kimi olayların romana girmemesi mümkün mü? Kimlik ve aidiyet sorunu da romanın ilgi alanında. Biz kimiz, farklı aidiyet duygularıyla kendimizi nereye ait hissediyoruz?
Çocuk işçiler dünyanın da sorunu
Romanın çok belirgin bir özelliğinden söz etmek isterseniz, bu ne olabilir?
- Çocuk işçiler sadece Diyarbakır'ın ve Türkiye'nin sorunu değil, dünyanın da bir sorunu. Kiralık çocuk işçiler, köle çocuk işçiler, fuhuş yaptırılan çocuk işçiler... Romana kalırsa, sosyal patlama sokakları işgal etmekte olan çocuklardan geliyor. Çocuk işçiliği alanında uygulanan çifte standartlar gelişmiş ülkelerin ve süper devletlerin siyasal alanda uyguladıkları çifte standartları da düşündürüyor ve en çok bu ülkeleri ve devletleri sorgulanır hale getiriyor. Evet, romanım bir aşk romanı ama aynı zamanda bir kent romanı da. Öte yandan, siyasal öyküler de yazmış bir yazardan siyasal bir roman beklemek şaşırtıcı olmasa gerek.
Sylvia Plath / Hayattan alabileceğimden daha fazlasını bir romanda bulurum
31 yıl süren yaşamına kendi eliyle son veren Sylvia Plath (1932 - 1963), sadece şiirlerinden oluşan Colossus ile tek romanı Sırça Fanus'un yayınlandığını görebildi. Ariel ve Suyu Geçiş adlı şiir derlemeleri ile öykü ve düzyazılarından oluşan Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı ölümünden sonra yayınlandı. Yapıtlarında yabancılaşma, ölüm ve kendini yok etmeyi işledi, intiharından sonra en önemli çağdaş şairlerden sayıldı. (*)
Sylvia, şiir yazmaya nasıl başladınız?
- Nasıl başladığımı bilmiyorum, küçüklüğümden beri sürekli yazıyorum. Sanırım çocuk şiirlerini seviyordum ve aynı şeyleri yazabilirim diye düşündüm. Sekiz buçuk yaşındayken yayımlanan ilk şiirimi yazdım, The Boston Traveller'de yayımlandı, ondan sonra sanırım biraz profesyonel oldum.
İlk zamanlarda ne tür şeyler yazıyordunuz?
- Sanırım doğa; kuşlar, arılar, ilkbahar, güz... tüm bu konular yazmak için, içsel deneyime sahip olmayan kişi için iyi bir armağandır. İlkbaharın gelişinin, gökteki yıldızların, ilk kar yağışının vb. bir çocuk ve bir genç şair için armağan olduğunu düşünüyorum.
Lowell'ın akıl hastanesindeki deneyimleri hakkındaki şiirleri
Bugüne gelecek olursak, bir şair olarak sizi özellikle çeken, hakkında yazmayı sevdiğiniz temalar var mı?
- Belki bu bir Amerikan olgusudur. Robert Lowell'ın Life Studies'inde olduğu gibi, yeni bir saldırı türü olarak düşündüğüm şey beni heyecanlandırıyor, yani bir tür tabu olarak gördüğüm, gerçek, özel, duygusal deneyimlere yönelik saldırılar. Örneğin Robert Lowell'ın akıl hastanesindeki deneyimleri hakkındaki şiirleri beni çok fazla ilgilendirdi. Hissettiğim bu tuhaf, ilkel tabu konuları yeni Amerikan şiirinde araştırılıyor. Özellikle bir anne olarak deneyimleri hakkında yazan kadın şair Anne Sexton'ı düşünüyorum. Bir anne olarak ruhsal çöküntü yaşayan aşırı duygusal ve hassas genç bir kadın, şiirleri eşsiz bir ustalıkla yazılmış şiirler ama yine de oldukça yenilikçi, oldukça heyecan verici olduğunu düşündüğüm bir çeşit duygusal ve psikolojik derinliğe sahipler.
Siz şimdi deyim yerindeyse, bir ayağı Atlantik'in bir yakasında diğer ayağı diğer yakasında olan Amerikalı bir şair ve insan olarak...
- Oldukça sevimsiz bir durum ama kabulleneceğim bunu!
Beni heyecanlandıran şairlerin çoğu Amerikalı
... Bu mecazla devam edecek olursak, hangi tarafınız ağır basıyor?
- Pekala, dil söz konusu olduğunda ben bir Amerikalıyım; korkarım, aksanım Amerikalı, konuşma biçimim bir Amerikalının konuşma biçimi. Eski moda bir Amerikalıyım. Şimdi İngiltere'de olmamın ve hep İngiltere'de kalacak olmamın nedenlerinden biri, büyük olasılıkla budur. Tercihlerim söz konusu olduğunda elli yıl kadar gerideyim ve beni heyecanlandıran şairlerin çoğunun Amerikalı olduğunu söylemeliyim. Hayran olduğum çok az çağdaş İngiliz şair var.
Bu, çağdaş İngiliz şiirinin Amerika'ya kıyasla çok geride olduğunu düşündüğünüz anlamına mı geliyor?
- Hayır, sadece elinin kolunun bağlı olduğunu düşündüğümü söyleyebilirim. İngiliz eleştirmen Alvarez'in yazdığı bir deneme vardı: O'nun İngiliz kibarlığının tehlikeleri hakkındaki görüşleri çok yerinde ve çok doğrudur. Çok kibar olmadığımı söylemeliyim ve kibarlığın, özgürlüğü kısıtlayan bir şey olduğunu düşünüyorum. İngiltere'de her yerde göze çarpan temizlik, mükemmel düzen, yüzeyde görünenden belki de daha tehlikelidir.
T. S. Eliot, Dylan Thomas, Yeats... Biz buralardan geldik
Ama siz de, bunun sorumlusunun, bu mükemmelliyetçilik kalıbı içinde "İngiliz Edebiyatı" diye adlandırılan ağır şeyin altında şiir yazan İngiliz şairleri olduğunu düşünmüyor musunuz?
- Evet, tam da böyle düşünüyorum. Cambridge'deyken benim başıma da geldi. Genç kadınlar bana gelip "Şiirin yayımlanınca, hakkında yapılan eleştiriye, kötü eleştiriye rağmen yazı yazmaya, şiir yayımlamaya nasıl cesaret ediyorsun?" derlerdi. Ve eleştiri şiirle ilgili değildi. John Donne gibi başlayıp, ama onun gibi bitirememekle eleştirdiklerinde dehşete düştüğümü hatırlıyorum. O zaman İngiliz edebiyatının bütün ağırlığını ilk kez hissettim, İngiltere'de üniversitelerde pratik eleştirelliğe verilen önemi düşünüyorum, (bir dizenin hangi dönemden geldiğini inceleyen tarihi eleştirelliğin değil). Bu oldukça sarsıcı. Amerika'da, üniversitede ne okuduk? T. S. Eliot, Dylan Thomas, Yeats (1)... Biz buralardan geldik. Daha gerilerde Shakespeare vardı. Buna katıldığımdan emin değilim ama bu nedenlerden genç bir şair, yazmaya yeni başlayan bir şair için Amerika'da üniversiteye gitmenin İngiltere'deki gibi korkutucu olmadığını düşünüyorum.
Toplama kamplarına yoğun ilgim vardır
Sylvia, kendinizi bir Amerikalı olarak gördüğünüzü söylüyorsunuz ama Dachau, Auschwitz ve Mein Kampf'ı (2) anlatan "Daddy" şiiri gibi bir şiir duyduğumuzda, gerçek bir Amerikalının bunu yazamayacağı izlenimine kapılıyoruz, çünkü Atlantik'in öteki tarafında bunlar çok fazla şey ifade etmez, bu isimlerin çok anlamı yoktur, öyle değil mi?
- Şimdi siz sıradan Amerikalı gibi konuşuyorsunuz. Kişisel olarak benim kökenimde Almanlık ve Avusturyalılık olduğunu söyleyebilirim. Bir yandan birinci nesil Amerikalıyım, bir yandan da ikinci nesil Amerikalıyım ve toplama kamplarına vb. yoğun ilgim vardır. Oldukça politik bir insan olmayı da tercih ediyorum, çünkü bunda doğduğum yerin bir payı olduğunu düşünüyorum.
Ve bir şair olarak büyük, güçlü bir tarih duygunuz var mı?
- Ben tarihçi değilim ama günden güne tarih beni daha çok büyülüyor. Napolyon'la çok ilgiliyim; çarpışmalar, savaşlar, Gelibolu, Birinci Dünya Savaşı'yla vb. ilgiliyim. Yaşlandıkça daha çok tarihle ilgilenir oldum. Yirmili yaşlarımda hiç ilgilenmezdim.
Şiirlerim duygusal deneyimlerden ortaya çıktı
Artık şiirleriniz kendi hayatınızdan çok okuduğunuz kitaplardan mı çıkıyor?
