Zaman akıp giderken elimizde topladığımız kader bağları ve zafer umutlarının yükleri altında kayboluyoruz.
Karşılıklı gözlem yaparken diz dize oturmalar ve süre gelen onlarca kulağına fısıldayan güvercin sesleri..
Masanın sol kısmına değilde sağ kısmına dikkatli nazik davranışlarla kol kanat germek. Esas yük bu mudur? Yoksa gerçekten gözümüzün önünde canlanan bu manzaranın kayıp çocukları bizler miydik?
Yaşamak, bu denli zor ve ağır bir biçim almışken düşler görmek, hayallerin peşinden koşmak neden bir toz bulutu şeklinde gözlerimin içine dolup yaştan başka bir şey akıtmıyor.
Titrek bedenim gece soğuklarından etkilenirken, iç çekişlerim artmışken hatta ve hatta gece üstüme çökerken getirdiği dertlerle beni soldurmuşken.
Gözükmüyorsun, sessiz bir beden ve kaybolan bir ruh içinde ıslak kaldırım taşları üzerinde anca adım seslerini duyuyorsun.
Yitip gidiyor, olup bitiyor, görüp geçiyor, tren son seferini düzenliyor...
Bir çift göz, bir çift duygu, bir çift eşlik eden tempo. Damarlarımdan süzülen nutku tutuk isyan. Kasılan vücutlardan süzülen ter damlaları ile nefes alıp verişler.
Bir cihat, bir umut, yosun tutmuş kayalıklar.
İçimde yine bir ürperti, rüzgarın savurduğu saçlar eşliğinde ıslak dudaklar.
Duraksayan zaman ve seni tekrar tekrar iç dünyana gönderen sıcaklık.
Anlaşılmak neden zor? Neden putlarla çevrili dünyada var olmak, neden bir çift söz ile anlaşılmayı beklemek.
Kelimeler, sözcüklere, sözcükler harflere dönüşürken yük torbamın etkisizliği tek düze bir sürü olay. Anlamsız suretler, anlamsız manzaralar, anlamsız resmettiğim şuursuz gardiyan.
Bir gün görülmenin heyecanıyla satırları süslerken, arka bahçemde kaybettiğim tüm duygular. Göz açıp kapayana kadar geçen o kısacık zaman ve ölümün zerafetiyle süslenen bir çift anı parçası.
Korkuların esiri düşler ve kölelik çeken özgürlük.











