trying on a metaphor
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
dirt enthusiast
Lint Roller? I Barely Know Her

No title available

No title available

#extradirty
Mike Driver
KIROKAZE

祝日 / Permanent Vacation
taylor price
DEAR READER

⁂
I'd rather be in outer space 🛸
Claire Keane
No title available
sheepfilms
Sweet Seals For You, Always
$LAYYYTER
d e v o n
seen from France
seen from United States

seen from Lithuania
seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United Kingdom
seen from Chile
seen from Germany

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States
@ibrahiminkusununkalbi
“Bir tevekkül iliştir kalbime ey Rabbim! Tebessümler bıraksın yüzümde. Baharı bekleyen tohumlarım filizlensin kalbimin otağında. Ufak bir çocuk saflığıyla bürünsün duam ellerime. Gözyaşlarım beklediğim muştularımı beslesin. Bir tevekkül bahşet ey Rabbim gönlüme, duama, sabrıma. Yeni bir dirilişi müjdeleyen bir bahar örülsün hayatıma. Gözyaşlarımın dilini bilen sensin, tut kelimelerimin niyazını, tut ellerimi, tut beni ey Rabbim ve bir tevekkül kondur yüreğime…
Bir tevekkül iliştir kalbime ey Rabbim! Armağanım olsun. Yağmur damlası gibi usulca ıslatsın çatlamış ruhumu. Bütün dayanaklarımı ve bütün tutamaklarımı bırakıp ardımda senin sağlam ipine sarılayım sımsıkı. Seni bulayım hep aramaklarımda. Titresin kalbim ismini her duyduğumda. Şah damarı yakınlığında değsin alnım secdeye. Atmasına izin verdiğin kalbim senin aşkınla atsın. Senin isminle başlasın başlamaklarım. Ben aceleye meyyal gönlümle hicretini tamamlayamayan bir muhacirim. Ellerim boş, boynum düşük, dizlerim titrek. Bir tevekkül istiyorum Rabbim; sana giden yollarımı açan, yüreğime bir fetih, hasretlerime bir vuslat… Fazlından bir tevekkül istiyorum ey Rabbim beni sana bağlayan, yalnız sana, sadece sana. La ilahe ilallallah……”
yusuf değilim, yüzün görsem duramam; bir sübhanallah da kurtarmaz beni. bırak bıçağı, ne elin kesilsin, ne bükülsün belin. meyva da adem'e kalsın, o alışık, beni huzurdan kovdurma.
vazgeçemiyorum şu posttan
Geceleri gökkuşağına boyamak mıdır suçum? herkes bağırırken şiirler okumak mı, susmak mı sözün bittiği yerde, kusmak mı sindirebildiklerinizi? apansız uykum kaçıyor kaç gece, bu da mı aleyhime kanıt? sondan saymaya başladım adları-böyle hoşuma gidiyor beğenmeseler de seviyorum ellerimi, hep olmayacak düşler görüyorum, yenileceğim kavgalara giriyorum durmadan. İtiraf ediyorum… Silin adımı listenizden, yokum; aslında bir oyun olan kavgalarınızda ve aslı bir kavga olan oyunlarınızda. Kirli sevinçlerinize ortak etmeyin beni. Gözyaşlarınızı da paylaşmıyorum. Yalan övgülerinize ihtiyacım yok. Gıyabımda kesinleşmiş hükümler verin. Bir sürgün nereye sürülebilir? Gölgeler kelepçeye vurulur mu? Çekilin, yürümediğiniz yolları(mı) kirletmeyin..!
Dostoyevski, Suç ve Ceza (via teberruk)
Zülfikar: I have a dream my grandfather.
Sefer: O ne la?
Zülfikar: Dream dream. Bir hayalim var dedem. Hişt. Düşünsene la, bütün memleket el ele vermiş. Genci yaşlısı, büyüğü küçüğü düğün bayram yeri gibi her yer la.
Sefer: Rum'u, Ermeni'si…
Zülfikar: Dinlisi dinsizi…
Sefer: Laz'ı Çerkez'i…
Zülfikar: Fenerlisi Cimbomlusu…
Sefer: Beşiktaşlısı! El ele verip tek vücut olmuşuz. Al sana işte süper güç oğlum!
Zülfikar: Dedem yemişim süper gücü la! Mutlu olalım yeter la!
Sefer: Oğlum sana anlatıyom, anlatıyom… anlamıyon. Kimsenin bize bir şey yaptığı yok. N'apıyosak biz yapıyoz kendimize anladın? Biz yapıyoz, biz! Anladın?
Zülfikar: Eyvallah.
Yaaaa canlı mı bu 🙈🍒
MÜNACAAT
Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak büklümlerinin içten ve dışardan sarmaladığı günlerde bir zamandı heves ettim gölgemi enginde yatan o berrak sayfada gezindirsem diye ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende. Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti demedim dilimin ucuna gelen her ne ise vay ki gençtim ölümle paslanmış buldum sesimi. Hata yapmak fırsatını Adem’e veren sendin bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi. Çeşme var, kurnası murdar yazgım kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi. Gençtim ya, ne farkeder deyip geçerdim nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da gözyaşı,çiğ tanesi, gizli dert veya verem ne fark eder demişim bilmeden farkı istemişim. Vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık! Yola madem çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar yola devam ederdim. Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın onunla ben hep sevişecek gibi baktık birbirimize. Bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık. Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık ah, bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık gönendi dünya bundan istifade dünya bayındırladı: Bir yakış, bir yanış tasarımı beride öte yakada bir benî adem her gün küsülü kaldık. Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan artık bu yaşa erdirdin beni, anladım gençken almadın canımı, bilmedim demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer çiğ tanesi sanmak ne cüret, gözyaşıymış insanın insana raptolduğu cevher. Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi taşınacak suyu göster, kırılacak odunu kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin tütmesi gereken ocak nerde? İsmet Özel
Diyarbakır’ ın bir dağ köyünde ilköğretimde görev yapan öğretmen Matematik dersinde ; – Bir kasada şu kadar çilek varsa, 10 kasada kaç çilek vardır? Diye öğrencilerine bir soru soruyor. Öğrenciler: – Öğretmenim çilek ne? Diyorlar. Öğretmen: – işte çocuklar çilek. – Biz hiç çilek yemedik. diyorlar. Bunun üzerine öğretmen pes etmiyor, oturup Bursa’daki tarım firmalarına toprak numunesi yolluyor ve diyor ki; – Bu toprakta çilek yetişir mi ? diyor. Bursa’daki firmalardan cevap geliyor. – Evet Diyarbakır şartlarında çilek yetişir. Hatta mektubun yanında çilek fideleri ve yetiştirme şeklini anlatan bir tarif yolluyorlar. Öğretmen öğrencilere okuyor nasıl yetiştirileceğini, çıkarıyor bahçeye ve diyor ki: – Bu sene size matematikten sınav yok. Öğrenciler: – E nasıl not alacağız öğretmenim? Hepsine bahçeyi kazdırıp, çilekleri diktirip, can sularını verdikten sonra her birine dörder çilek fidesi verip: – Şimdi gideceksiniz evinize anne babanıza ben size nasıl öğrettiysem sizde onlara öyle öğreteceksiniz. Çocuklar gidiyorlar evlerine hepsi anlatıyorlar ve çilekleri dikiyorlar ve öğretmen diyor ki: -Çilek mevsimi gelince getireceksiniz tabakta on tane çileğe bir not alacaksınız. Çocuklar tabaklarla getiriyorlar #geleceginmimarlariogretmenler çilekleri sayıyor öğretmen çilekleri eksik olanlara da tam not veriyor ve sonra diyor ki: – Çocuklar nasılmış tadı? Öğrenciler: -Valla ucunda not vardı diye yiyemedik. – Hadi bakalım yiyin. Diyor öğretmen. Çocuklar ağızlarını burunlarına bulaştıra bulaştıra yiyorlar çilekleri. Aradan iki yıl geçtikten sonra çilek girmemiş o köyün halkı şu anda Diyarbakır’ın pazarında çilek satıyorlar. Şimdi düşünüyorum da, öğretmen olmak bu işte gerçekten… Tahtada müfredat anlatmak değil… Bulunduğun yere bulunduğun ülkeye, okula bir şeyler katmak… ALINTIDIR. DUNYA DONUYORSA BU GUZEL INSANLAR SAYESINDE DONUYOR..
nereye o uysal saçlarınla nereye, hem sen nereye nereye ey gözleri gurbet sınadım kendimi bir başka biçimlerle her iklimde dondum, her aynada hiç yüzünü dön yüzünü dön can aynam paramparça… nereye o atlarla nereye, hem sen nereye nereye hiç dönmeyecekmiş gibi böyle ardından kanım akıtır kendini gittiğin yere çeviremem önünü kırılmış ellerimle yüzünü dön yüzünü dön düğüm at damarıma… gidersen bin yıl daha ülkesiz bir çocuk kalır yıldızsız, pusulasız, mülteci, kanamalı gidersen fırtınada en ince söğüt dalı o sabah kırılırım toprağıma düşemem yüzünü dön yüzünü dön gülümse baharıma…
şiir: adnan satıcı seslendiren: elif kümbetlioğlu (nam-ı diğer gecmeyengunlerinoznesi)
“Ömer’in huzurunda okunacak âdil bir şiirim olsun istedim.”
henüz yirmi yaşındasın sen ahsen, yirmi. üç deprem, bir taşkın, onlarca patlama, bir de büyük ayrılık gördün geçirdin. yüzlerce ölü gördün, yüzlerce ölü gömdün içine ahsen. dedenin yavaş yavaş delirişini, babanın senden çekip gidişini gördün sen. ahsen henüz yirmi yaşında diyorum size, yirmi! nasıl kıydınız benim biricik uçurum çiçeğime.