02:18
“Yağmur yağıyor Ömür Hanım… Gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına… Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum.”
– Şükrü Erbaş

#extradirty

tannertan36
Cosimo Galluzzi

JVL
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
macklin celebrini has autism

blake kathryn
Sade Olutola

Kaledo Art
Jules of Nature

Love Begins
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
noise dept.
Today's Document
almost home
todays bird
🪼
Keni
TVSTRANGERTHINGS

roma★

seen from United Kingdom

seen from Italy

seen from United States

seen from Türkiye

seen from United States

seen from Netherlands

seen from Italy
seen from United States

seen from Singapore

seen from United States
seen from United Arab Emirates

seen from United Kingdom

seen from United States

seen from Malaysia

seen from Germany
seen from United States

seen from Malaysia

seen from Russia
seen from United States

seen from Japan
@freeformat
02:18
“Yağmur yağıyor Ömür Hanım… Gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına… Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum.”
– Şükrü Erbaş
Okul. Çiçek. Çiçek. Okul… Godofredo bizim sınıfa girene kadar işler yolunda gitti. Dersi yarıda kestiği için özür diledi ve Dona Cecilia Paim’le konuştu. Yalnızca bardaktaki çiçeği gösterdiğini biliyorum. Sonra arkasını döndü ve çıktı. Öğretmen üzgün bakışlarla beni süzdü. Dersin bitiminde beni çağırdı. “Sana bir şey söylemek istiyorum Zezé. Biraz bekle.” Çantasını yerleştirmesi bitmek bilmiyordu. Benimle konuşmayı hiç istemediği ve biraz yüreklenmeye çalıştığı belliydi. Sonunda kararını verdi: “Godofredo senin hakkında çok kötü bir şey anlattı, Zezé. Doğru mu?” Başımla evetledim. “Çiçek konusunda mu? Doğrudur efendim.” “Nasıl yaptın?” “Erken kalkıyorum ve Serginho’nun bahçesinin oradan geçiyorum. Bahçe kapısı aralık olduğundan hemen içeri girip bir çiçek alıyorum. Ama o kadar çok çiçek var ki fark edilmez.” “Evet, ama yine de doğru bir şey değil. Yapmaman gerekir. Bir soygun yapmıyorsun elbette, ama yine de küçük çapta bir ‘hırsızlık’ sayılır.” “Hayır, Dona Cecilia. Yeryüzü Ulu Tanrı’nındır, değil mi? Yeryüzündeki her şey de Ulu Tanrı’nındır öyleyse. O zaman, çiçekler de…” Mantığım karşısında ağzı açık kaldı. “Başka türlü yapamazdım efendim. Evde çiçek yok. Dışarıda da çok pahalı… Masanızın üzerindeki bardağın hep boş durmasını istemiyordum.” İçini çekti. “Ara sıra bana kremalı börek almam için para veriyorsunuz, değil mi? “Sana her gün para verebilirim. Ama sen…” “Sizden her gün para alamam.” “Neden?” “Çünkü kahvaltı edecek parası olmayan başka çocuklar da var.” Cebinden mendilini çıkardı ve kaçamak bir hareketle gözlerinde gezdirdi. “Corujinha’yı tanır mısınız?” “Kim bu Corujinha?” “Benim boyumdaki küçük Zenci kız. Annesi saçını bir lastikle arkada toplayıp atkuyruğu gibi sallandırır.” “Anladım. Dorotilia mı?” “Evet efendim. Dorotilia benden