8. Käferplage in Obernburg am Main
Fotos: © Hüseyin Günes
I'd rather be in outer space 🛸
dirt enthusiast
occasionally subtle
🪼

blake kathryn

ellievsbear
i don't do bad sauce passes
RMH

if i look back, i am lost
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

No title available
Mike Driver

pixel skylines
Monterey Bay Aquarium
Xuebing Du

Love Begins
tumblr dot com
NASA
Alisa U Zemlji Chuda
Keni
seen from Bahrain

seen from United States

seen from Türkiye

seen from United Kingdom
seen from Malaysia
seen from United Kingdom
seen from France
seen from India

seen from India
seen from United Arab Emirates
seen from Canada
seen from United States
seen from United States
seen from Spain
seen from Italy

seen from Singapore
seen from Uganda
seen from United States

seen from United States
seen from Canada
@huseyinguness
8. Käferplage in Obernburg am Main
Fotos: © Hüseyin Günes
“Zulme karşı çıkmak için yine aynı yerdeyiz”
Ocak ayının sert soğuğuna ve yağan sağanak yağmura rağmen binlerce insan, Hrant Dink’in katledilişin 6. yılında bir araya gelerek; “Buradayız Ahparik” (Buradayız Kardeşim) ve ‘Yaşasın halkların kardeşliği’ sloganları eşliğinde Agos Gazetesi’ne yürüdüler.
Şişli Camii önünde toplanan binlerce kişi “Buradayız Ahparik”, “Hepimiz Hrant’ız Hepimiz Ermeni'yiz”, “AKP Rant’ın Müslümanlar Hrant’ın Yanında” pankartı ve sloganları ile Hrant Dink’in katledildiği gazetesinin önüne kadar yürüdü. Yürüyüşe Dink ailesinin yanı sıra zorunlu askerlik görevini yerine getirirken vurularak öldürülen Sevag Balıkçı’nın ailesi de katıldı.
Hrant Dink’in anmasında bu yıl konuşmayı, ilahiyatçı yazar Hidayet Şefkatli Tuksal yaptı. Hakikatin ve dostluğun hatırı için buradayız diyen Tuksal, şunları söyledi: “Bizler, bu ülkenin resmi tarih öğretisiyle taammüden cahil bırakılmış kitleler olarak, üzeri ağır inkâr taşlarıyla kapatılmış olan o sağır ve dilsiz, o kanlı kuyunun varlığını senin sayende öğrendik.”
Eskiden yazarlar gizlenmek için müstear isim kullanırdı, artık çoğu 'şeffaf mahlas' kullanıyor. Herkes kimin kim olduğunu biliyor ya da sonunda öğreniyor. Öyleyse müstear isim kullanan kişilerin peşinde olduğu şey ne?
Başarısız olma korkusundan kurtulmak mı? Utandığı ama para kazandıran işlerle 'gerçek' işlerini birbirinden ayırmak mı?
Bir süredir zihnimi bu sorular karıştırıp duruyor.
Kime ait olduğu herkes tarafından bilinirken gerçek isimlerini bırakıp halen o isimlerle yazılar yazmak bana iki yüzlülükmüş gibi geliyor!
Yanılıyorsam biri beni düzeltsin.
Katiliniz Türk olursa daha mutlu mu olacaksınız?
Kış ayının sert soğuğuna rağmen onbinlerce insan, Hrant Dink'in katledilişin 5. yılında bir araya gelerek; 'Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeni'yiz!' ve 'Yaşasın halkların kardeşliği' sloganları eşliğinde AGOS Gazetesi'ne yürüdüler.
Bu yürüyüşe ben de katıldım. Tam dört saat, insanlarla birlikte Hrant'ın katledildiği yerde sessiz çığlıklarımızı vicdanlara haykırdık. 5 yıldır yaşanan bu adaletsizliğe sessiz kalmayıp yürüyüşe gelen insanların yüzlerindeki hüzünü ve öfkeyi fotoğraf makinasının kadrajından görmek yüreğime kor ateşler bıraktı. Eyleme katılan birçok insan gibi ben de Hrant'ı hayattayken değil katledilişinden sonra yazılarından ve verdiği röportajlardan tanıdım; canımdan bir parça gibi sevdim. Yaşadığı onlarca zulme ve acıya rağmen bu ülkenin halkları için mücadele eden bir insanı tanımak, hayata dair olan ümidimi artırdı. Yürüyüşten birkaç gün sonra çektiğim fotoğrafları kendi blogumda yayınladım. Fotoğrafları gören bazı kişiler bu eylemin liberaller ve solcular tarafından popülerleştirdiğini ve Hrant Dink'i malzeme haline getirdiğini; eylemde atılan 'Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeniyiz!' sloganından rahatsız olduklarını ifade ettiler. Bu kişilere sormak istiyorum; Ne zamandan beri hunharca katledilen bir insanın hakkını savunmak oyuna gelmek oldu? Ermeni olduğu için sırtından vurularak katledilen bir insanın hakkını aramak görevimiz değil de nedir!
Katiller Türk! olunca daha değerli mi oluyor? İnsanları öldürmek hangi kitapta yazıyor! Soruyorum! Katiliniz Türk olursa daha mutlu mu olacaksınız? İşte bu yüzden, “Hepimiz Hrant'ız! Hepimiz Ermeniyiz.”
5 yıl önce 17 Ocak'ta katledilen gazeteci Hrant Dink için Erhan Arık bir 'Hrant SES-SİZ' isimli klip hazırladı. Müziğini Kardeş Türküler'in yaptığı klipte 'birbirden farklı' bir çok kişi rol aldı.
Elimde fotoğraf makinası ve Hrant Dink’in katledilişinin 5. yılında hüzünlü bir kalabalık birlikte onun katledildiği AGOS Gazetesi’nin önüne Taksim’den yürürken, vicdanlı yürekler yeryüzünün zenginliği olan bir insanın katledilişine bir kez daha sesiz çığlıklarla ağlıyordu. Yürüş boyunca fotoğraf makinasının kadrajına takılan insanların yüzlerindeki hüzün ve kırgınlık adeta yüreğimi parçaladı. Kardeşim Hrant, seni tanımadan sevdim! :(
Yıllardır sınırdan çay, sigara ve mazot getirerek kaçakçılık yapan, Şırnak’ın Uludere İlçesi’ne bağlı Ortasu Köyü sakinleri, 2011 yılının son günlerinde (29 Aralık 2011) elim bir olayla sarsıldı.
Katırlara yükledikleri malzemelerle gece Türkiye sınırına giriş yapan çoğunluğu 14-18 yaşlarında gençlerden oluşan 34 kişinin kaçakçı oldukları ve sınır bölgesinde kullandığı yollar yetkililer tarafından bilinmesine rağmen Türk Hava Kuvvetleri’ne ait savaş uçakları tarafından bombalanarak katledildi!
Yaşamını yitirenler gençler aynı köylerde oturan akraba çocuklarıydı. 2011’in son günlerinde Uludere'de yaşanan katliam sadece analarının yüreklerini değil, insanlarında yüreklerini parçaladı.
Katliamın olduğu gün Türkiye’nin birçok ilinde olduğu gibi İstanbul'da da insanlar tepkilerini göstermek için toplandı. Taksim Tramvay Durağı’nda bir araya gelen yüzlerce kişi, ‘Yaşasın halkların kardeşliği’ sloganlarıyla Taksim Meydanı'ndan Tarlabaşı'na doğru yürüyüşe geçtiler. Milletvekillerinin de katıldığı eylemin ardından gruptan 34 kişi polisin müdahalesi sonucu gözaltına alındı.
Olay yerine haber için gidip çekim yapan gazeteciler o an yaşadıkları duyguları yansıtmasalar da olayların etkisini uzun süre üzerlerinden atamazlar. Ben de Taksim Meydanı'nda bir araya gelen insanların Uludere Katliamı'na göstermiş olduğu hüzün ve gözyaşlarının etkisinden uzun bir süre kurtulamadım.
Bu ülkede yaşanan acıların ve annelerin göz yaşlarının dinmesi için çok zor olsa da barışın gelmesi ümidiyle eylemde geçtiğim fotoğrafları blogum da paylaşıyorum.
Balkanlarla hasret giderme vakti
Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan gerilimler artık yerini kültür ve tarih turizmine bırakıyor.
