https://www.youtube.com/watch?v=9wzA9zdRC_4
https://www.youtube.com/watch?v=tyWnnXwEbAw
Yirmi dört sene öncesiymiş, akşamüstü ezan okundu okunacak. Bir sancı girmiş annemin karnına. Hafiften hafiften bir ağrı başlamış. Sonradan anlaşılmış ki, doğum sancısı bu.
Saçları, kaşları, kirpikleri sapsarı bir kız çocuğu vermişler annemin kollarına birkaç saat sonra. Kemikleri bile kırıldı kırılacak. “Tutmaya, dokunmaya korkardım. O kadar küçük, o kadar narin, o kadar çıt kırıldımdın.” Der hala. “Sarı kızım” diye sever beni. “Anne, o büyükbaş hayvanlara verilen isim” derim, içimden. O beni kırmaya korkarmış zamanında, ben de onu kırmaya, incitmeye korkarım şimdi. O da bilmezdi, el kadar olan kızı kazık kadar olup bir duble koyacak bir akşam. O akşam, onu doğurduğu yirmi dördüncü yılın son, yirmi beşinci yılın ilk akşamı.
Zaman geçmiş, yıllar ardı arkasına akıp gitmiş.
Sarı bir bisikleti vardı ablamın. Sonra ona başka bir bisiklet aldılar, en yeşilinden. Bizim İç Anadolu’daki evimizin bahçe kapısının önüne, arkadaşlarımı dizer, alırdım o sarı bisikleti. Alırdım ama gizli saklı, ne de olsa ablamın yeni bisikleti vardı. O sarı bisiklet benimdi. Düşe kalka bisiklete binmeyi öğrendim onunla. İki pedal çevirsem, arkadaşlarım yaygarayı basardı. “yaşasın, iki pedal çevirirdi üçe çıkacak” diye. Nereden bilirdim, iki dublede değil de üç dublede çakır keyif olup o günleri anacağımı.
Sonra kavaklarımız vardı bizim. Uzun uzun, yemyeşil yapraklı. Yaprakları rüzgardan dalgalandığında, çıkardığı hışırtılar altında öğle uykusu bir de tatlı olurdu ki. Hele bir de o kavaklar arasına, babaannem salıncak kurardı. Harıma –kavaklarımızın olduğu, evin arkasındaki ufacık tarlamız- ilk koşan kapardı o salıncağı. İndirebilene aşk olsun.
Dut ağaçlarımız, yan yana elma ağaçlarımız, erikler, vişneler, kirazlar, cevizler… çocuk aklı işte, birinin dalından inip, öbürünün dalına çıkardık. Hangimiz daha dirençli, hangimiz daha çok uzanabilecek dallara diye, inadımız inat ya iddialara girerdik. Kim kazanırdı, hatırlamıyorum.
Bir bayram sabahı, kırmızı bir etek, beyaz bir gömlek, başucumda uyandım. Sabahın körü, horozlar bile ötmemiş. Önce dedemin, babaannemin sonra da babamla annemin elini öptüm. Özenle alnıma götürdüm. O gün, keskince bir bıçağı, “sarı kız” dedikleri bir ineğin boynuna götürdüler besmelelerle. O gün, ilk defa gördüm kurban bayramlarının önemini. Bir daha da, hiç kurban kesemediler önümde.
Anaokuluna başladım çok sonraları. Andımızı sesimiz kısılana kadar, her sabah okurduk bağıra çağıra, o zamanlar Atatürk’ün değeri, İç Anadolu’nun en ücra kasabalarında bile biliniyor. Beyinler yıkanmamış, taptaze, bilinçli ama belli edilmiyor. İlk gündü, hiç unutmam, sarı saçlı bir çocuk vardı önümde duran: Ali. Aşık oldum, ilk bakışta. Yanıma otururdu bazen, boyama kitabındaki şekilleri birlikte boyar, o kitaba bense ona bakardım. Çocuk aklı, sonra unuttum gitti. Ona sorsan, anımsamaz bile adımı. Geçen sene öğrendim, evlenmiş. Bir de çocuğu varmış.
Bir sene sonra, güney doğunun o zamanlar bilinmeyen bir yerine götürdüler ablamla beni, babamın işi gereği. İlkokula orada başladım. İlk orada bindim asansöre. Korka korka, babamın elini sımsıkı tutmuşum, bırakmıyorum. Adam bile korktu benim korkumdan. Sonra oralet içtim en turuncusundan. Korkum geçti. Karşı apartmanda polis bir amcanın Soner adında bir oğlu vardı o zamanlar. Belki de o zamanlar ki tek arkadaşım. Bir gün, ablamı hastaneye götürdü annem, kabakulak mı ne olmuş. Beni de Soner’in annesine emanet etti. Sıkıldık evde, bisiklete binelim dedik. Tabi ben öğrenmişim, tek elimi bile bırakıyorum. Üç beş serseri geçti önümüzden, biz bayır aşağı hızlanıyorduk. Arkamı döndüm onları geçtikten sonra. Soner’e bir şey yaparlar diye korktum nedense. Arkamı dönmemle, direğe çarpmam bir olmuştu. O sarı bisikletin, sol dümeni belimin sol tarafına, ta içerilere kadar deldi geçti derimi. O bayırı ağlaya ağlaya çıktım. Eve gittim sonra, annem görmesin diye sakladım kan olmuş beyaz ceketimi. Sonra fark etti annem nasıl olduysa. Bir yaygaradır aldı başını gitti. Çocuk aklı, unuttum sızısını. O zamanlar ilkokula başlamıştım. Bir sürü arkadaşım olmuştu. Okulun ilk günü, annem beni sınıfa kadar götürdü. Küçücük bedenimle, koca koca sıraların arasında kayboldum. Annem ağladı ağlayacaktı, belimdeki o yara da, kabuk bağladı, iyileşti.