- Hayır, hayır tam olarak öyle olduğunu söyleyemem. Şiirlerimin doğrudan doğruya duygusal ve hassas deneyimlerden ortaya çıktığını düşünüyorum. Bıçaklanmış, iğne veya sivri bir şey batırılmış gibi içten gelen feryatları hoş bulmuyorum. İnsanın, delilik gibi, işkence gibi en korkunç deneyimlerini bile kontrol edip yönetmesi gerektiğine inanırım. Kişi aklı ve bilgisi ile bu deneyimleri ustaca idare edebilmeli. Kişisel deneyimin çok önemli olduğunu düşünüyorum ama kesinlikle bir çeşit kapalı kutu, aynadaki görüntü gibi narsistik bir deneyim olmamalı. Daha kapsamlı şeylerle, Hiroşima, Dachau ve diğerleri gibi daha büyük şeylerle ilgili olmalı diye düşünüyorum.
Öyleyse, ilkel, duygusal tepkinin ardında entelektüel bir disiplin olmalı.
- Bunu çok güçlü olarak hissediyorum; bir akademisyen olmayı, bir doktor, profesör olmak için üniversitede kalmaya davet edilmiş olmayı... Bir yandan kesinlikle tüm bilim dallarına saygı duyuyorum, insanı köreltmedikleri sürece.
Auden'a büyük hayranlık duyuyordum
Sizi etkileyen, en sevdiğiniz yazarlar kimlerdir?
- Çok azlar. Aslında onları tanımlamakta güçlük çekiyorum. Kolejdeyken çağdaşlar beni sersemletmiş, şaşırtmışlardı, Dylan Thomas, Yeats, hatta Auden: Ben Auden'e büyük bir hayranlık duyuyordum ve yazdığım her şey aşırı derecede Auden'i andırıyordu. (3) Şimdi yine geriye doğru gidiyorum, örneğin Blake'i (4) inceliyorum. Sonra, kuşkusuz, bir kişinin Shakespeare gibi birinden etkilendiğini söylemek büyük bir küstahlıktır. İnsan Shakespeare'i okur, hepsi budur.
Şiirlerimi sesli okunmaları için yazmadım
Sylvia, şiirlerinizi okuyan ve dinleyen biri çok hızlı ve belirgin olarak ortaya çıkan iki niteliğin farkına varır (sanıyorum ki bu iki niteliğin birbiriyle ilişkisi vardır); biri kolay anlaşılırlık, diğeri ise yarattıkları etki. Şiirlerinizi, yüksek sesle okundukları zaman hem kolay anlaşılır hem de etkili olmaları için bilinçli olarak mı tasarlıyorsunuz?
- İlk şiirlerimde yapmadığım bir şey bu. Örneğin ilk kitabım The Colossus'dan herhangi bir şiirimi yüksek sesle okuyamıyorum şimdi. Onları sesli okunmaları için yazmadım. Onlar, itiraf etmek gerekirse beni sıkıyorlar. Şimdi okuduğum bu şiirlerle, bu yeni yazılanlarla konuşurum, onlara kendimden söz ederim. Bu, yazı deneyimimde benim için tamamen yeni bir şey. Anlaşılırlık özellikleri onları kendime söylememden kaynaklanır. Onları yüksek sesle söylerim.
Şair kayıtlarının harika bir şey olduğunu düşünüyorum
Etkili olarak yüksek sesle okunabilirliğin, iyi bir şiirin temel bir bileşeni olduğunu düşünüyor musunuz?
- Evet, artık böyle düşünüyorum ve bu şiirleri kayıt etmenin, şiir okumalarının ve şair kayıtlarının harika bir şey olduğunu düşünüyorum. Bundan heyecan duyuyorum. Bir anlamda geriye dönüş var, öyle değil mi? Geçmişte, kalabalıkların karşısında konuşan şair rolüne geri dönüş.
Ya da bir gruba şarkı söylemek mi?
- Bir grup insana şarkı söylemek, kesinlikle.
Düzyazıya her zaman ilgi duydum
Şiiri bir anlığına bir tarafa koyarsak, yazmaktan hoşlandığınız ya da yazdığınız diğer şeyler var mı?
- Evet, ben her zaman düzyazıya ilgi duydum. Gençken kısa öyküler yayımlattım. Her zaman uzun bir öykü yazmak, bir roman yazmak istedim. Şimdi, yaş kemale erip deneyim kazandığıma göre, düzyazıyla, romanla daha fazla ilgilenebilirim. Bir romanda örneğin günlük hayatta insanın karşılaştığı diş fırçaları vb gibi özel eşyalarla daha fazla ilgilenirsiniz. Bunu yapmak şiirde daha zor diye düşünüyorum. Şiirin daha zalim bir disiplin olduğunu düşünüyorum. Tüm çevresini dolanmak zorunda olduğunuz küçük bir alanda çok uzağa, çok hızlı gitmek zorundasınız. Ben bunu seviyorum. Ben bir kadınım, manevi değeri olan eşyaları severim, değersiz ıvır zıvırı severim ve hayattan alabileceğimden daha fazlasını bir romanda bulurum, belki yoğun bir hayattan değil ama kesinlikle hayattan daha fazlasını... Sonuç olarak roman yazmaya çok ilgi duyuyorum.
Diş fırçalarını bir şiire koyamam
Bu neredeyse bir tür Dr. Johnson görüşü öyle değil mi? Ne demişti, "Şiire girebilecek ve şiire giremeyecek şeyler vardır".
- Evet, elbette, bir şair olarak bunu kabul ederim! Bir şiire her şeyin girebileceğini söylerim ama diş fırçalarını bir şiire koyamam. Gerçekten yapamam!
Yazarlar dışındaki herkesi daha çok tercih ederim
Kendinizi diğer yazar ve şairlerden fazla mı buluyorsunuz?
- Doktorları, ebeleri, avukatları, yazarlar dışındaki herkesi daha çok tercih ederim. Yazarlar ve sanatçıların en narsist insanlar olduklarını düşünüyorum. Bunu söylememeliyim, onların çoğunu seviyorum, arkadaşlarımın büyük bir çoğunluğu yazarlar ve sanatçılardır. Ama hayran olduğum kişi, belli bir pratik deneyim alanında usta olan ve bana bir şeyler öğretebilen kişidir. Demek istediğim, mahalle ebesi bana nasıl arı bakacağımı öğretir. Yazdıklarımdan bir şey anlayamaz. Ben onu pek çok şairden daha fazla sevdiğimi söyleyebilirim. Arkadaşlarımın arasında gemiler hakkında her şeyi bilen, bazı sporlar hakkında her şeyi bilen ya da bir insanı kesip bir organın nasıl alınacağı hakkında her şeyi bilen insanlar vardır. Uygulamadaki ustalıkla büyülenirim. Şair kişi bir ayağı havada gezer. Bana uygulamada bir şeyler öğretecek insanı seviyorum.
Doktor olmaktan çok, doktorlar hakkında yazmaktan mutluyum
Şiir yazmasaydınız ne yapmayı tercih ederdiniz? Çünkü, ne de olsa başarılı olmak için şiir hayatınızda büyük yer tutuyordur. Herhangi başka bir şeyi yapamamaktan dolayı uzun süreli pişmanlıklarınız oldu mu?
- Başka bir şey yapacak olsaydım doktor olmayı tercih ederdim. Bunun yazar olmakla bir tür kutupsal karşıtlık olduğunu kabul ediyorum. Gençken her zaman en iyi arkadaşlarım doktorlardı. Beyaz maskeyi takar ve çevreyi dolaşır, bebeklerin doğuşuna ve kadavraların kesilişine bakardım. Bu beni büyülerdi, ama iyi bir doktor olmak için insanın öğrenmesi gereken ayrıntıların tümünü öğrenebilecek kadar kendimi disipline edemedim. Bu bir karşıtlıktır: İnsan hayatıyla doğrudan iş yapan kişiler, iyileştirebilir, onarabilir, yardım edebilirler. Eğer bazı özlemlerim varsa bunlardır, ama kendimi teselli ediyorum çünkü çok fazla doktor tanıyorum. Ve belki, doktor olmaktan çok, doktorlar hakkında yazmaktan mutlu olduğumu söyleyebilirim.
Şiir yazarken kendimi gerçekleştiriyorum
Ama temelde bu şey, şiir yazmak, hayatınızda sizi büyük bir doyuma ulaştıran şeydir, öyle değil mi?
- Ah, doyum! Onsuz yaşayacağımı düşünemiyorum. O, su ya da ekmek gibi ya da kesinlikle bana özel bir şeydir. Bir şiir yazdığımda, bir şiir yazıyorken kesinlikle kendimi gerçekleştiriyor oluyorum. Bir şiir yazdıktan sonra, bir şair olmaktan çıkıp, dinlenmeye çekilmiş bir şair olursunuz ki bu ikisi aynı şey değildir. Ama şiir deneyiminin mükemmel bir deneyim olduğunu düşünüyorum.
(1) William Butler Yeats.
(2) Adolf Hitler'in Kavgam kitabı.
(3) Wystan Hugh Auden.
(4) William Blake.
Kaynak: The Poet Speaks, (Şair Konuşuyor) Interviews with Contemporary Poets (Çağdaş Şairlerle Söyleşiler), Hilary Morrish, Peter Orr, John Press ve Ian Scott-Kilvert, 1966, Londra.
