yıllar sonra bu bloglar ölü insanların günlükleri olucak

shark vs the universe
$LAYYYTER
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH

Game Changer & Make Some Noise

titsay
noise dept.
occasionally subtle
art blog(derogatory)
Noah Kahan
d e v o n
Not today Justin
Today's Document

Discoholic 🪩
TMBGareOK. The Official They Might Be Giants tumblr
macklin celebrini has autism
🩵 avery cochrane 🩵
RMH

pixel skylines
taylor price
Claire Keane

seen from United States
seen from United Kingdom

seen from Ecuador
seen from Venezuela

seen from Bangladesh

seen from United States
seen from Bangladesh
seen from Vietnam
seen from Pakistan
seen from Armenia
seen from Brazil
seen from United States

seen from United States
seen from Türkiye
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from Singapore
seen from United States
seen from Indonesia
seen from United States
@existentialpain
yıllar sonra bu bloglar ölü insanların günlükleri olucak
“Hala bir şeyler hissetmiyorum sana karşı. Unuttum da sayılır ki bir insan nasıl olur da unutulur ona da inanamıyorum. Ama bazen böyle şarkılar duyunca aklıma gelen ilk sen oluyorsun. Sahi Kalben'in şarkıya girdiği gibi girsene hayatıma tekrar. En baştan ve daha güzel. “
"Anxiety is the dizziness of freedom" /Søren Kierkegaard
son zamanlarda ne hissettiğim hakkında hiçbir fikrim yok, sanki ruhum birkaç günlüğüne kafa iznine çıkmış gibi, bilmiyorum.
hiç kimse sen gibi değil, ama bu neyi değiştirir? sen de sen gibi değilsin.
Cogito Üzerine - Sartre'dan Descartes Eleştirisi
Katlanarak düşünmeyi (Homo Sapiens Sapiens'e özgü olandır) temel alan J.Sartre, Descartes'ın “Düşünüyorum öyleyse varım” sözünü eleştirir ve düşünen ben ile düşündüğünün farkında olan ben'in aynı düzlemde yer alamayacağını söyler.Çünkü bunlar farklı bilinç boyutlarıdır. Yani düşünen ben, düşündüğünün farkında olamayacağı için, var olduğunu iddia edemez.
Sartre'ın bu eleştirisine benzer bir yaklaşıma İhsan Oktar Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası'nda geçen içsel bir diyalogta da rastlıyoruz.
Varg Vikernes
existence analysis
incir reçeli, ıssız adam ve müzeyyen üçlüsü ")
“‘Aynadaki kadın benim zıttım’ demişti, ‘ben ne kadar ev haliysem o, o kadar sokak. ben sokulgan isem, o başını alıp giden. Ben gündüzüm, o gece… Çapkın, güçlü, özgür.’”
“Bir şeyin kalbini kırması için illa yanlış olması gerekmez ki”
BENCE BÜYÜMEK GÜZEL...
Çoğu insan ağzını açtığında çocukluğuma dönmek isterdim; keşke hep çocuk kalsaydım niye der hiç anlamıyorum. Ben hiç bu cümleleri kurmadım; çünkü bana çocuklar içgüdüleri doğrultusunda davranan, yaptıklarından kimi zaman gizli bir pişmanlık duysa da bunu çabucak unutan, yaptığı şeylerin enini sonunu düşünemeyen ilkel varlıklar gibi gelir hep. Çocuğun dünü de yarını da yoktur; yaşanıp biten ve hatırlanmayan o ‘anı’ vardır sadece. Dolayısıyla seçimleri, hatıraları, bir yaşamı da yoktur. Bilinçsizlik halinde sürekli aynı şeyleri yaparak bir ömür geçirmek ya da böyle bir yaşama özlem duymak niye?
Büyüdükçe kendime de, isteklerime de daha çok hükmedebilmek, insan olmanın ayırımına varmak, düşünerek hareket etmek, ne yaptıysam ya da yapacaksam tümünü farkında olarak yapmak; hataysa acısını, doğruysa mutluluğunu iliklerime kadar hissetmek çok daha güzel gelmeye başladı bana. Tüm sıradanlığıyla,farklılıklarıyla, renkleri ve sesleriyle, her anın bilincine vararak ve her gün biraz daha büyüyerek olgunlaşarak bir yaşam sürdürmek lazım. Anı biriktirmek, geleceğe umut beslemek; ama tüm bunlarla bu anı en güzel 'biz’ nasıl istiyorsak öyle yaşamak, derin bir nefes almak ve bu anı hiç unutmayacağını bilmenin mutluluğunu tatmak gerek..
Çocukluğuna dönmek isteyenlerse yaşamaktan kaçıyor bence, bilinçli ve iradeli olmanın verdiği sorumluluktan ve yükten kaçıp daha az mutluluk ve acıya fit oluyorlar. Ve bu insanların çoğu bedensel olarak çocuk olmasalar da ruhsal olarak hep çocuk kalıyorlar zaten.
Kierkegaard’ın Gözünde Din
Varoluşçu filozoflardan Soren Kierkegaard, dindar bir ailenin içinde; din öğretileri ve dini yaptırımlara bağlı olarak yetiştirilmiş bir bireydir. Hatta babasının etkisiyle din eğitimi bile almıştır…
Çocukluğunda yaşadığı bu süreç, onun felsefi düşüncelerini de etkilemiştir. Felsefi teorilerinde, din adamlarını, hristiyanlığı eleştirmiş; dinin yozlazmış olan yanlarını ve bireye karşı olan tutumunu sorgulamıştır. O, tanrı ve dinin bireysel bir konu olarak ele alınması gerektiğini düşünür. Ona göre var olmak; kendi kararlarını vermek, kendi seçimlerini yapmak; bir var olan olabilmek adına çabalamaktan geçer, temeli budur. Bu nedenle din de felsefe de bütünsel, tüm hayatı kapsayıcı olmamalıdır; özele, bireye özgü olmalıdır.
Kötü Aslında Yoktur...
İlk kez Epikür tarafından dile getirilen ‘Kötülük Problemi’ Tanrının iyi ve kötü ile olan ilişkisini ele alır. Bu paradoksun temelindeki soru şudur; Tanrı eğer mutlak olarak iyiyse neden kötülüğü yok etmiyor?
Şimdi kötülük kavramına Spinoza’nın bakış açısını ele alalım. Spinoza, kötülüğün iyiliğin eksikliği, azlığı olarak değerlendirir. Tanrı, her şeyi yaratan olduğu için onun katında her şey iyidir… Bu durum - iyilik- olayları ve durumları yorumlayan insan açısından ise farklıdır. İnsan, kendi bakış açısından olaylara baktığında Tanrı tarafından kötü olmayan bir durumu kötü olarak niteleyebilir. Yani mantıksal olarak zorunluluk olan bir durum ya da davranış, kimi insanlar açısından kötülük ya da kötü bir davranış-durum olarak nitelendirilebilir.
Kötülük reel olmayan, subjektif bir gerçektir. Unutulmamalıdır ki bazı olayların etkisi öznel fenomenlerde farklılık göstermekte, duygusal ve toplumsal bir varlık olan insanda da farklı davranış ve algılara yol açmaktadır. Kısacası Spinoza, kötülük problemini izafiyet (görecelik) temelli açıklamaya çalışmış; Epikür’ün sorusuna da Tanrı mutlak iyidir, mantıksal zorunluluk çinde duygusal bir varlık olan insanın algısı farklılaşabilir bu da onun gözünde kötülüğü, kötüyü yaratır der.
zayıf, daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umrunda bile değildir. -aristoteles