İlkokul iki, Kıbrıs’a gittik. Yine babamın işi nedeniyle. İlkokulun ikinci senesiyle başladı oradaki hayatım. Arkasından ortaokul derken lise geldi. İlk orada öğrendim gerçek Kıbrıslıların Türkiye’den gelenleri sevmediğini, ilk orada aldım başarı belgemi, ilk orada takdir verdiler karnemin yanında, ilk orada kazandım matematik olimpiyatlarını. İlk orada öğrendim coğrafyayı, tarihi, felsefeyi. İlk orada kaçtık okuldan arkadaşlarla, ilk orada dostluğun ne demek olduğunu öğrendim, güvendiğin insanların sırtından nasıl vurabileceklerini. İlk orada içtim biramı. İlk orada aşık oldum, ilk orada sevdim. Ailemin fikirlerine zıtlaştım, inat ettim. İlklerimin birçoğuna merhaba dedim.
Zaman geçmiş, yıllar ardı arkasına akıp gitmiş.
Sonra üniversite yılları başladı. İnsanın en güzel yıllarıymış meğer. Hiç unutamayacağı, tadının damağında kalacağını bilmeden yaşayacağı koca beş sene. Ankara’yı önce ben bastım bağrıma. Sonra o beni aldı kollarına. Sıcacıktı, acıydı, dertti ama asıl aşk Ankara’nın sokaklarıydı. Ciddi duruşuyla, politik havasıyla Ankara bana hayat olmuştu. O bana sarıldı ayazlarında, ben onun sokaklarına, bulvarlarına. İlk can acısını orada öğrendim aslında, ilk kez birinin ardından koşmayı, sevmeyi ama sevilmemeyi, sevilmeyi ama sevememeyi, kapanan yaraları tekrar açmayı, aşkı, acıyı, hayal kırıklıklarını, sazın tellerinden çıkan türkülerin rakı masasına meze oluşunu, gülerken bir anda hıçkırıklara boğulmayı, birini beklemeyi, günlerce aylarca, kapıya gözlerini dikmeyi, bir koridorun merdivenlerine oturup hasret çekmeleri, bir üniversitenin kampüsünde kimseye belli etmeden birini izlemeyi, uzaktan hasretle onu dilemeyi, derslerde tökezlemeyi, o derslere girip dinleyememeyi, sonbaharı, son gibi görünen ilkbaharları, bembeyaz hüzünleri, buz gibi havada incecik hırkayla üşümeyi, sabaha karşı çorbacıda kelle paça içmeyi, köfte ekmeği, keskin ayazları, apolitik gözüküp politikayı dikizlemeyi, bir duble rakıya mutluluğu damlatmayı, mutluluk yoksa yakınlarında anasonu gözyaşlarıyla tamamlamayı, Neşet Ertaş’ı, Müslüm Gürses’i, Müzeyyen Senar’ı, Zeki Müren’i, Ahmet Kaya’yı, Kazım Koyuncu’yu, Cem Karaca’yı, Tanju Okan’ı, Hüsnü Arkan’ı, Servet Kocakaya’yı, Onur Akın’ı ve daha nicesini, orada öğrendim ben. Orada yandı aslında canım, canımın bir yarısını da bu şehre gelirken orada bıraktım.
Zaman geçmiş, yıllar ardı arkasına akıp gitmiş.
Babaannem toprak oldu, kavaklarımız kesildi, sarı bisikletim, tavan arasına kaldırıldı, Ali evlendi, Sarı Kız öldü cennete gitti, andımız kaldırıldı, asansörler neredeyse her apartmana yapıldı, Soner’in izini kaybettim, Kıbrıs parçalandı parçalanacak, ilkler yerini sonlara bıraktı, Ankara beni bekliyor belki ama sokakları aynı, Zeki Müren, Kazım Koyuncu, Neşet Ertaş, Müslüm Gürses Hakk’ın rahmetine karıştı, bense şehirlere.
2015’in Eylül’üne kadar geldim düşe kalka. Eylül’ün 13’üne. Ankara’da aşık olduğum bu mevsimin başlangıcına, her acımda rakı bardağına o acılarımı döktüğüm yirmi dört yılımı geride bırakıyorum. Sonbahara selam vermek üzere, bambaşka şehirde gözlerimi açtım bu hayattaki 25. yılımın ilk gününe. Belki de hayatımın ilk yarısını, bugün sonlandırdım bilmeden.
Karşımda bir ayna, rakı bardağım, aynadaki yansımama kalkıyor bu gece.