de yoksul. Zenci ve çok yoksul olduğu için öbür çocuklar onunla oynamayı sevmiyorlar. O da hep bir köşede oturuyor. Bana aldığınız böreği onunla paylaşıyorum.” Bu kez, mendili uzun süre burnunda tuttu. “Ara sıra, parayı bana verecek yerde ona verebilirsiniz. Annesi çamaşırcı ve on bir çocuğu var, hepsi de küçük. Anneannem Dindinha, biraz yardım olsun diye ona her cumartesi günü kara fasulye ve pirinç verir. Annem de, sahip olduğum en az şeyi bile benden yoksul olanlarla bölüşmeyi bana öğrettiğinden, böreğimi onunla paylaşıyorum.” Gözyaşları yanaklarından aşağı akıyordu. “Sizi ağlatmak istemiyordum. Bir daha çiçek çalmayacağıma, şimdiden çalışkan olacağıma söz veriyorum.” “Sorun bu değil, Zezé. Gel şöyle!” Ellerimi avuçlarına aldı. “Bana söz vereceksin, senden bir şey isteyeceğim. Çünkü eşsiz bir yüreğin var Zezé.” “Söz veriyorum, ama aldatmak da istemem. Eşsiz bir yüreğim yok. Evdeki durumumu bilmediğinizden böyle konuşuyorsunuz.” “Hiç önemli değil. Bana göre sende eşsiz bir yürek var. Bundan sonra çiçek getirmeni istemiyorum. Sana özellikle çiçek verirlerse başka. Söz mü?” “Söz. Ama bardak ne olacak? Hep boş mu kalacak?” “Bu bardak bir daha boş kalmayacak. Ona baktığımda, içinde hep yeryüzünün en güzel çiçeğini göreceğim ve ‘Bu çiçeği bana en iyi öğrencim verdi,’ diye düşüneceğim. Tamam mı?” Şimdi gülüyordu. Elimi bıraktı ve tatlılıkla, ‘Artık gidebilirsin altın yürekli çocuk,’ dedi (s.75-77).
İnsan yüreğinin, bütün sevdiklerini içine alabilmesi için çok büyük olması gerektiğini bilmelisin (s.121).
José Mauro De Vasconcelos, Şeker Portakalı Fotoğraflar: Marcos Bernstein’nin [kitaptan uyarlanan] 2013 yapımı, “Meu Pé de Laranja Lima” (Şeker Portakalı) filminden.
Deli Çocuğun Güncesi.
İliştirir misin göğsüne Bir çiçek uzatsam – uzatmak denirse buna – Gülersin alırken – sahiden güler misin – Biliyor musun seni ben Görmedim hiç gülerken
Edip Cansever, Sonrası Kalır II s.392 “İki Düş Arasında Beklenti” Resim: Nuri İyem.
- O ne dedi? - Almanca bilen biri var mı diye soruyor. Kampın kurallarını anlatacakmış. Almanca biliyor musun? - Hayır. Burada olanlar ve olmayanlar için artık oyun başladı. İlk bin puanı toplayan ödül olarak tankı alacak! İyi şanslar! Puanları her gün şuradaki hoparlörlerden açıklayacağız. En az puanı alan, sırtında “eşek herif” yazan bir gömlekle dolaşacak. Oynadığımız bu oyunda etraftaki adamlar bağıracaktır. Kim korkarsa o kaybeder. 3 şey size puan kaybettirir. Bir; ağlarsanız. İki; eğer annenizi görmek isterseniz. Üç; acıkır ve atıştıracak bir şeyler isterseniz. Bunları unutun! Puan kaybetmenin en kolay yolu acıkmaktır. Daha dün reçelli sandviç isteyen biri tam 40 puan kaybetti. Kayısı reçeliydi! O çileklisini istedi. Sakın bizden lolipop istemeye kalkmayın. Onların hepsini biz yedik! Dün onlardan 20 tane yedim! Karnımı ağrıttılar. Ama çok güzellerdi. Acele ettiğim için üzgünüm ama saklambaç oynuyoruz. Hemen gitmeliyim yoksa beni bulurlar.