Hüseyin Güneş’in haberi
Bir yandan ekonomik krizle boğuşan Yunanistan, diğer yandan başta turizm olmak üzere birçok alanda yeni proje arayışında… Yunanistan, AB'den gelecek olan yardım fonlarının dışında kendi tarihi ve kültürel mirasını en yakınında bulunan ülkelere tanıtmak amacıyla bir dizi etkinlik düzenliyor. Bu etkinlikler kapsamında Doğu Makedonya ve Trakya Bölge İdaresi, Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu'nun İstiklal Caddesi'nde bulunan binası Sismanoglio Megaro’da Doğu Makedonya ve Trakya bölgesinin turistik mekânları ve kültürünü tanıtan üç günlük bir etkinlik gerçekleştirdi. Drama, Kavala, Rodopi ve Evros illeri ile Thasos (Taşoz) ve Samothraki (Semandirek) adaları Doğu Makedonya ve Trakya Bölge İdaresi heyeti, "Yanı başınızdayız" sloganıyla İstanbul’a geldi.
"Dış Habercilik İnsansız Yapılıyor"
"Dış haberciliğin etkin bir şekilde yapılabilmesi için her başkente bir muhabir bulundurmalı, teknolojiye değil insana yatırım yapılmalıdır."
Hüseyin Güneş’in röportajı
Türkiye'de dış haberciliğin etkin bir şekilde yapılabilmesi için teknolojiden ziyade insana yatırım yapılmasını söyleyen One Haber Ajansı'nın Haber Müdürü ve TRT Türk’te yayımlanan ‘Gazeteci Gözüyle’ programını hazırlayıp sunan Işın Eliçin’le medyadaki dış habercilik algısını, Arap gençlerinin temel talepleri ve sosyal medya üzerinden örgütlenme biçimlerini konuştuk.
Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki halk isyanlarını yabancı ajansların haberiyle duyuran bir medyanın objektif olduğunu düşünüyor musunuz?
Sadece bu kaynaklara dayalı habercilik yapılıyorsa zor… Örneğin, Mısır’daki isyanın gelişini göremeyişimiz, toplumun epeyden beri kaynamakta olduğunu bilemeyip şaşırmamız, hem coğrafya ile ilgili olmayışımızdan, hem de bölgeyi sadece Batı dolayımlı haberlerle tanımamızdan… O insanların nasıl yaşadığından bihaberiz. Kaç kişi vardı ki medyada Arapça bilen. Bu yeni yeni değişiyor. Arapça, Farsça bilen yeni insanlar neyse ki artık katılıyor aramıza. Bu sorunu aşmanın bir yöntemi, alana muhabir göndermek ya da en önemlisi başka ülkelerde, özellikle de yakın coğrafyada muhabir bulundurmak. Tabi bu pahalı bir seçenek... Maalesef medya kuruluşları teknolojiye yatırım yapıyor da insana yapmıyor.
Medyanın İslam Coğrafyası’na bu kadar uzak olmasının nedenini neye bağlıyorsunuz?
Bu sorunun yanıtı da aslında kısmen aynı sorunlarla ilgili... Gerçi bizim medya çalışanlarımızın bir bölümü, değil Arap-İslam coğrafyası kendi insanlarına da yabancı, önyargılı. Arapları ve aslında İslam ülkelerindeki halkları, tıpkı Batılıların da önemli bir bölümünün gördüğü gibi az gelişmiş, tembel, değişime ve ilerlemeye kapalı insanlar olarak görenlerin hâkimiyetindeydi medya. Bu halkların moderniteye karşı olduğu, hatta İslam’ın moderniteyle uyumsuz olduğu düşüncesinin öne çıktığı bir bakış. Burada bir parantez açıp yeni keşfedip çok sevdiğim sosyolog Asef Bayat'tan alıntı yapmak isterim: “modern olmak pahalı bir yaşantı. Modernlik için gerekli maddi, kurumsal, kültürel ve entelektüel birikimden yoksun bu halklar.” Örneğin, Ortadoğu'da çekirdek aile azdır, ama bu onlar özellikle bunu tercih ettiği için değil. Pek çok eğitimli orta sınıf mensubu, onlara aile büyüklerinden özerklik sağlayacak, bireyselliklerini öne çıkarmalarına yarayacak ayrı bir ev sahibi olamıyor da ondan. Bir de yoksulları düşünün.
Dönersek medyamıza, geçmişte yaygın medyanın pek çok mensubu batının değerlerini kıstas alarak, üstelik batının habercilik kıstaslarını da uygulamadan, batılıların geçtiği haberleri çevirerek dünyadan bahsettiler. Kendi ülkemize bile böyle baktık. Plazalardan, yaşadığımız atomize hayatları esas alan bir habercilik yaptık. Ama evet artık bir değişim var. Ak Parti iktidarıyla birlikte medyanın sahipleri ve çalışanları değişiyor, ayrıca bunu coğrafyamızda olup bitenler de zorluyor. Dolayısıyla medyanın yerel ve uluslararası olaylara bakışındaki eğilimler de değişiyor. Bu sevindirici. Fakat bir kaygımı da dile getirmeliyim. Nasıl ki eskiden tek bir perspektifle habercilik yapılıyorduysa, medyanın yenileri de korkarım perspektifi değiştirirken başka bakış açılarına yine dışlayıcı davranma eğiliminde…
Medyamızda dış haberlerde daha çok kısa haberler ve dezenformasyon/komplo teorilerine dayandırılan analizler göze çarpıyor. Örneğin; Türkiye'de bazı yazar ve gazeteciler komplo teorisi kurarak Suriye'deki olayları yorumlamaya çalıştılar. Sizce yapılan bu tarz yorumlar doğru mu?
Çok kısa yanıtlarsam değil tabi. Ama uzatayım: Yakın zamana kadar medyada dışhaber yoktu. Dış haber tampon haber demekti. Dışhaberci de genellikle İngilizce bilen çevirmen. Dünyayla ilgilenen bir ülke değildik, içimize kapalıydık. AK Parti’nin proaktif dış politika vizyonuyla bu değişmeye başladı ama dış haberciliğin yeri henüz iyi konumlandırılamadı. Tunus ve Mısır devrimleri sırasında konuşuyorduk: Neden bizim de örneğin bir Robert Fisk’imiz yok? Independent gazetesinin Ortadoğu muhabiri Robert Fisk yıllardır Lübnan'da yaşıyor. Bölgeyi tanıyor, insanlarını tanıyor. Dış habercilik budur. Bunun için de insana yatırım yapmak gerekiyor. Bir başka ülkeye gönderdiğin gazeteciyi madden ve manen desteklemen gerekiyor ki, gittiği yerde işini yapsın, işini yaparak hayatını kazansın. Ama bizde muhabirler yerine köşe yazarlarına yatırım yapılıyor. Köşe yazarlarımızın bir bölümü de sanki münazara takımındalarmış gibi, fikir beyan etmek, belli bir konuda yeni bir bakış açısını paylaşmak vs. için değil de görüşlerini adeta empoze etmek üzere yazıyorlar. Komplo teorileri de bu tür yazılarla savunuluyor. Bir de köşe yazarlarımız bazen bana o gazetenin okuru için değil de birbirleri ya da politika yapıcılar için yazıyormuş gibi geliyor. Örneğin Suriye’deki olayları izleyip aktarırken göç olursa ne yaparız derdine düşenler oldu. Bu derde düşmek gazetecinin işi değil ki. TRT Türk, Mısır başta olmak üzere Ortadoğu'yla ilgili haberlerde en iyilerden biriydi. TRT Türk'ün bu başarısından biraz bahsedebilir misiniz?
Arap isyanlarına dair yayınlarımızdan bahsediyorsanız, evet, hiç fena değildik değil mi? Bölgede muhabirlerimiz var da ondan. Ayrıca özellikle TRT Türk'ün Dünyamız Detay, Gümüş Hilal gibi çok izlenen programlarını hazırlayıp-sunan, çalışanı olduğum One Ajans'ta çok iyi, mahir habercilerden oluşan bir ekibimiz var.
Oneajans gibi dış habercilik alanında özel çalışmalar yapan haber ajanslarının dış haberciliğe ne gibi katıları var?
