Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba. Böyle ara verip yeniden bir şeyler yazarken en çok girizgah kısmında zorlanıyorum. Nereden başlayacağımı bildiğimde her şey su gibi akıp gidiyor. Tıpkı hayattaki diğer mevzular gibi. Mesele hep “nereden başlayacağını bilmekte”.
Bloga uzun bir ara verince başlangıçlar hep nerede olduğumu açıklamaya değinmeyi gerektiriyor. Bu süre zarfında neler yaptığımı kısaca açıklamak gerekirse sanırım diğer sosyal mecralara daha fazla zaman ayırdığım için tumblr böyle aksadı. Daha doğrusu blogspotta yeni ve daha spesifik bir blog tutmaya başladım. Artık iki blog annesiyim 😚 Kendi kendime iş çıkarıyorum işte. Ama insanı geliştiren, hayatına ciddi bir değer katan yollardan birisi de blog tutmak, daha doğrusu yazmak. En azından benim için böyle. Hislerime mekan olan yer neresi olursa olsun, aslolan yazmak.
Mecra olarak blogspot hoşuma gitti. Tumblr daki gibi beğeni odaklı bir sistem içermemesi benim aradığım şeydi. Ben seni beğendim hadi sen de beni beğenmeler falan yok yani. Çok kaliteli içerik hazırlayan bloggerlar olduğu için de çıtayı yüksek tutmaya zorlayan bir yapısı var. İstatistik olayı entegre ve süper işliyor. Kontrol paneli çok kolay. Tumblr ise daha samimi, herkesin kolayca arkadaş olup mesajlaşabildiği yapısıyla bir adım önde. Kattığı dostluklar yıllardır devam ediyorsa iyi işleyen bir yapı kurmuş diyebiliriz. İşte bu sebeple ikisi de benzer amaçlara hizmet etse de farklı keyif veriyor. Yokluğumda tumblr a yeni bildirim özellikleri eklenmiş hoş olmuş. Uzun süreden beri paylaşmayanlar, yok aramıza yeni katılanlar diye arada bir kendini hatırlatmalar falan, sevimli. Canım tumblr. Yeni takipçilerime de selam ederim bu vesileyle.
Neyse gelelim bugünkü postumuza.
Bugün bahsedeceğim kitabı aslında epeydir yazmak aklımda. Tam da kış vakti şahane öneriler içeren bir kitap. Çünkü kime selam verseniz hasta, çocuklar hasta, gençler hasta, herkesin dilinde kar yağmadığı için bu denli bir salgın olduğu hikayesi..Gerçekten de doğanın takvimine göre kış olsa da camdan baktığımızda durum pek de öyle değil.
Bazen hastalanırız. Geceler sabaha kadar uyuyamayız. Ve modern tıp bize yardımcı olamaz. Dr lar bizi anlamaz. Ekmek peynir gibi yazılan ilaçlarla durum daha da kötüleşir. Sinirleniriz. İhanete uğramış hissine kapılırız. Sonra kendimizin bir şeyler yapması gerektiğini kabulleniriz. Yeni çıkar yollar ararken 2000 yıldır gözümüzün önünde duran şifalı bitkilerin farkına varırız.
Ancak umut tacirleri ve şarlatanlar nedeni ile bitkiler konusunda güvenilir bir kaynak ya da işinin ehlini bulmak da öyle zordur ki bu da yeni bir kaos yaratır bizim için. Araştırmalarım sonucunda bulduğum en müthiş bitki bilimci, bitki sevici , şifalı bitkiler uzmanı, yazar, öğretmen, bilge, seyyah Stephan Harrod Buhner oldu. Zat-ı muhterem ile ilk tanışmam Yeryüzü İle Konuşma Sanatı adlı kitabı oldu. Beni o kadar etkilemişti ki iki defa okuduğum ender kitaplardandır. Hep elimin altındadır. Ardından Bitkisel Antibiyotikleri (Herbal Antibiotics) yani birazdan elimden geldiğince bahsedeceğim kitabını okudum. Sonra bir üçüncü kitabı derken Buhnerci oldum çıktım.
Okumaya niyetliyseniz çayınızı kahvenizi alın. 🍵 Bu yazının uzunluğu için şimdiden özür dilerim değerli okuyucu. Bilgisayar başına oturabilmişken yazabildiğim kadar yazacağım. Konu herkes için önemli olmasına rağmen özellikle yörüngesinde “sağlık” olanların ilgisini cezbedeceğini düşünüyorum.
Bitkisel Antibiyotikler in TR çevirisi içerik olarak iyi ve faydalı bir kitap olmasına rağmen okurken pek çok defa keşke bitki görselleri ile de desteklenmiş olsaydı diye geçirdim içimden. Türkçe çevirisi maalesef çok tat vermedi. Ayrıca 2. Baskısının orijinali 450 sayfa kadar olan bu kitabın Türkçe meali sadece üçte biri kadar. Okurken hep bir eksiklik hissi. Artık nasıl sadeleştirildi ise ya da kitap sonraki basımlarda mı genişletildi bu kadar bilmiyorum. Arkasında kaynakçalar veya referanslar gibi bölümleri de yok maalesef Türkçe çevirisinde. Hal böyle olunca yine ikinci baskısının orijinalini epub formatında edinip okumak durumunda kaldım. İyi ki de böyle yapmışım. Çünkü her kuruşa değecek muazzam bir hazine ile karşılaştım.
Bu kitabın içerisinde otlar ve ağaçlar, hastalık ve şifa, varoluş ve denge var. Her şey kutsal bir bütünün parçası değil mi?
Antibiyotikler neden, nasıl hayatımıza girdi? Antibiyotik yokken insanlık nasıl bu denli var olabildi? Peki neden antibiyotik kullanmak bizi korkutur? Bize zararları ne? Kafamda deli sorular..
İşte kitaptan öğrendiklerimle bu sorulara açıklık getireyim çok çok özetle:
📌 Doğumumuzdan itibaren annemizin sütünden, çevreyle ilk temastan, babamızdan, hemşirenin kucağından bakterilerle tanışmaya başlarız. Bir erişkine dönüştüğümüzde ise vücudunda milyarlarca bakteri bulunur ve bunların büyük kısmı dost, çok azı ise patojenik bakteri olup birbiriyle simbiyoz ilişki içindedir. Bu dost bakterilerin pek çoğu onlarsız yaşayamayacağımız temel besinleri üretir, metabolik faaliyetleri yürütür. Çok daha çarpıcı olanı ise dost bakteriler tehlikeli bakterilere karşı bizim sağlığımızı korumak için savaşırlar.
📌 Hastalandığımız zaman ise vücudumuzdaki ekolojik denge bozulur. Dost bakteriler hastalık yapıcı bakterilerin bir başlangıç noktası elde etmelerine imkan verecek şekilde mevzi kaybına uğrarlar. Vücudumuz hastalığı atmaya uğraşırken ateş, kusma, ishal gibi tipik belirtiler gösteririz. Bazı durumlarda doktora gideriz ve bu hastalık yapıcı bakterileri öldürmek için bize antibiyotik verir. Ancak bizim vücudumuzda sadece bu hastalık yapıcı bakteri türünden bakteri yoktur. Pek çok çeşidi vardır ve onların birkaç tanesi antibiyotiklere karşı doğal olarak bağışık ya da dirençlidir. Genel olarak, bu birkaç dirençli bakteri dirençsiz kuzenleri (ve bütün diğer faydalı bakteriler) ile vücudumuz içindeki yaşama alanları için rekabet halindedirler. Ama antibiyotikler kullanıldığında, dirençli bakterileri rekabet etmek zorunda olmadan üremeye bırakırken, dirençsiz hastalık yapıcı bakterileri ve pek çok faydalı bakteriyi öldürürler. Sonra dirençli bakteriler vücudumuzu hiçbir engelle karşılaşmadan ele geçirirler. Bu işlem daha fazla insanda meydana geldikçe de bu dirençli bakteriler genel insan topluluklarına da bulaşmaya başlar. Sonunda pek çok patojen bakteri yaygın kullanılan antibiyotiklere karşı direnç kazanır.
📌Şunu unutmamak gerekir ki bakteriler bir yaşam biçimidir ve bütün yaşam biçimlerinde olduğu gibi onlar da hayatta kalma ve üreme iç güdüsüne sahiptir. Ve bütün yaşam biçimlerinde olduğu gibi onlar da yaşamlarını sürdürmek için yaşamlarını tehdit eden şeylere uyum sağlarlar. Sadece bazı bakteriler doğal olarak antibiyotiklere karşı bağışık değildir; ama hepsi ortamdaki değişikliklere oldukça çabuk tepki verirler. Onlar antibiyotiklerin etkilerini tersine çevirmek için metabolik değişiklikler ile cevap veren biyokimyasal fabrikalardır. Başka bir deyiş ile, bakteriler antibiyotiklere karşı kimyasal tepkiler yaratmak için bir tür deneme yanılma işlemi kullanırlar. Şöyle ki ; bakteriler sorun olan antibiyotiğe direnmek için doğru birleşik geliştirildiğinde mutasyona uğrayarak kuşak ortaya çıkaracaktır. Yani güçlü olanın yaşaması kuralına en tipik örnek. Tabi ki deneme yanılma zaman alabilir; bakteri kuşakları boyu sürebilir. Ama şu var ki her 20 yıllık bir sürede yeni bir kuşak yaratabilen insanların aksine bakteri kuşakları kimi bakteriler için sadece 20 dakikadır. Ve maalesef ki bütün bu mutasyonlar sonrası bakterinin patojen özelliği artacak ve gittikçe daha dirençli hale gelecektir.
📌 Bir diğer önemli konu ise bakterilerin arasında çok zekice büyüleyici bir iletişimin olması. Bakteriler plazmid denen özel DNA halkaları içerirler. Ne zaman iki bakteri karşılaşsa- ve aynı türden bakteriler olmaları gerekmez- birbirleri ile yan yana gelir ve bilgi alışverişinde bulunurlar. Aslında bakteriler bir tür biyolojik İnternet işlemi uygularlar ve bu bilgi alışverişi çok sık meydana gelir. Bizim şanssızlığımız ise bu bilgi değişimi tiplerinden biri de antibiyotik direncidir. Bir bilgi değişimi sürecinde, dirençli bakteri dirençsiz bakterinin içine alması için duvarında bir kapı oluşturduğu bir uzantı oluşturur, bir plazmid. Uzantının içinde dirençli bakteri DNAsının bir parçasının kopyası bulunur. Özel olarak o bir veya birkaç antibiyotiğe karşı direncin şifrelendiği bilgileri içerir. Bu DNA kopyası şimdi yeni bakterinin bir parçasıdır. Şimdi o ilk bakterinin dirençli olduğu tüm antibiyotiklere karşı dirençlidir. Bu direnci kendi yavrularına ve karşılaştığı diğer bakterilere aktarabilir.
📌 Ancak durum sadece bundan ibaret değil. İnsanoğlunun mikrop dünyasına yaptığı müdahale bakterilerde bizim mümkün olabileceğini düşündüğümüzden çok daha fazla tepkilere sebep olmuş. Örneğin antibiyotiklere direnme yeteneğine sahip olana bakterilerin direnç bilgilerini aktarmak için bakterileri kendilerine çekici özgün feromonlar salgıladıkları tespit edilmiş.. Yani bu bir nevi “ bakteri direnci bilgisi buradadır” levhasını asmak gibi bişeydir. Plazmid, akabinde feromon derken dahası da var. Bakteriler bakteriden bakteriye sıçrama yeteneğine sahip olan “sıçrayan genler” veya transpozonlara da sahiptirler. Bu transpozonlar antibiyotik direncini öğretme yeteneğine de sahiptirler.