* "T. S. Eliot, Dylan Thomas, Yeats... Biz buralardan geldik" başlığı ile yayınlandı.
(Peter Orr / Çeviri Dilek Değerli / Çevirmenler Birliği Dergisi / Sayı 3 / Haziran 2007)
Şükran Kurdakul / Şiirde tarihsel birikimimiz söz konusu olduğu için, şiire aykırı toplumsal koşulların üstesinden gelinebileceğine inanıyorum
Ökselerin Yöresinde adlı kitabı yayınlandığında Sanat Olayı dergisinin sorularını yanıtlayan Şükran Kurdakul, "İnsansal öğelere yaklaşımımda şiirin kendine has zorluklarını, yoğunlaştırma ile çarpıcılıkla vermeye çalışıyorum" diyor.
Ökselerin Yöresinde" adlı son şiir kitabınız yeni yayınlandı. Bu kitabınızı, diğer kitaplarınızdan ayıran özellik nedir?
- Bu kitaptaki şiirlerde duyumsatma amacı daha da belirginleşti. Öyle sanıyorum ki, dönemden gelen sıkıntılı duyarlıkları özümsedikçe, onları verişte yeni tamlamalar kendiliğinden çıktı ortaya. Şimdi insansal öğelere yaklaşımımda şiirin kendine has zorluklarını, yoğunlaştırma ile çarpıcılıkla vermeye çalışıyorum. Bu da ister istemez yeni yapı gereklerine neden oluyor.
Ne gibi?
- Diyelim ki, iki komşu dörtlük arasındaki ses ve uyak, özellikle dizeler içinde sözcüklerin anlam işlevinin yanı sıra uyum işlevlerini göz önünde tutmak. Tamlamalarda özgünlük aramak gibi...
Yeni şiir çalışmalarınız var mı?
- Geçen yıl kimi örneklerini dergilerde yayımladığım "Ölümsüzlerle" adlı kitabı yeni yılın başında çıkaracağımı umuyorum. Bu şiirler Hamlet, Othello, Robenson, Romeo - Juliet, Carmen, Meryemce gibi ünlü roman ve oyun kişilerinin bana yansıyan özelliklerinden kaynaklanıyor.
Genç şairler hakkında neler düşünüyorsunuz?
- Kendilerini 70'li yilların ozanları diye tanıtanlar arasında toplumcu gerçekçi akıma bağlı olanlar çoğunluktadır. Böyle olduğu için değil, gerçekten değişik bir şiir yaratabildikleri için ayırdığım, sevdiğim birkaç şair var. Bizim özellikle şiirde tarihsel birikimimiz söz konusu olduğu için, şiire aykırı toplumsal koşulların üstesinden gelinebileceğine inanıyorum. Yayınladığı kitaplarla güven veren bu kuşağın şairlerini "Şairler ve Yazarlar Sözlüğü"nün yeni basımına alırken edebiyatımız adına da sevinç duydum.
Bir de tiyatro çalışmalarınız var. Bu fikir nereden geldi?
- Şöyle; genç tiyatro yönetmeni Zafer Diper, benim neredeyse yirmi yıllık okurum olmasının yarattığı hevesle öykü ve şiirlerimden yola çıkarak bir özgün metin oluşturdu. Oluşum evresinde benim üzerinde durduğum 1919 - 1960 dönemi sergilenirken, tarihsel olana yaklaşımdı. Zafer oyunda benim yakın tarihimize bakışımı özümsemiştir. Öyle sanıyorum ki Nadir'in ezgileriyle oyunun gerilim havası değişik duyarlılıklara dönüşecektir.
Adnan Özer / Fernando Pessoa ya da kendi galaksisinde hiç olmak
Fernando Pessoa’yı bir galaksiye benzetenler çoktur. O halihazırda bilinen 82 kişidir. Bu Lizbonlu anti-sosyal kişilik, şair(ler)den, bulmaca yazarına kadar bilinen 82 imza sahibidir. Bir güneş ve onun etrafında dönen gezegenler…
Galaksi ya da sırlar yumağı, ne denirse densin 1881 Lizbon doğumlu Fernando Antonio Naguerra Pessoa, yirminci yüzyılın en belli başlı edebiyat fenomenlerinden birisidir. Yaşamöyküsünü yazanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiş durumdadır. Hakkındaki inceleme ve makalelerin ise haddi hududu yoktur.
Fernando Pessoa hakkında son kitaplardan biri de İspanyol incelemeci Angel Campos Pampano’nun Un Corazon de Nadie (Hiçliğin Yüreği, Galaxia Gutenberg, 2001) adlı yapıtıdır. Pampano bu yapıtında galaksi alegorisini iyice güçlendiriyor. Yazar, Pessoa galaksisindeki güneşin kimi zaman Fernando Pessoa, kimi zaman da Alberto Caeiro (Pessoa’nın kendinde yarattığı şairlerden biri) olduğunu ileri sürüyor.
Türkiye’deki okurlar için oldukça yabancı bir isim olan Fernando Pessoa hakkında alegorilere dayalı bir yazı yazmanın edebiyat böbürlenmesi olacağı açıktır. Bırakalım okurları –hadi edebiyatseverler diyelim- edebiyat çevremiz bile Portekiz edebiyatı hakkında pek fikir sahibi değildir, kaldı ki Pessoa… (Türk edebiyatı hakkında Portekiz’deki durum bundan da vahimdir. Lizbon Belediyesi’nin Yahya Kemal Beyatlı ile Fernando Pessoa’yı kültürel yakınlaşma esprisi içinde eşleştirdiklerini biliyorum. Ama doğrusu henüz Türk edebiyatı hakkında bir yayın olduğu bilgisine sahip değilim.)
Her biri başka bir kişilik
Böyle olunca da tanıtıcı nitelikte bir yazı gerekiyor öncelikle. Ancak şu bilinmeli ki Fernando Pessoa hakkında tanıtıcı nitelikte yazı yazmak gerçekten zordur. Ne denebilir; Fernando Pessoa’ydı, Alberto Caeiro oldu, sonra bir gün geldi Alvaro de Campos oldu, yetmedi Ricardo Reis oldu. Bunlar oyun adına ya da baskı karşısında konulmuş takma adar değildi. Her biri başka bir kişi başka kişilikteki bir şairdi. Öyle ki Fernando Pessoa’dan daha çok üne kavuştular. Ya Huzursuzluk Kitabı’nın yazarı, fragmanlar ustası Bernardo Soares’e ne demeli.
1935 yılının 30 Kasım günü hayata gözlerini yuman bu adam kimdi? Hiçbir şey olmak, hiçbir şey yapmak istemeyen biri, 82 kişiliğe sürüklendiği halde hiçliğe yuvarlanan (Hedefsiz olduğum için, belki de, hiçliğe yuvarlandım. Tütüncü Dükkânı’ndan.)
Pampano’nun “Hiçliğin Yüreği” tanımlaması şimdi iyi duruyor. Ardında bıraktığı bir koca bavul dolusu belge (28 bin adet) hep yeni bir ismi ortaya çıkaracak gibi.
Portekizce Pessoa; kişi, bir kimse demektir. Bu da Romalı oyuncunun maskesi olan Persona’dan gelir. Persona; maske, hayali kişi. İsmiyle müsemma.
O tanınmadan yüksek edebiyattan söz edilemez
Okurlar şunu bilmeliler: Pessoa tanınmaksızın Avrupa’da yüksek edebiyat standardından söz edilemez. Şunu da bilmelidirler: Pessoa tanınmaksızın yalın, basit edebiyat duygusunun ne olduğu tam olarak bilinemez. (Bu yargıya varabilmem için tam iki yıl çalışmam gerekiyormuş. Rüstem Aslan ile birlikte iki yılda çalışmasını bitirdiğimiz Fernando Pessoa: 20. Yüzyılın Yalnızı adlı kitap esnasında vardım bu yargıya.)
Pessoa’nın bazı eğilimlerinden, bazı huylarından söz etmek onu bir nebze olsun gerçek olarak hissetmemize yarayabilir. Bir angloman (İngilizce yazılmış her şeye tutkuyla bağlı kimse) olan Pessoa, Portekizce’den çok İngilizce yazmıştır. Mistik ulusalcı şiirler ve yazılar kaleme almıştır… Liberal anarşizm örneği ilk metni belki de o yazmıştır. (Anarşist Banker)… Alberto Caeiro dışkimliğinde (heterónimo) doğa durumunda insan olmaya özenirken, Alvaro de Campos’da kentli, azılı eşcinsel bir züppedir… Çoğunlukla nihilisttir. Kahve, sigara, likör… Otoriter elit düşüncesiyle ezici nihilist…
Pessoa: Kimse.
(Adnan Özer / Ocak 2005 / Satırarası – Dünya Kitapları Yayın Bülteni / Sayı 9)
Ayvalık doğumlu Yunan yazar İlias Venezis 1968'de, ölümünden beş yıl önce, radyoda ve ardından gazetede yayımlanan röportajda romanları arasında en çok Eolya Toprağı'nı sevdiğini söylüyor. 1930 kuşağı yazarlarının Yunan edebiyatındaki saygın yerini yıllar boyunca neden ve nasıl koruduğunu anlatıyor.