Burada biraz reklam yapacağım izninizle. One Ajans'ın Pekin, Moskova, Bişkek, İslamabad, Erbil, Tahran, Kudüs, Şam, Addis Ababa, Saraybosna, Atina ve Üsküp'te olmak üzere 12 bürosu var. Bu kentlerdeki arkadaşlarımız hem bizim TRT Türk için hazırladığımız programlara haber hazırlıyorlar, hem de bulundukları ülkelerde TRT muhabiri olarak görev yapıyorlar. One Ajans TRT Türk için günde 3 kez 50 dakika canlı yayınlanan Dünyamız Detay ve günde 2 kez 20 dakika canlı yayınlanan Gümüş Hilal programlarını hazırlayıp yayınlıyor. Biz hem haber merkezimizdeki ekibimiz hem de alandaki arkadaşlarımızla, işte bu programlar için herhangi bir haber kanalının 3 ayda ürettiği dışhaber içeriğini bir ayda üretiyoruz. Ortadoğu’daki isyanlarda gençlerin temel talepleri ve sosyal medya üzerinden örgütlenme biçimleri neler?
Özgürlük istiyorlar. Evet, iş ve aş da istiyorlar ama bence esas talep özgürlük. Özgürlükten kastımı, belki 1979 İran devrimini yapan gençliğin öncelikli talebiyle karşılaştırırsam daha iyi anlatırım. O gençlerin önceliği bağımsızlıktı, bu amaç için özgürlük taleplerini geri plana itmeye razıydılar. Bugünün gençleri ise önce özgürlük diyor ve görünürlük tabi. İtildikleri gettolardan çıkıp kamusal alanda var olmak istiyorlar, karar alma süreçlerine katılmak istiyorlar.
Görünürlükle kastımı da Türkiye'den bir örnekle sanki daha iyi anlatabilirim. Hatırlıyor musunuz, yıllar önce bir köşe yazarı parklara yayılmış piknik yapan ailelerle ilgili yazısıyla büyük tartışmaya yol açmıştı. Yıllarca kamusal alanlara girme hakkı vermediğimiz, gettolara, şehirlerin dış mahallelerine ittiğimiz, kadınları başörtülü erkekleri o yazarın tasviriyle don paça gezen, taşra kökenli ailelerdi konu. Görünmez çoğunluk… Deniz kenarına, şehrin ortasına gelmeleri, kamusal alandan paylarını istemeleri eleştirilmişti. İşte o yazıda konu edilen insanların görünür olma savaşı Ak parti iktidarıyla büyük ölçüde kazanıldı. İsyan coğrafyasında da benzer bir savaş veriliyor şimdi. Görünmez çoğunluğa mensup insanlar canları pahasına onları dışlayan, görünmez kılan rejimlerine başkaldırıyorlar. Refahın ve kamusal alanın paylaşımı savaşı… Tabi görünürlük kazanmamış başka kesimler de var. Umarım savaşları kazananlar başka görünmezler yaratmazlar.
Sosyal medya özellikle Mısır'da etkili bir araçtı ama genel olarak internet erişiminin kısıtlı olduğu ülkelerden bahsediyoruz. Dolayısıyla sosyal medyadan ziyade iletişime vurgu yapmalı. Uydu televizyonları sayesinde hızlı iletişim, cep telefonları aracılığıyla anında iletişim çok etkili... İletişim devrimleri çağı diyorlar ya... İsyanları twitter veya facebook yaptırmadı. Bütün iletişim kanalları hep kontrol edilmek istenmiştir. İnternetin özelliği ise bu iletişimin kontrolsüz olması…
Rejim değişiklerinden sonra gençler yeni ülke yönetiminde etkili bir rol oynayabilecekler mi?
Söz konusu ülkelerde çoğunluk gençler. Genel olarak nüfusların 3'te ikisi 30 yaşın altında dersem hata payı çok büyük olmaz sanırım. Dolayısıyla evet gençler geleceklerini ve ülkelerini yönetecekler.
Yabancı gazete ve ajansların dışında sosyal medyanın dış habercilik üzerindeki etkisi nedir?
Ben çok faydalanıyorum doğrusu. Yaygın medya iktidarları, iktidarlar yaygın medyayı sever. O zaman da enformasyon kontrol altına daha kolay girer. Haber almak için alternatiflerin olması harika. Ayrıca özellikle twitter çok eşitlikçi dolayısıyla çok eğitici bir mecra. Hatanız anında karşılık bulur, "uzmanlık"lar kolay sarsılır.
Değişim geçiren bir coğrafyada, Türkiye'nin yeni dış politikalarının olduğu bir süreçte medyamızın dış habercilikteki konumu nasıl olmalı?
Türkiye'nin liderliğe oynadığı her yerde bir muhabir olmalı. Medya insana yatırım yapmalı. Arapça bilen insanlara ihtiyacımız var. Arapça bilen insanları gazeteci olarak yetiştirmeye ihtiyacımız var. Çince de önemli, Farsça'da. Doğuya bakmalı biraz daha çok, doğuya ve güneye. Dışhaberi de gazetecilik alanlarından biri olarak görmemiz, kazanmamız gerekiyor. Hoş pek içhaber dışhaber ayrımı da kalmıyor gibi.
İki Kirpinin Gözünden Otlukbeli Savaşı
Bedia Ceylan Güzelce, ilk kitabı 1473'de Akkoyunlular ile Osmanlı arasında gerçekleşen Otlukbeli Savaşı'nı iki kirpinin gözünden anlatıyor.
Hüseyin Güneş’in haberi
Habertürk'ün kültür sanat editörü ve Skala programını hazırlayıp sunan Bedia Ceylan Güzelce'nin ilk kitabı '1473' April Yayıncılık etiketiyle çıktı. April Yayıncılık'ın yayınladığı ilk novella (kısa roman) olma özelliğiyle de ilgi çeken kitap, 1473 yılında yaşanan Otlukbeli savaşını iki kirpinin gözünden anlatıyor. Kapak tasarımını Emrah Yücel'in, editörlüğünü Burcu Aktaş'ın yaptığı romanını beş yılda hazırlayan Güzelce, ikinci kitabının hazırlıklarını da bir yandan sürdürüyor.
Bedia Ceylan Güzelce ilk kitabı '1473' hakkında şunları söyledi; “Kitabın adı olan 1473 tarih olarak şuna isabet ediyor, biz 1453 İstanbul'un fethiyle o kadar gözümüzü kamaştırmış bir durumdayız ki, bundan sadece 20 yıl sonra gerçekleşen ve belki de dünyanın en büyük meydan muharebelerinden biri olan Otlukbeli savaşını bilmiyoruz. Bu savaşla ilgili hiç bir fikrimiz yok. Orada olan savaş hükümdarların savaşı. Uzun Hasan Akkoyunlu Devleti'nin hükümdarı ve Fatih Sultan Mehmet Osmanlı hükümdarı olarak bizzat savaşa katılıyor. Sekiz saat içerisinde 100 bin asker ölüyor. Hikâye genel olarak Otlukbeli savaşını iki kirpinin gözüyle anlatıyor. Bu savaşı tamamen kirpilerin gözünden anlatıyorum. Onlar, tarihi bilgilere ve bilgilere davranıyor.”
Bu kitapta mevcut olan ölçeklerle oynayıp, algıyı yıkmak istediğini söyleyen Güzelce, şunları kaydetti; “Biraz ölçeklerle oynamak ve algıyı bozmak istedim. İnsan türünün dünyasında ölçek o kadar mükemmel görülüyor ki; her şey bizim etrafımızda döndüğünü zan ediyoruz. Aslında başımızı biraz kaldırıp yukarıdan baktığımızda kocaman bir evren var ve biz orada bir hiçiz. Gözlerimizi biraz aşağı indirdiğimizde orada yine hayvanların ve bitkilerin olduğu bambaşka bir dünya var. Göz hizasının yerini değiştirip, oradan bir savaşa bakıp neler olduğunu merak edip, onu anlatmaya çalıştım. O yüzden de kirpilerin gözünden bu savaşa bakmak istedim.
Kitabın başında da bahsettiğim gibi kirpi benim için bir mertebe. Ben zamanla kirpi olmayı kendi içimde öyle bir noktaya getirdim ki, sadece toprağın altında ya da biraz üstünde değil. Aramızda da dolaştıklarını fark ettim. O dikenli zıhlarını muhafaza etmek zorunda olan insanlarında olduğunu fark ettim. Kirpiler aslında onların da yanında yürüyor. Ama biraz gizli yürüyorlar. Her hangi bir köşede karşımıza çıkan ama bizim görmediğimiz varlıklar onlar. Bu sen de olabilirsin ben de olabilirim.”