📌 Artık her yerde serbest gezen tavuk serbest gezen ineklerden bahsediliyor. Bunların etini sütünü yiyin diyor beslenme otoriteleri. Neden çünkü 40 günde iğne ilac antibiyotik hapla mapla şiştikçe şişiyor tavuklar. Çiftlik hayvanlarının yemlerinin içine kadar girdi antibiyotik. Az önce bahsettiğim şekilde bakteriler de bu antibiyotiklere karşı direnç geliştirmeyi öğrendiler. Böylece sığır etindeki E.Coli, tavuk yumurtasındaki Salmonella ve tavuk etindeki Campylobacter güçlendikçe güçlendi.Yani biz mikrop dünyasına burnumuzu soktuk ve kendi elimizle önceden bilinenlerden daha dirençli bakteriler yarattık.Bunlar da daha az dirençlilere daha dirençli olmayı öğretti zamanla. E bu tavuğu eti yiyenlere, sütü içenlere ne olacak?? Hormon yok deniliyor bu tavuklarda kullanılan makrolid grubu antibiyotikler var. Aslında mikropları öldürmek, hastalıkları engellemek için değil. Hayvanların etlenmesini sağlıyor. Sadece MacDonalds, Burger King ve KFC nin dünya çapında sattığı eti ve tavuğu düşünürseniz hayvancılıkta kullanılan antibiyotiklerin ucunun nerelere varacağını daha somut bir şekilde gözünüzde canlandırabilirsiniz. Yani antibiyotik kullanmadan bile vücudunuzdaki bakterilerin antibiyotiğe direnç geliştirdiğini bilin istedim.
📌 Buhner’in listelediği 15 en güçlü bitkisel antibiyotik bitki :
Adaçayı
Akasya
Altınmühür
Ardıç
Bal
Ekinezya
Grapefruit
Kriptolepsis
Meyan
Ökaliptus
Pelin
Sarımsak
Sarısabır
Usnea
Zencefil
Bunların belki önemli bir kısmı size çok tanıdık gelmeyecektir. Kitapta bunlar ve daha fazlası (Reishi, Red Root, Rhodiola,Ashwagandha, astragalus, Boneset, Juniper...) ile ilgili çok detaylı bilgiler var. Bitkinin latince adı, familyası, kullanılan kısımları, kullanım şekli, özellikleri, hangi bakterilere karşı etkili olduğu, nerelerde bulunacağı gibi kapsamlı bilgiler ile tereddüte mahal vermiyor Buhner.
Sonuç olarak, bu kitabı kışı griple geçirenlere, enfeksiyon hastalarına ve kronik hastalığı olanlara mutlaka öneririm. Ancak bununla beraber bu kitabı özellikle yeni jenerasyon okumalı. Niye mi? Çünkü yeni jenerasyonun işi çok zor.. Hayata gözlerini açtıklarında mamayla beslenmeye başlıyorlar. Ağlayınca plastik emzik, poposuna kokulu ıslak mendil, saçlarına göz yakmayan şampuanla ilk tanışıklığı başlıyor kimyasallarla. Her ay hastane kontrolleri, hastane mikropları. Ateş çıktı calpoller, ibufenler, augmentinler, aşılar, ah o aşılar…Öğrencilik döneminde ise kahvaltısını mikrodalga fırında ısıtılmış margarinle yoğurulmuş poğaçasıyla bir güzel yaparken telefonda balon patlatma oyunu oynayıp üzerine damacana suları plastik bardakta kana kana içiyor. İlk molasında nescafesinin yanına sigarasını yakıyor. Haftada bir iki alkol, ne de olsa sosyal içici. İyi güzel hoş da bütün bu toksinlerle ,serbest radikallerle, östrojen gibi davranan plastiklerle bu dna nasıl hasarlanmasın, bu bünye nasıl kanser olmasın, nasıl kısır olmasın, nasıl dizleri tutsun da yürüsün..Dediğim gibi yeni jenerasyonun işi çok zor.
📌 Benim olmazsa olmazlarım ve herkese evinde eksik etmemesini tavsiye ettiğim kimi şifalı bitkiler:
🌿 Kekik. Doğal antibiyotik. Bilhassa öksürüğümüzün eksik olmadığı bu günlerde balgam sökmek için, balgamı sıvılaştırıp vücuttan daha kolay atılması için fayda sağlar. Bilimsel olarak antibakteriyel, iltihap sökücü, kramp giderici, balgam sökücü, Ağrı kesici etkileri kanıtlandı 😍 unutmadan... ORAC değeri çok yüksek 😌.
🌿Rezene, mide-bağırsak rahatsızlıklarına karşı oldukça etkili, yetişkin ve bebeklerde gaz sorununa karşı önerilir ayrıca Soğuk algınlığı ve öksürüğe karşıda etkili (öksürük için bal ile). Rezenenin sağlık için faydası en fazla içeriğindeki uçucu yağı / eterik Yağı Anetol ve fenchon da gizli. Anetol mide ve bağırsağın çalışmasını tetikler. Bu sayede hazımsızlığa ve kramplara karşı etkilidir. Fenchon bitter tadı oluşturur aynı zamanda antiseptiktir. Rezene Çayı için rezene tohumu kullanılır.
🌿Ihlamurun bilhassa soğuk algınlığı için kullanılan çaylarda bulunma sebebi başta ateş düşürme etkisi ve balgam sökme etkisi 🙌
🌿 Papatyanın (gerçek papatya) kullanım alanı oldukça geniş. Bilimsel olarak mide bağırsak rahatsızlıklarından, cilt/ mukoza rahatsızlıklarına, boğaz ağrısına kadar birçok hastalığa karşı şifası mevcut 😍.Ayrıca allerjik rinit gibi durumlarda bir tencerede kaynatıp buğusunu solumak da rahatlatıcıdır.
🌿 Yeşilçay. Dikkat edilmesi gereken yeşil çayı kaynar su ile hazırlamayın, suyun sıcaklığı çeşidine bağlı 70-90 derece arası olmalı yoksa içeriği zarar görür. 🍵 10 dakika bekletilen kaynamış su yaklaşık 80 derece sıcaklığında olur. Çeşitlerine bağlı demleme süresi değişir, ortalama 2-3 dakikadır . Yemekle beraber yeşil çay içilmemeli. Çaya limon ilave edilirse çayın flavanoid değeri artar. Yeşil çay'ı tüketirken demir içerikli gıdaları aynı anda tüketmemeye dikkat edin ; üzerinden iki- üç saat geçmeli.Hem yeşil çayın antioksidan etkisini hemde demirin vücuda alınımını engellersiniz yoksa.
🌿 Karahindiba. Günün birinde ıhlamur kadar yaygınlaşmasını dilediğim bitki. Karaciğer detoksu dendiğinde listenin başını zorlar. Yakın arkadaşı Milk Thistle (Deve Dikeni) olur. Ben onun tablet formunu tercih ediyorum.
🌿 Adaçayı. Süper bir ağız-boğaz gargarası.
🌿 Lavanta. Görünümü ve kokusu ile insanın içini ferahlatan bir şifa kaynağı. Sakinleştirici özelliği var. Kaygıyı gideri ve stresi azaltır . Yorucu ve yoğun bir günün ardından sakinleşmek ve geceyi huzurlu, ferah bir şekilde geçirmek için öneririm. Küçük keselerin içinde çekmecelere koymak da boşuna değil.
🌿 Melissa. Pek çok faydasının yanı sıra uçuğa da faydalı olduğunu biliyor muydunuz? Yakın arkadaşı çay ağacı yağı
🌿 Dereotu yüksek oranda kalsiyum içerir, ayrıca antimikrobiyal özelliği var, mide asitini azaltır, hazımsızlığa karşı yardımcı olur.
🌿 Zerdeçal, zencefil bu aile başımızın tacı. Çayda, yemeklerde, green juicelarda..Ama zerdeçalın mutlaka kapsül formunda da biyo yararlanımı yüksek bir formunun bağışıklık için kullanılmasını öneririm. Zerdeçal (curcuma longa) curcumin içeriği ile Alzheimerdan kanser hastalıklarına kadar birçok rahatsızlığa karşı fayda sağlayabilir. Curcumin'in yüksek miktarda antioksadan ve iltihaplara karşı etkisi var. 💪 Yani vücutta enflamasyonu azaltır. Kimyasal bazı ağrı kesiciler ile aynı oranda etkili olduğu araştırmalarda belgelendi. Zerdeçal tüketimi arttıkça Alzheimer Hastalığı'na, meme, akciğer, kanser ve kolon kanserine yakalanma riski azaldığı da belirlendi.Ayrıca en bi sevdiğim özelliği yapılan bir araştırmada vücuttan aluminyum atılmasına yardımcı olduğu da belirlendi🔍 Alüminyumun nasıl toksik olduğunu bilir misiniz? Hele otizm gibi hastalıklarda rolünü. Zerdeçaldan vücudumuzun etkin bir şekilde faydalanması için mutlaka bir miktar yağ ve karabiber ile tüketilmesi gerektiğini de buraya dipnot olarak düşeyim. Takviye ürünü olarak kullanmak isteyenlerde içeriğinde piperin olan ürünleri tercih etmeli (piperin karabiberde bulunan bir içerik). Zencefilin ise uyarıcı ve terletici etkisi var, bu yüzden bilhassa Kış aylarında ısınma problemi olanların bolca tüketmesini öneririm. Zencefil bağırsak kaslarının hareketini aktive eder, mide salgısını arttırarak sindirimi kolaylaştırır. Zencefil bağışıklık sistemini güçlendirmekte fayda sağlar. Yüksek tansiyonu, safra taşı olanların, ameliyat öncesi veya kan sıvılaştırıcı ilaç kullananların tüketmemesi önerilir.Pastalara da yakışır farklı aromasıyla. Aklınızda olsun.
🌿 Biberiye. İngilizcesi Rosemary. Önceleri buna rastladığımda hep gülle ilgili bir bitki zannederdim.Üzerinde epey çalışılan bitkilerden biri.Antimikrobiyal özelliklerinin yanı sıra yapılan güncel araştırmalar Alzheimer ve Demans (Bunama) hastalığında, iyi bir bitkisel çözüm olarak da biberiye üzerinde yoğunlaşıyor.
Görüldüğü gibi doğanın eczanesi oldukça geniş.
Unutmayın: her "sağlıklı" olarak bilinen şey bizi birden sağlıklı yapmaz, bize iyi gelmeyebilir, yine detaylar önemli; bu nedenle kendi araştırmanızı yapın.
🍵Güzel bir bitkisel içecek tarif bu postu sonuna kadar okuyanlara hediyem olsun:
Mikropsavar Kış Çayım
Taze zencefil 1 cm kadar, rendelenmiş
Bir tutam toz zerdeçal
Bir tutam karabiber
Bir tutam laden (cistus) (müthiştir ihmal etmeyin)
Bir çubuk tarçın
1 tatlı kaşığı sizma zeytinyagı
Çeyrek Limon
Zencefil, zerdeçal, karabiber, cistus, tarçın bir-iki dakika kaynatılır. Biraz limon sıkılır ve üzerine bir tatlı kaşığı zeytinyağı eklenir. Güzelce karıştırılır. Gün içinde birkaç fincan içilir.Taze tüketilmesini öneririm.
Neyse konuyu Ömer Hayyam’dan bir rubai ile bağlayalım
Hayyam,bade ile sarhoşsan mutlu ol
Lale yanaklı biriyle oturmuşsan mutlu ol
Madem ki dünyanın sonunda yokluk var
Say ki yoksun,varmışsın gibi mutlu ol…
Mutlu olun, mutluluktan daha iyi bir antibiyotik olamaz. Unutmayın En İyi Yatırım Sağlığınıza Yaptığınız Yatırımdır..
Günlük hayatımızda antibiyotik özelliği olan besinleri kullanarak ve iyi beslenip bağışıklık sistemimizi güçlü tutarak hastalıklardan korunabiliriz. O zaman yapılması gereken tek şey, bu kıymetli vücuda her zaman baktığımızdan daha iyi bakacağız.
Bağışıklık sistemini güçlendirin, hep doğayla, doğa anayla elele 🙋
Çocukların en sevdiği şeylerden biri kuşkusuz oyun hamuruyla oynamak. Her yerden hamur topladığım günler ve evde hazin hamur denemelerim oldu.Ben bilgisayarda çalışırken oğlum yanımda oynuyor -belli bana süprisli bişeyler hazırlıyor- oyun hamurundan yaptığı yemeği ikram ediyor. Hiç affetmem iştahla yerim 😋 Yemeğimi bitirdikten sonra “Hadi annecim uyu da dinlen” dedi.. Bu söz nasıl tatlı, nasıl da şifalı. Kokusunu içime çekerek bir anne öpücüğü kondurdum. Bu evlat kokusunu nasıl etsek de saklasak, hiç unutmasak..