Kitaplarınız etkileyici satış rakamlarına ulaşıyor. 30 yıldır Yunan okurların en sevdiği yazarlar arasındasınız. Her kitabınız 30-40 bin satıyor. Bu müthiş başarıyı nasıl açıklıyorsunuz?
- Ben nasıl açıklayabilirim ki? Belki de siz bir açıklama getirebilirsiniz... Kesinlikle tuhaf, fenomenal bir durumla karşı karşıyayız. İki Yunan yazarın– kendim ve Mirivilis'i kastediyorum- 35 yıl önce eserleri ortaya çıktı. Her ikisinin de ilk kitapları şaşırtıcı tiraja ulaştı. Bundan sonra dünyadaki gelişmeler hayatın ritmini, genç kuşağın sanata yaklaşımını, anlatım biçimlerini, öznesini ciddi şekilde etkiledi. Yeni akımları temsil eden yeni yazarlar ortaya çıktı. Bununla birlikte ilk kuşağın kitapları yerini korudu. Neden? Çünkü bu kitaplar gerçek hikaye anlatıcılarının eserleri. Günümüzün okurları bir zamanlar babalarının okuduğu gibi bu kitapları okuyor. Muhtemelen nedeni şu: Okur bu kitaplarda küçük kişisel öyküler, sıradan günlük olaylarla karşılaşmıyor. Yerine, büyük ve ortak ulusal öyküler ve toplum anlatılıyor: 1922 faciası, Anadolu trajedisi ki modern Yunan tarihindeki en acı olaydır, 1821 Devrimi...
Fakat biz bu olayları tarihçinin bakış açısıyla anlatmıyoruz. Kitaplar muhtemelen edebiyatın daha temel amaçlarına hizmet ediyor: Olaylara odaklanmak yerine bunları yaratan çağa derinden bakış yöneltiyor.
Günümüzde tarih daha çok ilgi çekiyor. Edebiyat da seviliyor ama tarihsel olaylarla ilintili olmayan türleri.
Genç kuşak bizden eğitimli ve daha etkin silahlarla hayat savaşına başladılar
Günümüzün entellektüellerini nasıl buluyorsunuz, özellikle genç yazarları? Önemli bir katkıları var mı sizce?
- Gençler hep zihnimizde olmalı, onlara şefkatle yaklaşmalıyız. Günümüz gençlerinin babalarından daha iyi olduğuna inanıyorum. Şunu kabul etmeliyiz ki onlara tehlikelerle, krizlerle dolu bir dünya devrediyoruz. Bununla birlikte insan gücünün yüceliğini, uzaya seyahat edebilecek bilgi birikimini bırakıyoruz. Tüm bunlar trajik ve çelişkili. Günümüz gençliği bu durumu görüyor ve altında ezilmeden hayatta kalmayı başarıyor. İstisnaları dikkate almayın. Bunun yerine bizim yerimizi almaya hazırlanan temiz yüzlü, asil ruhlu genç kuşağa odaklanın. Bizden daha iyi eğitim aldılar. Bizimkinden daha etkin silahlarla hayat savaşına başladılar. Rüya görmüyorlar, zamanlarını boşa geçirmiyorlar. Düşünüyorlar ve eyleme geçiyorlar.
Genç kuşak edebiyatçılar hakkındaki düşünceleriniz?
- Şunu da eklemek isterim ki, edebiyat alanında kuşaklar arasında önemli bir kırılma yaşandı. 1930 kuşağı ile sonrasında gelen kuşak arasında büyük bir mesafe oluştu. İki kuşağı bu mesafe birbirinden ayırdı. Bizi takip eden kuşak atom çağı insanlığı ile modern dünyayı yansıtacak yeni ifade biçimleri bulamadı. Şimdi bu konu genç kuşakların, evlatlarımızın ödevi.
Edebiyatın toplumumuzda yaşanan “modern Yunan yaratıcılığı” sürecine katkısı olabilir mi?
- Kesinlikle... Edebiyat, genelde sanat, insanoğlunu rahatlatır, yardımcı olur. Okurunu sağlam bir gerçeklik zeminine yerleştirip güven duygusu aşılar. Hayal kurmalarına ve inanmalarına yardımcı olur.
Hangi eserinizi edebiyata büyük bir katkı kabul ediyorsunuz?
- Size ne söyleyebileceğimi bilmiyorum. Herhalde en çok Eolya Toprağı'nı seviyorum. Çünkü bu romanda hafızamın derinlerine gömülmüş, bununla birlikte beni mutlu etmeyi hep sürdüren kayıp dünyayı anlattım.
İskandinav okurun Yunan yazarın kitabında ne keşfettiği araştırılmaya değer
Eserleriniz pek çok dile tercüme edildi. Bu sizde ne gibi bir duygu yaratıyor?
- Kişisel odaklı bir yanıt vermemeyi tercih ederim. Kitaplarım tüm Avrupa dillerinde satışta. Tekrar tekrar tercüme edildiler, farklı pek çok baskıları yapıldı. Örneğin Eolya Toprağı, Almanya'da dört farklı edisyonda yayımlandı. Biri sadece öğrencilere yönelikti. Kitaplarımdan bölümler okul kitaplarında alıntılandı. Özellikle Batı Almanya'da ortaokul kitaplarındaki alıntılardan bahsediyorum. Romanlarım İskandinav ülkelerinde kayda değer bir başarıya ulaştı. Sık sık Finlandiya, Norveç, İsveç gibi okurunu tanımadığım ülkelerden mektuplar geliyor. Bu okurlar Yunanistan'a beni bulmaya geliyor. Bir İskandinav ülkesi okurunun Yunan yazarın yazdığı kitapta neyi keşfettiği araştırılmaya değer. Huzur romanım bu yıl Paris'te yayımlanacak. Mahkum 31328 ise Profesör Roland Hampe tarafından Almancaya tercüme edildi. Yayımlanmak üzere.
(15 Ocak 1968 / Akropolis gazetesi)
Anna Venezis-Kosmetatou / Babam yaşadığı olayları asla intikamcı şekilde anlatmadı, bağışlamaya, iyiliğe, alçakgönüllülüğe ve sevgiye inanıyordu
Kışın bir öğleden sonrasında, büyük yazar Elias Venezis'in hayatının son yıllarını geçirdiği Herodotou Caddesi'ndeki apartmana varıyorum. Beni kızı Anna Venezis-Kosmetatou karşılıyor.
Daireye, büyük yazar ve akademisyenin sembolik figürü hakim. Mekanın her yerinde fotoğraflar, her köşede kitaplıklar, kişisel eşyaları, performanslarından posterler ve elbette kitapları var. Bayan Anna Venezi ile yaptığım görüşme boyunca radyo, Üçüncü Program'a açık. Karşımda hoş bir kişiliğe ve nazik bir figüre sahip biri var. Açık yürekli, sıcak bir gülümsemeye ve dost canlısı bir tavra sahip; bu özellikleri babasından miras almış, röportajın sonunda anlayacağım.
"31328 Numara", "Huzur", "Eolya Ülkesi", "Amerikan Toprakları" ve "İtalya'da Sonbahar" gezi yazıları, "Çıkış", "Okyanus", "C Bloğu" adlı oyun, 1930'lar kuşağının büyük yazarı Elias Mellos'un en çok okunan kitaplarından bazılarıdır. Elias Venezis olarak tanınan Mellos, edebiyat dünyasının büyük isimlerinden biriydi ve önemli pozisyonlarda yer almayı başardı.
"Babam olağanüstü bir kişiliğe sahipti ve onu tanıma şansına sahip olan herkes bunu asla unutmadı. Şefkatli, sıcak kalpli, iyimser, tatlı ve pozitif düşünceli bir adamdı. İsim vermeden söyleyelim, 1930'lar kuşağının diğer büyük yazarlarının içine kapanık ve kasvetli insanlar olduğunu da unutmayalım."
Kitaplarında, 1922'de Yunanlıların Küçük Asya'dan sürülmesini şok edici bir şekilde anlatır; Alman işgalini yaşadı, hapse atıldı ve idam edilmeye çok yaklaştı; ancak en belirgin özelliği, yaşadığı olayları asla intikamcı bir şekilde anlatmamasıydı. Bağışlamaya, iyiliğe, alçakgönüllülüğe ve sevgiye inanıyordu.
Elias Venezis, 4 Mart 1904'te Küçük Asya'nın Ayvalık şehrinde doğdu. 1922'de ailesi Küçük Asya'yı terk etti, ancak gemiye binmeye vakit bulamadı ve Türkler tarafından esir alındı. Ardından 14 ayını çalışma taburlarında geçirdi. Çok genç yaşta evinden ve vatanından zulüm görmüş bir adamdı. Mülteci olma, esir düşme ve korkunç koşullarda yaşama deneyimini ilk romanı "31328 Numara"da kaleme aldı.
