Not : Sex hikayeleri paylaşmıyorum, hikayelerin içinde geçen cinsellik normal kitaplardakiler kadar. Sex sayfası sanmayın. 🌸
noise dept.
No title available

★

Kiana Khansmith
Jules of Nature
todays bird
Claire Keane
Misplaced Lens Cap
occasionally subtle
Peter Solarz
TVSTRANGERTHINGS
hello vonnie

⁂
art blog(derogatory)
Alisa U Zemlji Chuda

No title available

祝日 / Permanent Vacation
RMH
wallacepolsom

roma★
seen from Luxembourg

seen from United States

seen from India
seen from United Kingdom

seen from United States

seen from Russia

seen from Türkiye
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from Taiwan
seen from United States
seen from Brazil
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from Colombia
seen from Saudi Arabia

seen from United States
seen from Luxembourg
@hikayeflix
Not : Sex hikayeleri paylaşmıyorum, hikayelerin içinde geçen cinsellik normal kitaplardakiler kadar. Sex sayfası sanmayın. 🌸
Azizler
Temizlenmiş, sağlam şapellerine, yeni kıyafetlerine ve yılan ısırıklarından bükülmüş ve şişmiş parmaklarına. Buraya gelme sebebimin yılanlar olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunu kendi gözlerimle gördüm, ama nedenini öğrenmek istiyorum.
En basit açıklama, mezhebin kökenini Markos İncili'nin 16. bölümünün 18. ayetinden, yani İsa'nın dirilişinden sonra gelen ve tartışmalı metin olarak adlandırılan kısımdan almasıdır. İncil bilginlerinin ikinci yüzyılda Markos İncili'ne eklendiğine inandığı bu pasaj şöyledir:
"Yılanları ellerine alacaklar; zehirli bir şey içseler bile, onlara zarar vermeyecektir."
1909'da Tennessee, Grasshopper Valley'den bir vaiz olan George Hensley, bu pasajı okudu ve Rabbe inancını göstermeye karar verdi. Bir sonraki dua toplantısına büyük bir çıngıraklı yılan getirdi ve cemaatine emri yüksek sesle okuyarak, zehirli yılanı kucaklayarak imanlarını göstermelerini emretti.
Bob Elkins, "Doğal insan bir yılanı yenemez," diye iddia ediyor. "İnsan kendi başına hiçbir şey yapamaz.
"O, Rabbin kullandığı bir sebzedir."
Hensley 46 yıl boyunca Güney'de İncil'ini vaaz etti. Bu yıllar içinde binlerce kişi yılan tutma tarikatına katıldı; bunlardan 16'sının dua ederken öldüğü biliniyor. 25 Temmuz 1955'te bu sayı 17'ye yükseldi. 400'den fazla saldırıdan sağ kurtulan George Hensley, 70 yaşında ölümcül bir yılan ısırığı sonucu hayatını kaybetti.
Solgun, gergin bakışlı genç bir adam olan William Hollins, "Bir çıngıraklı yılanın gözlerinin içine baktığınızda, hayatınızı elinizde tutuyormuşsunuz gibi hissedersiniz," diyor. "Size söyleyeyim, Tanrı ile aranızın iyi olması gerekiyor!"
Hollins'in memleketi Kentucky'de yılan tutmak yasa dışı olduğundan, Hazard'dan Jolo'daki annesi ve üvey babasının kilisesine gitmek için üç saat araba sürüyor. Cumartesi ve Pazar gecesi ayinleri arasında, kilise orgcusu Lydia Webb ile birlikte Kutsal Kitap çalışmasına zaman ayırıyor.
Molalarda bana, hayalet gibi beyaz yüzlerin ve morarmış, şişmiş ön kolların anlık fotoğraflarıyla dolu "yılan ısırığı albümlerini" gösteriyorlar.
Hayaletimsi boyutlarda, Şeytan'la kazanılan zaferlerin gurur verici hatıraları.
30'lu yaşlarının ortalarında, çekici bir kadın olan Webb, kilisenin en dünyayı görmüş ve en dışa dönük üyesidir; bu nedenle grubun gayri resmi sözcüsüdür. Lydia ise gizemli bir tiptir; dış dünyayla iletişim kurmaya düşkün bir tarikat üyesidir. Bana ortak bir tanıdığımız olan bir televizyon gazetecisine iletmem için bir mesaj verir, sonra da notlarımı kontrol ederek doğru yazdığımdan emin olur. Muzlu pudingine olan iltifatıma karşılık özenle yazılmış bir tarif çıkarır. Ardından kaseti video oynatıcıya takar.
Yılan tutma geleneğine sahip kiliseler, yılda birkaç kez "eve dönüş" adı verilen özel etkinliklerde bir araya gelirler; bu etkinliklerde, kibarca "kurtuluş kokteyli" olarak adlandırılan striknin çözeltisinin içilmesi de dahil olmak üzere, inancın sınanması gerekir.
Çok kalabalık, ama ekranın ortasında bir adamın sol elinde bir yılan tuttuğunu, sağ eliyle de çakmağından alev çıkardığını izliyorum. Yılan o kadar hızlı sıçrar ki kamera neredeyse sadece bulanık bir görüntü kaydeder. Adam, sanki dini bir vecd halindeymiş gibi geriye doğru yığılır.
"Ruhun etkisi altında olmak" terimi, yılanlarla temas sırasında ortaya çıkan ve istemsiz davranışların geniş bir yelpazesini tanımlamak için kullanılır. Bu davranışlar, trans halinden geçici felce kadar uzanır. George Hensley tarafından yılanlarla temasa geçirilen Barbara Elkins, "Ama," diyor, "ruhun etkisi altındayken yaptığım her şeyin farkındayım, her zamankinden daha zekiyim."
Bu adam ruhani bir ruh halinde olabilir, ama ısırılmış durumda. Ona tıbbi yardım teklif edilecek, ancak Dewey Chafin'e göre "diş ağrısından 100 kat daha kötü" olan acıya rağmen bunu reddedecek. Sayıklama ve kusma günlerce sürebilir; ateş haftalarca devam edebilir. Zehir, kas, kemik ve sinir dokusunu çürüterek kurbanı genellikle kısmi felç ve kısa parmaklarla bırakır.
Bu adam çok ama çok hasta olacak. Arkadaşları ve sevdikleri, iyileşmesi ve ardından ruhu için Tanrı'ya dua ederek 48 saat boyunca onun yanında nöbet tutacaklar.
Yaratılış'tan Vahiy'e kadar yılan, İncil'in kötülüğün değişmez sembolüdür. Barbara Elkins için bu sadece bir metafor değil:
"Bunlar şeytanın görünür işaretleridir. Zamanın başlangıcından beri, şeytan Cennet Bahçesi'ndeyken, insanlardan önce birdi. O zamandan beri karnının üzerinde sürünüyor ve yeryüzünün tozunu yiyor."
GARSONİYER
Genç ve zengin bir dostum var.. Bekarken hovardalık âlemlerinin yıldızıydı. Evlendikten sonra biraz durulacak, sükünet bulacak sanıyordum. Tahminim büsbütün aksine çıktı. Eski takıntılarıyla alakasını kesmedikten başka bir takım yeni aşinalar peydaladı. Fakat hin oğlu hin, kurnaz bir adam.. Karısının bir şey sezmesine imkan vermiyor. Çünkü aşıkdaşlık işlerini daima gündüz, çalışma saatlerinden çaldığı zamanlarda görüyor.. Arasıra bana uğrar, başından geçen maceraların tuhafını, en enteresanını anlatır. Geçen gün yine deli bir rüzgar gibi telaşla kapıdan içeriye girdi. Ohlaya puflaya karşımdaki sandalyeye geçip oturdu. Bir sigara uzattım, bir kahve ısmarladım. Konuşmaya koyulduk.
Hoş geldin Şekip'ciğim.. Ne var ne yok!
İyilik, güzellik! Haydi, haydi nazlanma.. Sen buraya boşa gelmezsin, yine bi sermeyen var demek.
-Sermaye var, doğrusunu istersen.. Fakat bu seferki hepsinden tuhaf ve garip. Hem de günün iktisadi ve içtimai sıkıntıların dan biriyle yakından ilgili.. Bilmem sana vaktiyle bahsetmiş miydim. Sevgililerim arasında bir de Rum dilberi vardı. Madam Aspasya Kanakaris. Evli olduğu için buluşma zamanlarımızda o da benim kadar heyecan ve telaş gösteriyordu. Hatta bir gün bana
Ah, Şekip, dedi, seni çok seviyorum ama, böyle bugün burada, yarın şurada pansiyon odalarında sürünmekte devam edersek benden paso.. Birbirimizi kırmadan ayrılalım daha iyi.. Biraz canım sıkılarak sordum:
Peki ama, ne yapalım? Ne yapacaksın, şöyle küçük bir apartman, garsoniyer bul.