Gece gündüz çalışmaları sonrası, arada bir şeyler öğrenmeye yeni güzellikler keşfetmeye başladığım boşluklardan birinde The Eagle Huntress (Kartal Avcısı Kız) belgeseli ve muhteşem müziğini, diğerinde ise şunu buldum .
Sejkko rumuzlu fotoğraf sanatçısı Manuel Pita’nın, yalnız evleri fotoğrafladığı seriler. Sejkko, Japonca'da "samimi çocuk" anlamına geliyormuş. Seçtiği rumuz gibi fotoğraflarından hissettiğim de tam olarak bu oldu, samimiyet. Biraz rüzgar esmiş gibi.. Kendi halindeliği.. Her türlü sınırlandırmalardan ve sınıflandırmalardan uzaklığı.. Renklerin yumuşaklığı aldı götürdü beni. Renkleri nasıl bu kadar güzel ayarladı? O maviyi nasıl buldu mesela, ışığı nasıl patlattı?
Seriyi taradıkça kalbimde sevecen kıpırtılar duymaya başladım. Yaşama sevinci veren küçük detayları yakaladığım her şeyi sevdiğim gibi, bu fotoğraflardaki detayları, tonları ve yalnızlığı çok sevdim.
"Hayatınızda, sizi hiç yargılamayan birisine sahip misiniz? Sadece bir kişi olsa dahi?Eğer sizi yargılamayanlar varsa, onların etrafında olmanın ne kadar şifalandırıcı ve besleyici olduğunun farkında mısınız? Onların eşliğindeyken geçen bir on dakikadan sonra bedeninizin ve tüm varlığınızın ne kadar rahatladığının?
Ya bu kişi siz olsaydınız?"
6-7 yıl kadar önce lavaboyu ciflerken elim deli gibi kaşınmaya başlayıp kızarınca muazzam bir 'mini aydınlanma' anı yaşamıştım. Kimyasallar bana hiç iyi gelmiyordu. Bir tek bu mu, bulaşık makinesinden bulaşıkları çıkarıp durulama ihtiyacı duyuyordum. Astığım nevresimler kuruduğunda üzerinde deterjan kalıntıları görünce hoop çamaşırları toplayıp bir daha durulama yapıyordum. Oda parfümleri beni hapşırtıyor, çamaşır suyu genzimi yakıyordu. Belli ki bütün temizlik ürünleri bana hayat dersi vermek için el ele tutuşmuş, kafa kafaya vermiş ne yapsak da bu kıza anlatsak ‘sağlıklı yaşam sadece spor ve sağlıklı beslenmeyle olmuyor, ne kadar çok kimyasala maruz kalıyorsun bi etrafına bak’ diyordu. Bu iş böyle olmayacaktı. Bu kadar kimyasalla içim hiç rahat değildi. Bir de o zamanlar henüz minicik bir bebeğim vardı. Her neyse sağ olun temizlik kimyasalları. Sayenizde hayat dersimi aldım ve o günden sonra kademe kademe dönüşüm yaşadım. 🙏 Fırın temizleyicisi ayrı, duvar temizleyicisi ayrı, ahşap temizleyicisi ayrı kategorize edilmiş şu saçmasapan kimyasalları üretenlere teşekkürler ama benim için siz artık bir kenara çekilin demenin vakti gelmişti. Dedim de.
Bir şeyi ellerimizle yapmanın keyfi elbette paha biçilemez ama biliyorum herkesin bunlara ayıracak vakti, enerjisi yok. Markete gidip camsili, bulaşık deterjanını sepete atmak çok daha kolay. Konfor alanımızı terk etmek istemiyoruz. Ama en azından aldığınız temizlik ve kozmetik ürünlerinin etiketini okusanız, uğraşıp didinip kazandığınız para karşılığında çöp satmaya kalkanların cebini şişirmeye devam etmeseniz o bile bişeydir, iyidir. İşte bu düşünceyle ben de önce uzun süre çeşitli bitkisel, organik temizlik ürünlerine yöneldim. Araştırmalarım sonrasında uzun yıllar fosfat, sert asitler veya klorlu ağartıcı içermeyen amway, mom’s green, frosch, seventhgeneration ve benzeri markanın çok amaçlı temizleyicisinden, bulaşık tabletine, diş macununa, vegan şampuanına, roll-on una varana kadar kullandım. Sentetik parfümlerle temizlik hissi yaratan yumuşatıcıların aslında ne kadar da gereksiz olduğuna ya da evin bol parfüm kokmasıyla aslında o evin temiz olmasının bir bağlantısı olmadığına aydım. Nevresimlerim, havlularım, yastık kılıflarım yumuşatıcı kokmadı ama bu bana nefes aldırdı.
Sonra yavaş yavaş sirke, kefir, turşu gibi fermente ürünler yapmaya başladıkça evde temizlik ve kozmetik malzemesi yapmaya da başladım. Tarifleri internetten bulup buluşturuyordum. Anneme soruyordum. Evimde ve kendi üzerimde deniyordum. Yakın çevremde yayıyor ve onlardan tarifler topluyordum. Sonraki keşfim aromatik yağlar ve soğuk sıkım yağlar olmuştu. Aromatik yağlar çok acayip bir şey. Etrafa her şeyi yumuşaklaştıran, iyileştiren bir enerji yayıyorlar. Her ne amaçla kullanıyorsam istikrarla devam ettiğimde mutlaka beklentimin üzerine çıkıyorlar. Neyse ben artık evi kendi yaptığım zehirsiz temizlik suyuyla temizliyorum: Bir kova suya bir bardak alkol, on damla çay ağacı yağı ve güzel bir koku vermesi için birkaç damla limon, nane ya da mandalin yağı ekliyorum. (Gül, lavanta ya da kokusunu sevdiğiniz başka bir esans yağ da olur.) Çay ağacı yağını suyla seyreltip fısfıslı bir şişeye koyup, sivrisineklere karşı kollara bacaklara sıkıyoruz ailecek. Gargara yerine hindistancevizi yağıyla oil pulling yapıyor ve bence bu yöntem sadece ağız temizliği değil tüm bedene şifa sağlıyor. Bir yemek kaşığı karbonatı, bir tatlı kaşığı hindistan cevizi yağı, 5-6 damla çay ağacı yağı, 2-3 damla nane yağı ile karıştırıp cam kavanoza alıp diş macunumu yapıyorum. Çaydanlıklardaki kireci limon tuzu ile çözüyorum. Zeytinyağlı sabunu, arap sabununu pek çok yüzey temizliğinde içime sinerek kullanıyorum. Sirke ve karbonatsa baş tacım. Neredeyse kullanmadığım yer yok. Temizlik algıma gerçek anlamda bir rot -balans ayarı yapmış oldum böylece.
Bu tür uğraşların bir de terapatik etkisi var. Ruhsuz, yekpare banyo dolapları içerisine kendi yaptığım deterjanları, diş macunlarını, sıvı sabunlarını yerleştirince nasıl da keyif alıyor, huzur doluyorum. Oturup şikayet etmek yerine kalkıp üretmek en iyisi 👍
Ben böyle kafama göre bir yol tutturmuş gidiyorken bu konuda Zehirsiz Ev adında bir kitap olduğunu öğrendim. Mercan Yurdakuler Uluengin, kaleme aldığı Zehirsiz Ev adlı kitabında yaşamınızdan zararlı kimyasalları eksiltmenin basit yollarını oldukça uygulanabilir tariflerle anlatmış. Her şey derli toplu.Gündelik yaşamımıza çok ufak gibi görünen ama oldukça anlamlı bir dokunuş yapmamız için yol gösteren iyi kalpli bir kitap. . http://www.zehirsizev.com bu da web sitesi. Ayrıca kitabın içinde bu konuda zenginleşmek isteyenler için başvurulabilecek pek çok faydalı link de mevcut. Kitabın sağındaki solundaki boş kısımlara ben de kendi notlarımı, ilavelerimi yazdım. Al işte süper bir tarif kitabı oldu ve yeni fikirlerle sürekli güncellenecek. Benim gelecek kuşaklara aktarmak istediğim kalıcı bir şey ortaya çıkacak böylece. Bu kitap evlerde bulunmalı diyorum. Anne yemeği gibi, besleyici ve doyurucu, sade ama etkili.
Evde temizlik malzemesi yapmak için gereken tüm malzemeleri aktarlardan alıyorum. Artık öyle güzel aktarlar, öyle şık sunumlar var ki. Gramla istediğin malzemeyi alabiliyorsun. Çoğu malzeme ambalajlı. Ambalajlar üzerinde kullanım bilgileri var. Sanırım kitapçılardan sonra aktarlarda vakit geçirmeyi seviyorum 😊 ‘Zehirsiz Ev’ kitabından sevdiğim bazı tarifler burada dursun:
✔ Bulaşık makinesi tozu
İçindekiler : 1 bardak çamaşır sodası 🍃 1 bardak karbonat 🍃 1 bardak boraks 🍃 3 bardak limon tuzu 🍃 Yarım bardak kaya tuzu 🍃 20-30 damla limon veya portakal yağı
Hazırlama : Kaya tuzunun içine seçtiğinizi uçucu yağı damlatıp karıştırın. Limon tuzunu, karbonatı ve boraksı ekleyip karıştırın.(Limon tuzu çok iriyse havanda taneleri biraz ufaltın.) Çamaşır sodasını ekleyip karıştırdıktan sonra kavanoza almadan önce bir süre havalandırın. Kapaklı bir kavanozda saklayın. Her yıkamada makinenin deterjan gözünü bu karışımla doldurun. 👌
✔ Çamaşır yıkama tozu
İçindekiler: 1 bardak ince rendelenmiş saf zeytinyağı sabunu 🍃 2 bardak çamaşır sodası 🍃 2 bardak boraks 🍃 15-20 damla uçucu yağ (isteğe bağlı)
Hazırlama: Malzemelerin hepsini -tercihen açık hava- bir kapta karıştırın. Kapaklı bir kavanozda saklayın. Makinenin deterjan gözüne her zaman koyduğunuz ölçüde koyarak başlayın. Zamanla ne kadar kullanmanız gerektiğini keşfedeceksiniz. 💪
✔ Diş macunu
İçindekiler : 5 çorba kaşığı kalsiyum karbonat veya ince elenmiş beyaz kil 🍃1 tatlı kaşığı karbonat 🍃 3-4 çorba kaşığı gliserin veya içme suyu 🍃 10 damla nane yağı 🍃 1 çay kaşığı stevya tozu ( isteğe bağlı; gliserin kullandıysanız tatlandırmaya gerek olmayabilir)
Hazırlama: Kalsiyum karbonat veya beyaz kille, karbonatı bir kapta karıştırın.
Gliserin veya suyu ekleyerek macun kıvamına getirin. Nane yağını ve tatlandırıcıyı ekleyin. Diş macununuz hazır. 👌 Hazırladığınız macunu kapaklı ufak kavanozlara bölebilir, biraz daha maceracıysanız ufak şırıngalarla, pasta kreması tüpleriyle veya seyahat boyu kozmetik tüpleriyle denemeler yapabilirsiniz. Piyasadaki diş macunlarını kullandığınız sıklıkta ve miktarda kullanın. Fırçayı macunun içine daldırmak yerine her seferinde dondurma çubuğu gibi bir araçla karıştırdıktan sonra fırçanıza sürün. İçinde bakteri üreyebileceği için uzun süre bekletmemeye dikkat edin.
✔ Bebek şampuanı
İçindekiler : 1 kahve fincanı ince rendelenmiş saf zeytinyağı sabunu 🍃 4 kahve fincanı su 🍃 2 tatlı kaşığı badem yağı veya zeytinyağı
Hazırlama: Suyu kaynatarak rendelenmiş sabunu içinde eritin. Biraz soğuduktan sonra seçtiğiniz yağı veya yağ karışımını ekleyin. Pompalı bir şişede saklayın. Bebeğinizin gerek saçında gerek vücudunda haftada birden sık olmamak üzere kullanın.