1932'de Atina'ya geldi ve Yunanistan Bankası'nda çalışmaya başladı. Daha sonra Atina'ya geldi ve annemle 1938 baharında evlendiler. Bir yıl sonra ben doğdum. 1930'lardan kalma bir apartmanda, Spyridonos Trikoupi Caddesi 4 numarada, küçük bir dairenin üçüncü katında büyüdüm. Babamın sabahları işe gitmeden önce, şimdi kapalı olanlara benzer küçük bir masada yazı yazdığını hatırlıyorum. Evde ofisi bile yoktu ve bu masa hala Kefalonia'da duruyor. "Tek çocuk olduğum için, anne babam beni her yere yanlarında götürürlerdi. Çocukken hep büyüklerle oturur, yaşıtlarım gibi oynamazdım. Zor zamanlardı," diye hatırlıyor Bayan Venezi.
İşgal döneminde, büyük yazar Yunanistan Bankası'na derinden minnettardı çünkü banka onlara yiyecek sağlamış ve böylece aile açlıktan kurtulmuştu. Yunanistan Bankası'ndaki çalışmaları belirleyici oldu. Başka hiçbir kaynağı olmayan bir Anadolu mültecisi olarak, bu banka ona hem zihinsel hem de maddi bir denge sağladı. Banka sayesinde Mytilene'den Atina'ya geldi, bir aile kurdu ve şehrin manevi yaşamında öncü bir rol oynadı.
Peki, kişiliği nasıldı? Kızı, onun neşeli bir kişiliğe sahip olduğunu ve onunla tanışma şansına sahip olan herkesin bunu asla unutmadığını belirtiyor. Şefkatli, sıcak kalpli, iyimser, tatlı ve pozitif düşünceli bir adamdı. Canlılık saçıyordu ve bu canlılık tamamen gerçekti. Üstelik 1930'lar kuşağının diğer büyük yazarları içine kapanık ve kasvetli insanlardı.
"Biliyorsunuz, tanıştığı herkesin olumlu özelliklerini vurgulamayı ve en iyi yönlerini ortaya çıkarmayı her zaman severdi. Her zaman açık yürekli ve nazik bir insandı. Burnunuz yamuk olsa bile, size 'ne güzel gözleriniz var' derdi. Ayrıca gençleri çok severdi ve her adımlarında onları desteklerdi. Son olarak, acı verici ve travmatik şeyleri asla eve getirmediğini, sadece kitaplarında anlattığını çok net hatırlıyorum."
"Babam için mülteci olmak çok zor bir şeydi ve Ayvalık'a asla geri dönmedi. Yazılarının hiçbirinde de orayı hiç anlatmadı. Birçok kez Lesvos'taki Eftalou'daki evimizde oturup, kaybettiği vatanının dağlarına bakıp ağlardı. İşçi Taburlarında, kolunda taşıdığı ve hayatını kurtaran, çünkü onun birisi olduğunu gösteren demir levhada yazılı olan 31328 numarasını asla unutmayacağım. Babam o levhayı asla elinden çıkarmadı. Masasında tutar ve her seyahatinde yanında taşırdı," diye ekliyor Bayan Venezi.
Günlük hayatında son derece sosyal bir insandı. Aslında, evde ailece sofrada birlikte yemek yemeleri nadirdi. Sürekli sosyal etkinliklerdeydiler. Kızının okul nedeniyle katılamadığı ve onları sadece hafta sonları görebildiği birkaç zaman oldu. Babası sosyal etkileşimlerden büyülenmişti, konuşmayı severdi ama aynı zamanda dinlemeyi de. Eğer günümüz gençlerinin sürekli cep telefonlarına bakıp onlar aracılığıyla yazılı olarak iletişim kurmalarını görseydi, üzülürdü.
"Çok aktif bir insandı, sürekli bir şeyler yapmak isterdi. Düşünün ki, iki kez Ulusal Tiyatro ve Opera'nın direktörlüğünü yaptı, Film Festivali başkanlığını yürüttü, akademisyenlik yaptı, yazarlık yaptı, banka memurluğu yaptı, radyo programları sundu ve gazetelerde köşe yazıları yazdı. Ayrıca, bir tiyatro okulundan çocuklara konuşma yapması için çağrılabilirdi. Ertesi gün yola çıkardı. Sürekli kendini yenileyen bir insandı. Ne zaman yazı yazdığını hiç hatırlamıyorum. Sanırım bunu işe gitmeden ve ev hayatına başlamadan önce sabahın çok erken saatlerinde yapardı. Dahası, çok düzenli bir insandı," diye anlatırdı bana.
Venezis ailesi için en acı dönem, hastalığı dönemiydi. Uzun bir süre Londra'da kaldı. Kanserle onurlu bir şekilde yüzleşti ve hiçbir sebeple kimseyi fiziksel veya psikolojik olarak üzmek istemedi. Tanıdıklarıyla iletişimini kesti. Ameliyatlar onu bitkin düşürmüş ve şeklini bozmuştu. Hastalık nedeniyle aldığı bu halin görülmesini istemiyordu. Hastanedeki bu günlük yaşam, zor ve acı dolu bir anıydı. "Babamın beni hiç azarladığını hatırlamıyorum. Ama bana bir arkadaş gibi de davranmadı. Saygıya dayalı içsel bir ilişkimiz vardı. Birçok kez onu neyin üzebileceğini düşündüm ve bunu yapmamayı tercih ettim," diyecek Bayan Anna Venezis, bir sigara yakarak.
1943'te Ilias Venezis, "Eolya Toprakları"nı yayımladığı için solcu eleştirmenler tarafından suçlandı. Eleştirmenler, savaş halindeyken Venezis'in pastoral durumlar ve çocukluk anıları hakkında yazmasının mümkün olduğunu yazdılar. Ancak Venezis bu eleştirilerle hiçbir zaman ilgilenmedi.
Ancak o döneme ait özellikle değerli bir olay var. 28 Ekim 1943'te, Küçük Asya İşçi Taburları'ndan dönüşünden yirmi yıl sonra, Arnavutluk dağlarında şehit düşen meslektaşlarının anısına Yunanistan Bankası'nda bir konuşma yapması için görevlendirildi. Banka kapalıydı ve etkinlik kapalı kapılar ardında yapıldı. Ancak birileri SS'i bilgilendirdi ve Alman kuvvetleri onu tutuklamaya geldi. Yunanistan Bankası binası içinde özgürlükten bahsetmek ve ihbar edilmemek nasıl mümkün olabilirdi? Tutuklandı ve idam edilmek üzere rehin alındı. O sırada Elias Venezis, hapishanede, temel ihtiyaçlar hakkındaki diğer notlarıyla birlikte "Eolya Toprakları" için düzeltmeler yaptı. Kitap Aralık 1943'te yayınlandı ve neredeyse yayınlanmayacağından emindi.
Her gün idam edilecek bir sonraki kişinin kendisi olacağına inanıyordu. Karısına yazdığı bir mektupta şunları söyledi: "Kendini göster sevgilim, ve bu durumda cesur ol. Aklın küçük çocuğumuzda olsun. Umarım Tanrı beni yalnız bırakmaz. Giannis {Skazikis} seninle olsun. Ona yalvarıyorum. Evimizin birkaç arkadaşı seninle mi? Julia ve Andreas? "Eolya Ülkesi"nin ithaf yazısı olmadan sadece Giannis'in özeniyle basılmasını ve "Galini"nin üçüncü baskısının yapılmasını sağla. Chrysoula ile senden iki kelime görmemi sağla. Seni şimdi olduğu kadar çok sevdiğimi hiç bilmiyordum. Annoula'nın küçük bisikletini al ve benim adıma ona ver, çünkü ben bir seyahatteyim. Bunu düşünemiyorum çünkü cesaretimi kaybedeceğim. Seni öpüyorum. Tanrı bizimle olsun."
Ancak kitap her zamanki gibi yayımlandı. Bu arada, kızının vaftiz annesi olan şair Lili Iakovidou'nun Mina adında bir arkadaşı vardı. Öğrencilik yıllarında Hitler'in heykeltıraşıyla tanışmış, ona aşık olmuş ve evlenmişti. Bayan Venezis şöyle hatırlıyor: "Vaftiz annem, Hitler'in sarayında tanınan bir adam olarak kabul edilen kocasının yardım edebilmesi için arkadaşı Mina'ya bir mektup gönderdi. Ona babamın edebiyatçı, sanatçı olduğunu ve partizan olmadığını açıkladı."
Babam bir şekilde hapishane müdürünün odasına girdi, ancak soyadı Venezis değil Mellos'tu, bu da başka yanlış anlamalara ve karışıklıklara yol açtı. Sonunda, o zamanın en çok satan kitabı olan "Eolya Ülkesi"nin yayınlanmasından iki hafta önce ortaya çıktı. Düşünün ki, 1943 Noel'inde yayınlandı ve Mart ayında ikinci bir baskıya ihtiyaç duyuldu. Çok şey söylendi, bazıları iyi yayınlandığını söyledi, diğerleri ise kabul edilemez olduğunu söyleyerek tepki gösterdi. Hoş bir gerçek şu ki, bugünlerde "Eolya Ülkesi" Amerika'da yeniden çevriliyor," diyor.