Alay mı ediyorsun Aspasya.. Şu anda apartman değil, boş bir fare deliği bulmak mümkün mü?
Bir iki bin lira fedakârlık edersen mümkün olur sanırım.
İyi ama, bir mahsur daha var.. Ben evli bir adamım.. Kendi oturduğum apartmandan başka bir meskenin kontratına imza atamam. Yoksa karım tahkikat yapıpta bu işi meydana çıkardığı zaman mahkum oldum gitti. Zarar yok.. Kontratı ben imzalarım.. Kocam çok kıskançtır ama, o kadar duygulu bir adam değildir, takibinden filan korkmam...
İki üç dakika düşündüm: Teklifi pek yabana atılacak bir fikir değill.. Çünkü gerek Aspasya ile gerekse diğer sevgililerimle Beyoğlunun pis randevu evlerin de çok zahmet çekiyor ve üzülüyordum. Bu suretle esaslı bir yer tedarik edecek olursam gönül eğlencelerimi sıraya kor, her birini haftanın bir gününde orada rahatça ağırlardım.
On gün telefon etmedik tellal, başvurmadık emlak acentesi bırakmadım. İki bin lira kadar hava parası ile birlikte kendilerine de ayrıca iki yüz elli lira komüsyon vermeyi vadettim. Buna rağmen bekle babam bekle. Hiçbir taraftan hayırlı bir haber gelmiyordu. Buluştuğumuz zaman adeta kadının yüzüne bakamaz bir hale gelmiştim. Bereket versin Aspasya çok naziktir. Bir daha o meseleden bahsetmedi ve nihayet mübarek anka kuşu da ele geçti. Bulgar çarşısının yan sokaklarından birinde iki buçuk odalı bir daireyi bin sekiz yüz lira hava parası ile kapattık. Hemen Aspasya'ya telefon ettim. Hazırlanmış olan mukaveleyi imzaladı. Apartman oldukça haraptı. Ötesini berisini tamir ettirdik. Duvarlara badana yaptırdık. Bundan sonra da döşeme, dayama faslına giriştik. Bir on gün de öyle geçti. Geçti ama, o küçücük yerde şık ve zarif bir garsoniyer halini aldı. Anahtarın birini Aspasya'ya verdim. Gerçi sevgililere anahtar vermek tehlikeli bir iştir, aşk tarihi bu yüzden vukua gelmiş rezaletlerle doludur. Ama esas fikri bana Rum dilberi ilham etmiş olduğu için ondan böyle bir fikri esirgeyemezdim. Bir tanesini de tabii ben muhafaza edeceğime göre geridekilere bir şey kalmıyordu. Çünkü zaten iki tane anahtar vardı.
Bir gün öğleden evvel Aspasya ile yeni aşk yuvamızda buluştuk. O, yemeği orada birlikte yememizi teklif etti. Halbuki ben kulüpte birine söz vermiştim. Mutlaka buluşmamız lazımdı. Sevda işlerimi düzene koyduğum için çok memnundum. Neşe ve keyif içinde arkadaşımla birlikte masa başına geçtik. Birer kadeh de rakı ısmarladım. Tam kadehi ağzıma götüreceğim sırada kapıcı geldi.
Bir bay, dedi, sizi misafir odasında bekliyor! Garip şey.. Bu saatte beni hangi münasebetsiz arayabilirdi. Fena halde canım sıkıldı. Sinirli sinirli kalktım. Sofaya çıktım. Misafir odasına girdim. Baktım o zamana kadar hiç yüzünü görmemiş olduğum kılığı kıyafeti temiz bir adam ayakta duruyor.
Gülerek elini uzattı: Şekip beyle müşerref oluyorum, değil mi? Dedi. Hayret ve tereddüt içinde cevap verdim: Evet..
Bendeniz Kanakaris... Madam Aspasya'nın kocası... Böyle vaziyetlerde oldukça pişkin ve metanetliyimdir ama, hiç beklemediğim bir anda sevgililerimden birinin meşru sahibi ile karşılaşmak yine de hoşuma gitmedi. Durduğum yerde sarsıldığımın farkına vardım.. Vücudumdaki bütün kanın kalbime ve dimağıma hücum ettiğini hisseder gibi oldum. Her halde yüzüm de sarardı sanırım.. Adam da durumumun müşküllüğünü kavramış olacak ki hemen sözünü tamamladı:
-Affedersiniz, sizi rahatsız ettim, kusuruma bakmayın. Fakat bize karşı göstermiş olduğunuz lütufu teşekkürsüz bırakamazdım.. Apartman için çok mersi. Sayenizde başımızı sokacak bir yer bulduk!. Estağfurullah! dan başka ne diyebilirdim.. Görüyorsun ya, azizim, el oğlu veya kızı zamanın güçlüklerini yenebilmek için ne yollardan yürüyor, ne hilelere baş vuruyor. Yalnız büsbütün enayi mevkiinde kalmadığımı kendi kendime telkine çalışarak şöyle teselli buluyorum: Bu apartmanı tutmak için sarfettiğim enerjinin ve paranın karşılığını Aspasya'dan fazlasiyle ve faiziyle vaktiyle almıştım!
A.H.Reel
ÖMER SEYFETTİN'DEN BİR HİKÂYE:
KERAMET
Yangın yarım saatten beri devam ediyordu. Fakat mahallenin ahalisi iki ev sonra söneceğine kaildiler. Çünkü bir zatışerifin türbesi vardı. Mümkün değil, o, tutuşmazdı! Şiddetli bir kıble rüzgârı esiyor, alevleri,kıvılcımları saçan tahta parçalarını, türbenin üzerine, türbenin altındaki evlerin çatılarına fırlatıyordu. İtfaiye bölüğü, tulumbalar son gayretlerini sarfediyorlardı. Polisler etrafı ablukaya almışlar, kaçırılan eşyanın yağmasına meydan vermiyorlardı. Çiroz Ahmet, etrafına bir göz gezdirdi. Bu kaşarlanmış bir külhanbeyi idi. Onca yangın demek vurgun demekti. Ama mahalle çok fakirdi. Biliyordu ki, şu yanan zavallı kulübeciklerin içinde yatak yorgandan başka bir şey yoktu. Halbuki vurgunda adet "yükte hafif, pahada ağır şeyler" i bulmaktı.
-Allah belasını versin! Faydasız yangın! Diye başını salladı. Ahali türbenin önüne toplanmıştı.
-Buraya gelince söner! Diyorlardı.
Çiroz Ahmet, yeşil boyalı türbenin penceresine sokuldu. Kör bir kandilin hafifçe aydınlattığı sandukaya baktı. Başı ucunda iki büyük şamdan duruyordu. Sandukanın iki tarafında iki seccade yayılıydı. Açık rahlelerde büyük Kur'an-ı Kerim'ler yan gelmiş yatıyorlardı. Çiroz Ahmet kelepir karşısında parlayan bir yahudi göz ile bunlara baktı. Asgari bir hesap yaptı. İçinden:
-Şamdanlar onar liradan yirmi.. Seccadeler on beşerden otuz... Kitaplar mutlaka yazmadır. "Yirmi de onlara" de! Etti yetmiş dedi.
Yeşil boyalı kapıya gitti. Çiroz, kemikli omuzlarıyla bu kapının kuvvetini yokladı. Sonra kilidine baktı. Yavaş yavaş dayanmaya başladı. Halk yangınla meşguldü. Çiroz Ahmet son derece kuvvetliydi; hani o yalnız külhanbeylerine mahsus,pazusuz, idmansız, sporsuz, gizli, harikulade kuvvet... Dayandıkça kapı çıtırdamaya başladı. Nihayet küt etti açıldı. Çirozun, içeri girince ilk işi, kör kandili üflemek oldu. Fakat alacağı şeyler her ne kadar pahada ağır ise de yükte öyle pek hafif değildi. Zihni hemen bir vurgun planı tertibine başladı. Plan zihninde teşekkül ettikçe, Çiroz, "netice" yi beklemiyor, teferruatını tatbik ediyordu. Şamdanların mumlarını çıkarıp yere attı. Rahlelerdeki kitapları alıp hepsini belinden çıkardığı Trablus kuşağına sardı. Sonra biraz durdu, burnunu kaşıdı. Yavaşçacık seccadeleri topladı; bunları beygirin üzerine çul vurur gibi sandukanın sırtına örttü. Şimdi kapıdan çıkmak lazımdı. Ama dışarısı dolu idi. Sandukaya dayandı. Biraz düşündü. Kavuk ta bırakılacak bir şey değildi. Üzerinde sırmalı bir çevre vardı. Sanduka birdenbire kaydı. Çiroz Ahmet düşmemek için toplandı. Acaba evliya diriliyor muydu? Durdu, baktı, gülümsedi.
