https://www.youtube.com/watch?v=RO-8kmSZb9o
Yıllar önceydi. Anason kokusunun ne olduğunu bilmediğim zamanlar. Rakının genizde bıraktığı o mayhoş tadın nasıl olduğunu bilmediğim günlerdi.
Üzüldüğüm zamanlarda, eskidendi işte, biranın o asitli tadı yakardı boğazıma düğüm düğüm olmuş acıları. Bir iki üç derken, kaç şişenin dibini görürdüm bilmiyorum. Sözde, unuturdum. Unutulurdu. Ağlayarak tamamlanırdı gece. Yanlış anlaşılmasın, biradan değil, boğazımdaki düğümler çözülmediğindendi. Nefes almak, zor geldiğinden akardı gözyaşlarım.
Sonra, büyüdüm. Düğümler büyüdü. Eskiden saatlerce düşündüğüm dertlerim, ufukta gözüken bir gemi gibi küçücüktü. O dertlerle oturduğum sofralar anason kokmaya başladı. Kelimelerim, rakıya daha çok yakıştı. Ben, rakıya alıştım. Bira rakının cilası oldu.
Kimi zaman, meze yoktu, çilingir sofrasıydı, soframızın adı. Sohbetlerimiz, dertlerimizdi. Bazen, alabildiğine mezemiz vardı, kahkahalarımız inletti masamızı. Bazen masanın sonu gözükmezdi, kimi zamansa karşımızda sadece biri. Ama hep ilk yudumlardan önce, masaya vurulurdu. Adettendi. Masada konuşulan masada kalırdı. Hep camdan cama içerdik, oysa dudaklarımıza götürdüğümüz bardaklar, candan canaydı. Rakının adabı buydu.
Bazen çakır keyif kalktık masadan, bir iki duble yeterdi. Kelimeler birbirine karışırdı, ama kimse belli etmezdi. Bazen şafak sökerdi, dublelerin ardı arkası kesilmezdi. Yine de sözcükler, yazıldığı gibi dökülürdü dudaklarımızdan.
Bazen bir doğum günü kutlamasıydı, bazen yıldönümü, nişan, söz. Bazen bir ayrılık anılırdı, bir bitişin başlangıcıydı o sofranın kurulmasının nedeni. Kimine “hayatıma hoş geldin” kimineyse, “niye gittin?” denirdi. Ama ne zaman rakı söz konusu olsa, hep o ortamda olmayan birinin iyi yada kötü adı geçerdi. Çünkü rakı masası, bunu gerektirirdi.
En başta dedim ya, rakı içerken, kursakta hep bir heves, boğazda çözülmeyen bir kördüğüm, yürekte bir acı, akılda biri… Belki yanında, belki uzaklarda, belki sen orda değilsin de, hayat bulursun başka diyarlarda.