Daha bunlar gibi nice tarifler var. Mesela şunlara da bir bakın 1 - 2
Sonuç olarak evimizi temizleyip güzelleştireyim derken sağlığımızdan olmayalım, kendimizi süsleyip püsleyelim derken kimyasallara bulanmayalım. Çünkü dünyanın en güzel evi kendimiziz, bizim bedenimiz. 🏡 Haydi en kolay başlayabileceğiniz yerden siz de başlayın! Solumayın şu zehirleri. Neyi okursak, ne ile meşgul olursak ona dönüşüyoruz aslında... Yaşam dönüşümdür..
Geceye bir de şarkı bırakalım 🎶
Bu şarkıyı çok severim çünkü içinde eski koltuklar, plastik terlikler, el örgüsü rengarenk hırkalar, limon kolonyası, tezgah altına gerilmiş çiçekli bezden perdeler, emaye kaplar, hasırdan sepetler, pazen gecelikler, merdaneli çamaşır makinesi, kumaş mendil, çamaşır çiviti, pekmez kaynatan anneanneler, yaprak sarması var. 💙
Herkese iyi uykular, şifalı düşler. Dinlenmiş, iyileşmiş, umut dolmuş halde, mis gibi ferahfeza sabahlar...
Uzun uzun yazmaya alışık olan ben bir süredir pek bir şey karalayamadım. İnsan uzun bir süredir blog yazıyor olunca, hayatı yaşarken kafasının arkasında devamlı “bu konuyu da blogda yazmalıyım, bu kitabı da paylaşmalıyım” diye tasarlayarak yaşamayı bırakamıyor. Kafamdakileri nasıl toparlayıp düzenli bir post haline getireceğim şu an hiç bilemiyorum. Acaba son dönem okuduğum kitaplardan hangisinden bahsetsem diye düşünürken seçimimi lyme hakkında bir kitaptan yana kullanacağım. Çünkü bahsedeceğim konu çok ciddi. Kesinlikle insanların bu konuda daha fazla bilinçlenmesi gereken bir konu.
Lyme, ülkemizde çok az bilinen, hakkında doktorların bile hemen hemen pek fikrinin olmadığı, yine hakkında Türkçe kaynak ve araştırmanın epey sınırlı olduğu sinsi bir hastalık. O nedenle bu konuda Türkçe bir takım bilgiler derleyip blogumda bulunsun ve dileyen faydalansın istedim. Belki birkaç kişiye bile olsa yardımı dokunur. Belki birileri bunu okuyacak ve kendi belirtilerini görecek ve iyi olması için gereken yardımı alacak, kim bilir. Bu hastalığın ne kadar acı verici ve zayıflatıcı olabileceğini ve ihtiyacınız olan doğru yardımı bulmanın ne kadar sinir bozucu bir süreç olduğunu ilk elden biliyorum.
LYME hakkında daha detaylı bilgi için ziyaret edin ☞ https://lymenotes.blogspot.com.tr/
LYME keneler tarafından bulaştırılan bir enfeksiyon hastalığı. Bahsedeceğim kitabın adı ise UNLOCKING LYME. Şimdiden uzun bir yazı olacağını söyleyebilirim. Ayrıca sizi kene ısırmamış ve hatta hayatınızda hiç kene görmemiş dahi olabilirsiniz. Fakat buna rağmen kronik lyme hastası (ya da potansiyel) olabileceğinizi belirterek yazıyı okumanızı ve konu hakkında bilinçlenmenizi şiddetle tavsiye ederim.
Dediğim gibi bu konuda Türkçe kaynak yok maalesef. İngilizce kaynak ise oldukça bol. Türkçe kaynak olmadığı gibi çeviri de yok. O nedenle orjinalinden okudum.
Lyme özellikle Amerika’da, Avrupa’da oldukça yaygın ve bilinen bir hastalık. ABD de 25 milyondan fazla, tüm Avrupa’da ise 10 milyondan fazla lyme hastası olduğu tahmin ediliyor. Bu sebeple bu ülkelerde sadece lyme üzerine uzmanlaşmış lyme klinikleri var. Pek çok Türk hasta da bu nedenle tedavi için Amerika ve Avrupa’ya (Özellikle Almanya) gidiyor. Bunun yanı sıra ‘Lyme Times’ adlı 3 ayda bir düzenli yayınlanan oldukça saygın bir dergi de mevcut. Dahası konu sıkça parlementonun gündemine taşınıyor. Siyasiler bu hastalığa vakıf. Sosyal sorumluluk çerçevesinde pek çok proje yürütülüyor.
Lyme 'yüzyılın hastalığı' olarak da adlandırılmasına rağmen ülkemizde fazla önemsenmiyor (şimdilik). Kenelerin taşıdığı hastalıklar içinde öldürücü olması sebebiyle 2000 yılından itibaren Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığı ön plana çıktı. Oysa küresel ölçekte baktığımızda Dünya Sağlık Örgütü 117 ülkede lyme hastalığının bulunduğu, içinde Türkiye'nin de olduğu 61 ülkede ise bu hastalığın endemik olduğunu açıkladı. Türkiye’de bu hastalığın bilinirliğini artırmak için çalışan temel kuruluş Lyme Derneği. Burada da karşımıza biyolog, Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Barbaros Çetin Hoca çıkıyor. Şehir şehir gezerek yaptığı konferansları dikkat çekici. Sayesinde pek çok ms hastası, ms değil lyme hastası olduğunu öğrendi. Youtube dan videolarını izlemenizi öneririm.
Zannediyorum ki LYME kelimesi pek çoğuna oldukça yabancı. O nedenle burada bu konu ile yapacağım anlatımları başta Unlocking Lyme adlı kitaptan ve diğer pek çok kaynaktan, makaleden öğrendiklerim, kendi deneyimlerim ve mantık yürütmelerim çerçevesinde yapacağım.
İngilizce kitapları sıklıkla epub olarak Idefix veya Amazondan alıyorum. Böylesi hem daha ekonomik oluyor hem de mobile okumak büyük avantaj. Bünyesinde sözlük ve translator içermesi bilinmeyen/unutulan kelimeler açısından süper bir fonksiyon.
Kitabın yazarı, Dr. William Rawls, MD. Bir lyme ve fibromiyalji uzmanı. Kitabında özellikle kronik lyme hastalığını, hastalığın seyrini, co-enfeksiyonları ve çeşitli tedavi yöntemlerini anlatmış. Bu konuda okunması gereken ilk kitaplardan biri olabilecek kitaplardan kanımca. Çünkü temelden adım adım işlemiş konuları. Anlatımı sade ve meslekten anlamayanları uzaklaştırmayacak türden. En güzel tarafı da doktorun aynı zamanda kronik lyme ile mücadele etmiş bir hasta olması. Bu yönü ile sadece bilgilerini değil deneyimlerini ve işe yarar bulduğu pek çok önerisini cömertçe paylaşmış. Bununla birlikte sadece lyme için değil diğer enfeksiyöz hastalıklara karşı da bilgi sahibi olmak isteyen hekim veya sağlık profesyonelleri için de birçok değerli bilgi ile dolu bir kitap. Yazarın yer yer tekrara düştüğü konular varsa da bunu okuyanın beynine kazımak amacıyla yaptığını düşünüyorum.
Gelelim lyme ın ne olduğuna, bizleri nasıl tehdit ettiğinde, aramızda dolaşan lyme hastalarına ve tedavi yöntemlerine:
📌 Lyme hastalığı KENE tarafından bulaştırılan ve Borrellia Burgdorferi isimli bakterinin yol açtığı bir hastalıktır. Özellikle ixodes türü keneler bu bakteriyi taşır. Ancak sadece bu keneler değil ağaç keneleri ve köpek keneleri de bu bakteriyi taşıyabilir. Onun için bütün kene ısırıklarının lyme hastalığını bulaştırmada potansiyel tehlike taşıdığı unutulmamalıdır. Amerika’nın Connecticut kentinin Lyme adlı kasabasında yoğun olarak görülmesi yüzünden bu hastalığa lyme hastalığı denmiştir. Hastalığının tespiti çok eskilere dayanmıyor. İlk vakalar 1975 yılında Amerika’da saptanmış. Romatoid artrit vakalarında çok artış olduğu dikkat çekerek araştırılması sonucu farkına varılmış. O yıl 39 u çocuk 51 kişi bu hastalığa yakalanmış. 1982 yılında Willy Burgdorfer tarafından lyme hastalığına Borrelia bakterisinin yol açtığı tespit edilmiştir. Bu bakteri geç bulunmuş olmasına rağmen 15 milyon yıllık tarihi vardır.
📌 Gerek ormanlarda, gerek geyik, inek, piliç, kedi-köpek gibi hayvanlarda bulunan bütün kene ısırıkları lyme hastalığını bulaştırmada potansiyel tehlike taşır. Evcil hayvanlar enfekte keneyi eve taşıyabilir. (Kedi vb evcil hayvan besleyenler bu hastalığı ve olası riskleri çok iyi bilmeli)
Kene ısırınca diyelim ki hastaneye veya sağlık ocağına gittiniz. Keneyi çıkartan sağlık görevlisi bunun zararsız bir ot kenesi olduğu ya da merak edip endişelenecek bir şey olmadığı yönünde aslı olmayan laflar edebilir. Sakın ola ki dikkate almayın, hem kendinizi takip edin hem de lyme testi yapılması konusunda ısrarcı olun. Emin olun ki basit bir ısırıkla hayatınız alt üst olabilir. Ve siz bunu fark etmeyebilirsiniz bile.
Burada aklıma Arthur Schopenhauer ın su sevdiğim sözü geliyor:
“Gerçeğin kabule giden yolu hep 3 aşamalıdır.”
“Önce ‘hadi canım sen de’ denir, alaya alınır.”
“Sonra şiddetle karşı çıkılır.”
“En sonunda da tabii ki öyle denilip gerçekliği kabul edilir.”
o nedenle siz siz olun geç olmadan kene ısırığını ciddiye alın.
📌 Kenenin hastalık yapıcı olma özelliği büyük ya da küçük olmasıyla ilgili değildir. Yani bazen ısıran kene küçük ise insanlar bunun hastalık taşımadığını düşünüyor ancak böyle bir durum yok.
📌 Keneler Borrelia bakterisini bağırsaklarında taşırlar. Sosyal medyada özellikle son günlerde kene üzerine nane yağı vb dökerek vücuttan çıkarılması yönünde paylaşımlar yapılıyor. Bu gerçekten çok yanlış ve riskli bir uygulama. Aman ha diyorum. Siz siz olun kene tespit ettiğiniz anda vakit kaybetmeden hastaneye giderek usulüne uygun bir şekilde çıkartılmasını sağlayın.
📌 Keneler bahar, yaz ve erken sonbaharda aktiftirler. Güneş ışınından kaçarlar ve genelde çayır ve ağaçların olduğu gölge yerleri tercih ederler. Mayıs - haziran - temmuz ayında oldukça fazlalaşırlar.
Bu aylar genel olarak piknik ayları olduğu için kene vakaları da çok artar. Bu nedenle çocuklarınıza özellikle dikkat edin. Ağaçlık, çimenlik alanlarda, parklarda zaman geçirdikten sonra vücutlarını, saçlı bölgeleri kontrol etmeyi ve banyo yaptırmayı ihmal etmeyin. Hatta piknik, park vb öncesinde DEET (N,N-dietil m-toluamid) içeren böcek - sinek kovucu uygun ilaçlar kullanılabilir. Kıyafetlerle de kenelerin eve taşınabileceğini unutmayın. İyice temizleyin.
📌 BULAŞMA ŞEKİLLERİ
— Lyme hastalığı keneler tarafından bulaştırılan bir hastalıktır. Kene cilde yapıştığı andan itibaren hastalığın bulaşma riski vardır. Ancak kenenin yapışık kalma süresiyle birlikte risk de artar.
— Düşük bir olasılık olmakla beraber kan nakliyle de bulaşabildiği bilinmektedir.
— Temas veya öpüşme ile bulaşmamaktadır.
— Daha önce kene tarafından ısırılmış bir anneden anne karnındaki bebeğe geçebiliyor. Anne sütü ile bebeğe geçtiği görüşü de yaygın.
— Daha önce kene tarafından ısırılmış babaya ait sperm vasıtasıyla anneye bulaşması ve böylece taşıyıcı anneden bebeğe geçmesi de mümkün.
— Organ nakli ile bulaşması mümkün.