-Vay canına, yere mıhlı değilmiş be, dedi. Eğildi, altına bakmak için sandukayı kaldırdı. Bu gayet hafifti. İnce tahtadan yapılmış, üstüne yeşil çuha kaplanmıştı. Zihnindeki "çıkış planı" tamamlandı. Kitaplarla şamdanları kucakladı. Bu sandukanın altına girdi. Yavaş yavaş yürüdü. Durdu. Sandukanın altından elini çıkarıp yavaşça kapıyı açtı. Sol taraf caddeye çıkıyordu. Yakalanma ihtimali vardı. Sağ taraftaki sokak tenhaydı. Viranelikler çoktu. Ama yangın o taraftaydı. Herkes o tarafa birikmişti. Çiroz Ahmet, sandukanın altında uzun müddet düşünmedi. Paldır küldür kapıdan çıktı. Gürültüye başını çeviren halk şaşırdı. Herkes olduğu yerde kaldı. İşte evliya kalkmış yürüyordu. Tulumbalar durdu. Şiddetle esen rüzgar birdenbire durdu. İtfaiye askerleri korkularından ellerindeki baltaları, kancaları,hortumları düşürdüler. Sanduka yangına doğru yürüdü. İki tarafa açılıp yolveren ahali korkudan titriyordu. Sanduka, korkunç, manevi bir heybetle sallana sallana aralarından geçti, karanlıklarda kayboldu.
Türbeden evvelki iki ev de ateşten kurtulmuştu. Yanmayıp evliyasız kalan türbe, yine mahalledeki kutsiyetini muhafaza etti. Yalnız okuyanlar, yüzlerini eskisi gibi artık boş binaya çevirmiyorlar, kıbleye bakıyorlar: "İki gözüm, yangın gecesi bu tarafa gitti!!" diyorlardı..
MARK TWAIN'den bir hikâye
Ayna Masalı
Geçmiş zaman içinde bir ressam varmış. Küçük ama güzel bir tablo yapmış. Tablosunu kıra götürür, karşısına bir ayna kor, eserinin yankısını seyredermiş. Kendi kendine "Böylece mesafe iki kat artıyor, renkler daha yumuşadığı için resim daha da güzelleşiyor" diyormuş.
Ressamın kedisi, bu durumu ormandaki yaratıklara haber vermiş. Orman hayvanlarının bilgili, terbiyeli, uygar bir yaratık sayarak hayranlık duydukları kedinin etrafı bir anda sarılmış, sorular yağmaya başlamış, Bilge kedi, gerekli açıklamalara koyulmuş:
-Bu tablo, demiş, dümdüz bir şeydir, dümdüz. Bu öyle sevimli bir dümdüzlüktür ki, görseniz bayılırsınız. Öyle hoş, öyle zariftir ki, bilmem nasıl anlatsam? Adeta büyüleyici bi şey...
Bu sözleri dinleyen orman hayvanlarının coşkunluğu o dereceye varmış ki, hepsi, o tabloyu görmek için her fedakârlığa katlanacaklarını söylemişler.
Ayı, tabloyu böyle güzel yapan nedir? Diye sormuş.
Kedi, görünüşü elbet, demiş.
Hayvanların hayranlığı, şaşkınlığa dönmüş kaplarına sığamaz, ne yaptıklarını bilemez hâle gelmişler.
İnek, ayna dediğin nesne, ne ola? Diye sormuş.
Kedi, duvarda bir deliktir, demiş. O deliğe bakınca tabloyu görürsün. Akıl almayacak güzelliği içinde öyle görkemli, hoş ve esin verici bi şeydir ki, bakar bakmaz başınız dönmeye başlar, sonra döner ha döner... Zevkten bayılacak gibi olursunuz.
Eşek, hep dinlemiş, ağzını açıp tek söz etmemişti. Duyduklarına inanamıyordu. Kedinin anlattığı kadar güzel bi şey, şimdiye dek dünyada mevcut olmadığına göre, gene de mevcut olmamalıydı. Hele güzel bi şeyi anlatmak için tesbih dizisi gibi sürüyle sıfat sıralandı mı doğrusu onun kuşkusu daha da artardı.
Eşeğin güvensizliği, öteki hayvanları da hemen etkilemiş, bu durum karşısında kedinin onuru yaralanmıştı. Birkaç gün bu meseleden kimse söz etmemiş, ama meraklar büsbütün alevlenmişti. Sonunda hayvanlar, eşeğe kızmaya başlamışlar, ortada fol yok yumurta yokken, ne diye o tablonun güzellilğinden şüphelendi, ağızlarının tadını kaçırdı diye...
Bunun üzerine, bütün hayvanlar eşeğe çatmaya başlamışlar, ama eşek hiç istifini bozmamış.
-Bir tek yol var, demiş, bakalım ben mi haklıyım, yoksa kedi mi ? Gideceğim o delikten bakacağım ve gördüklerimi gelip size anlatacağım, Hayvanların eşeğe duydukları öfke hemen dağılmış.
Eşeğe, aferin, demişler. Şimdi içimiz rahat etti, hadi hiç durma. Hemen git, o delikten bak. Kedi ile eşek, yola koyulmuş. Tablonun yanına varmışlar. Ama aynaya ne taraftan bakılacağını bilmeyen eşek, tablo ile aynanın arkasında durmuş. Tabii, aynada tabloyu görememiş. Ormana dönünce arkadaşlarına;
-Kedi yalan söyledi, demiş. O delikte bir eşekten başka bi şey göremedim. Kedinin baş döndürücü bir güzellik diye söz ettiği tablodan eser bile yoktu. Gördüğüm eşek, gerçi çok yakışıklıydı ama, ne de olsa bir eşekti, başka bi şey değil...
Fil, acaba iyi baktın mı? Demiş. Bakalım deliğe iyice sokuldun mu?
-Ey hayvanların şahı, demiş eşek. Evet iyice sokuldum ve bütün dikkatimle baktım. O kadar ki, aynadaki eşekle neredeyse burunlarımız birbirine değecekti.
Fil, -Tuhaf şey, çok tuhaf şey...Diye söylenmeye başlamış. Kedi şimdiye kadar bize hiç yalan söylemedi. Bu işi tahkik etsek gerek? Ayı arkadaş, bir de sen git bak ve bize rapor ver.
Ayı gitmiş, ve dönünce şunları söylemiş:
-Kedi de yalan söylemiş, eşek de...O delikte sadece bir ayı var.
Hayvanlar büsbütün şaşırmış, birbirine girmişler. Hepsi gidip delikten bakmak, olanı kendi gözüyle görmek isteğine kapılmış.
Fil, birer birer gidin bakın, demiş.
Önce inek gitmiş, inekten başka bir şey görememiş. Kaplan, kaplandan başka bi şey, aslan da aslandan başka bişey görmemiş. Leopar bir leopar ile, deve de bir deve ile karşılaşmış. Fil bunun üzerine iyice küplere binmiş. Kendisi gidip gerçeği öğrenme kararına varmış. Döndükten sonra fil, bütün hayvanları yalancılıkla suçlamış. Hele kedi için ağzına ne gelirse söylemiş. Ne ahlaksızlığını bırakmış, ne yalancılığını, ne akılsızlığını... Etrafındaki hayvanlara;
-En budala bir hayvan bile o delikte sadece bir fil olduğunu görebilirdi, demiş.
Bir kitap okuduğunuz zaman, sadece yazılı olanlarla hayal gücünüz arasında sıkışıp kalırsanız, o kitapta zaten sizde olandan başka bi şey bulamazsınız..
Kedi yüzünden 2 ( son )
Emine hanım, o ne vuruş iz'ansız? Tepemden aşağı yağmur gibi topraklar döküldü. Dama vurmamış hanım kediye vurmuş...Aa.. Bunak lakırdısı.. Kediye inen sopa dama dokunmaz mı? İmansız karılar, kiremitleri daha yeni aktarttım. Etek dolusu para verdim.. Ben dul karıyım, sizin gibi kocam yok.. Oynaşım yok.. Alakalım yok, belalım yok...
Müride hanım, a çenen tutulsun çirkef... O ne kadar lakırdı? Kimin oynaşı, alakalısı belalısı varmış bakalım? Ağzından çıkanı kulakların işitsin.. Ben adamı kapı kapı sürüklerim... Namusuma lakırdı söуletmem.