Ruhum ölümsüz yaşamın ardından koşma, olanaklar alanını tüketmeye bak.
Pindaros
Geçen yıl kitap fuarında Şükrü Erbaş’ı görmeye gittiğimizde kısmetimize Haydar Ergülen çıkmıştı.. Ne güzel kısmet, buraya bir güneş gözlüklü emoji :)
Okumak bir sene sonrasına nasip oldu..
Kitapta çok zarif, çok ince, can alıcı mısralar var.. Öyle sanıyorum ki bütün kitaplarını alabilirim..
“Galiba insanın yakışıklı bir kalbi olmalı önce sık sık tozu alınmalı, parlatılmalı aynalı sözlerle benimse kalp hususunda cilalı bir cümlem bile yok mırıldandığım sözlerin çoğu ondan gelse de”
“Hiç kolay değilken kendine alışması insanın başkaları nasıl da kolayca alışır ona, şaşarım onlar alışınca alışmak kaldı bana da oysa unutulacak kadar alışılsın istemiştim hep varlığım kadar yokluğum da -varlığım yokluğuma armağan olsun- varken olmadı da bari yokluğumdan bir fiyaka kalsın! “
“Bilirim fiyakalıdır bazı itiraflar, bende ne fiyakalı bir itiraf var ve ne de bir cümle acı ve trajedi, aşk ve ölüm üstüne, şöyle; Aşk tek kişilik cinayettir ve herkes kendine kıyar sevdiğini öldürmeden önce!”
Kitabın başladığı sözle bitirelim:
“Mırıldandığım şeylersin…”
İyi okumalar @okuyorumla
‘Önemsemeyi unutup çöpe attığın hayatın var ya, ben aldım onu işte. Hatta çaldım. Sen önemse diye. Hiç yanıltmadın beni, teşekkür ederim.’
Nejat İşler
Acı çektikçe insan olgunlaşırmış, yalan be! İlk önce kalbin kırılır, sonra çürümeye başlarsın..
Cemal Süreya (via siirlervekelimeler)
Olanaklar sonsuzdu ve insan hayattayken de “ölebilirdi”.
Milena'ya Mektuplar (via aylakmadammmm)
Biliyorsun, ben hangi şehirdeysem, Yalnızlığın başkenti orası.
Cemal Süreya (via cemalsureyasiirleri)
Benim yarım bıraktığım çığlığı ağzına al, dilinin altında ezerek yıllarca sakla ve sonra öyle bir biçimde ortaya çıkar ki, her tını bir eyleme dönüşsün!
Ahmet Erhan (via sairceketli)
Acının doruklarıyla uçurumları arasında inip çıkan bir sarkaçtır yüzüm. İçine yalnızca kendini çeken bir sünger gibi dolup boşaltır gözeneklerini. Boğuluyorum. Yaşamın bütün efsanelerine uğradım; elimde bir tek tüy kaldı o anka kuşundan. Umut etmek, her şey karşın kendi küllerinden doğmaktır belki. Ama ben kendimi yaktığımda, dağıttı küllerimi boran. Zerreciklere bölündüm, birleşmeye çabaladıkça dağılıyorum şimdi. Ey sularda yitirdiğim yüzüm! Ey bilinmeyen bölgeleri gösteren harita! Kucağıma seriyorum seni. Koyulaştırıyorum dağlarının, ırmaklarının, uçurumlarının çizgilerini. Artık her şeyi bütün kesinliğiyle, bütün gerçekliğiyle yaşamanın zamanıdır. Yalan söylendi yıllar boyunca bana — ne kadar çok, ne kadar… Aldanışların ufkunda dünyanın rengi maviydi. Acının enlem ve boylamlarında gidip gelen bir gemidir yüzüm. Fırtınası kendinden, pusulası kendidir. Bir şeylerin vakti geçti artık, nelerin bilmiyorum. Göğümde dondu karanlık. Bir urgan kendini bağladı. Süte irin karıştı. Ahmet Erhan, burada gömülüdür 1 s.323 “Acı”
250 gönderi! E iyi de yapmışım :)