1473’de Otlukbeli’nde Akkoyunlular ile Osmanlı arasında gerçekleşen savaşı minarelerin devrilmesiyle tasvir eden Güzelce, “Müslüman ve Türk olan iki devlet arasında gerçekleşen bir savaşı anlatıyor. Müslümanlık denildiğinde aklıma ilk minareler geliyor. Ve o minarelerin de savaşması... Kapağa baktığınızda o minarelerin devrildiğini fark ediyorsunuz. Orada Müslümanlıkla ilgili bir kaygı yok. Çünkü o minareler savaşıyor ve o minareler devriliyor. Otlukbeli savaşı adeta iki kardeş arasında gerçekleşiyor. Bu savaşı Osmanlılar kazanıyor. Osmanlı, Uzun Hasan'ın Akkoyunlu devletinde geçerli olan kanunları aynı şekilde uygulamaya devam ediyor. Hatta bu kanunları başkente kadar taşıyor. Bu savaşı yaptıktan sonra birbirlerine ne kadar şifa olabileceklerinin farkına varıyorlar. O sentezin nasıl güzel bir oluşum çıkarabileceklerini çok sonradan fark ediyorlar” ifadesini kullandı.
Türkçe Olimpiyatları coşkuyla başladı
Bu yıl 9.'su düzenlenen Türkçe Olimpiyatları Dolmabahçe Sarayı'nda düzenlenen açılış töreni coşkuyla başladı.
Hüseyin Güneş’in haberi
Dünyanın 130 ülkesinden öğrencilerin katıldığı ve "Gelin Tanış Olalım" sloganıyla düzenlenen 9. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları başladı. Uluslararası Türkçe Öğretimi Derneği’nin (TÜRKÇEDER) 15-30 Haziran tarihleri arasında "Gelin Tanış Olalım" sloganıyla düzenlediği 9. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'nın açılış töreni, Dolmabahçe Sarayı'nda yapıldı.
Farklı ülkelerden gelen çocukların Türkçe şarkı ve şiirleriyle mest olan katılımcılar, halk oyunlarıyla da coştu. Açılış Töreni'ne TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Fatih Altaylı, Erdoğan Aktaş, Yaşar İliksiz, Ali Ağaoğlu, Abdürrahim Albayrak, Zekeriya Öz gibi siyaset, sanat, spor, iş ve medya dünyasından çok sayıda davetli katıldı. 130 ülkenin renkleri, Dolmabahçe Saray'ında bulunan konuklara muhteşem bir kültür şöleni yaşattı.
130 ülkeden bine yakın öğrencinin 300 öğretmenin katılımıyla başlayan organizasyon adeta şölene dönüştü. Dili, dini, rengi farklı çocukların Türkçe ortak paydasında buluşması katılımcıları mest etti. Şarkıların ve şiirlerin söylendiği gecede halk oyunları gösterisi izleyicileri coşturdu.
TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, Türkçe Olimpiyatları'nın sadece şarkı, şiir, halk oyunundan ibaret olmadığını söyledi. Dünyanın 130 ülkesinden bine yakın öğrenci buraya geldiğini aktaran Şahin, sözlerini şöyle tamamladı: "İnanıyorum ki bu gençler ilerde tahsillerini tamamladıklarında ülkelerinde çok önemli görevlere gelecekler. Bu gençler dünyada kendi ülkelerinde yön verecek hale gelecekler. Türkçe olimpiyatları dünyanın 130 ülkesinden gelen öğrencinin bizim türkülerimizi, şarkılarımızı okuması, bizim oyunlarımızı oynamasından ibaret değildir. Aynı zamanda başka bir şeydir. İnsanlığın aydınlık geleceğine ışık tutacak bir etkinliktir diye düşünüyorum."
Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, 13. yüzyılda Yunus Emre'nin Anadolu'dan sevgi diliyle dünyaya seslendiğini hatırlattı. Bugün de aynı sevgi ve barış diliyle gençlerin dünyaya seslendiğini söyleyen Çubukçu, "Bu yıl 9. su düzenlenen 130 ülkenin katılımıyla başlayan Türkçe olimpiyatları, Türkçe'miz adına umutlarımızı her geçen gün biraz daha çoğaltılıyor. Bu organizasyon çok önemli bir özverinin sonucu. Bu organizasyonda emeği geçen öğretmenlerimize çok teşekkür ediyorum" şeklinde konuştu.
TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu ve Tertip Heyeti Başkanı Prof. Dr. Mehmet Sağlam, "Gerçek kahramanlar Türk okullarının 5 kıtadaki öğretmenleridir. Olimpiyatların bir tek maksadı var. Türkçe'nin dünyada evrensel bir dil olmasıdır. On binlerce öğrenci Türkçe öğreniyor. Türkçenin yaygınlaşması, bilim ve sanat dili olmasıdır" dedi.
İstanbul Müzik Festivali'yle Uzaklara Yolculuk
Bu yıl ki teması “Uzaklara Yolculuklar” olan 39. İstanbul Müzik Festivali, Aya İrini Müzesi'ndeki klasik müzik konseriyle başladı.
Hüseyin Güneş’in haberi
Borusan Holding'in 2006 yılından bu yana sponsorluğunu üslendiği, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 39. İstanbul Müzik Festivali, Aya İrini Müzesi'nde yapılan açılış konserine sanat dünyasının önde gelen isimleri katıldı.
Oyuncu Tilbe Saran'ın sunuculuğunu yaptığı, 39. İstanbul Müzik Festivali’nin açılış töreni, İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı'nın açılış konuşmasıyla başladı. Bu yıldan başlayarak, çağdaş klasik müzik repertuarını zenginleştirmek amacıyla farklı bestecilere eser siparişi vereceklerini söyleyen Eczacıbaşı, şunları kaydetti; "Otuz dokuzuncu müzik festivalimizde, hem 90. yaşını kutlayan büyük usta İlhan Usmanbaş'ın hem de onun öğrencilerinden genç besteci Turgut Pöğün'ün İstanbul Müzik Festivali siparişi üzerine besteledikleri yeni eserlerinin dünya prömiyerleri gerçekleştirilecek. Sanatseverleri iki yeni yapıtın ilk kez 16 Haziran Perşembe akşamı Aya İrini'de seslendireceği konsere bekliyoruz" dedi.
Bu yılki ‘Onur Ödülü’ Muammer Sun’a verildi
İstanbul Müzik Festivali'nin her yıl Türkiye'de klasik müzik üretimine büyük katkıda bulunan sanatçılara verdiği “Onur Ödülü” bu yıl, Anadolu’ya özgü ezgi ve ritimlerden yararlanarak bestelediği çoksesli eserler, yazdığı kitaplar ve kurduğu yüzlerce koroyla Türkiye’de klasik müziğin en önemli mihenk taşlarından biri olan Muammer Sun’a verildi.
“Yoz Kültürleri Yaşamımıza Katan Radyo ve Televizyonlar”
Ödülünü İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı'nın elinden alan Muammer Sun, teşekkür konuşmasında ülkemizdeki yoz kültürleri yayanları eleştirerek; “Penceremizi genişletelim, Türkiye'nin tümüne bakalım, Türkiye'nin tümünde yoz kültürler egemen. Hem eski kültürlerimiz yozlaştırılarak devam ettiriliyor. Hem de yeni yoz kültür ürünleri günlük yaşamımıza katılıyor. Bunu katanlar radyolar, televizyonlar. Bu yoz ortamda İstanbul Kültür Sanat Vakfı çok güzel bir şey yapıyor. Güzel sanat ürünlerini halkımıza sunuyor. Bunun değerini bilmeliyiz. Bu iyi kültür ürünlerini, sanat ürünlerini bütün Türkiye'ye yaygınlaştırmanın yollarını aramalıyız, daha çok ve daha iyi kültür ürünleri halkımızın günlük yaşamına girmeli. Cumhuriyet Türkiye’si döneminde oluşturulmuş kültür sanat ürünleri Cumhuriyet insanının günlük yaşamına maalesef katılamıyor. Eleştirilecek yanları olmakla birlikte Cumhuriyet döneminde çok büyük işler yapıldı. Yapanları selamlıyorum.” sözleriyle İKSV'yi kutladı ve ödül için teşekkür etti.
‘Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ Gidon Kremer’in
39. İstanbul Müzik Festivali'nin Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nün bu yılki sahibi, çağımızın en saygın kemancılarından biri olan Gidon Kremer'e verildi. Gidon Kremer'e ödülü, 10 Haziran Cuma akşamı Aya İrini Müzesi'nde, yedi ayrı besteciye verdiği eser siparişinden oluşan, Glenn Gould ve J.S. Bach'a adanan Bach Transkripsiyonları Serisi'ni orkestrası Kremerata Baltica ile seslendireceği konserinden önce verilecek.