Elias Venezis'in sözleri ve düşünce biçimi bugün bile son derece geçerliliğini koruyor. Eserlerinin sürekli yeni çevirilerinin talep edilmesi tesadüf değil. 1963 yılında Yunanistan Merkez Bankası çalışanlarının dergisi "Kyklos"ta yazdığı bir metinde şöyle diyor: "Yeni yılın bu ilk sayfasına umut ve inanç duygusuyla başlayalım. Yunanistan için, dünya için, insanlık için. Geçen zaman, yer yer kargaşa, endişe ve terörle doluydu. Çoğu insan, olanları, savaş tehdidini görünce dehşet içinde başlarını eğdi. 'Hayır, artık hiçbir şey yapılamaz. Medeniyet boşa harcanmış sözlerdir. Bu mevcut dünya nesli lanetli nesildir, ellerinde dünya yok olacaktır' dediler. Onu çöküşünden sorumlu tutuyorlar, daha önce gelenlerden daha kötü olduğunu düşünüyorlar, onu değersiz ve üzücü olarak nitelendiriyorlar. Gençler bu sert suçlamayı duyuyor, öfkenin gölgesinin üzerlerine düştüğünü hissediyor ve gözlerinden belirleyici bir parıltı geçiyor." Gençler, kendilerine yöneltilen suçlamaların aksine, dünyanın umudu olduklarını söylemek istiyorlar.
Büyük yazarın metinleri uzun yıllardır okullarda öğretiliyor. "Venezis'in eserleri okullarda öğretilmeli ve sadece alıntıların verilmesi, tüm kitapların verilmemesi çok yazık. Çocuklara edebi kitap dağıtmayan Yunan eğitim sisteminin dezavantajlarından biri bu. Alıntı sadece yazarın bir düşüncesini veriyor, üslubunu algılayamıyorsunuz, onu tam olarak anlayamıyorsunuz," diye ekliyor ve "babamın konuşma ve düşünce tarzı son derece güncel ve hiç de eskimemiş. İngilizceye çevirmek zorunda kaldığım "31328 Numara"yı, "Galini" ve "C Bloğu"nu yeniden okuduğumda, düşünce tarzının ne kadar çok katmanlı kaldığını fark ettim," diye belirtiyor Bayan Venezis.
Aile olarak tatil yapmazlardı, sadece tatile giderlerdi. Hayatlarını kesintiye uğratmazlardı, sadece başka bir yerde devam ettirirlerdi. İlk aile yazlarımızı Anavyssos'ta geçirdik, bu yüzden kitaplarında orayı bu kadar iyi biliyor gibi görünüyor. 1945'ten 1950'ye kadar bir kulübede yaşadık, daha sonra geçirdiğim bir lenfadenopati nedeniyle kuzeye gitmek zorunda kaldık. Böylece Kifisia'ya ve daha sonra Lesvos'taki Molyvos'a gittik."
Babasının bir şikayeti olduğunu veya ona iyi davranmadığını söyleyen birini hatırlayan oldumu? "Birçok kişi. Babam çok hassastı. Yunanlılar, biliyorsunuz, biraz kıskançtırlar ve o zamanlar mülteci olarak yeni bir hayata başlarken, oldukça fazla engel vardı. 1939'da Myrivilis ve Venezis, sırasıyla "Mavi Kitap" ve "Barış" adlı eserleriyle ilk Devlet Nesir Ödülü'nü paylaştılar.
"31328 numaralı eser ilk olarak 1924 yılında Myrivilis'in müdürlüğünü yaptığı Mytilene'deki "Kampana" gazetesinde tefrika halinde yayımlandı. Babama çok yardımcı olmuş bir adamdı ama devlet ödülünü paylaşmalarını asla kabul edemedi, bu yüzden babamla konuşmayı kesti. Onu bir resimde bile görmek istemiyordu," diyor.
Konuşmamızı sonlandırırken şunları hatırlıyor: "Bizi çok severdi ve ailesine çok bağlıydı. Coşkulu bir kişiliğe sahip bir babaya sahip olduğum için çok şanslıydım. Aile hayatını asla iş ilişkileriyle karıştırmadı. Birçok mutluluk anını hatırlıyorum, bazıları büyük bazıları küçük. Babamın öldüğü gün Kefalonia'daydım. Telefon çaldı ve babamın vefat ettiğini söylediler. Burada, bu dairede. Annemle yalnızdı. Sabah annem ona içecek bir şeyler getirmeye gitti ve döndüğü anda babam ölmüştü."
Biliyorsunuz, kötü durumda olan insanlarda sık sık olur, yanlarında biri kaldığı sürece hayatta kalırlar, bir süreliğine yalnız kaldıkları anda giderler. 3 Ağustos'ta boğaz kanserinden öldü. Onu Mytilene'ye naklettik ve mezarı Molyvos'ta. On yıl sonra annem de öldü. Zamanı geri çevirebilseydim, ölmeden önce onunla görüşüp veda etmek isterdim. Mezarı üzerinde sadece "Huzur" yazıyor. Çünkü o, zengin ve deneyimlerle dolu bir hayattan daha fazlasını arıyordu."
Bayan Anna Venezis bize aile albümlerindeki fotoğraflardan hikayeler anlatıyor. Bakışlarım "Galini"nin kapağında oyalanıyor ve karakteristik bir pasajı çok net hatırlıyorum: "İşte bu yüzden acı dolu insanlar en derinlerde en iyimser olanlardır: çünkü hâlâ sevme ayrıcalığına, insana ve hayata inanma ayrıcalığına, hayal peşinde koşma ayrıcalığına sahipler."
Hava kararmaya başladı bile ve Paris fotoğraf çekiminden sonra şöyle diyecek: "Burada dışarıda neler olup bittiğini unutuyorsunuz. Zamanın içinde kayboluyorsunuz."
Vassilis Vassilikos / Yaşar Kemal'in yanındayken kendimi ülkemdeymiş gibi rahat hissediyorum
Türkiye'de özellikle "Z" (Ölümsüz) adlı romanıyla ilgi uyandıran Yunan yazar Vassilis Vassilikos, 1976 yılında Türkiye'ye gelmiş ve Milliyet Sanat Dergisi'nin sorularını yanıtlamıştı.
Türkiye'de birkaç basım yapan "Z" (Ölümsüz) ile ve "Fotoğraflar" adlı romanınızla tanınıyorsunuz. Bu iki eser dışındaki çalışmalarınız üzerine bilgi verir misiniz?
- İlk kitabım, on dokuz yaşımdayken yazdığım, konusunu mitolojiden alan bir eserdi: "Jason". Bundan sonra otuz dört kitap daha yazdım. Yani otuz beş kitabım var. Biri şiir kitabı, ötekiler düzyazı.
Bunlar birçok dile çevrildi...
- "Z" adlı romanım otuz iki dilde çıktı. "Tha Plant" "The Well" ve "The Angel" (Bitki, Kuyu ve Melek) adlarını taşıyan üçlü yirmi iki dile çevrildi. "Fotoğraflar" on beş dilde, ötekiler beşer, altışar dilde yayımlandı. Son romanım bugünlerde Yunanistan'da yayımlandı: "The Coroner" (Adli Tabip). Bu romanın Türkiye'de basılması konusunda bir yayıneviyle bu gelişimde anlaşmaya vardım.
Bütün eserlerimi Yunanca yazarım
Yunanistan'daki baskı rejimi sırasında uzun süre Fransa'da kaldınız. Fransızca'yı da, İngilizce'yi de iyi biliyorsunuz. Doğrudan doğruya Fransızca ya da İngilizce olarak yazdığınız eser var mı?
- Hayır. Bütün eserlerimi Yunanca yazarım.
Türk edebiyatı ile Yunan edebiyatı arasında bazı ortak noktalar var mıdır sizce?
- Elbette.
Yaşar Kemal'in yanında kendimi ülkemde gibi hissediyorum
Nelerdir?
- Bunlar aynı sorunsaldan doğuyor: Yaşama biçimi, başka bir deyişle kırsal alanda yaşayış; göçmen işçilik, yani Almanya'da çalışma ve plutokrasi. Daha somut bir şey söyleyeyim: Yaşar Kemal gibi bir insanın yanında kendimi ülkemdeymişcesine rahat hissediyorum.
İki ülkenin edebiyatları arasında işbirliği sağlamak için bugüne kadar yapılanlar sizce yeterli midir? Değilse neler yapılmalı?
- Yeterli olması bir yana, hiçbir şey yapılmış değil. Çünkü işbirliğinin hükûmetler arasında sağlanması gerekir. Oysa şimdiye değin birtakım kişisel ilişkiler dışında herhangi bir yaklaşım sağlanamamıştır.
Türkiye ve Yunanistan birbirleri hakkında çok şey öğrenebilir
Ne gibi ilişkiler?
- Sözgelimi Türk aktörleriyle Yunan aktörleri karşılıklı olarak birbirlerini çağırıyorlar; ilişkiler bu düzeyde kalıyor. Sözgelimi Selanik Film Festivali'nde Nâzım Hikmet'le ilgili bir film gösterildi: kimi aktörler Nâzım Hikmet'in şiirlerini okuyorlar; yapımcı da bunları görüntülemiş. İki saatlik bir film hazırlanmış. Bu kadarla kalıyor. Oysa her iki ülkede birer komite kurulmalı, karşılıklı olarak edebiyat eserlerinin çevrilmesine başlanmalı. Bir ülke, böylece öteki ülke üzerine daha çok şeyler öğrenebilir.
