Vejetaryen, hep “bir sabah vejetaryen olmaya karar veren bir kadının hikâyesi” olarak yansısa da bir değil, iki kadının, iki kız kardeşin hikâyesinden yola çıkarak neredeyse tüm kadınların hayatını içine alan, sarıp sarmalayan ama en çok da hırpalayan bir roman.
Kitabın kapağını kapattığım an duyduğum en güçlü his öfkeydi. Öfkeli olmayı önemsiyorum, öfkenin diri tutulması gerekiğine inanıyorum. Han Kang’ın bir sabah ansızın hayvan yemeyi bırakan karakteri Yonğhe’nin de, en az onun kadar köşeye sıkışmış hatta bir bitkiye dönüşme cesaretini (korkaklığını belki de) gösteremediği için daha da sıkışmış ablası İnhe’nin de insanın etini kanırtan hikâyesinin tanıdıklığı karşısında öfke duymamak kolay değil.
Kitabın hayvan yememekten daha güçlü ve o kadar da değinilmeyen metaforlarından en önemlisi, ağaca, bir bitkiye dönüşmek. Bir bitkiye dönüşmek, babanın dayağından, kocanın tecavüzden farksız olan cinsel birleşme arzusundan ve toplumun yüklediği tüm yüklerden kurtarmaya yeter mi kadını?
“Yaşamak denilen şey ne tuhaf, diye düşünür gülmesi biterken. Bazı olaylar geçtikten sonra bile, onca korkunç şeye maruz kaldıktan sonra bile, insan yiyor, içiyor, tuvalet ihtiyacını görüyor, yıkanıyor ve yaşamaya devam ediyor. Hatta kimi zaman kahkahalarla gülüyor.”
Han Kang, yaşama inadımıza çomak sokuyor ama bunu yaparken bir taraftan da mücadelecinin hakkını vermekten de geri durmuyor. Heteroseksist abluka karşısındaki kadın, bir bitkiye dönüşmeyi mi beklemeli yoksa hayatının bir tiyatrodan ibaret olduğunu anladığı an hayatının iplerini eline almak için olmadık bedeller mi ödemeli? Hangi coğrafyada olursa olsun, kadını bu iki seçenekten birine zorlayan toplum ve gelenek karşısında öfkeyi dirilten, gerçekle fantezinin iç içe geçtiği bir hikâye Han Kang’ınki. Böyle bir hikâyenin belki Man Booker Ödülü etkisiyle belki doğru bir reklam stratejisiyle, sebebi ne olursa olsun daha iki hafta olmadan ikinci baskıya girdiğini duymak ise, tam da gülünen o anlarda hayat ne tuhaf diye düşünmek gibi.
Bir de bunu okuyan bunu da okudu gibi bir tavsiye de vermem gerek, hem iki yazarın dilinin hem de doğa-insan ilişkisine dair çıkış noktalarının benzerliği zihnimde ikisini hemen yan yana getirdi, ki bunu tek hisseden olmadığımı da bildiğimden not düşmeden geçemedim, Karin Tidbeck’in Zeplin’i de fantezi ve gerçeklik arasındaki o bıçak sırtı denge -belki de dengezizlik- ile benzer bir okuma zevki vaat ediyor.