Törende Bülent Eczacıbaşı ve İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu tarafından İstanbul Müzik Festivali'ne katkılarından dolayı Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kadıköy Belediyesi ve Borusan Holding’e birer teşekkür plaketi takdim edildi.
A Haber tarafından HD olarak canlı yayımlanan İstanbul Müzik Festivali Açılış Töreni geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da festival sponsoru Borusan Holding tarafından Beyoğlu Kuledibi ve Kadıköy Caddebostan’a kurulan dev ekranlardan canlı olarak izlenildi.
39. İstanbul Müzik Festivali Açılış Konseri
39. İstanbul Müzik Festivali'nin açılış konseri, Sascha Goetzel yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası, festivalin bu yılki “Onur Ödülü”ne layık görülen besteci Muammer Sun’un “İzmir Rapsodisi”ni seslendirerek başladı. Konser, 2010 BBC Genç Müzisyenler Yarışması'nın birincisi Lara Melda'nın seslendirdiği Edvard Grieg'in “La minör Piyano Konçertosu” eşliğinde devam etti. Konserde son olarak Sergei Prokofiev'in “İskit Süiti, Op. 20” eseri seslendirildi.
39. İstanbul Müzik Festivali, ‘Uzaklara Yolculuk’ temasıyla Patricia Petibon, Hilary Hahn, Nicola Benedetti, Renee Fleming, David Greilsammer, Gidon Kremer gibi birbirinden değerli sanatçıları İstanbullularla buluşturacak. 29 Haziran’a kadar devam edecek 39. İstanbul Müzik Festivali, aralarında Hilary Hahn, Christoph Eschenbach ve Schleswig-Holstein Festival Orkestrası’nın da bulunduğu 600’ü aşkın yerli ve yabancı sanatçıyı İstanbul’da ağırlayacak. Toplam 24 konserin düzenleneceği festivale, Aya İrini Müzesi, Arkeoloji Müzesi, Çinili Köşk, Süreyya Operası, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı gibi klasikleşmiş mekânları yanı sıra bu sene Galata Mevlevihanesi, İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası, İstanbul Modern ve Santralistanbul gibi farklı mekânlar da ev sahipliği yapacak.
Yedikçe zayıfla ve öyle kal
Birçok ünlü ismin diyetisyenliğini yapan Banu Kazanç'la Alfa Yayınları’ndan yeni çıkan kitabı "Yedikçe Zayıfla ve Öyle Kal" hakkında konuştuk.
Hüseyin Güneş'in röportajı
Hülya Avşar, Gani Müjde, Metin Uca, Ayşegül ve Muharrem Toplusoy, Erengül Ulusoy gibi pek çok tanınmış ismin diyetisyenliğini yapan Banu Kazanç'ın yeni kitabı "Yedikçe Zayıfla ve Öyle Kal" Alfa Yayınları’nın etiketiyle çıktı.
Hemen her kesimden, kadın-erkek-çocuk olmak üzere her yaş grubundan, iş dünyası, sanat dünyasından ünlüler ve siyasetçilerin de yer aldığı geniş ve farklı sosyal yapıda gruplara sağlıklı beslenme konusunda danışmanlık yapan Banu Kazanç, sağlıklı beslenmenin insanlarda alışkanlık kazandırması, insanın moral, motivasyonunu ve çalışma hayatını nasıl etkilediğini anlattı.
Genellikle insanlar hızlı bir şekilde kilo vermek istiyorlar. Yapılan diyetlerin çoğu da su ve kas kaybına neden oluyor. Sonrasında ciddi sorunlarla karşılaşılıyor. Niçin insanlar anlık, kısa süreli diyetler tercih ediyorlar?
Bunun altında yatan birçok psikolojik sorun var. Örneğin; önünde kısa bir zaman dilimi olur. Gitmesi gereken bir daveti olabilir, aldığı bütün kiloları vermek isteyebilir bu daveti için. Bu kişi aslında diyetini aylara yayması gerekirken onu bilinçaltında erteleyebilir. Son anda şok, yoğun ve kısa süreli diyetlere başvurabilirler. Aslında son derece yanlış ve sağlık açısından çok tehlikelidir. Hipo insülin direncine, kan şekeri düşüklüğüne neden olur. Hiçbir şekilde yağdan kaybetmezsiniz, kas kaybına ve su kaybı oluşur vücutta. Geçici bir incelmeyi sağlar. Diyeti bıraktığınız zaman iki üç gün içerisinde verdiğiniz kiloları tekrar geri alırsınız. Bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Bunu herkesin bilmesi gerekir. Bunları bilmelerine rağmen yapan insanlar var. Belki o insanlar sabırsız belki de gerçeklerle yüzleşmek istemiyordur. Kilosunu kabul etmiyordur. Bu yüzden kısa vadeli bir çözüm arayışı içerisine girebilir.
Bu diyetler aynı zamanda ölümle sonuçlanabilecek kadar tehlikeli olabiliyor…
Daha trajik olaylara neden oluyor ama şimdi o kadar çok keyiflerini kaçırmayalım insanların.
Kilo vermek isteyen insanlar hayatlarındaki bu değişiklik için nasıl bir kararlılar? Bu süreçte kararlılığın etkisi ne oluyor?
Süreçte kararlılık önemli ama başarının yüzde ellisi adım atmakta. Bir adım atmalı ikinci adımı belki küçük atmalı, üçüncü adımı biraz daha küçük. Küçük hedefler koymalı, beyninde bu işi kabul ettirmeyi kendine hedef olarak seçmeli. Karar vermek noktasına gelmeli. Karar verdikten sonra o ciddi ve emin olduğu sağlıklı adımlarla yürümeye devam etmeli. Zaten kişiler sonuçları gördükten sonra motivasyonları giderek artıyor ve daha iyi sonuç alıyoruz.
Diyet planı yerine sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırma programı ismi ile diyete yaklaşmanın daha doğru olduğunu söylüyorsunuz. Diyet ve sağlıklı beslenme arasındaki fark nedir?
Diyetle sağlıklı beslenme arasında fazla bir fark yok aslında. O farkı insanlar yaratıyorlar. Diyet yapmak deyince şok diyetler, aç kalma, sabahtan akşama kadar hiçbir şey yememe, karbonhidratı sıfıra indirme; pilav, makarna, pizza tamamen hayatından çıkarma ve öyle devam ettirme şeklinde değerlendiriyorlar. Bu kitapla bu bakış açısını tam tersine çevirmeye çalıştım. Çünkü diyet yapmak ve sağlıklı beslenmek aslında karbonhidratları hayatımızdan çıkarmak değil sadece onların yemek sıklığını daha aza indirmek haftada iki olur üç olur. Bu iyi bir sıklık aslında… Bunu indirerek kişileri düzenli beslenerek diğer besin gruplarınızda birlikte alarak zayıflamasını sağlayacak bir sistem içeriyor kitabım.
Kilo vermek ya da “sağlıklı beslenme” insanların hayatı boyunca kendini daha iyi hissetmesini, kendine olan güveninin ve motivasyonunun artmasını sağlar mı?
Her şeyden önce sağlık açısından sağlıklı bir diyet programıyla zayıflamışsa bu kişi vücudundan düşünün kas kaybı olmadan direk yağ kaybı oluşacaktır. Sağlıklı kilo vermeyle dolaşım sisteminin yanı sıra bütün iç organlar rahatlıyor. Vücutta selülitler azalıyor, beyinde oksijenlenme daha sağlıklı oluyor. Hareket kabiliyeti artıyor kişinin. Sonuç olarak kişi kendini zinde hissediyor. Zinde hissettiği için ve bir ağırlık taşımadığı için kendini daha iyi hissediyor. İstediği kıyafetleri de giyebildiği için kendine güveni geliyor. Kilo hepimizin sosyal hayatında “kilo beni hiç etkilemiyor” diyen insanı bile etkileyen bir faktördür. Bunu göz ardı etmemek lazım. Kilolu insanlar daha sonra kilolarını verdikten sonraki o rahatlama, psikolojik olarak daha çok kendine güven ister istemez yaşamlarına yansır.
Hemen her kesimden, kadın-erkek-çocuk olmak üzere her yaş grubundan ve farklı sosyal yapıda olan insanlara sağlıklı beslenme konusunda danışmanlık yaptınız. Bu insanlar hakkında neler söylemek istersiniz?