Emine hanım, ay aman güleyim bari... Yetmiş yaşındaki karı namusuna lakırdı söyletmiyor... Ayol sen başını açıp da ulu orta Divanyoluna çıksan yüzüne bakan olmaz, kimse sümüğünü atmaz... Keçi boynuzu karı...
Kediler boyunlar çarpık gözler hasma, dikik kuyruklar oynak, hep bir ağızdan bozuk bir erganun gibi değişik perdelerden bir akorddur tuttururlar. Bu gürültü arasında Müride hanım:
-Senin oynaşın, sırdaşın yok da bir sıraya dişlerini neye yaldızlattın? Puhu kuşu gibi o kuyruklu kuyruklu sürmelerı kimin için çekiyorsun? Mahmutpaşa'da saç boyası bırakmadın, sarısını, kumralını hepsini tecrübe ettin. Geçen gün Hürmüz'e: "Bir gence varacağım bütün malımı yedireceğim" demişsin... Artık senin başına ne genci kusar ne ihtiyarı... Hırtlamba yelloz...
Emine hanım bu saldırılara koyu koyu cevaplar verir. Kavga kedilerin vaveylalarına karışır... Müride hanım süpürge sırığını bu kızgın nağmecilere indirerek:
-Susuşun bakayım azgınlar.. Düşmanım ne söylüyor anlıyayım...
Öbür komşu Fikriyar hanım pencereye gelerek:
-Susunuz hanımlar...Ele güne karşı bu ne kepazelik... Kocam evde, yerin dibine geçiyorum... Konu komşu pencerelere üşüştü, sizi dinliyorlar...
Saadet hanım, ah Fikriyar, kardeşim, kedi yüzünden kavga... Kebapçıların kedisi bizim Gülfem'in kanına girdi. Burada damın üstünde gözümüzün önünde olmadık rezalet yok...
Kebapçıların pencereleri açılarak hımhımca bir ses:
-Kebapçılar kadar başınıza taş düşsün.. Kuzum bizim Kaplan erkektir, hangi dişi kuyruğunu sallarsa ona gider... Kedinizi zaptediniz...
Müride hanım bütün hıncıyla süpürge sırığını birbiri arkasına kedilere indirip kiremitleri tarumar ederek kısıla kısıla bağırdı:
-Vallahi aleyhinizde dava açacağım... Sandığımda sepetimde ne varsa satıp savıp avukatlara vereceğim... Hakkınızdan geleceğim...
Akşam üstü Şevki efendi eve gelince kayınanasını örtü döşek hasta buldu... Eşi Saadet'ten sordu:
-Annene birdenbire ne oldu böyle?
-Bugün açık saçık tahtaboşa çamaşır astı da soğuk aldı..
HÜSEYİN RAHMİ'den bir hikâye
Kedi yüzünden 1
Saadet hanım pencere önünde ütü yapıyor, annesi Müride hanım mangal başında çocukların çoraplarını yamalıyordu. Saadet hanım ütünün burnunu bir ince gömleğin kırmaları arasında yürüterek:
-Anne hiç aklım başımda değil.. (Gülfem) bu akşam eve gelmedi. Hala da meydanda yok.
Gülfem geçen martın yavrusu, van azmanı, gözlerinin içi mandalina renginde, samur kuyruk, kaba kulak, altın sarısı bir dişi kediydi. Annesi, kızını teselli için parmaklarını dikişin üzerinde durdurup gözlüğünün üstünden bakarak:
-Merak etme Saadet, Gülfem geçende de iki gün iki gece gelmedi. Şimdi kızgınlık zamanları...görürsün... Nerede ise bir taraftan çıkar gelir...
Bu esnada bahçeden inceli kalımlı acı acı kedi sesleri duyuldu. Gırtlak nağmeleri dolu kulakları yırtan bir konserto...
Saadet hanım ütüyü bırakarak kısa bir müddet kulak kabarttıktan sonra:
-Hah işte... Gülfemin sesi.
Kediciğimi boğuyorlar. Kebapçıların o aznavur kedisi kaplan daima bizimkinin arkasından gezer... Gülfemi en evvel o berbat etti. Ötekilere yol gösterdi. Dişi kedi istemem. Mahalle şırfıntısı oldu. Uyuzu, körü, mundarı, ne kadar erkek kedi varsa hepsi bizimkinin arkasında... Duvardan duvara, ağaçtan ağaca, damdan dama birbirini kovalayarak ne sağlam kiremit bıkarıyorlar ne de insanda kafa beyin... Tıpkı şehzadebaşının piyasa kızgınlarına benziyorlar... Aman ya Rabbi İstanbul'umuzun insanındaki hayvanındaki bu azgınlık nedir? Sen bizi ıslah eyle, cümlemize hayırlar ver...
-O kebapçı olacak herif Halep'li midir? Şam'lı mıdır? Nedir?.. Başında bafur dumanı fes, yanagının üstünde kara. kadar yapma gibi bir ben.. Ortasına kalay gibi bir elmas iğne sokulu güvez boyunbağı, ruganlı potinler... İki dirhem bir çekirdek amma ne kadar nazik olsa nazeninim olamıyor... Gülü olmadığı her halinden besbelli...
-Ne olursa olsun kızım... Böyle günde renge çalıma bakılmaz. Evini öyle besliyor, öyle besliyor ki her akşam iki tıklım tıklım gelir... O aznavur kedi hep et kırpıntısı ile besleniyor... Onun için azılı..
Et pahalı diyorlar... Para yok diyorlar... A o bize göre... Bizim gibiler için yok... Geçen akşam damadım söylüyordu. Kebapçı dükkanlarında, lokantalarda oturacak yer bulunmuyormuş...
Danalar gibi insanlar boğazlandı. Topraklarımız kanlara bulandı. Ahmetçik öldü. Mehmetçik öldü. Ben donumu sattım. Sen gömleğini, elde avuçta kalmadı. Kül kömür yedik... Fakat olanlar da var... Vakti ile küplerini dolduranlar doldurmuşlar..
Tizden pesten bozuk ahenk gayetle velveleli bir kedi (opera) sı daha duyuldu. Saadet hanım annesinin zamaneden şikayeti hakkında daima itnabe varan diskürini dinlemiyerek hemen tahtaboşa koştu. Komşunun bahçesine doğru uzanarak:
-A işte.. İşte...Gülfem orada.. Mutfağın damında... Koş anne koş.. Tavan süpürgesini al da koş...
Kocakarı kollar sıvalı, havanın serinliğine rağmen biraz dekolte iş kıyafeti ile, uzun tavan süpürgesini yerlerde sürüyerek koşar. Kızının parmak ile gösterdiği yöne bakarak:
-Ah körolasıcalar...Duvarla bacanın arasına Gülfem'i sıkıştırmışlar. Canavar gibi kediler etrafını almışlar... Makbule hanımın sincab kedisi, imamın kuyruksuzu. Muhasebecilerin tekiri, a a a daha tanımadıklarım, yedi mahalleden. Toplanma renk renk, boy boy nursuz, pirsiz kirli kediler. Hepsi orada hepsi... Aman hanım bu kızgınlık ne fena şey.. Suratları pislik, tırmık içinde.. (var avazıyla haykırarak) Mahallede bizimkinden başka dişi yok mu? Bu kadar hovardanın hangisine yetişecek? İlahi seni Gülfem'ler götürsün, namussuz kahpe... İnsanın pek fenasına gidiyor... Elcağızımla evde büyüttüm. Dosta düşmana bizi rezil ve rüsva etti bıraktı. Kedinin azgınlığından bile insana büyük bir ar geliyor...
Kızları... Karıları böyle terelelliye çıkanlara Allah imdat eylesin. Tahammil olunur şey değil.. Bak.. Bak.. Kebapçının Kaplan en önde oturuyor.. Bizim kediye bakıp bakıp yutkunuyor...
Evvela Kaplan ve arkasından bir iki kedi daha Gülfem'e hücum ederler... Saadet hanım gözleri büyümüş, bir sinir haliyle bağırarak:
-A, gözümün önünde böyle şeye dayanamam. Anne, sırığı indir... Hangisinin kafasına gelirse paralansın...
Kocakarı tavan süpürgesini aşk ile şevk ile bir kaldırıp indirir... Tangır tungur kiremitler yuvarlanır...Kırılır... Kediler hurrr bu köşeden öbür köşeye akarlar... Mutfağın penceresinden biraz nezleli, biraz gunneli bir sasle bir beddua yükselir:
-İlahi elin kırılsın, iki yanında up uzun teneşirlere gelsin... Kalakala bir çürük mutfağım kaldı onu da başıma mı yıkacaksınız karılar? Allah'ın zorbaları... Bu nedir tangır tungur tepemde?...