Ne yazık ki şu anda Yunanistan'da, Tahiti konusunda Türkiye üzerine bilinenlerden çok daha fazlası biliniyor. Ancak burada "Yunan şovenizmi"ni de unutmamak gerek: Bugün Yunanistan'da köklerini ta "Megalo İdea"dan alan bir şovenizm var. Ve bu, şimdiki kuşak tükenene kadar, aşağı yukarı beş yıl daha sürecek. Ardından yeni bir yaklaşım dönemi başlayacak. Bu konuda Karamanlis'le Demirel, yine de babalarından daha ileri düzeydeler. Önümüzdeki dönemde Ecevit ile Papandreu sorunları toplumcu bir şekilde çözecekler. Ve yirmi yıl sonra da hem Yunanistan, hem de Türkiye halk demokrasisine geçecek. İşte o zaman bugün bizim göğüs germek zorunda kaldığımız sorunlara her iki ülke halkı da gülecek.
ABD'ye karşı çıkış, edebiyata antiemperyalizm olarak yansıyor
İki ülkenin siyasal konumları ve siyasal olayları arasındaki koşutluğun edebiyatlarına da yansıması üzerine söyleyecekleriniz var mı?
- Her iki ülke de birer işkence döneminden geçti. Böylece, her iki ülkede de işkence konusunda kitaplar yazıldı. Öte yandan, her iki ülkenin de Amerika'ya karşı çıkış dönemleri var ki, bu, edebiyata antiemperyalizm olarak yansıyor. Bir zamanlar Amerikan askeri Türkiye'ye ayak basamıyordu; bu konuda bir şiirim var...
Edebiyat, gerçeği yansıtma yoluyla barışa katkı sağlayabilir
Edebiyatın barışın sağlanmasına katkısı ne yolda ve ne ölçüde olabilir?
- Gerçeği yansıtması yoluyla... Bu gerçek, politik demagojinin tam tersi olan bir gerçektir. Bu gerçek, küçük bir azınlığın ekonomik çıkarlarının dışında, ona karşı bir gerçektir. Edebiyat turizme benzer: Gerçek, bir yere vararak, o yeri görerek, ancak orada öğrenilebilir. Aiskhylos'un "Persler" adlı oyunu, benim için bu konuda çok iyi bir örnektir: Kendi yazdığı eser yoluyla, karşısındaki düşmanı tanıyıp anlıyor, böylece düşmanı diyalektik bir şekilde ortaya çıkarmış oluyor.
"Türk ve Yunan edebiyatları arasındaki ortaklık aynı sorunsaldan kaynaklanıyor" başlığı ile yayınlandı.
Ahmet Oktay / Yazınsal metnin sadece bir haz nesnesi olarak değerlendirilmesi, edebiyatın tümüyle ticarileştirilmesidir
Medyada göklere çıkarılan, yüksek tirajlar yapan romanlar, içsel deneyimlerin azaldığı, romancının ve okurun hakikat duygusuyla ilişkisinin zayıfladığı, sadece haz almaya yönelik yapıtlardır.
Sayın Ahmet Oktay, siz, sadece kültürel ve edebi metinlerle ilgili sorunlara değil, aynı zamanda kimi felsefi akımlara ilişkin yapıtların, Türkiye toplumunun yaşadığı kültürel ve düşünsel ortamıyla kurulan ilgisiz bağıntılarla ilgili sorulara da duyarlı bir şairsiniz. Örneğin "Milliyet yazıları"nızın, söz konusu felsefi yapıtların, Türkiye'de yaşanılan sorunlar açısından yerini ve değerini göstermeye yönelik bir özelliği vardı. Buradan hareketle sormak istiyorum. Bizim yaşadığımız sorunlar ile felsefenin sorunları arasında mı bir ilgi yok; yoksa bizim yaşadığımız sorunlar, dünyada öteki toplumların yaşadığı sorunlarla mı ilgisiz? Ne dersiniz?
- Küreselleşme sürecinin ivme kazandığı bir zamanda, Türkiye'yi dünyadan izole etmenin olanaksızlığını hemen vurgulamam gerekir. Türkiye'nin sorunları, aslında dünyanın sorunlarının bir ürünüdür. Kültürel ve düşünsel hayatımızın dinamikleri, kapitalist dünya sisteminin bunalımları çerçevesinde oluşmaktadır. Postmodernist eğilimler ve yönelişler böyle bir noktadan görülebildiği takdirde daha anlamlı hale gelmektedir.
Küreselleşme, son kertede emperyalizmin günümüzün koşullarında aldığı yeni biçimin adıdır ve bu süreç, Pierre Bourdieu'nun sözleriyle "piyasa mantığını engelleyen her türlü kolektif yapının yok edilmesini gerektirmektedir". Türkiye'de kültür endüstrisinin son beş yıl içinde geçirdiği dönüşüme göz atmak yeterlidir:
Kültürel alan tam bir kuralsızlık yansıtmakta, satış ve kâr öğesi her türlü değerin önüne geçmektedir. Türk romanının ve öyküsünün toplumsal ve törel kaygılarını hızla yitirmesinin, yazınsal metnin sadece bir haz nesnesi olarak değerlendirilmesinin güdüleyici nedeni, edebiyatın tümüyle ticarileştirilmesidir. Bir çevre (peripheral) ülkesi olan Türkiye'nin içsel dinamikleri, büyük ölçüde kapitalizmin merkez ülkelerinde olup bitenler bağlamında biçimlenmektedir. Eğer, felsefenin sorunlarının en geniş anlamda dünyaya ve insana ilişkin sorunlar olduğunu anımsarsak, Türkiye'nin dünyanın öteki toplumlarından farksız bir ülke olduğunu söylememiz gerekir.
Medyada göklere çıkarılan romanlar, sadece haz almaya yönelik
Bugün içinde bulunduğumuz, 21. yüzyılın başlangıç eşiğinden bakıldığında, dünyada olup biten olaylardan hangileri bir dünya problemidir? Bu problemlerin genel özellikleri nasıl tanımlanabilir?
- Bugün en büyük sorun kapitalist dünya sisteminin içinde çırpındığı bunalımdır. Bunalımın dinamiklerini Prof. Erinç Yeldan şu dört ana başlık altında düşünmektedir:
1 - Kapitalizmin altın çağı boyunca süren yüksek birikim temposunun yarattığı aşırı üretime dayalı kriz, 2 - Söz konusu dönemin sermaye - emek çelişkisine damgasını vuran Fordist endüstriyel ilişkilerin beslediği kâr sıkışması, 3 - Uuslararası kapitalist rekabetin yoğunlaşması ve 4 - Finansal sistemin serbestleştirilmesi sonucu yükselen finansal sermaye ve spekülatif birikim tercihlerinin sanayi yatırımlarının önüne geçmesi." ("Neoliberal Küreselleşme İdeolojisinin Kalkınma Söylemi Üzerine Değerlendirmeler" Praksis, sayı 7, s. 21).
Yeldan, 1970'lerden itibaren "dünya kapitalizminin lider ülkelerinin büyüme hızlarında ciddi düşüşler yaşanmaya başladığını" vurguladıktan sonra, "günümüz küreselleşmesinin en ayırt edici özelliğinin emek gelirlerini baskılaması" (s. 25) olduğunu belirtmekte ve "reel ücretlerdeki artışın üretkenlik temposunu aşmadığı sürece sermayedar açısından hazmedilebilir bir olgu olarak kabul edilebildiğini" vurgulamaktadır. Ama 1980'lerden sonra, sermayenin uzun dönem kârlılığında baş gösteren gerileme, sermayenin "hızla finansal yatırım alanlarına çekilmesi ve uluslararasılaşması" zorunluluğunu doğurmuş ve emek üzerindeki baskının arttırılmasını zorunlu kılmıştır.
Görüldüğü kadarıyla ana sorun, hâlâ sömürü ve bölüşüm ilişkileri çerçevesinde oluşmakta, bütün uluslararası sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel göstergeler bu tür bir bağlamsal zemin üzerinde eklemlenmektedir. Uluslararası sermayenin Güney Amerika, Afrika, Asya ve Uzakdoğu ülkelerinde giriştiği, zaman zaman silahlı biçim de alabilen müdahaleler, bu ülkelerin ekonomik açıdan sömürülmesinin koşullarını güvence altına almakta, IMF ve Dünya Bankası gibi örgütler aracılığıyla bağımlılıklarının sürdürülmesini sağlamaktadır. Bu trend, Birleşik Amerika'nın Irak'ı işgaliyle tepe noktasına varmıştır. Şu sıralarda Suriye, Kuzey Kore vb. gibi ülkelerin de dize getirilmesi gerektiğinin ısrarla dile getirilmesi, "Yeni Dünya Düzeni"nin, son kertede ABD hegemonyasının ABD İmparatorluğu'na dönüşmesine yol açacağı yolundaki kaygıların ciddiye alınması gereken göstergesi olmaktadır.