Farklı kesimden farklı psikolojide farklı hedeflerle insanlar geliyor. Farklı hedeflere yönelen, zayıflama istekleri başka başka amaçlarla olan kişiler var. Gerek sağlık için, gerek fiziksel güzellik için, düşünsel olsun ya da çocuğunun ona "anneciğim kilolusun" diyerek motive etmesiyle zayıflamak gibi birçok yönelim var. Bu çok geniş bir konu. Ben farklı kesimlerden farklı kültürel yapıda olan insanlara hitap etmekten çok mutluyum. Çünkü hepsi bana ayrı bir renk olarak geliyor. Rengârenk bir portföyüm var.
İnsanlarla iletişimim pozitif oluyor ve pozitif yönde cevap alıyorum. Her türlü insana hitap edebilecek sevgiyi içimde barındırıyorum. O sevgiyle, diyalogla her şeyi açabiliyorum. Danışanla sizin diyaloğunuz karşılıklı olarak iyi olduğu sürece program da iyi yürüyor. Kötü olması mümkün değil.
Mazlum Halklar İçin Kurtuluş Teolojisi
Ayrıntı Yayınları'nın yeni dizisi İdea-Ayrıntı'nın dizinin ilk kitabı olan "Kurtuluş Teolojisi" düzenlenen basın toplantısıyla tanıtıldı.
Hüseyin Güneş’in haberi
Ayrıntı Yayınları'nın toplantı salonunda düzenlenen tanıtım toplantısına çok sayıda basın mensubu ve kitap dünyasının seçkin isimleri katıldı. İdea-Ayrıntı dizisinin editörü Burhan Sönmez, kitabın tanıtım söyleşisinde Kurtuluş Teolojisi'nin Güney Amerika, Ortadoğu, Asya ve Afrika'daki etkilerinden bahsetti.
Kurtuluş Teolojisi, Güney Amerika’nın yoksulluk, dışlanma ve baskı koşullarında filizlendi. İnsanın kurtuluşunun ancak onun sınıfsal, ekonomik ve toplumsal kurtuluşuyla birlikte mümkün olabileceği fikrine dayanıyor.
Kurtuluş teologlarının kapitalizme yönelik uzlaşmaz eleştirileri ve mazlumların sesine “hakikatin sesi” olarak değer vermeleri, Latin Amerika toplumunu ve devrimlerini olduğu kadar, o ülkelerdeki din anlayışını da etkiledi.
Kurtuluş teologları, insanları “inananlar ve inanmayanlar” diye ayıran resmi din anlayışını “ezenler ve ezilenler” olarak ters yüz etti.
Burhan Sönmez dizinin tanıtım toplantısında şunları söyledi; “Kurtuluş Teolojisi, yüz binlerce köylünün, nesillerdir ailelerinin işlediği topraklardan, dış borçları kapatmak ve uluslararası ekonomik büyüme gerekçesiyle çıkarıldığı ve çoğunun büyük şehirlerin gecekondu bölgelerine sürüldüğü bir ortamda doğmuştur.
Tanrı’yı göğe çıkarıp, inananları bu dünyada zalimlerle ve dini otoritelerle baş başa bırakan yorumlara karşı ilk ciddi tepki yirminci yüzyılın ikinci yarısında Latin Amerika’da ortaya çıktı. Aşırı yoksulluğa ve sömürgeci siyasetlere boyun eğmemeye karar veren din adamları iki ayrı güçle boğuşmak zorunda kaldılar. Birincisi siyasi iktidar, ikincisi dinsel kurumlardaki egemen söylemdi. El Salvador’daki Başpiskopos Oscar Romero olayı, bunun en iyi örneklerinden biriydi. İnsanların ölüm mangaları tarafından sokak ortasında öldürüldüğü günlerde Oscar Romero askerlere seslenmiş ve “Üstleriniz size öldürme emri verdiğinde, siz Tanrı’nın ‘öldürmeyeceksin’ sözünü hatırlayın” demişti. Ertesi gün kendisi öldürüldü ve bu cinayette ABD’nin parmağı olduğu yıllar sonra Birleşmiş Milletler raporlarıyla açığa çıktı. Oscar Romero ve benzeri din adamlarının iktidar karşısındaki net tutumu, hem devlet siyasetçilerini hem de dini hiyerarşiyi rahatsız etti.”
Kurutuluş Teolojisi’nin tanıtım söyleşisi katılımcıların Marksizm, İslam, Sosyalizm, Hristiyanlık ve direniş teolojisi gibi konulardaki hararetli tartışmalardan sonra sona erdi.
30 kitabın yayınlanacağı dizinin öne çıkanları; “İhvan-ı Safa Risaleleri , İslam’ın İkinci Mesajı, Mesih: Paradoks Mu Diyalektik Mi?, Hıristiyanlıktaki Ateizm, Devrimci Teolog Thomas Münzer, Marx Ve Weber’in Doğu Toplumlarına Yaklaşımı, Oxford İslam Sözlüğü, İslam’da Kim Kimdir? 50 Büyük İsim, İslam’ın Geleceği, Müslüman Kültürü, İslam Çalışmaları, İslam Hukukuna Ve İslami Teolojiye Giriş, İncil’in Özü, Klasik İslam Teolojisi, Yahudiler Ve Araplar: Düşmanların Tarihi, Hz. Muhammed, Şarlman Ve Avrupa’nın Kökleri, İslam’ın Kültürel Ve Toplumsal Tarihi, Allahsızların Ahlâkı Olur Mu?, Fidel ve Din, Yirminci Yüzyılda Bir Köşe: Endonezya , Solcular, İslamcılar, Komünistler…”
Çocuk olma hakkımızı istiyoruz!
5 kentten 187 çocuk, İsveçli yazar ve çizerlerle birlikte geri verilmesini istedikleri haklarını kitaplaştırdılar.
Hüseyin Güneş’in röportajı
İsveç Yazarlar Birliği ve Anadolu Kültür ortaklığıyla gerçekleştirilen ve İstanbul İsveç Başkonsolosluğu tarafından desteklenen “Çocukların Hakları, Çocukların Kitapları” projesinin kitapları Ayrıntı Yayınları’nın Dinozor Çocuk Dizisi’nde yayınlandı. Çocuk hakları konusunda farkındalık oluşturma amaçlayan beş İsveçli yazar hikâyeler yazdı, beş İsveçli çizer resimler çizdi. Bu hikâyelerin resimleri ve resimlerin hikâyeleri İstanbul, Çanakkale, Bursa, Samsun ve Diyarbakır’da düzenlenen yaratıcı yazı ve resim atölyelerinde çocuklar tarafından yapıldı. Böylece çocuk hakları konusunda, yetişkin yazar ve çizerler, 8-12 yaş arasındaki çocuklarla ortak bir edebiyat projesinde buluştular.
Bu ay İsveçli yazar ve çizerler, her kentte çocuk yazar ve çizerler ile buluşup, kitapların küçük yazarları ile ortak söyleşiler gerçekleştirecek. Proje kapsamında hazırlanan kitaplar çocuklara ücretsiz dağıtılacak.
İstanbul İsveç Başkonsolosluğu’nda yazar ve çizerlerin katılımıyla gerçekleşen tanıtım toplantısında “Çocukların Hakları, Çocukların Kitapları” proje koordinatörü Kubilay Özmen'le proje fikrinin oluşma sürecini ve çocukların yazı ve resim atölyelerinde hayata nasıl dâhil edildiğini konuştuk.
“Çocukların Hakları, Çocukların Kitapları” projesinden bahseder misiniz? Neden böyle bir proje yaptınız?
Önceki yıl yine İsveçlilerle başka bir proje yapmıştık. 10 tane yazarın Türkçeye çevirisini yapıp 55 bin kopya basıp çocuklarla yazarları buluşturmuştuk. Aslında çocukları bu resme nasıl dâhil ederiz diye düşünürken, kentleri de gezerken çocuklardan da böyle bir şey çıkarabileceğimizi düşündük. Yine İsveçlilerle kafa yorarken biz yazalım çocuklar resmetsin fikri çıktı. Onları işin içine dâhil etme yolu bulundu. Ve o potansiyellerini diğer arkadaşlarıyla, başka kentlerdeki çocuklarla paylaşmalarına vesile olduk bu çalışmada. Bunu koyarken de çocuk haklarını birazcık düşünmek istedik. Yazar ve çizer arkadaşlarımız resimlerini ve desenlerini hazırlarken 'Çocuk Hakları Sözleşmesi'ndeki bir ya da birkaç maddeyi düşünerek bunları hazırladılar. Ama bunu çocuklarla paylaşırken çok öğretici, öğretmen gibi kurgulamak yerine “Çocuk nedir? Kimdir ve hakları ne kadar yeniştirilebilir?” diye çocuklarla tartışarak bu metinlere ve görsellere yansısın istedik. Tamamen özgür bırakarak onların üreteceği şeyler olsun istedik. Çocuklarının aklının o öğretici madde madde dillerden çıkıp biraz pratik üzerine çalışması için uğraştık. Keyifli bir proje oldu. Beş kentte çalıştık; İstanbul, Çanakkale, Bursa, Samsun ve Diyarbakır. İkinci aşamada da bu kentteki çocuk yazar ve çizerlerle büyük yazar ve çizerleri buluşturup söyleşiler organize edilerek kitapları çocuklara ücretsiz olarak dağıtılacak.