Müride hanım, A Emine hanım, kızma kadınım kızma ben dama vurmadım, kediye vurdum..
Amerika'yı yapan Mimar ( 2 ) SON
Müfettiş,
-İstanbul'u kim fethetti?diye sormuş.
Ben ezberlediğim cevap sırasına göre,
-Babam...Dedim.
Müfettişin soruların sırasını değiştireceğini önceden hiç düşünmemiştim.
Müfettiş ayağını yere vurup bağırdı:
-İstanbul'u kim fethetti, diye soruyorum.
-Babam efendim.
-Senin baban kim?
-Mimar Sinan,
-Ağzından çıkanı duymuyor musun oğlum ?.. Babanı soruyorum, Mimar Sinan diyorsun.
İşte ancak o zaman kırdığım potu anlayabildim ama heyecandan, müfettişin de bağırmasından öyle şaşırmıştım ki, bir türlü kendimi toparlayamıyordum.
-Peki, Mimar Sinan ne yaptı?
Artık büsbütün şaşırmıştım. O şaşkınlıkla,
-İstanbul'u fethetti efendim... Diye bağırdım
-Kim ?
Sözde yanlışımı düzeltmek için,
-Mimar Süleyman... Dedim.
-Süleymaniye camisini kim yaptı öyleyse?
-Sultan Sinan Fatih..
Kelimeleri birbirine karıştırdığımı sezinliyordum ama, artık toparlanamıyordum.
Müfettiş öyle kızmıştı ki, kızgınlıkla o da şaşırıp,
-Oğlum, dedi, Amerika'yı yapan Mimar Sultan Mehmet'tir, Süleymaniye Camisini de keşfeden Fatih Sinan'dır.
Çocuklar kendilerini tutamayıp kıkırdayarak gülüşmeye başlayınca Müfettiş yanlış söylediğini anladı. Yanlışını düzeltmek istedi:
-Yani Sinaniye camisini Mimar Süleyman yaptı, Fatih'i Mimar Sultan Mehmet fethetti demek istiyorum.
Yine yanlış söylediğini anlayıp,
-Beni de şaşırttın be çocuk!.. Dedi.
Kızgınlıkla başını sallaya sallaya, kapıyı hızla çarpıp dersaneden çıktı. Dersanede çıt yoktu. Bir süre sonra öğretmenimiz,
-Yazıklar olsun! Dedi.
Bu sözü, bana mı müfettişe mi, yoksa kendisi için mi söylediğini anlayamadım..
AZİZ NESİN'DEN BİR HİKÂYE
Amerika'yı yapan Mimar ( 1 )
Öğretmenimiz bir sabah okula müfettiş geleceğini söyledi. O gün müfettişin, buralarda başka okullara da gittiğini duyduk. Başka okullardaki arkadaşlarımıza, müfettişin ne yaptığını sorduk. Onların söylediğine göre kaldırdığı her öğrenciye hep aynı soruları soruyormuş. Sorduğu sorular da şunlarmış:
"Amerika kaç yılında keş fedildi?",
"En çok sevdiğin insan kimdir?
İstanbul'u kim fethetti?",
"Süleymaniye Camisini kim yaptı?"
Öğretmenimiz derste bize, "Şimdi de bazı soruların cevaplarını öğreneceksiniz. Müfettiş Bey kaldırıp sorarsa birinize, makine gibi çabuk cevap vereceksiniz" dedi.
Sonra bize, soruları ve cevaplarını ezberletti.
-Amerika kaç yılında keşfedildi?
Hep bir ağızdan bağırıyorduk:
-1492
-Dünyada ençok sevdiğin kim?
Bu soruya herkes başka başka cevap verdiği için bir uğultu, gürültü yükseliyordu. Kimimiz "Atatürk", kimimiz "Annem"ya da "Babam" diye bağırıyorduk.
Sonra öğretmenimiz üçüncü soruyu soruyordu:
İstanbul'u kim fethetti?
Şıp diye cevabı yapıştırıyorduk:
-Fatih Sultan Mehmet.
-Süleymaniye Camisini kim yaptı?
Öğretmenimiz sorusunu bitirmeden, ezberlediğimiz cevabı, hep birden bağırıyorduk:
-Mimar Sinan... İki gün hep bu sorularla cevaplarını ezberledik. Öğretmenimiz sık sık "Sakın unutmayın ha" diyordu.
Ben artık içimden arka arkaya cevapları diziyordum: "1492. Babam. Fatih Sultan Mehmet, Mimar Sinan, 1492, Babam. Fatih Sultan Mehmet. Mimar Sinan. 1492 Babam..."
Öyle alışmıştım ki, nerde olsam, elimde olmadan, bu cevapları sırayla mırıldanıp duruyordum.
Bir sabah Annem,
-Hasta mısın! diye sordu.
-Değilim...dedim.
-Bütün gece, "1492, Babam, Fatih Sultan Mehmet, Mimar Sinan.. " Diye sayıklayıp durdun da, ateşin yükseldi sandım..
O gün ilk derste Müfettiş sınıfımıza geldi.
Bilirsin, ben öyle çok heyecanlı değilimdir ama, nedense o gün heyecanlandım, Titriyordum heyecandan. Belki de öğretmenin heyecanı bana geçmişti. Çünkü onun ellerinin titrediğini gördüm.
İçimden "Müfettiş, ah, beni kaldırıp sorsa da makine gibi cevaplar versem" diyordum. Öğretmenimizin yüzünü ağartmak istiyordum. Kendi kendime boyuna "1492", Babam, Fatih Sultan Mehmet. Mimar Sinan. 1492," diye mırıldanıp duruyordum.
Sanki içimden geçenleri okumuş gibi, Müfettiş bana,
-Sen kalk! dedi.
Sevinçle fırladım... Sonradan bana arkadaşlarım söylediğine göre, Müfettiş,
-Kaç yaşındasın? diye sormuş.
Ben heyecandan soruyu anlayamadığım için, Amerika'nın keşfini soruyor sandım,
-1492 efendim.. Diye bağırdım.
Şaşkınlıktan gözleri büyüyen Müfettiş,
-Neee? Kaç yaşındasın ? Diye bir daha sordu: Ben de, doğru cevap verdiğimi sanarak,
-1492 efendim... Diye daha yüksek sesle bağırdım..
YILBAŞI GECESİNDE BİR HÖDÜK ( 2 ) SON
Bunu söyler söylemez de, elinde kurdelayla süslü bir sepet tutan bir kadın İbrahim Bey'in başına dikildi. İbrahim Bey kadına,
-Şincik N"öreceğz? dedi.
-İki bin diye bağıran siz değil miydiniz?
-Hee... ben idim ben didim. Karısı, itiraz etti:
-Yoh, o dimedi.
-Şo yaptığın iş yüsgek sosyetelerin ganununa sığar mı hey avrat. Ben didim. Garı gısmısına laf mı düşer? İrkeği galp para gibi bozmak ta yeni bi huy...
Karısı sesini incelterek,
-Canım İpraam Bey, dimeğe sen didin emme bi yağnışlığınan didin, dedi.
İbrahim Bey'in ortağı kadının kulağına,
-Rica ederim, yapmayın, dedi, kocanızın şerefiyle oynuyorsunuz. İbrahim Bey, garı
-He, oynar, bu her bidayim, benim şerefimnen oynar. Şartossun bu garıyı boşıyacağm. "Karısına döndü"ni Len avrat, benim şerefimnen oynama! Oyuncah mı bildin şerefimi sen? Kadın da kızdı:
-Bi öpmiye iki bin gayme virilir mi?
-Canım, biz öpücüğe mi viriyok bakalım. Viriyosak hayır cemiyetine, sevabımıza veriyok. Değel mi ya?Öpme onun bahanası... Dururkene para mi virilir?
Sonra önünde sepetle duran kadına,
-Çek o çanağını, dedi. Parayı pişin mi vireceğz? Allah Allah, malı garşıdan gormeynen paravirilir mi? Hele ilkin bi öpek, iki bin değel, yirmi bin feda ossun...
Yanağı artırmaya çıkarılan kadın işi tatlıya bağlamak için, İbrahim Bey'in yanına geldi, yanağını uzattı.
-Gaç tagiga? Önce bi onu ağnıyak, ondan kelli öpüşek...dedi.
Sonra da cep saati çıkarıp baktı:
-On bire çiyrek var.
Salondakiler gülmekten yerlere yuvarlanıyorlardı. İbrahim Bey, cebinden bir çek çıkardı. Beş bin lira yazıp çeki imzaladı, sepete attı.