Buradan bakıldığında, kapitalizmin her şeyi sermaye lehine kuralsızlaştırıcı (deregulation) eğilimi ile postmodernizm gibi bunalım dönemine özgü bir düşünce eğiliminin merkezsizleştirici ve öznesizleştirici eğilimi arasında açık bir paralellik olduğu söylenebilir. Edebiyat alanında toplumsal matriksin giderek önemsizleştirilmesi, siyasal düzeneğin görünmez kılınışı gibi olgular, bu bağlam içinde değerlendirilmesi gereken olgulardır.
Aslında küresel bir edebiyat kavramı çok sorgulanabilir durumdadır. John Tomlinson'un sözleriyle "postmodernliğin' hâkim zihniyeti belirsizlik, paradoks, ahlakî meşruiyetten yoksunluk ve kültürel yönelimsizlik ifade etmektedir" (Kültürel Emperyalizm, s. 253, Çeviren Emrehan Zeybekoğlu, Ayrıntı Yayınları, 1999). Bu yargının doğruluğunu anlamak için günümüzün Türk romanını okumak yeterlidir. Medyada göklere çıkarılan, yüksek tirajlar yapan bu romanlar, içsel deneyimlerin azaldığı, romancının ve okurun hakikat duygusuyla ilişkisinin zayıfladığı, sadece haz almaya yönelik yapıtlardır. Yine Tomlinson'un sözleriyle, "küresel olanın kültür mekânı, bizim sürekli olarak ve özellikle kitle iletişim araçları tarafından gönderildiğimiz bir mekândır, fakat bu mekânda kendi kişisel deneyimlerimizi bulabilmek son derece güçtür." (a.g.e. s. 257. Vurgulama Tomlinson'un).
Dünyanın "eski" dünya olmadığı bellidir. Yeni olguları anlayabilmek için yeni düşünce biçimlerine gereksinim vardır. Ekolojik ve feminist yaklaşımlar, geleneksel sol siyaset içinde farklı yorum olanaklarına ve eylem kapasitesine yol açmıştır. Kısaca, felsefe yeni anlayabilme yollarını arayıp bulmak zorundadır.
Bugün, felsefenin bu problemler karşısındaki konumunu nasıl değerlendirirsiniz? Başka bir deyişle, bugün, felsefe bu problemlere nasıl yaklaşmaktadır; bu sorunlara bir çözüm getirebilmekte midir?
- Yukarıda değindiğim gibi dünya eski dünya değildir. Şunu da kabullenmek gerekiyor: Küreselleşme olguları ve postmodern düşünce biçimleri, geleneksel solun kavramakta ve çözümlemekte zorlandığı sorunlar yarattı ve yorum olanakları sağladı. Ortodoksluğu nerelerde terk etmesi gerektiğini saptamak zorundadır sol. Çünkü küreselleşme süreci içinde kerteler olur olmaz biçimde birbirine karıştırılıyor. Terimlerin içleri boşaltılıyor. Bunun son örneği Cola Turka reklamı. Tümüyle oryantalistik bir zihniyet ve söylem yansıtan bu reklam dolayısıyla ortaya "pozitif milliyetçilik" diye bir kavram üretildi. Patron için çalışan reklamcı birden kuramcı kesiliyor. Bu pozitif milliyetçilikten kazanan ya da kazanacak olan kim? Türkiye'nin bireyleri mi? Hayır: Malı üreten sermaye sahibi ile o malın pazar payını arttırmayı öngören reklamcı. Bu kadar basit. Burada reklamın, reklamcılığın ilkeleri açısından başarılı olduğunu yadsıyor değilim. Ama olgunun art alanının iyi görülmesi gerekiyor. Marksist sol, sınıf ve sömürü kavramlarını görmezden gelemez, çözümlemelerinde bunlarsız edemez.
Türkiye'de felsefeyle ilgilenen akademisyenler, ne yazık ki, böylesi konular karşısında suskun kalmayı seçiyor, gündelik yaşamın sorunları üzerinde söz almaktan ve tavır koymaktan kaçınıyorlar. Felsefe, belki sorunlara yukardan bakar, ama bu yukardan bakış aşağıda olup bitenleri anlamak ve anlatmak içindir. Anımsayalım; ne demişti akademisyenlerin durumundan söz ederken Althusser: "Politikaya dokunan herhangi bir şey felsefe için ölümcül olabilir, çünkü felsefe politikayla yaşar" (Lenin ve Felsefe, s. 54, Çeviren Bülent Aksoy, Erol Tulpar, Murat Belge; Birikim Yayınları, 1976).
Dünyayı değiştirecek olan felsefeciler değil kitlelerdir
Marks'ın on birinci tezini dikkate alarak sormak istiyorum: Bugün Marksizm içinde yer alan düşünürleri, dünyadaki olup bitenler karşısında yönlendiren temel kaygı, değiştirme mi yoksa yorumlama etkinliği midir?
- 1968 hayal kırıklığından başlayan ve Reel Sosyalizmin çöküşüyle sona eren süreç, doğrusunu söylemek gerekirse, aydınlar arasında bir genel bunalıma yol açtı diye düşünüyorum. Tereddütler doğdu, inkârlar ve kamp değiştirmeler yaşandı. Felsefede açık bir içe kapanış göründü. Ama küreselleşme olguları ve kapitalizmin yeni biçimlenişleri karşısında bütün dünyada siyasal mücadele alanında da gelişmeler ve ivme kazanımları da oldu. Wallerstein ve ona yakın duranların "sistem karşıtı" diye nitelikleri ideolojik açıdan hayli amorf görünen muhalif hareketlerin yükselişine tanık olduk. Bunlar küçümsenmemesi gereken olgulardır. Irak'ın işgali, yeni siyasal - ideolojik gelişmelere yol açacaktır diye düşünüyorum. Bir süre sonra Marksist aydınlar kitlelerle yeniden bağ kurmayı arzulayacaklardır diye bir umudum var.
Şunu da anımsatmak gerekiyor: Dünyayı değiştirecek olan felsefeciler değil, kitlelerdir. Dünyanın belli bir doğrultuda dönüştürülmesini isteyen, bunu sağlamak için mücadeleden kaçınmayan, bu uğurda mücadele etmeyi göze alan kitleler. Biliyorsunuz: Yine Marks şöyle demişti: "Teori kitlelerin malı olunca kuvvet olur." Proletarya, dünyayı dönüştürmek için felsefeye gereksinim duymak zorundadır.
Her sorun, daha başlangıcında şiirin öz sorunudur
Bu problemler şairin, dolayısıyla şiirin sorunu olabilir mi? Dünya sorunları karşısında, şairin sorumluluğu nedir?
- Şair, "fildişi kulede" yaşadığını farz ederken ya da orada yaşıyorken bile, aslında bu dünyada yaşıyordur. "Bu dünya" diline, sözcüklerine, düşüncesine, imgelemine, fantazmalarına sızmaktadır. Şiiri, ötekilere, yani okurlara bağlayan budur. Okurları çağıran, ortak bir duyuş birliğinde buluşturan, bu sızmalar aracılığıyla şiiri dünyaya eklemleyen öğelerdir. Rimbaud, çok önce söylemişti: "Ben başkasıdır."
Adına yaraşır her şair, şu ya da bu bu biçimde, şu ya da bu ölçüde dünyanın insan sorunlarıyla ilgilidir. İnsanlığın sözcülüğünü bilerek kullanıyorum. Çünkü kastetmek istediğim soyut insan değil, toplumsal - sınıfsal ve siyasal - düşünsel bir topus'a sahip insandır. Buradan bakıldığında her sorun, belki daha başlangıcında şiirin öz sorunudur. Çünkü sözcük, son kertede, şairin dünyada-oluş ve dünyada-davranış biçimiyle ilişkili olarak kullanılır. Sözcük, bir bağlam çerçevesinde seçilir, kendiliğinden biçimde gelip şiire yerleşmez. Behçet Necatigil şiiri ile Turgut Uyar şiirini vb. kuran, biçimlendiren bu bağlamdır. Şairin, dolayısıyla şiirin dünya sorunlarıyla ilgilenmesi, son kertede dünyanın sorunları içinde yaşaması kaçınılmazdır.
Kişisel inancım, şairin sömürü, özgürlük, eşitlik, adalet, iyilik gibi kavramlara karşı kayıtsız kalamayacağı ve bu kavramların savunucusu olması gerektiğidir. Ama, şiirin, şairden şaire değişik boyutlar kazanabilmesine rağmen kendine özgü iç yasaları, yüzyıllardan devralınmış geleneksel iç ilkeleri vardır. Adına yaraşır her şair, siyasal - ideolojik tercihi ve inancı ile bu iç yasaları dengelemeyi başarır ve iki düzey arasındaki dolayım düzeneğini oluşturur.
Gündelik politika ile büyük harfle yazılan politikayı özdeşlemek gerekir. Kuşkusuz, gündelik politik amaçlarla da şiir yazılabilir. Ama bunlar gündelik koşullar, anlayışlar, yani gündelik zihniyet dünyası değiştiğinde ya da aşıldığında işlevlerini yitirir ve unutulmaya bırakılırlar. Şiir, görünenin olduğu kadar görünmeyenin, bilinirin olduğu kadar bilinmeyenin de peşinde koşan bir sanattır.