Bu projeye çocukları da dâhil etmekten bahsettiniz. Bir anlamda yazar-çizerliğin dışında aynı zamanda hayata dâhil etmek nasıl oldu?
Çocuklarla her kentte iki gün süren çalışmalarımız oldu. İki gün beraber yaşadık. Çok keyifli vakit geçirdik. Daha önceki projede, yabancı yazarlarla buluştuğumuzda da başka güzellikler vardı ama şimdi Türkçe konuşan çocuklarla iki gün, sabahtan akşama, beraber yaşadık. Yedik, içtik, gezdik. Top oynadık. Ve çocuklar bu beraber yaşamdan bir şeyler aldılar. Biz onlardan çok şey aldık. Diyarbakır’da çocuklarla beraber şehri gezdik. Oraya ilk defa gelmişlerdi. Ben mekânı biliyordum. Haydi, beraber gezelim dedim. Kütüphaneye gittik. Ya da Çanakkale’de, deniz kenarında bir yürüyüş yapma şansımız oldu. Biraz beraber yaşayarak üretmeye çalıştık. Aslında bir yazar-çizerlerle çocuk buluşmasında beraber bir şey yapmanın altını çizen bir durum. Beraber yaşamanın bir yolunu bulamazsak hayatımız çok huzurlu değil. Ama bunu bir şekilde aynılaştırmaya çalıştık.
Peki, projenin asıl teması olan 'Çocukların Hakları ve Çocukların Kitapları' kapsamında hazırlanan kitaplarında da değindiğiniz gibi İnsan Hakları Bildirgesi’ndeki birkaç vurgudan başka çocukların hayata katılamadığından bahsettiniz. Çocuklar, resimlerde ve hikâyelerde istedikleri hakları nasıl yansıttılar?
Çocuklar aslında haklarını öğretici bir dil üzerinden yazmadı ama güzel bir örnek aklıma geldi. Çanakkale'deki bir çocuk, büyüklerin kendisini ciddiye almadığından şikâyet etti. Biz sadece desenleri verdik çocuklara. Sonraki çocuk da hikâyede biraz ebeveynlerine kızıyor; “kimse beni ciddiye almıyor. Kimse bizim fikirlerimizi ciddiye almıyor” diye. Ama bunu başka bir yere götürüp arkadaşlık bağını tekrar ortaya koydular. Hani çocukların ifade özgürlüğü diye bir şey de vardır sözleşmede. Çocukların korunma hakkı, iyi muamele hakkı diye. Bir görselimizde annesi ölen bir çocuk var. Ve babası kötü davranıyor o yaşta. Buna çocuğun gözünden baktılar birazcık. Oradaki çocuğun ihtiyacını tanımlamaya çalıştılar. “Uyurken, yalnızken ne kadar kötü hissediyordur?” diyen bir çocuk olabiliyor. Dolayısıyla o görsellerden ya da metinlerden kendi çağrışımları çıksın diye uğraştık daha çok. Çocuklara, burun karıştırma, canım sıkıldı deme hakkını da dâhil tutan başka bir şey söylemeye çalıştık. Belki dilimizi biraz biz çocuklaştırdık. Çocuklarla birleştirmeye çalıştık. [06.05.2011]
Sosyal Medya denizin altına indi
Üsküdar Belediyesi bir ilke imza atarak denizin 45 metre derinliğine sosyal medya kullanıcılarıyla birlikte indi.
Hüseyin Güneş’in haberi
Üsküdar Belediyesi, sosyal medya kullanıcılarına 100 yılın projesi olan ve 29 Ekim 2013’te açılması planlanan Marmaraya tünelini gezdirdi. Sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanan yaklaşık 30 kişilik grubun içerisinde; Nazlı Ilıcak, Fuat Uğur, Ahu Şentürk, Taner Üstüner, Bekir Kaplan, Lube Ayar, İbrahim Yörük, Frederike Geerdink, Fulya Benzer ve Cemil Barlas gibi sosyal medyada tanılan ünlü isimler vardı. Üsküdar Belediye Başkanı Mustafa Kara hasta olduğu için, Başkan Yardımcısı Hasan Ekmen gruba eşlik etti. Sosyal medya kullanıcıları telefonlarıyla çekmiş olduğu fotoğraflar ve mesajlarla geziyi denizin 45 metre altından twitter aracılığıyla binlerce insana canlı olarak ulaştırdı. Sosyal medya kullanıcılarının Marmaray gezisi yaklaşık bir saat sürdü.
Sosyal medyanın etkili bir kitle iletişim aracı olduğunu dile getiren, Üsküdar Belediye Başkan Yardımcısı Hasan Ekmen; “Biz sosyal medyayı etkin kullanan bir belediyeyiz. İnanıyoruz ki sosyal medya 21. yüzyılın vazgeçilmez kitle iletişim aracı olacaktır. Üsküdar Belediyesi olarak bu konuda aktif bir şekilde çalışmalarımız var. Twitter'daki arkadaşları ve belediyemizin takipçilerini 100 yılın projesi olan Marmaray'ı gezdirmekten gurur duyuyoruz. Bu projeyi gören arkadaşlarımızın hayatlarında önemli bir anı olduğunu düşünüyorum. Bu gezi arkadaşların yıllar sonra torunlarına anlatacakları bir anı oldu. Bundan sonra bu tür gezilerimiz devam edecek. Daha önce bürokratlara, işadamlarına ve Üsküdar halkına Marmaray’ı gezdirdik. Son dönemde inşaat çalışmaları hızlandığı için buna ara vermiştik. Yeniden başlayan bu gezilerimiz devam edecektir” dedi.
Marmaray’yı ürpererek gezdiğini söyleyen Gazeteci - Yazar Fuat Uğur, duygularını şu kelimelerle dile getirdi; “Marmaray'ı uzun zamandır gezmek istiyordum. Daha önce ATV Haber Genel Yayın Yönetmeliği yaptığım dönemde defalarca muhabir arkadaşlarımı Marmaraya gönderdim. Her defasında gitmek istedim ama işlerin yoğunluğundan ötürü gidemedim. Üsküdar Belediye Başkanı Mustafa Kara vasıtasıyla Marmaray’yı gezme fırsatı yakaladık. Doğrusu bu fırsatı yakalamışken kaçırmak istemedim. Ve benim için çok güzel bir gezi de oldu. Aynı zamanda biraz da ürpererek gezdim. Denizin altından böyle projenin yapılması bana bir mucize gibi geliyor. Denizin altında kısa bir sürede karşıdan karşıya geçiliyor olması dünyada herhalde sayılı yerden biridir. Nadir yapılan eserlerden ve çalışmalardan birisi olarak ortaya çıkacak. Bu gezide kendimi biraz da özel hissettim. Bir tarihi âna tanıklık ettiğimi düşünüyorum. Çok mutluyum. Üsküdar Belediyesi'nin bu geziyi düzenlemesini çok olumlu buluyorum. Kitle iletişim çalışmasını iyi bir yöneticinin görmesini tebrik ediyorum. Özellikle sosyal medyayı çok sık kullanan insanları bir araya toparlayıp, sosyal medyanın gücüne inandığını gösteriyor. Bu nokta inanın çok önemli. Bu geziyi bir gazeteci topluluğu ile yapsaydı aynı etkiyi yaratacağından emin değilim. Ama sosyal medya da inanılmaz bir etki yarattı. Twitter'a baktığımızda gönderdiğimiz twetler ve mesajlar anında binlerce kişiye ulaştı. Üsküdar Belediyesi’nin bu işi ne kadar doğru yaptığını gösteren bir nokta. Bu yüzden geziyi çok olumlu buldum.”