Bir alkış koptu. Balodakiler coşmuştu. Gece yarısından sonra herkes yeni yıla girerken talihini sınamak için kumara oturdu. Şu İbrahim Bey denen Hacı ağayı yolmak farzdı. İbrahim Bey karısı, ortağı bir de salonun en kurt kumarbazı pokere oturdular. Kumarbaz, blöf yapıyor, İbrahim Bey, -Gördüm bilader, diyordu.
İki seansta İbrahim Bey onbini cebe indirdi. Karenin dördüncü adamı sabaha kadar durmadan değişti. Her oturan, on, on beş bin lira bırakıyordu.
Gün ağarırken İbrahim Bey cebine yüz bin lirayı koydu, balodan ayrıldı.
Hayır cemiyetine verilen beş bin liralık çekin sahte olduğu anlaşılınca İbrahim Bey' in de sabıkalı trişörlerden hem de namlı bir sahtekâr olduğu öğrenildi. İbrahim Bey doğma büyüme İstanbul çocuğu idi.
YILBAŞI GECESİNDE BİR HÖDÜK ( 1 )
Sayın bayanlar,baylar! Şimdi de elmalı dans yarışması başlıyor!
İbrahim bey, ortağının kulağına, eğilip ama başkalarının da duyabileceği bir sesle,
-Bu almalı yarış dediği de ne ki ? diye sordu,
-Dans eden çiftlerin alınları arasında bir elma duracak. Elmayı düşüren danstan çıkacak, son kalan çift birinci.
-Gozeeel... Herkeş, kendi avradıynan mı dans oynuyo?
- Kiminle isterse... Mikrofondan yine ses yükseldi:
Elmalı dans yarışmasına girmek isteyenler ?
İbrahim Bey,
Biz varık, biiiz!.. diye seslenince, gülüşerek herkes ona baktı.
Salondakiler, İbrahim beyin karısının arkasına bakıp bakıp gülüşüyordu. Bundan işkillenen İbrahim bey karısına, bunnar neye gülüp yatır.. Bağyaaan, hele, bir ardını dönder bana, tuvaletinde bi eğsiklük ne mi va? dedi.
Karısını elinden tutup döndürünce,
Amanıng... diye bağırdı, len bağyaaaan, şu senin berberi gordün mü ?Bigudeyi zaçında unutmuş.
- Süs deyi bırak mıştır besbelli...
Saçlarına yapışınca,kadın
-Dur bi yol, tüm zaçlarımı kokünden gopartacağn, hey İpraam bey, diye bağırdı, süs deyi bırakmıştır dedim. Kokünden gopacak...
-Hay kokün gurusun, beni irezil ittin sosyetede... Süsümüş, len neyin süsü bu ? Heç mi süs gormedin hey ocağı batası...
Yüksek sesle kavga ettiklerinden herkes gülmekten kırılıyordu. Ortağı gelip,
-Ayıp oluyor İbrahim bey, rica ederim, burda tartışmayı kesin dedi.
İbrahim bey'e kızan karısı,
-İtmiyom işte, dedi seniğnen dans mans etmiyom. Var, bildiğin gariynan et!
- Len avrat, dans etmiyeceğdin de, ben sana o dans pirefüsüründen boşuna mı ders aldırttım ?Virdiğim paralar heram ossun...
İbrahim beyin ortağı, onları tatlılıkla ayırmak için araya girip kadına,
Bu dansı bana lütfeder misiniz hanımefendi dedi?
Kadın, İbrahim beye yan yan bakarak
-Ni dimek.. Sözü mü olur, buyrun idek dedi.
Bir alkıştır koptu, Elmalı dans yarışması başlamıştı, İbrahim bey kendi kendine ama yüksek sesle konuştu...
-Bizim garı getti... Adaaam, varsın getsin... Yabancıya getmedi ya, ortağımıza getti... Yüsgek sosyetenin icabı olaraktan bi iş... Aman, mikrofondan herüf "Şanca madama, şanca madama" deyyo... Ne itsek?... Ben de bi avrat bulurum gaari...
Böyle güzel bir kadının önünde eğildi: söylenerek,
-Bendeğize bu dansı oynamak şerefini virir misiğiz?
-Mazur görün efendim..
-Haaa, ağnadım... Biliş değilik deyi ben değizi refize ediyoğuz emme, bendeğizin kim olduğunu piyasaya so run, tüm piyasa tanır, menşur İpraam deyi... Pırazanta olmadık emme, gulağ asma hanımefendi, misaadeniz olussa bi dans oyıyak, he mi?
Kadın artık kahkahalarını tutamadı, ama dansa da kalktı.
-Gayetnen bi eyi hanımefendi olduğunuzu şıp deyi ağnadım. Yoğusam, tőbe, yanığıza gelmezdim... Bendeğiz hösosť dans dersi aldığımdan her bi çişit dansı oynarım... Sizde görüyonuz işte, bi gusurum varısa dinine imanına söyle...
-Çok şakacısınız..
-He, öyleyimdir... İbrahim bey denilen bu hödük yüzünden yılbaşı gecesi pek eğlenceli geçiyor, herkes onunla alay ediyordu.
Bir hayır derneği yararına, güzel bir bayanın yanağı açık arttırmaya çıkarılmıştı. En çok arttıran kadını yanağından öpecekti.
Artırma başlar başlamaz, İbrahim Bey,
-"İki bin panginot da bendeğizde" diye bağırdı.
PROFESÖR POT
Yakından tanıyanlar, Zahit Bey'in çok iyi kalpli adam olduğunu söylüyorlardı. Yalnız bir kusuru vardı, her låfında bir pot kırar, bir çam devirirdi. Sorbon Üniversitesinde büyük bir başarıyla doktora vermiş, hocalarının zoruyla orada asistan olmuştu. Zahit Bey, kendi kusurunu çok iyi bildiği için, o günleri hiç çekinmeden şöyle anlatırdı:
-Elimde değil, bütün dikkatime rağmen o kadar çok gaf yapardım ki, Üniversitede bana "La grand gaffeur turc" derlerdi. Öğrenciler adımı "Doktor Gaf" koymuştu. Bir gün anfide ders veriyordum. Suratsız Profesör de yanımızdaydı. Darwin teorisini anlatırken, çocuklara profesörün suratını gösterdim, Sayın Profesörün suratına dikkatle bakın dedim, insanların maymundan geldiğine bundan iyi kanıt olabilir mi? Fransız öğrenciler kahkahadan kırılırken, onlara, "İnsan, gülen hayvandır. Gülmek suretiyle ne çeşit hayvan olduğunuzu, ispat ediyorsunuz" dedim. Bu, benim Sorbon'daki ilk dersim oldu.
Zahit Bey, Mesrure Hanım'la evlendiği sırada, Üniversitemizin, değerli bir bilgini, Zooloji kürsüsünün doçenti idi. Gevezeliği ve hiç durmadan kırdığı potlar, önceleri Mesrure Hanım'ın sinirine dokunuyordu ama, sonraları buna alıştı, hatta hoşlanmaya bile başladı... Mesrure Hanım, kendine güvenir bir kız olduğu için, kocasını bu kötü huyundan vazgeçirir, profesör yaparım diye düşünüyordu. Zahit Bey Profesör oldu ama, huyundan vazgeçmek şöyle dursun, bu hastalığı günden güne arttı, asıl adı unutuldu "Profesör Pot" diye anılmaya başlandı, Üniversitedeki arkadaşlarından, apartman kapıcısına kadar herkes ona artık "Profesör Pot"" diyordu.
Evliliklerinin onuncu yıldönümünde verdikleri ziyafette, Zahit Bey hiç pot kırmamaya söz vermiş ve karısının gözlerinin içine bakarak ondan işaret beklemesi ve sus işareti gelince konuşmayı kesmesi hakkında aralarında kararlaştırılmıştı.
Sofrada yedi kadın, dokuz erkek vardı. Hepsi de tanınmış, kibar insanlardı. Profesör Pot'un sağında İstanbul'un güzel kadınlarından biri oturuyordu. Hele göğüslerinin tazeliği, dikliği, sertliği, güzelliği dillere destandı. Sol yanında ise, sosyetede "Baygın İclal"diye anılan yine çok güzel bir hanım oturuyordu. Bu hanımın gözleri süzük, göz kapakları yarı kapalı durduğu için ona "Baygın İclal" diyorlardı. Sosyetenin en maceralı kadınıydı. Ziyafete beşinci kocasıyla gelmişti.
Sofrada herkes gülüyor, konuşuyor, eğleniyordu yalnız Profesör Pot ağzını açıp tek kelime bile söylemiyordu. Mesrure Hanım, çok memnundu.
