iyi hissetmek için çok çabaladım ya da en azından kötü hissetmemek için. ne zamandan beri bu böyle bilmiyorum ama kendimle birlikte yaşayamıyorum. herkesin hatasına nilüferler dağıttım ama kendimin en ufak falsosuna tahammül edemiyorum. bazen yataktan çıkmak bile külfet gibi geliyor. bunun en kötü yanlarından biri ise, suçlayacak birinizin olmaması. bir noktadan sonra insanlar her şeyden elini ayağını çektiğini fark edip sana nasıl olduğunu sorma hatasında bulunuyor ve bütün bunları hissetmek için geçerli bir sebebin olmadığı için “iyi” taklidi yapıyorsun. çünkü aç mı kalmışsın ki?, yakınını mı kaybetin?, savaş mı gördün?, ulan sevgilinden bile mi ayrılmadın? o zaman sen de bi siktir git be kardeşim, sıradaki mutsuz!
uzun bir süre bunun dönemsel olduğuna inandım. ‘dönemsel’ olmak için fazla uzun bir süre olunca suçlayacak birilerini aradım. hiçbir şey kalmadığında ise ilaçlardan medet umdum. bana kattığı tek şey ise çene titremeleri oldu. zaman daha da uzayınca kimseye itiraf edemediğim bir şeyi fark ettim; mutsuzluğum, bana huzur veriyordu. dediğimi benim gibi güzel hiçbir şeyi hak etmediğine inanan dostlarım anlayacaktır. kendim için yaptığım en ufak şeyden bile suçluluk duyuyordum. güzel şeyler sadece vicdanımı sızlatıyordu. çünkü ben kimdim ki? babam kafamı okşadığında, annem sarıldığında, arkadaşımdan içten bir mesaj aldığımda kafamdan bunu hak etmediğim geçiyor yalnızca.