📌 BORRELIA BURGDORFERI
Lyme a yol açan Borrelia Burgdorferi bakterisi uzun ince ve tirbüşon gibi spiral (burgu) şeklindedir. Hareket edebilmesini sağlayan flagella denen uzantıları bulunur ve çok hızlı dokular içinde hareket edebilir. Bu nedenle Borrelia mikropları kan dolaşımını çabucak aşar ve dokulara derinden nüfuz eder. Tornavida şekli ile Borrelia eklem kıkırdağı ve beyin dokusuna yerleşir. Aynı zamanda bir çok hücre tipine girip gelişebilir; böylece bağışıklık fonksiyonları ve antibiyotiklerden korunur.
📌 En başından beri, Borrelia burgdorferi hem doktorları hem de bilim adamlarını epey uğraştırmış. Çünkü bu bakterinin laboratuarda yetişmesi ve semptomlar gösteren kişilerin kanından izole edilmesi son derece zordur. Bu nedenle bu hastalığın kesin bir teşhisini koymak bugün bile gerçekten hiç kolay değil. Bunu lyme hastaları çok iyi bilir. Pek çok lyme hastası onlarca farklı doktordan sonra ancak lyme teşhisi alabilmişlerdir. Çünkü hastalığın belirtileri diğer birçok hastalıkla karışır. Diğer hastalıkları taklit etmesi nedeniyle Lyme hastalığı "büyük taklitçi" olarak anılmaktadır. Taklit ettiği hastalıkların çoğu otoimmun hastalıklar olup en başta MS (Multipl Skleroz), Romatoid Artrit, Otizm, Fibromiyalji, Yüz Felci, Lupus, Anksiyete, ALS, Epilepsi, Bipolar Bozukluk, Lenfoma, Behçet, İşitme Kaybı, Göz Hastalıkları gelmektedir. Eğer hatırladığınız bir kene geçmişi varsa ve bu hastalıklardan birine sahipseniz mutlaka lyme testi yaptırın derim. Hatta kene geçmişiniz yoksa bile (başka bulaşma yolları da var) eğer bu hastalıklardan birine sahip olmanıza rağmen sıra dışı semptomlarınız varsa ya da iyileşme göstermiyorsanız ya da içinizde bir şüphe varsa mutlaka bu testi yaptırın.
sorusunun cevabı düşmanı tanımak ve önlem almak açısından çok belirleyicidir. Borrelia bakterisi çoğu bakteri aksine, yavaş büyür, yalnızca her 8-12 saatte bir yeni nesiller yaratırlar (genellikle her 20 dakikada bir yeni nesil üreten diğer patojen bakterilerin aksine).
Borrelia mikrobu hayatta kalabilmek için elzem besin maddelerini hastadan aşırır. Bu kaynaklara ulaşmak için, sitokin denen bağışıklık sisteminin habercilerini manipüle eder. Sitokinleri kullanarak bağışıklık sistemi fonksiyonlarının mikroplara saldırmasını engeller ve dokular arasında iltihaplara sebep olur. İltihaplar dokuları parçalar ve mikropların işine yarayacak besin maddeleri serbest kalır.
Bu bakteri kanda bulunmayı çok sevmez. Bu da kan testi ile teşhisini zorlaştırır. Bağışıklık sisteminden kurtulmak için vücudun en soğuk, en ücra köşelerine yerleşir. Orada, en sevdikleri yiyecek olan kollajenden bol miktarda bulacaklardır hem de parçalanmış olarak. Borrelia'nın hayatta kalmasını gerektiren birincil besin maddesi kollajen olduğu için, mikroplar eklem, beyin, kas (özellikle kalp kası), gözler ve cilt gibi kolajen bakımından zengin dokuları tercih eder. Kronik Borrelia enfeksiyonuyla ilişkili semptomların çoğu bu bölgelerden kaynaklanmaktadır.
Borrelia mikrobu ayrıca, sinirlerin etrafında bir kılıf oluşturan yağlı bir madde olan miyelinden de hoşlanırlar. Miyelin bakır tel üzerindeki plastik kaplamaya benzer; Siniri diğer sinirlerden yalıtır ve dürtülerin düzgün bir şekilde yürütülmesine izin verir. O olmadan, sinir fonksiyonu bozulur, geniş bir nörolojik semptomlara neden olur (multipl sklerozda görülenlere benzer semptomlar görülür).
Borrelia enfeksiyonuyla ilişkili semptomlar, mikrobun doğrudan hasar oluşturmasından ziyade sitokinle oluşturulan iltihap ile daha fazla ilişkindir. Belirli doku bölgelerindeki iltihaplanma artrit gibi lokal semptomlara neden olur. Vücutta dolaşan sitokinler, yorgunluk gibi spesifik olmayan belirtilerden sorumludur.
Çoğunlukla, bir kişinin hastalık belirtilerinin yoğunluğunu, mikrop konsantrasyonu değil, bağışıklık reaksiyonunun yoğunluğu (sitokin üretimi) belirler. Bir başka deyişle, bir kişinin çok hasta olabilmesi için Borrelia mikrobunun çok yoğun bir şekilde olmasına gerek yoktur. Gerçek şudur ki, Lyme hastalığının düzgün teşhis edilmesinin çok zor olmasının bir nedeni de Borrelia mikroplarının tipik olarak vücutta çok düşük konsantrasyonlarda var olmasıdır.
📌 Kitapta Borellia bakterisi için Mike D. Maddeox isimli bir Lyme uzmanının söylediği şu cümle geçiyordu ve gerçekten şahane bir tespit olmuş:
“B. burgdorferi doesn’t like to come out in open, so checking Blood, CSF, and SF is like looking for cockroaches in the middleof a busy highway.”
“B. burgdorferi açıkta görünmekten hoşlanmadığı için Kan, BOS, ve SF yi kontrol etmek yoğun bir otobanın ortasında hamam böceği aramak gibidir.”
📌 Hastalığın 3 evresi vardır. Bunlar:
1. Evre : Erken dönem lyme hastalığı. Hastalık henüz vücuda yayılmamıştır.
2. Evre: Erken dönem yaygın lyme hastalığı. Hastalık vücuda yayılmaya başlamıştır.
3. Evre: Kronik persistan enfeksiyon Hastalık tüm vücuda yayılmıştır.
Lyme hastalığında doğru teşhisi koymak savaşın yarısıdır. Erken dönemde teşhis edilebilirse tedavi edilebilen bir hastalıktır. Ancak tedavi edilmezse kronik artrit ve ciddi nörolojik bulgular ortaya çıkabilir.
Bir 4. Evre de antibiyotikle yeterince tedavi edilen kişilerin semptomatik kaldığı Post Lyme Treatment Syndrome (PLTS) olarak adlandırılan evredir.
📌 LYME BELİRTİLERİ
Lyme hastalığının belki de en kötü tarafı teşhisinin oldukça zor koyulmasıdır. Hastalığın belirtileri diğer birçok hastalıkla karışır ve çoğunlukla her hastada farklı belirtilerle kendini gösterir. Yıllarca belirti vermeden ilerleyip birden bire belirtileri görünür hale gelebilir.
Lyme hastalığı, deriyi, eklemleri, sinir sistemini ve diğer organ sistemlerini etkileyerek yangısal hastalıklara sebep olur. Semptomlar genellikle enfeksiyonun ilk haftasında oluşur ancak kene ısırdıktan sonra 30 gün içinde de gelişebilir. Hatta bazı vakalarda semptomsuz seyreder. Lyme hastalığının belirtileri genel olarak bireyler arasında büyük farklılıklar gösterir, çünkü mikrop, karşılaştığı her insanda farklı davranır.
Kene ısırdıktan bir hafta-on gün kadar sonra ısırılan bölgede kırmızı halkalı öküz gözü (bull’s-eye rash) diye tarif edilen şekilde kızarık (erythema migrans) ile kendini gösteren tipik semptom görülebilir. Lyme hastalığına yakalanmış kimi hastada gelişen bu kızarıklık, hastalık bulaştıktan sonra 3-5 hafta süreyle kalıcı olabilir. Dokunulduğunda sıcak olabilir ve genellikle ağrısız veya kaşıntısızdır. Bu belirti, hastalığın tanısının konması için yeterli olmakla birlikte hastaların hemen hemen % 50 sinde ortaya çıkar. Yani kene ısırması sonrası erythema migrans görülmeme olasılığı da oldukça yüksektir. Bence erythema migrans gözlendikten sonra test sonucunu dahi beklemeye gerek yok; tedavi başlamalıdır.
Erken dönemde görülen diğer semptomlar; hafif derecede ateş, titreme-ürperti, kene ısırığının yakınındaki lenf bezlerinde şişkinlik, yorgunluk, baş ağrısı, boyun tutulması, kas ve eklem ağrısı, huzursuz bacak sendromu. Hastalığın seyri, bağışıklık sisteminizin sağlığına bağlıdır. Bağışıklık fonksiyonu sağlamsa, hasta ve mikrop, dengeli bir konak-mikrop ilişkisi kurabilir. Yıllarca semptomatik hastalık ortaya çıkmayabilir. Genelde birkaç ay sonra görülen görme sorunları, işitme sorunları, kulak çınlaması, ışığa bakıldığında göz sıvısında yüzen cisimler görme, diz ve benzeri eklem ağrıları tipik lyme belirtileri olarak sıralanabilir.
🌟 Kronik Borrelia Enfeksiyonunun Belirtileri ise
Kronik yorgunluk
Artrit / eklem ağrısı
Kas ağrısı
Kronik sırt ağrısı ve disk dejenerasyonu
Kronik grip benzeri semptomlar
Baş ağrısı / boyun sertliği ve gıcırdama
Titreme
Bell paralizisi (yüz kaslarının kontrol edilememesi)
Beyin sisi / azalmış bilişsel işlev
Gürültüye ve sese hoşgörüsüzlük
Kulak çınlaması
Uyku bozukluğu
Bulanık görme /görüntü kayma / göz rahatsızlığı
Göz ağrısı
Gözde uçuşan cisimler
Diş ağrısı
Baş dönmesi ve dengesizlik
Kas seğirmesi
Parestezi (yanma, ayakta ve ellerde karıncalanma)
Tremor (baş ve eller)
Göğüs ağrısı / düzensiz kalp atışı
Nefes darlığı / zor nefes darlığı
Kararsız mesane
Gastrointestinal disfonksiyon
...devam eden uzun bir liste
Lyme hastalığı kronikleşirse uzun bir mücadele gerektirebilir, yaşam kalitesini oldukça düşürerek insanı bir ömür boyu perişan hale getirebilir ve yaşlanmayı hızlandırır. Ancak sizi doğrudan öldürecek bir hastalık olmayabilir.
Bu zorlu durumu aşmak için aile ve arkadaşlarınızdan duygusal olarak iyi destek alınması da ve tedaviyi psikolojik destek eşliğinde sürdürmek de çok önemlidir.
📌 TEŞHİS
Hastalığın teşhisi genellikle akut evrede kişi kene ısırığını fark ederse ve ısırılan bölgede ya da vücutta öküz gözü eritem ortaya çıkarsa kolaylıkla konabilir. Erytema migrans olan durumda teste bile gerek yoktur. Tabi her kene ısırığı bu hastalığa yol açmaz.
Kronik evrede bu hastalığı yakalamanın zorluğuna değinmiştim. Çünkü belirtiler karışıktır ve birçok hastalıkla karıştırılabilir. Bu nedenle her şeyden önce doktorun lyme konusunda bilgili olması gerekir. Hasta daha önce kene ısırığını hatırlıyorsa veya eritem oluştuysa lyme dan kuşkulanmak gerekir. Ama hasta kene ısırığını fark etmeyebilir veya öküz gözü eritem her vakada oluşmayabilir. Bu durumda hasta genellikle birçok doktora başvurur ve değişik teşhislerle değişik tedaviler uygulanır. Artrit, romatizma, fibromyalji, kronik yorgunluk sendromu, enfeksiyoz mononükleoz, depresyon , nörolojik birtakım hastalıklar (multip skleroz, amyotrofik lateral skleroz, demans) ve daha birçok rahatsızlık teşhis olarak konabilir. Konunun uzmanı doktor bulunamadığında sıklıkla hastaya yanlış teşhisler konulmakta ve hasta yıllarca başka teşhislerle tedavi edilmekte, hatta hastaya kan değerlerin normal, senin hiçbir şeyin yok, her şey kafanda denilebilmektedir. Çoğu doktor lyme hastalığının ismini bilir ama teşhis ve tedavisi konusunda bilgisizdir. Bu durum infeksiyon hastalıkları uzmanları için bile geçerlidir. Bu nedenle Lyme hastalığının teşhisinde en önemli unsur hastanın klinik bulguları ve başka hastalıkların ekarte edilmesidir. İkinci planda laboratuar testleri gelir.