Derken söz döndü dolaştı, hayvanlara geldi. Konu, Profesör Pot 'un uzmanlığını ilgilendiriyordu. Gözler ona çevrilmişti. Karısından konuş işareti alan Profesör Pot, o kadar ilgi çekici şeyi, öyle ustalıkla, anlatmaya koyuldu ki, herkesi ağzının içine baktırdı.
Artık sofrada herkes Profesöre, hayvanlara dair bir şeyler soruyor onun bilgisinden yararlanıyordu. Bir erkek ateş böceğini, yaşlıca bir hanım boğaların nasıl öküzleştirildiğini, bir başkası koyunların neden uysal olduğunu sordu. Pot kırmaya en uygun bu konularda bile profesör, tek pot kırmadan konuştu. Mesrure Hanım, gözlerinin içi gülerek, iftiharla ona baktığı sırada, yanındaki güzel göğüslü Hanım:
-Beyefendi, bir şey soracağım, dedi, İnekler neden öyle mahzun mahzun bakarlar. Sanki bir dertleri, şikâyetleri varmış gibi... Zavalıların gözleri baygın baygındır...
Profesör Pot:
-Elbette hanımefendi, dedi, günde iki kez sizin de memelerinize asılıp, süt sağsalardı, sizin gözleriniz kim bilir nasıl baygınlaşırdı. demiş.
Sonra yanındaki "Baygın İclal" hamma dönüp sordu:
-Öyle değil mi, hanımefendi?
Kimseden çıt çıkmadığı için Mesrure Hanım'ın savurduğu tekmenin sesi açıkça duyuldu, Profesör bir "Ah," dedi ve ziyafetin sonuna dek bir daha ağzını açmadı..
TAŞLAMA
Aşık Kerem, ünlü "Aslı ile Kerem" halk hikâyesinin kahramanı olarak tanınır. Divan edebiyatının etkisinden uzak şiirleri, yüz yıllar boyunca halkın dilinde dolaşan âşık Kerem'in gerçek yaşamı üstüne bilgi yok gibidir. Bir çok eski halk şairleri gibi, yaşamı masalımsı havaya karışmıştır. Onaltıncı yüzyıl âşıklarındandır.
Adamı, hayvanı tanıyıp bilmez.
Vakıtlar gelende abdestin almaz
Ezanlar okunur namazın kılmaz
Camilere gider mimber beğenmez.
***
Günde seyyah eder dağ ile taşı
Aklına getirmez cehennem ataşı
Balta ile tıraş ederler başı
Şehire gelende berber beğenmez.
***
İnsansız dağlardır senin otağın
Cahillik yoluna kaynamış yağın
Evinde bulunmaz bir kat yatağın
Kahvelere gider minder beğenmez.
***
İçer rakıyı mest olam deyi
Konuşur eşekle dost olam deyi
İki söz bellemiş usta olam deyi
Kamiller önünde şiir beğenmez.
***
Sefil Kerem çeker ah ile zarı
Ana yardım etsin Yaradan bari
Acep kim getirmiş bu sert hımarı
Koparmış yuları urgan beğenmez.
Bir ayda 14 kere (2)
Gerçi onların yaptıkları benim yapacaklarımdan çok farklıydı ama olsun. Dedim ya insan her tedbiri almalı. Neyse aynayı 1.5 saat zarfında çatlattıktan sonra saat 6'da kapıya dayandım. Kapı daha açılmamıştı. Görevli bekçiler bana dik dik bakarken utanmadım diil hani. Tabii biraz da korktum. Öyle ya saat 6'da adamın işi ne burada.
Ama kimse beni fikrimden caydıramazdı. Bok yoluna bile gitmeyi göze alarak, zamanın geçmesini bekliyordum. Namert zaman da inadına salına salına yürüyordu. Kendimce alnımın akıyla çıkmam sanki bu kapıdan ilk önce benim girmeme bağlıydı. Neyse kapılar açıldı. Ilk ben girdim içeri. Kapıdan girer girmez ilk siftahı yapan satıcı nazikliğinde 23-24 yaşlarında bir kadın gördüm.
Sarı saçlarından zor görülen gözleri, en hıyar insanı bile inceltecek kadar siyah, zeytin. Ya insanı çıldırtacak, aşık ol diyen yüzü. Bakmaya kıyamayacak, bakarsan bozulacak cinsi bir vücut. Yazık olmuş dedim kendi kendime. O burdan daha güzel yerlere layık diye geçirdim içimden. Bana yaklaşarak şuh bir sesle burada ne aradığımı sordu.
Burada ne aranır bilmiyor mu bu afet? "Şey... Otobüs bekliyorum" diyecem ama yemezler. Neyse benim konuşmama fırsat vermeden yine sözü kendi aldı.
-İlk defa mi deneyeceksiniz?
-Neyi? (İlk şaşkınlık) ha, hayır hayır bu dördüncü.
-Demek tecrübelisiniz ha, iyi iyi, artık zorlanmıyorsunuzdur herhalde?
-Evet evet kolay oluyor tabi, yalnız arada bir zorlanıyoruz.
-"Buyurun burdan" deyip yolu da göstermeyi ihmal etmedi. Bu gayet samimi konuşmanın artık the end'i gelmişti.
Artık sıra, çalışmakta, durmadan aralıksız çalışmaktaydı. Ve bir hayli yorucu çalışmadan sonra dışarı çıktığımı dün gibi anımsıyorum. Tabii yine başardığımı zannederek.
5. ve diğer kuşatmalarda ise kayda değer bir şey olmadı. Ben denedim ve başardığımı zannettim. Ama ben meğerse başaramıyormuşum. Evet, evet disiplinli ve de programlı çalışmam bile fayda etmiyormuş. Bu acı olayı 14. kez girdiğim iş imtihanından sonra kaybettiğim açıklanınca anladım. Bir değil, iki değil, üç de değil tam 14 kez hem de bir ayda çeşitli yerlerin açmış olduğu iş imtihanlarına girdim ve hiçbirini de kazanamadım.
Şimdi 15. seferime hazırlanıyorum. Hem biliyor musunuz benim uğurlu sayım 15'dir. İnşallah kazanırız..
Bir ayda 14 kere (1)
Bir ayda tam 14 kere. Evet evet yanlış duymadınız. Bir ayda tam 14 kere. Nasıl ayakta duruyorum, hala şaşıyorum. Keşke biraz dinlenebilsem. Ama nerdee. Birkaç gün sonra da 15. seferimi yapmak zorundayım.
Bu olay şöyle başladı:
Her erkeğin yaşı gelince yaptığı bazı işler vardır. Hissettiklerinden, duyduklarından ve de öğrendiklerinden bir tuhaf olmaya başlayan her erkek, kendini ispatlamak için, bazı yerlere gider.
Her erkeğin arzusuna cevap verecek yerlerdir buraları. Ben 19 yaşındaydım ve içimde heyecan fırtınaları oluşmaya başlamıştı.
Bu fırtınaları dindirmek de kolay olmuyordu doğrusu. Artık kendimce zamanı gelmiş de geçiyordu bile. Ve bir arkadaşımla yola çıktığımızı anımsıyorum. Bir yandan değişik hayaller, bir yandan da değişik heyecanla herşeyin başlayacağı yere gelişimizi bugün bile hatırlıyorum. Zaten nasıl unutabilirim ki!
O gün ilk kez milli formayı giyen futbolcunun duyduğu heyecandan, belki de daha fazlasını duyuyordum. Her şeyden önce gol atmam gerektiğini biliyordum. Ya da basketçe turnikeye girip topu potaya sokmam gerekiyordu. Peki ya atamazsam, ya da topu potaya sokamazsam nolcaktı ?İşte işin en acıklı ve de hazin yeri burasıydı. Bu düşünceler içerisindeyken, heyecanım da onunla doğru orantılı olarak artıyordu. Ve içeri girdim. O ne, inanın hiçbir heyecanım kalmamıştı.
Dedemin verdiği okunmuş pirinçlerim mi işe yaramıştı acaba?
O gün çok iyi davranışlara karşılık verdim. Neyse işimi bitirip çıktım. Çıktım ama, bizde de hal kalmamıştı. Pek yaman rakiplerle çarpıştığımı bugün anlıyorum. İkinci kuşatmada ise zamanlamam bir harikaydı doğrusu. Tabii ne de olsa deneyim sahibi olmuştuk. Hatta ve hatta, kendimce başardığıma bile inanıyordum.
Kendimce başarıyordum ama onlarda acaba aynı fikirdeler miydi? Bu sorunun verdiği gerginlik kafamın içini elma kurdu gibi kemiriyordu. Evet evet bu sorunun yanıtını muhakkak almalıydım. Ama rezil olma korkusu da yok değildi hani. Tüm bunlar 3. Haçlı, pardon üçüncü seferime engel olamayacaktı. Ve birkaç gün sonra işi becerebilmenin verdiği gururla çok anlamlı bir soru ihsan ettim.