Sosyal medya kullanıcılarının Marmaray gezisiyle tarihe geçtiğini diyen, Haberx.com Genel Yayın Yönetmeni Cemil Barlas; “Tarihi bir ana şahitlik ettiğimizi hissediyorum. Deniz altından boğazın yarısına kadar yürümemiz bana çok ilginç geldi. Bu gezimizle tarihe geçtiğimizi düşünüyorum. Ve çok keyifli bir geziydi. Üsküdar Belediyesi Başkanı Mustafa Kara’nın kendisinin de sosyal medyayı yakından takip eden biri olduğu için bu organizasyonu daha da önem kazanıyor. Marmaray gezisini organizasyonu yaptıklarından ötürü kendilerine çok teşekkür ederim” dedi.
Gezi sonrasında Üsküdar Filizler Köftecisi’nde dinlenen sosyal medya kullanıcılarına, Üsküdar Belediyesi adına Başkan Yardımcısı Hasan Ekmen, Kız Kulesi’nin biblosunu ve belediyenin çalışmaları hakkında bilgilendirici etkinlik rehberi ve dergi hediye etti. [05.05.2011]
Tekrarı olmayan bir müzik şöleni
Lawrence D. "Butch" Morris yönetiminde ilk kez CRR'de bir araya gelen “Nublu İstanbul Orkestrası” dinleyenlerine heyecan verici iki gece yaşattı.
Hüseyin Güneş'in röportajı
1968 yılında müziğin bir kitap gibi okunabileceği fikrini ortaya atan ve müziğin derinlerine inebilmek için fizik ve psikoloji eğitimi alan Lawrence 'Butch' Morris iki gece üst üste Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, aralarında kendi öğrencilerinin de bulunduğu sıra dışı İstanbul Nublu Orkestrası’nı yönetti. Lawrence D. "Butch" Morris'in şefliğinde İlhan Erşahin, Eddie Henderson, İmer Demirer, Juini Booth, Ozan Musluoğlu, İzzet Kızıl, Nasheet Waits, Ediz Hafızoglu, Sarp Maden ve Selen Gülün ünlü isimlerle sahne alarak tekrarı mümkün olmayan bir müzik şölenini sundular.
Lawrence D. "Butch" Morris ve “Nublu İstanbul Orkestrası'nda bulunan müzisyenlerle konser sonrasında bir araya gelerek Caz müziğine bakışlarını ve doğaçlama müzik tarzını konuştuk.
Lawrence D. Butch Morris: Doğaçlama bir yetenektir. Aktarma da bir yetenektir. Bir şekilde düşünülürse ikisi de semboliktir. İkisi de aynı sembolik amaçlar ve hedefler içinde kullanılabilen tekniklerdir. Ben doğaçlama müzik yapan bir müzisyenim. Ve aynı zamanda bir besteciyim. Kalemle bestelerimi yazıyorum, batonla orkestra şefliği yapıyorum. Doğaçlama yapan ya da yapmayan müzisyenlerle kendilerinden çıkardığı sembolik ifadeleri ortaya çıkarmalarına yardımcı oluyorum.
Bazen senfonik orkestralarıyla çalışıyorum. Oradaki müzisyenler doğaçlama yapmadıklarını söylüyorlar. Ama ben onalar şunu hatırlatıyorum; o an okudukları notalar sembolik bir ifadedir. Harflerden oluşan bir metni konuşmadığınız sürece bir şey ifade etmez. Müzik de onun gibidir. Yazılı olabilir ama icra edilmelidir. Bu müziğe hangi açıdan baktığınızla ilgili bir şeydir. İnsanlar müziğe genelde stiller temelinde bakarlar. Bunun için müzikten mesafe alıp büyük fotoğraftaki bütün stillere, Türk müziğine, Japon müziğine, Blues, Caz’a farklı bir açıdan bakarak; “onların doğaçlama temelinde değil. Daha çok aktarım temelinde icrası edilmesi üzerine kafa yoruyor ve çalışıyorum.”
Eddie Henderson: İlhanlarla birlikte yaptığımız ilk konserle, ‘İstanbul Nublu Orkestrası’nda verdiğimiz konser tamamen iki farklı konseptten oluşuyor. Silver konserinde sahneye çıkıp birbirimiz dinleyip doğaçlama bir şekilde daha özgür bir müzik yapıyoruz. Ama Butch Morris'le yaptığımız konserde ise Butch'un 25 senedir özel olarak işaret dili ile geliştirdiği bir tarz. Ve müzik burada tamamen Butch'un kontrolünde. Yine serbest bir şekilde, kendi çaldığımız müzikal fikirleri paylaşıyoruz ama yönetimi tamamen Butch’ta olduğu için bambaşka bir konsept ortaya çıkıyor. Şefli olan projelerde kontrol şefte oluyor. İlhan'la yaptığımız Silver ise daha beraber çalan dört müzisyenin müzikal paylaşımı gibi de değerlendirilebilir. Nublu Orkestrası, yeni ve ilk kez toplanan bir orkestra olduğu için yeni müzisyenler var. Butch'la birlikte çalışanlar, öğrencileri ve bizim gibi Butch'la çok uzun zamandır çalışanlardan oluşuyor. O yüzden üç günlük bir prova süreci geçirdik. Prova sürecinde herkes kendi dilini oluşturdu. Butch'ta bu konserde o özel işaret dili ve getirdiği tekniğiyle dilleri bir araya getirdi.
İlhan Erşahin: Bu konserde Butch bizi yönlendiriyor. Aynı zamanda biz onun müziğini veriyoruz. İşaret dili ile bize işaret ettiği için bize yol gösteriyor. Ama ne çalmamız gerektiğini söylemiyor. Bizden çalmamızı istediği anda kendi kafamızdan ne çalmak istiyorsak onu çalıyoruz. Çaldığınız şey sizden istediği süreye uyması gerekiyor. Müzikal bir şekilde bir şey vermen lazım ki ona malzeme olarak bir yere gidecek bir şey olması lazım. Sahnede Butch'la birlikte o anda yeni müzikle yazıyor gibiyiz.
Bu konser Butch'la oluyor. Ne bildiğini çalamıyorsun. Provada çaldığımız müzikleri sahneye çıktığımızda tekrar çalmıyoruz. Butch'un yönlendirmesiyle yeni tınılar eşliğinde farklı bir müzik ortaya çıkıyor. Butch'un şefliğinde sahneye çıktığınızda çok hızlı ve dikkatli olmanın yanı sıra anlık düşünmek gerekiyor.
İrem Demirer: Düzeni kuran Butch'un kendisi ve o bizi yönetiyor. Bireylerden müzik çıkartıyor. Aslında Butch'un yaptığı müzik karışık değil. Kafasında bir müzik var ama bu yazılı değil. Herkesin beraber icra ettiği bir müzik. Doğaçlamaya dayalı olduğu için yazılı materyal yok. Butch'un kafasındaki doğaçlama, kompozisyon kurallarından çokta farklı değil. Sadece o sırada gerçekleşiyor. Doğaçlama alt metni de böyle bir şey. O an ortaya çıkan bir şeydir. Yazılı bir müziğin üzerine de doğaçlama yapabilir ve yönetilebilirsiniz. İnsanların çıkardığı seslerle bir bütün olduğu için o sıraya ait bir müzik bu.
İzzet Kızıl: Ben bu orkestrayla ikinci kez sahne aldım. Her konserden önce üçer tane prova yapıyoruz. Türk enstrümanlarını bu müziğin içerisine koymak beni de çok hoşuma gidiyor. Bu şekilde farklı tınılar doğaçlama müziğine dâhil oluyor. Ne yapacağımız belli olmayan bir yerde alışılmışın dışında durmak yeni yeni şeylerde veriyor. Sahneye çıkacağımız zaman hiç bir şey bilmiyoruz. Butch, çaldırdığı şeylerin içerisinde hemen bir şeyi çekip çalmak zorunda insan. Orada parça yap diyebiliyor. Ruh haline göre yaptığınız parçalar şekil değiştirebiliyor.
Sarp Maden: Bu orkestradaki müzisyenlerin hepsi doğaçlamaya aşina insanlar ama buradaki konsept şef tarafından yönlendirilmesiyle oluşuyor. Orkestrayı yöneten şef o anda müzisyenlere hangi notayı çalacağını söylemiyor. Yönlendirmesine göre ne algılıyorsanız müziğin içerisinden ona göre bir katkıda bulunuyorsunuz. Aslında ne çıkacağı hiç belli değil. Tamamen o anda bulunarak spontane cevap veriyoruz kişisel olarak. Hem duyduğumuz şey hem de şefin müziği götürmek istediği yere göre müzik oluşuyor. Enteresan bir konsept. [02.05.2011]
Fotoğraflar: Gültekin Karakaş