📌 CO-ENFEKSİYONLAR
Lyme a yol açan Borrellia Burgdorferi denen bakteriyi taşıyan keneler ayrıca babesia, erlichia, bartonella, mycoplazma denen enfeksiyon ajanlarını da bulaştırabilirler. Kronik lyme hastalığının %60 ında bu ilave enfeksiyonlar görülebilmektedir. Onun için bu ajanlara yönelik testte teşhis sonrası yapılmalıdır. Ancak test sonuçları her zaman güvenilir değildir. Bu yüzden klinik bulgular önem taşır.
🌟 BABESIA bir tür parazittir. Bir çalışma kronik lyme hastalarının%66 sında Babesia ilave enfeksiyonu olduğunu göstermiştir. Bağışıklık sistemini baskılar ve Lyme tedavisinin etkinliğini azaltır . Bu nedenle lyme tedavisi esnasında babesia da tedavi edilmeli.
Kırmızı kan hücreleri, karaciğer ve dalağı enfekte eder → yüksek ateş, terleme, karaciğer / dalak genişlemesi ile nüksetme.
Babesia, doksisiklini yanıtlamayan bir protozoandır.
Babesia ile mücadele için çeşitli ilaçlar mevcuttur. Ama bir kısmı Türkiye’de yok maalesef. Adı en çok geçen ilaçlar Mepron, Flagyl, Tinidazol, Artemisinin .Bunlar mutlaka uzman doktor reçetesi/onayı ile kullanılmalı. Ciddi alerjik reaksiyonlar gelişebilir.
🌟 BARTONELLA depresyon, panik atak, anksiyete gibi psikiatrik belirtilerle kendini gösterebilir. Tedavisi yine yoğun antibiyotik tedavisi. Rifampisin, zitromax gibi antibiyotikler sıklıkla reçete ediliyor.Nörolojik bozukluklarda bartonella muhakkak dikkate alınmalıdır.
🌟 MYCOPLASMA
Mycoplasma tüm sinsi mikropların belki de en sinsisidir. Yaşlanmayla ilişkili birçok kronik hastalığın önemli bir oyuncusu olabilir, ancak dikkat çekici bir şekilde, çoğu doktor da dahil olmak üzere çoğu insan bunun bilincinde değildir.
Ancak Lyme hastalığı, fibromiyalji, kronik yorgunluk, otoimmün hastalık veya muhtemelen başka herhangi bir kronik hastalık varsa MYCOPLASMA muhakkak bilmeniz gereken bir mikroptur.
Mycoplasma tüm bakterilerin en küçüğüdür. Bunlardan 4.000 tanesi vücudunuzdaki bir kırmızı kan hücresine sığabilir (ortalama büyüklükte bakterilerin yalnızca 10-15'i bir kırmızı kan hücresine sığar). Bu bir parazittir yani ev sahibi olmadan yaşayamaz. Diğer bakterilerin aksine, mikoplazmalarımızda koruyucu bir hücre duvarı yoktur. Hayatta kalmaları için geliştirdikleri bu ilginç strateji, şekillerini değiştirmelerine ve diğer bakterilerin giremeyeceği alanlara ulaşmasına olanak sağlar. Ayrıca, ev sahibinin hücrelerinin içine kaymalarına izin verir. Hücre duvarı olmaması,mikoplazmayı birçok antibiyotik çeşidine karşı tamamen dirençli hale getirmektedir.
Hem hayvanları hem de bitkileri enfekte edebilen 200'den fazla bilinen mikoplazma türü vardır (ve muhtemelen henüz keşfedilmemiş çok sayıda türü vardır). Oldukça hızlı adaptasyon sağlayabilen bir mikroorganizmadır. İnsanlara bulaşabilecek en az 23 farklı çeşit mycoplasma vardır (ve bu artabilir). Bir kısmı zararsız normal flora olarak kabul edilse bile büyük çoğunluğu hastalığa neden olma potansiyeline sahiptir.
Mycoplasma, konakçının bağışıklık sistemini manipüle etmek ve yönetmek konusunda uzmanlaşmış bir mikroorganizmadır. Genetik yapısının yarısı bu özel amaca ayrılmıştır. Konağa doğrudan zarar verme yeteneği azdır, ancak konağın bağışıklık işlevini kendi lehine kullanabilir. Bu sinsi mikropun hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu her şey (vitaminler, mineraller, yağlar, karbonhidratlar ve amino asitler) ev sahibinden temizlenirse bir şey yapamaz. Gerekli kaynaklara erişebilmek için, mikoplazma bağışıklık sisteminin sinyal mekanizmalarını (sitokinler olarak adlandırılır) manipüle ederek vücutta iltihaplanma yaratır. İnflamasyon dokuları parçalayıp bakterilerin konağın kaynaklarına erişmesini sağlar. Mitokondri, enerji için başlıca hedeflerdir. Yorgunluk her zaman mycoplasma enfeksiyonlarında bir faktördür.
Mycoplasma, vücudun farklı bölgelerinde bulunan dokuları enfekte etmeyi tercih eder. Sık görülen enfeksiyon yerleri burun pasajları, sinüsler, akciğerler, bağırsak yolunun astarlanması, genital bölge, beyindeki vezikülleri ve eklemlerin sinovyal astarını içerir. Ayrıca genellikle beyaz kan hücrelerine, kırmızı kan hücrelerine ve beyin dokusuna bulaşırlar. Farklı mikoplazmaların belirli dokular için bir tercihi vardır, ancak tüm mikoplazma türleri herhangi bir doku ve tüm organ sistemlerine bulaşma yeteneğine sahiptir. Yani ilk enfeksiyon nerede olursa olsun, herhangi bir mycoplasma türü vücuda yayılma potansiyeline sahiptir.
Genital enfeksiyonlar, dört tür mycoplasma arasında en yaygın olanıdır (M. hominis, M. genitalium, Ureaplasma urealyticum, U. parvum) ancak diğer mycoplasma türleri cinsel olarak yayılabilir ve genital semptomlara neden olabilir. Mycoplasma ile genital enfeksiyon, hem erkek hem de kadınlarda İYE belirtilerine (yanma ve idrara çıkma ile ağrı) neden olabilir. Tipik olarak idrar kültürü negatiftir.
M. pneumoniae, solunum yolu enfeksiyonlarıyla ilişkili en yaygın mycoplasma olup, diğer mycoplasma türleri de bulunur. Mycoplasma çocukluk çağı astımı ile ilişkilendirilmiştir. Fibromiyalji, Lyme hastalığı ve kronik yorgunlukta "nefes al" gereksinimi, mikoplazma ile ilişkili olabilir.
Mycoplasma, genellikle eklemlerin sinovyal astarını (eklemi koruyucu astar) enfekte eder. Romatoid artritli kişilerin% 90'ı sinovyal sıvıda mycoplasma testi pozitiftir. Romatoid artrit ile ilişkili en yaygın mycoplasma türleri M. fermentans'tır, ancak M. pneumoniae ve diğer türler de bulunmuştur. Mycoplasma veya diğer stealth mikropları, çoğu artrit formunda temel bir faktör olabilir.Mycoplasma, sinir dokusunu kaplayan miyelin kılıfından yağı aşırır. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, mikoplazma (ve klamidya ve borrelia da dahil olmak üzere diğer gizli mikroplar) multipl skleroz ile bağlantılıdır. Mycoplasma, ALS (M. fermentans en yaygın olanı) ve Parkinson hastalığı da dahil olmak üzere diğer nörodejeneratif hastalıklarla yakından bağlantılıdır.
Mycoplasma, lösemi çocuklarının kemik iliğinde bulunur.
Mycoplasma, servikal ve over kanseri dahil olmak üzere kanser dokusunda bulunmuştur.
Servikal kanserde mycoplasma bulunması servikal kanserde bir kofaktör olabileceğini ve insan papillomavirüsüne (HPV) eşlik edebileceğini düşündürmektedir. (Mycoplasma'nın bazı virüslerin hücrelere girmesini kolaylaştırdığı gösterilmiştir.)
📌 LYME TESTLERİ
Bana göre kene ısırmalarında asıl görev hastaya düşmektedir. Hasta her zaman uyanık olmalı, şüphelendiği durumlarda Lyme konusunda uzman bir hekimden fikir almalı ve lyme testi konusunda ısrarcı olmalıdır. Ne yazık ki ülkemizde enfeksiyon hastalıkları uzmanı olmak Lyme uzmanı olmak anlamına gelmiyor ve başvurduğunuz enfeksiyon uzmanı size “Türkiye’de lyme yok” diyerek test yaptırmanıza engel olabilir. Şu da bir gerçek ki Türkiye’de lyme uzmanı yok denecek kadar az. Bu konuda Bolu İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi enfeksiyon bölümünün başarılı olduğunu biliyorum. Prof. Dr. Fatma SIRMATEL hanım bu konuda deneyimli, ilgili ve yapıcı doktorlardan biri.
🌟 Şunu hiçbir zaman unutmamak lazım: Labaratuar testlerinin negatif çıkması lyme olmadığı anlamına gelmez.
🌟 Lyme hastalığının teşhisinde ilk etapta Borrelia Burgdorferi ELISA IgM ve IgG veya Borrelia Burgdorferi Western Blot IgM ve IgG testleri kullanılmaktadır. Ancak ELISA antikor testinin güvenilirliği oldukça düşük olduğundan fazla tercih edilmemektedir. Özellikle kronik lyme hastalarında % 75 hastada negatif sonuç verir . Western Blot ise, yine tam bir güvenilirlik sağlamamakla birlikte, daha çok tercih edilmektedir. Lyme'ın teşhisi ile ilgili asıl sorun bazı hastalarda devamlı negatif test sonuçları alınmasına rağmen hastalığın var olmasıdır. İşte burada doktorun uzmanlığı devreye girer. LYME HASTALIĞINDA TANI KLİNİK VERİLER IŞIĞINDA KONMALIDIR. Yani doktor sizdeki belirtileri değerlendirip gerekli tanıyı koyabilir ve testler negatif olsa bile tedaviye başlayabilir.
🌟 Aslında Borrelia bakterisinin neredeyse bir düzine türü Lyme hastalığına neden olabilmektedir ancak laboratuarlar sıklıkla sadece Borrelia Burgdorferi testi yapmaktadır. Laboratuar seçerken daha fazla türe göre tespit yapanı tercih etmekte fayda var bence.
🌟 Elisa ve Western Blot testleri Türkiye’de Düzen ve Synevo Laboratuarlarında yapılabilmektedir. Bazı testleri SSK da karşılamakta olup devlet hastanelerinde yaptırabilirsiniz. Elisa Western Blot a göre daha düşük maliyetli bir testtir. Bu nedenle hastanelerde ilk etapta Elisa bakılmaktadır. Synevo Laboratuarında lyme hastalığı testi için paket bir test sunulmuştur. Bunun içerisinde LTT Borrelia, CD57/CD8, Bartonella Henselae IgG Antikor gibi testler bulunuyor. Tabi bunları yorumlamak ve doğru yolu çizmek için doktor kısmı en kritik ve belirleyici nokta. Test yapan kuruluşlardan bir diğeri ise Almanya’da Armin Laboratuarı. Bu laboratuar kene kaynaklı hastalıkların teşhisinde akredite bir kuruluş. Kitapta bahsedilen laboratuar ise Igenex
‼ Bir diğer önemli husus lyme testi akabinde mutlaka co-enfeksiyonlar için de test yapılmalı. Çünkü lyme tedavisinin başarısı co-enfeksiyonların birlikte tedavisi ile ancak mümkün.
📌 TEDAVİ
Teşhis konulduktan sonraki kısım Türkiye’de gerçekten acılı. Çünkü dediğim gibi konunun uzmanı dr yok denecek kadar az. Ve henüz kesin çözümü bulunmuş bir hastalık değil. Amaç semptomları yok etmek ve bağışıklığı güçlendirmek olmalı. Çünkü lyme baska hastaliklara benzemiyor maalesef, çok karışık multisistemik bir enfeksiyon hastalığı.