-Affedersiniz ama, nasıl becerebildim mi? (Tek bir cevap alacağımı düşündüğümden böyle tedirgindim.)
-Ne bileyim ben, herhalde bir şeyler yapmışsındır, sen kendini bilmiyor musun?
Gelen cevap sakin olmasına sakindi, ama kuşku dolu idi. Hırsla dışarı çıktım. Bir hayli de üzülmüştüm. Herhalde buranın yetkili bir sorumlusu olacak diye düşündüm. Ama kimi kime şikayet edeceğimi anlayınca ondan da vazgeçtim.
3. kuşatmanın getirdiği tedirginlikten sonra 4. kuşatma hazırlıkları başladı. Hazırlık diyorum, gerçekten bu sefer hazırlanıyordum. Bu sefer o işi erkenden denemeliydim. Sabah vaktinin insanı şen ve diri yaptığını duymuştum. O sabah çook ama çok erken kalktım. Aynı neşeyle kahvaltımı yaptım. Insan ne kadar sağlıklı olursa olsun, ne kadar erken kalkarsa kalksın, bir şeyler atıştırmadan sokağa çıkarsa tabii ki bir şey başaramazdı. Bazı okul ve çalışan arkadaşlarımdan bunları iyice bellemiştim.
Bu duyguyu anlıyor musun ?
Gemerek'te evler hep bahçe içinde. Bahçeler, bir metrelik taş yığınlarıyla yapılmış küçük duvarlarla çevrili. Ben önde, jandarmalar arkada koşuyoruz bahçeden bahçeye. Bir duvarı aşıp yere yatıyorum. Ya ayaklarının dibine ateş ediyorum, ya da başlarının bir karış yukarısına. Ben ateşe başlayınca onlar yere yatıyor. O zaman kalkıp koşuyorum. Bir başka duvar aşıp yine yatıyorum. Yine ateşe başlıyorum.. Böylece biraz dinlenmiş de oluyorum. Böyle iki üç tur atıyoruz, dönüp duruyoruz Gemerek'in içinde. Herkes sokaklarda. Herkes durmuş beni seyrediyor. Yanlarından geçip atlıyorum. Halkta bana karşı hiçbir hareket yok. Bir kadın, evinin kapısından, az ötede beni seyreden kocasına sesleniyor. "Herif gel çorbanı iç, yine gider seyredersin!"
Çocukları düşünüyordum sık sık. Anlatılmaz bir sevgi, anlatılmaz bir özlem duyuyordum onlara, çocuklara. Bir de bütün bu olayları, bütün bu acıları, gelecek kuşakların hatırlamayacağını düşünüyorsun. Ya hatırlamazlarsa diye geçiriyorsun. Bütün bu acıları, bu sıkıntıları onlar için çektiğini çok iyi biliyorsun oysa. Bir kişi olduğunu, içine girdiğin bu çatışmanın, aslında o anda bir kişinin çatışması olduğunu ve bunun, bu büyük kavganın içinde önemsiz olduğunu, kocaman okyanusta bir damla olduğunu düşünüyorsun. İşte Vietnam, bir yığın insan ölmüş orada. Vuruşan, ölen her yurtsever Vietnam'lı, bir yığın acı, bir yığın sıkıntı çekmiş ve vuruşa vuruşa ölmüş.... Ölen yığınla devrimci var orada. Ve gelecek kuşaklar, ne diyecek? "Beş yüz bin kişi öldü, falan" diyecek.
Böyle diyecek gelecek kuşaklar. Ve sen geçip gideceksin. Çektiğin bunca acının, acıların, gelecek kuşaklarca da bilinmesini istiyorsun. Bu duyguyu anlıyor musun?
İdam edildikleri 6 Mayıs 1972 tarihinde, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan 25, Hüseyin İnan 23 yaşındaydılar.
Yukarıdaki metin Deniz Gezmiş'in Gemerek'te yakalandığı sırada ruh halini anlattığı bir konuşmadan alınmıştır..
AŞK TUZAĞI 4
"Az çok," diye başını salladı. "Aslında, on iki saniye kendini tekrar edecekti, tekrar tekrar, tekrar tekrar, önden arkaya, önden arkaya, baştan sona, baştan sona! Anlıyor musun? Ne sıklıkla, bilmiyorum... Belki Normal Zaman'ın saniyesinde bir milyar kez mertebesinde. Bunu hesaplayamadım."
"Evet, anlıyorum," dedim. "Tek bilmek istediğim buydu!" Tekrar ayağa kalktım. "İyi geceler Boris. Ve eğer beni gitmekten alıkoymaya çalışırsan çığlık atarım!"
"Dur bir dakika!" diye güldü. "Bunu senin üzerinde denemek istemiyorum! Kendim üzerinde denemek istiyorum. Sadece yardıma ihtiyacım var."
"Ah," dedim. Zaman Makinesi'ne baktım, turuncu kutudan aniden fırlayıp beni sonsuz bir Zaman Döngüsü'nün içine hapsetmeye çalışacağından biraz korkuyordum. "Tamam, sanırım. Ne yapmamı istiyorsun?"
Boris saatine baktı. Aynı anda garaj kapısına tereddütlü bir vuruş duyuldu.
"Tam zamanında," diye sırıttı Boris, "Zaman'daki deney için. Umarım bir çağlar komedisi çıkmaz."
Garajın büyük, yukarı doğru açılan kapısını değil, bir tarafa açılan normal kapısını açtı. "Bay Tarnapolski?" dedi şehvetli, kadınsı bir ses.
"Hemen içeri gelin," dedi Boris, sesini yarım oktav düşürerek zengin bir ses tonuyla. "Sesiniz kadar güzelseniz "
Geri döndüm ve kız içeri girdi. Çok güzeldi.
Boris'in bile gözleri fal taşı gibi açıldı; artık onun bu konuda uzman olduğunu anlamıştım.
Boyu 1,5 metreden sadece birkaç santim uzundu ama doğru yerlerde çok, çok, çok kıvrımlıydı. Göğüsleri tam olarak çıkıktı ve bu şekilde kalması için sütyene gerek olmadığına dair kendi kendime bahse girmiştim. Beli ince, kalçası ideal yuvarlaklıktaydı. Yüzü güzeldi; dolgun dudakları, sıcak kahverengi gözleri ve kusursuz cildiyle, göğüsleriyle çerçevelenmişti.
Sen," dedi Boris neşeyle, "şimdiye kadar gördüğüm en güzel fahişesin!"
"Ayrıca," diye mırıldandı kız, "şehrin en pahalı fahişesiyim! Telefon edip, her şeye rağmen kıpırdamadan durabilen bir kız için 500 dolar teklif ettiğinde, Sandra beni seçti. Sonuçta, o kadar para için en iyisini hak ediyorsun! O dürüst bir iş kadını ve inan bana dostum, en lanet olası şeyleri yapmakla kalmayıp, en iyisini de yaparım!" Ayak parmaklarımı demir kancalara çeviren bir gülümsemeyle bana baktı: "İkinizi de mi ağırlayacağım beyler?..."
"Sadece ben," dedi Tarnapolski. "Öyleyse sen Bay Tarnapolski'sin," diye gülümsedi, onu incelerken. "Memnuniyetle. Uzun boylu, tüylü, çirkin bir canavarsın ama çekici, zeki ve çok erkeksisin. Sanırım sende tam olarak fark edemediğim bazı çekicilikler seziyorum."
"Henüz görmedin." "Ah," dedi Boris, "göreceksin canım. Göreceksin."
Bu sırada kıskançlıktan neredeyse kulaklarım çınlamıştı. "Tamam," dedim sabırsızca. "Hadi,"
Deneyine devam et. Bu gece bir ara yatağa girmek istiyorum!" "Öyleyse," dedi Boris kıza göz kırparak, Hadi soyunalım, ha?
Ve senin adın ne, sevgilim?" "Betty," dedi elbisesinin fermuarını açarken. "Bir deney mi?" Pembe dilini dudaklarına götürdü. "Ooooh, deneyleri severim!"
Boris soyunuyordu. "Bu gece farklı bir deney bizi bekliyor, Betty. Biz oldukça geleneksel bir şekilde davransak da, deneyi buradaki arkadaşım yönetecek!"
"Ah?" dedi, iç çamaşırını çıkarırken. (Haklıymışım, sütyensizmiş. Ve Tanrım, kızın ne kadar da güzel göğüsleri varmış!)
Boris soyunmayı bitirmişti. Ve ben de onun hakkında haklıydım.