"Düşündüklerimizin ne kadarını gerçekten biz düşünüyoruz?" sorusu bir süredir kafamı kurcalıyor. Tarihsel bir sürecin çocuklarıyız, bir ülkenin, bir ailenin, bir kültürün mirasını taşıyoruz. Genetikle aktarılan bedensel özelliklerimizin yanında; düşünsel bir birikimi de miras alıyoruz geçmişimizden. Buradan bakınca özgün düşüncelere sahip olmak imkansız gibi geliyor insana. Hiçbirimiz Hz. İbrahim kadar cesur da olamayız; tüm putları yıkacak cesarete sahip olmak, bu meşakkatli yolda tüm engellere rağmen yürümek zor.
Tüm bunlara rağmen en azından hiçbir şeye körü körüne bağlı olmamak mümkün gibi geliyor bana. Gerçekten kendi fikrin olduğundan bile emin olmadığın bir şeyi bu kadar yüceltmek, dokunulmazlık alanına koymak niye? Bir insan düşüncesinin doğru olduğunu düşünüyorsa bunun tartışılmasından, eleştirilmesinden neden bu kadar korkar ve sinirlenir?
Filmde beraberlik, eşitlik gibi güzel sloganlarla yola koyulmuş küçük bir sınıfın otokrasi deneyi anlatılıyor. Otokrasinin iyi ve kötü yanlarını görmek için yola koyulmuş küçük bir grubun denetimden nasıl çıktığını, grup psikolojisinin, bireyin düşüncelerini nasıl değiştirdiğini çok güzel anlatıyor film. İnsana kendinden, düşüncelerinden, inançlarından başka kişilerin, grupların her zaman olacağını ve senin iyiliğinin başkalarına ne kadar tahammül edebildiğin ve hoşgörü gösterebildiğinle ilgili olduğunu... Eleştirilere, farklılıklara kulak tıkamanın nelere mal olabileceğini de.
Tüm partiler, ideolojiler, gruplar, en önemlisi hepimiz bireysel olarak dönem dönem durup kendimize bakabilmeyi başarabilmeliyiz. Kendimizi eleştirmeli, söylenenlere kulak vermeli, varmak istediğimiz noktadan ne kadar uzaklaşmışız ya da bulduğumuz yolların ne kadarı doğru düşünebilmeliyiz. Yoksa en özgürlükçü ideolojiler bu özgürlüğü savunurken faşist olup çıkıyor. Demokrasiyle gelen koltuğunun verdiği güvenle dikdatörleşiyor.
Kısacası eğer düşündüklerinizin hükümdarı olamazsanız, onların esiri olmaya mahkum olursunuz hatta tam olarak düşünmediklerinizin bile.