💊 Lyme hastalığının tedavisinde sıklıkla antibiyotiklere başvurulur. Ancak Lyme tedavisinde evrensel olarak etkili tek bir antibiyotik yoktur. Kullanılacak ilacın seçimi ve dozajı birden fazla faktöre bağlı olarak her bir insan için değişir. Bu faktörler co-enfeksiyon varlığı, bağışıklık eksiklikleri, enfekte olunduğunda kullanılan bağışıklık baskılayıcılar, yaş, ağırlık, gastrointestinal fonksiyon, elde edilen kan seviyeleri ve hastanın toleransı olabilmektedir.
💊 Erken evre lyme da kitap 30 günlük bir antibiyotik tedavisinden bahsediyor. Bu süreç kimi kaynaklarda 4-8 hafta olarak geçiyor. Ancak birkaç haftalık antibiyotik tedavisi hastalığın nüksüne ve kronik evreye dönmesine yol açabilir. Oral tedavide doksisiklin, mynocycline, tetracycline, amoxisilin ve birçok diğer antibiyotik kullanılabilir.
💊 Antibiyotik konusunda standart bir prosedür henüz oluşturulmamıştır. Ancak ağırlık kazanan görüş uzun, yoğun ve agresif bir antibiyotik tedavisinin çoğunlukla gerekli olduğudur. Özellikle akut evrede antibiyotik tedavisi gecikmeden başlamak faydalı olabilir şeklinde belirtiliyor kitapta. Çoğunlukla antibiyotiklerden oluşan bir kombinasyonun kullanılması, damardan ilaç uygulamaları gerekli olmaktadır. Çünkü borrelia bakterisi standart hücre duvarlı halinden, hücre duvarı içermeyen forma (L-form) ve antibiyotik tedavisine dirençli kistik forma dönüşebilir. Standart antibiyotik tedavisi hücre duvarı olan forma etkilidir, L formuna ve kistik formuna etkisizdir ve bunlar kronik lyme hastasında genellikle bulunur. Bununla birlikte öğrendiğim kadarı ile yetersiz dozlar kullanıldığında veya tedavi süresi kısa tutulduğunda Lyme hastalığı tekrarlayabilmekte ve her tekrarında hastalıktan kurtulma şansı daha da azalmaktadır. Yoğun antibiyotik kullanımı zaman zaman bazı dezavantajları beraberinde getirse de hastalığın potansiyel sonuçları karşısında bu riskler daha önemsiz kalıyor mu iyi etüt edilmeli. Gerektiği şekilde uygulanan bir tedavi programı sonrasında hastadaki semptomların yok olması veya semptomlarda önemli ölçüde azalma sağlanmasının mümkün olduğu belirtiliyor. Ve bunun uzun bir süreç olabileceği de.
Antibiyotik kullanımı konusunda şu notları buraya düşmek istiyorum:
💊 Sentetik antibiyotikleri kullanmaya karar verdiğinizde şöyle bir yarışa girersiniz - antibiyotiklerin toksik etkileri sizi yakalamadan önce tüm patojenleri öldürebilir misiniz? Genellikle sentetik antibiyotiklere iyi cevap veren çok zararlı bir patojene karşı yarışı kazanmanız, sentetik antibiyotiklere çok yavaş tepki veren sinsi patojenlere(borrelia b. gibi) karşı yarışı kazanmanızdan daha muhtemeldir. Bakterinin üreme oranı onunla mücadelede önemlidir.
💊 Bir patojene karşı bir antibiyotik kullanıldığında bakterilerin çoğu ölür, ancak bir kısmı antibiyotik direnci geliştirir ve hayatta kalır. Her yeni kuşağın antibiyotik direncine sahip bireyleri, hepsinin antibiyotik direnci oluşana kadar birikir. Eğer bu dirençli bakterileri yok edecek bağışıklık sistemi bulunmuyorsa antibiyotik kullanımı faydasız olmuş denebilir. Hastalık nükseder.
💊 Ayrıca uzun süreli antibiyotik kullanımı, kalın bağırsaktaki faydalı biyofilmleri parçalamaktadır. Faydalı bakteriler , ince bağırsağın ve büyük kolonun mukoza astarında biyofilm oluştururlar. Bu tür biyofilm koruyucu ve sağlıklı bir kolon için gereklidir. Antibiyotiklerin uzun süreli kullanımı bu çok önemli koruma bariyerini bozabilir. Araştırmalar, bu katmana patojen bakterilerin yerleşmesiyle bifidobakterilerin kaybedilmesinin, ülseratif kolit ve kolon kanseri gibi bağırsak hastalıklarıyla ilişkili olduğunu gösteriyor.
💊 Kitaptan çok ilgimi çeken antibiyotiklerle ilgili bir diğer bilgi, sentetik antibiyotiklerin normal hücrelerde bulunan mitokondriyi yok ettiğini belirtmesiydi. Mitokondri, yani vücudun her hücresindeki yakıt evlerinin bir zamanlar ilkel bakteriler olduğuna dair kanıtlar vardır. Bir milyar yıl önce, daha yüksek yaşam evrimleştiğinde, yüksek enerjili kapasiteye sahip ilkel bakteriler, yüksek canlıların hücreleri tarafından enerjiyi üretmek için kaçırıldı. Sonunda, tüm yüksek yaşam biçimlerinin hücrelerinin bir parçası haline gelmişler, ancak yine de bakteri benzeri özelliklerini koruyorlar. Bakteri benzeri özelliklere sahip olmak mitokondriyi birçok antibiyotik türü tarafından hasara duyarlı hale getirir. Bu, birçok insanın antibiyotik kullanımı ile yorgunluğu yaşamasının nedeni olabilir.
Lyme için gereken ciddi tedavi yöntemleri maalesef hekimlerimiz tarafınca gerektiği gibi ele alınmıyor. Hastalar da “öz-tedavi” yaparak kendi kendine hastalıkların üstesinden gelmek durumunda kalıyor.
Lyme hastalarında antibiyotik kullanımının yanı sıra apiterapi, hipertermi, ozon terapi, bitkisel destekler, homeopati, temiz beslenme, çeşitli protokoller, egzersiz kaynaklarda adı geçen ve işe yarar diğer destekleyici metotlar.
Kitapta antibiyotik tedavisinin dışında bitkisel ilaçlar ( Herbal Medicine ) etraflıca incelenmiş.
Bitkiler için yazar Dr. William Rawls şöyle diyor:
“Bitkiler dünyadaki diğer canlılarla aynı stres faktörlerine maruz kalırlar. Bitkiler, çok çeşitli mikrop, serbest radikal, toksin ve radyasyon da dahil olmak üzere geniş bir yelpazede tehdite karşı koruma sağlayan biyokimyasal maddelerin (fitokimyasallar) kompleks bir spektrumu üreterek bu stres faktörleri ile baş ederler. Farklı bitkiler farklı stres faktörleri altında farklı ortamlarda evrimleştiği için, bitkilerdeki fitokimyasallar oldukça değişkendir, çeşitlidir. Bitki biyokimyası da bitki için güneşten yiyecek üretir, oksijen taşır, zehirli atık bitkisini atar ve hasarı onarır.”
📌 COWDEN PROTOKOLÜ
Şimdiye kadar okuduklarımdan anladığım kadarı ile herkese uyacak tek tip bir lyme tedavisi yok. Geleneksel antibiyotik tedavisinin yanı sıra çeşitli tedavi protokolleri var. O nedenle sıklıkla karşılaştığım tedavi protokollerinden bir kaçını burada yazacağım. Bunlardan birisi Cowden Protokolü.
Cowden protokolü, Dr Lee Cowden, tarafından geliştirilen bir Lyme tedavi protokolüdür. Lyme tedavi protokolleri içinde en popüler olan kendi kendine tedavi yöntemlerinden biridir. Bu protokolde kullanılan malzemeler Lyme bakterilerinin 3 anatomik formuna hücum ederek (örn., Spiroketal, kist formu ve L-form) doksisiklinlerden daha iyi değilse de, iyi çalışan güçlü antimikrobik maddeler yoluyla kronik Lyme hastalığını tedavi etmek için çok yönlü bir yaklaşımı içeriyor. Antibiyotiklerden ve diğer bitkisel protokollerden farklı olarak, Cowden protokolü hastanın günde 4-8 kez suda birkaç damla tentür almasını gerektiriyor. Beyin, sinir sistemi, karaciğer, böbrekler, kan ve lenfatik sistem için detoksifikasyon desteği, bağışıklık modülasyonu, ağır metal uzaklaştırma, krebs döngüsü desteği ve magnezyum eksikliğine bağlı enerji desteği, fazla kükürtün uzaklaştırılması hususlarında tedaviyi amaçlar. Bu protokol için öngörülen süre 9 aylık bir tedavi.
💊 Cowden Protokolünde Kullanılan Nutramedix marka ürünler aşağıdakileri kapsar:
Banderol-microbial defense
Burbur-detox
Magnesium Malate
Parsley-detox
Pinella-brain/nerve cleanse
Samento-microbial defense
Sealantro-metal detox
Serrapeptase
Sparga-sulphur detox
Şu linkte de Cowden Protokolüne göre dozaj şemasını ve kullanım bilgilerini bulabilirsiniz: https://www.forresthealth.com/images/pdf/cowden.pdf
📌 BUHNER PROTOKOLÜ
2005 yılında Stephen Buhner adlı bir bitki ustası tarafından tanıtılan bir lyme tedavi protokolüdür. Protokolde kullanılan bitkiler Buhner tarafından çok iyi araştırılmış ve binlerce insan Internet aracılığıyla bu protokolü izleyerek önemli fayda sağladığını bildirmiştir. Protokol üzerinde resmi bir çalışma yapılmamış olmasına rağmen, Buhner protokolünün Lyme hastalığının üstesinden gelmek için güvenli ve etkili olduğu yaygın bir bilgi haline gelmektedir. Bir hekim olan yazar Rawls da son 10 yıldır kendi kullandığı bitkisel protokol, Buhner protokolüne dayanmaktadır. Bu protokolün, kronik Lyme için güvenli ve etkili olduğunu pek çok defa deneyimlediğinden bahsediyor.
Kitapta bahsi geçen bu kısmı özellikle not düşmek istedim. Bu tür bilgilere ulaşmak hiç kolay değil. Biraz bitkilere ilginiz var ise bu başlıkları kullanarak daha detaylı araştırma yapabilirsiniz.
🌿 RESVERATROL FROM JAPANESE KNOTWEED (POLYGONUM CUSPİDATUM)
Gerçekten harika bir madde olan Japon knotweed (JKW) olağanüstü antimikrobiyal aktivite sunmaktadır. JKW, çok çeşitli sinsi mikroplara karşı aktiftir. Hem Lyme hastalığı hem de Mycoplasma tedavisi için birincil bitkisel antimikrobiktir. JKW ayrıca antiviral, anti-Candida (maya) ve antifungal özelliklere sahiptir. Bakteri biyofilmlerini bozduğu bulunmuştur. JKW, kan-beyin bariyerini aşan sistemik bir antimikrobik maddedir ve merkezi sinir sistemini korur. Ayrıca anti-inflamatuar ve bağışıklık fonksiyonunu destekliyor.
Bu, Lyme, Mycoplasma, fibromiyalji ve viral enfeksiyonlar için çok önemli bir genel antimikrobik maddedir. JKW, Bartonella, Mycoplasma, Candida ve virüslere karşı da koruma sağlar.
Önerilen doz: 200-800 mg Japon knotweed (% 50 trans-resveratrole standardize edilmiş) günde iki ila üç kez.
Yan etkiler: Nadiren düşük toksisite potansiyeline sahiptir. Resveratrol kan inceltici özelliklere sahip olduğundan pıhtılaşma önleyici ilaçları da kullanırsanız dikkat edilmesi önerilir. Hamilelikten kaçının.
🌿 ANDROGRAPHİS (ANDROGRAPHİS PANİCULATA)
Andrographis, Hindistan'a özgü antiviral, antibakteriyel ve antiparazitik özellikler sunar. Lyme hastalığının tedavisinde yaygın olarak kullanılır. Lyme hastalığının ötesinde, sayısız klinik çalışma, andrografinin yaygın viral hastalıkların uzunluğunu ve ciddiyetini azaltma kabiliyetini göstermiştir. Viral hepatit B ve C ve Chlamydia'ya karşı aktivite göstermiştir. Andrograd, dizanteri için kullanılmıştır ve patojen E. coli suşlarına karşı aktivite gösterir. Ortak yuvarlak solucanlara ve tenyalara karşı aktiftir. 2011 araştırmasında andrografinin ülseratif kolit için yararlı olduğu bulundu (ilaçla karşılaştırıldığında, mesalazine). Ek avantajlar, bağışıklık arttırma ve kardiyoprotektif etkilerdir. Andrographis aynı zamanda önemli karaciğer koruma da sunar. In vivo ve in vitro çalışmalar, Andrograd'ın doğal dolaşıcı hücreleri (NK hücreleri) ve hücre aracılı bağışıklığı arttırdığını, bununla birlikte proinflamatuvar sitokinleri azalttığını doğrulamaktadır.
Mükemmel antiviral ve antibakteriyel özellikler, Lyme hastalığının tedavisinde önemlidir ve gastrointestinal restorasyon için önemlidir. Viral nüksetmeye karşı koruma sağlar.
Önerilen doz: 200-800 mg, günde iki ila üç kez% 10-30 andrografolide kadar standart hale getirin.
Yan etkiler: andrografis alan kişilerin yaklaşık % 1'inde alerjik reaksiyon oluşturabilir. Reaksiyon, bitkinin kullanımını durdurduktan sonra birkaç hafta içinde giderek azalır.
🌿 CAT’S CLAW (UNCARİA TOMENTOSA) (KEDİ PENÇESİ)
Amazon'a özgü olan kedi pençesi, inflamatuvar bozuklukların tedavisinde uzun bir geçmişi vardır. Ayrıca, Lyme toplumunda, Lyme hastalığının tedavisinde kullanılmak üzere birincil bir bitki olarak benimsenmiştir. Kedi pençesi bir bağışıklık düzenleyici olarak düşünülür, yani aşırı aktif bir bağışıklık sistemini yatıştırır (iltihaplanmayı azaltır), fakat aynı zamanda bağışıklık sistemini nasıl daha iyi çalışacaksa o yönde geliştirir. Faydaları arasında güçlü iltihap önleyici özellikler ve artrit tedavisinde tarihsel kullanım yer alır. B ve T lenfositleri, doğal katil (NK) hücreleri ve granülositleri içeren WBC'leri artırdığı bilinmektedir. Kedi pençesi ayrıca, Lyme hastalığında eksik olan, CD 57 olarak adlandırılan, doğal katil hücrenin özel bir türünü geliştirdiği biliniyor. Kedi pençesi, GI yolu için iyileştirici özellikler de göstermiştir (geçirgen bağırsakların iyileşmesi için faydalıdır).
Lyme hastalığı ve gastrointestinal restorasyon için birincil bitki. Kedi pençesi, antiprotozoaldir ve Babesia'ya karşı koruma sağlayabilir.
Önerilen doz: 400-800 mg (iç kabuk% 3 alkaloidlere veya 10: 1 konsantre iç kabuğa göre standartlaştırılmıştır) günde iki ila üç defa. Bu otu mide asidi ile harekete geçirdiği için yiyecekle birlikte alması özellikle önemlidir. Asit engelleyici ilaçlar alırsanız, kedi pençesinin değeri sınırlı olacaktır.
Yan etkiler: Ara ara mide rahatsızlığı, ancak genellikle çok iyi tolere edilir.
🌿 CHINESE SKULLCAP (SCUTELLARİA BAİCALENSİS)
Güçlü bir sinerjisttir (diğer takviyelerin faydalarını arttırır).
Başka bir deyişle, diğer otların, özellikle de antimikrobiyal değeri olanların etkilerini artırır. Kendiliğinden güçlü antiviraldir (özellikle herpes virüslerine karşı). Ayrıca antibakteriyel ve antifungal özelliklere sahiptir. Mycoplasma ve Bartonella'ya karşı kullanılan temel takviyelerden biridir. Chinese skullcap, yatıştırıcı özellikleriyle de bilinir. Uyku uyarma işine yarayan melatonini içerir. Aynı zamanda sinir dokusu ve karaciğer fonksiyonunu da kuvvetle korur. Bu bitki bir bağışıklık düzenleyicidir yani aşırı aktif bağışıklık fonksiyonunu yatıştırır (sitokin çağlayanlarını azaltır), ancak genel bağışıklık fonksiyonunu arttırdığı anlamına gelen bir bağışıklık düzenleyici maddedir. Bazı uzmanlar, otoimmün hastalık için yararlı olduğunu düşünüyorlar.
Mycoplasma ve antiviral koruma için önemli sinerjist. Ayrıca, Chlamydia karşı kapsama alanı sağlar.
Önerilen doz: 400-1000 mg günde iki ila üç defa. Kök özütü, tercihan,>% 30 baikalin ile standartlaştırılmış, belirgin sarı renkte 3 yıllık bitki tercih edilir. (American skullcap aynı antimikrobiyal özellikleri sunmaz ve bunun yerine kullanılmamalıdır.)
Yan etkiler: Nadir, hatta yüksek dozlarda ve çoğunlukla gastrointestinaldir.
🌿 GARLIC WITH STABILIZED ALLICIN (ALLIUM SATIVUM).
Sarımsak, kaydedilen zamanın başlangıcından beri tıbbi olarak kullanılmıştır, ancak sarımsaktaki aktif kimyasallar, allisin olarak adlandırılır ve çok uçucudır. Ezilmiş sarımsak kokusu allicindir. % 1'den azı aktif formda emilir. Bu nedenle, standart sarımsak preparatlarından elde edilen fayda oldukça değişken ve çoğunlukla minimal düzeydedir.
Tescilli bir süreçle, verimi neredeyse% 100'e yükseltmek için allisin stabilize etmek mümkündür. Stabilize allisin artık birçok şirketten temin edilebilir. Stabilize sarımsağın gram-pozitif ve gram-negatif bakterilere karşı güçlü geniş spektrumlu etkinliğe sahip olduğu ve antiviral, antifungal ve antiparazitik özelliklere sahip olduğu gösterilmiştir. Lyme hastalığı olan hastalar önemli fayda sağlamışlardır. Araştırmalar allicin'in birçok Babesia türüne karşı aktif olduğunu göstermiştir.
Kronik fungal enfeksiyonlar ve Candida (maya) için son derece yararlıdır ve MRSA enfeksiyonlarına karşı aktivite göstermiştir. Stabilize sarımsak da dikkat çekici kardiyovasküler faydalar sağlar. Kolestrolü düşürür, trombosit agregasyonunu (yapışkanlık) inhibe eder, kan akışını geliştirir, kan basıncını düşürür ve doğrudan kardiyojenik etkilere sahiptir.
Genel antimikrobiyal ve gastrointestinal restorasyon için mükemmeldir.. Antiprotozoal (Babesia) ve anti-Candida da kapsama alanındadır.
Önerilen doz: 180-1200 mg iki stabilizied allicin ürünü günde üç defa (dozaj kullanılan sarımsak preparatına bağlıdır).
🌿 HOUTTUYNIA (HOUTTUYNIA CORDATA)
Hindistan ve Nepal'e özgüdür. Antibakteriyel ve antiviral özelliklere sahip sistemik antimikrobiyaldir. Ayrıca çalışmalar, anti-inflamatuar, antihistaminik / anti-alerji ve antioksidan özelliklerini göstermiştir. Houttuynia, Lyme hastalığına bağlı tüm bakteri ve virüs mikroplarını kapsar.
Yan etkileri: Balık kokusu. Aksi halde iyi tolere edilir.
📌 LYME HASTALIĞINDA BESLENME
Lyme hastalığı ile mücadelede ana yollar kadar tali yollar ve hatta patikalar ve kapı önleri dahi önemli. Antibiyotikler yanında, bitkisel destek, bunlara ilaveten egzersiz, günlük alınan şeker, içilen kahve, alkol, uyku süresi hepsi ama hepsi dikkat edilmesi gereken şeyler. Kitapta “Your recovery cannot move forward until you restore normal digestive function// Normal sindirim fonksiyonunu yerine getirene kadar iyileşme ilerleyemez.” şeklinde bir cümle geçiyor. Her hastalıkta olduğu gibi lyme hastalığında da beslenme çok önemli. Genel hatlarıyla önerileri başlıklar halinde dikkat edilmesi gerekenler şöyle:
🌟 Diyet, belki de Lyme hastalığının çözümünün en önemli parçasıdır. Her şeyden önce, bu beslenme rejiminde bütün şekerin kesilmesi öneriliyor. Çay şekeri, şekerlemeler, reçeller, kola, diyet kola, şeker ile tatlandırılmış boğaz pastilleri, kurabiye, kek, krep, donuts, hamur işleri, pudingler ve benzeri şeker içeren gıdalar bu diyette bulunmuyor. Bu sebeple iyi bir etiket okuyucu olmak şart !!
🌟 Nişastalar da bağırsak ve kan dolaşımında şekere dönüştüğü için bu diyette tüketimine izin verilmeyenlerden. Bu, Lyme ile savaşan bir kişinin, ekmek, erişte, makarna, pirinç, patates ya da undan yapılmış herhangi bir şeyi yememesi anlamı taşır. GLUTEN içeren gıdalara dikkat edilmeli ve glutenin bağırsaklara zarar verdiği unutulmamalıdır.
🌟Lyme hastalarının süt ve süt ürünlerini de tüketmesi önerilmiyor. Özellikle laktoz intoleransından dolayı vücut tarafından iyi tolere edilmediği, bağırsak rahatsızlıklarına sebep olabileceği belirtilmiş.Bununla birlikte, bir süt ürünü olduğu halde yoğurt ve kefir tüketmenin faydalı olduğu, çünkü antibiyotik kullanmanın neden olduğu bir maya enfeksiyonunu önlemeye yardımcı olacak iyi bakteri ve protein içerdiği belirtiliyor. Bu nedenle ev yapımı yoğurt ve kefir meyveli, vb ticari olanlara göre üstündür diye düşünüyorum.
🌟 Diğer önemli bir konu hakkında pek fazla şey duymadığımız LEKTİNLER dir. Belki de, insanların hoşuna giden, keyif aldıkları pek çok gıdayı etkiledikleri için. Çoğu beslenme kitapları ve bağırsak sağlığı kitapları lektinlerden söz etmez bile. Buna rağmen, lektinler, herhangi bir sindirim konusu olan herkesin dikkat etmesi gereken bir konudur. Lektinler, tüm bitkilerde ve bitki tohumlarında bulunan özel proteinlerdir. Bitki veya tohumları tüketen canlılara karşı caydırıcı olarak çalışırlar. Lektin zararlı mıdır sorusunun cevabı kişinin duyarlılığına, maruz kalınan lektin türüne ve doza göre değişir. Ancak lyme hastalığında bağışıklık önemlidir. Lektinin etkilerine dikkat etmek gerekir. Çünkü lektin bağırsakta bulunan hücre membranlarında bulunan karbonhidrat moleküllerine bağlanarak zarar verirler. Bu hücre zarlarını bozar ve bağırsak astarını tahriş eder.Problemli lektinlerin başlıca kaynakları şunları içerir:
Tahıllar, özellikle buğday ve mısır
Fasulye / bakliyat, özellikle soya fasulyesi, fasulye ve fıstık
Badem, ceviz, kaju fıstıkları ve fıstık gibi ağaç fındıkları
Nightshades vegetables ( domates, patates, patlıcan ve biber dahil)
Mısır ve soya fasulyesi ile beslenen inek sütleri
🌟 Bir diğer dikkat edilmesi gereken konu da OKZALAT tır. Yüksek okzalat içeren gıdalardan bu hastalıkla mücadele süresince uzak durmakta fayda vardır. Eğer bağırsak bariyeri bozulmamışsa, okzalat önemli derecede emilmemektedir. Böbreklerden dışarı atılır. Başka bir deyişle, sağlıklı bir bağırsakta olan insanlar, oksalat açısından yüksek olan ve sorun yaşamayan gıdaları yiyebilirler. Bununla birlikte, sızdıran bağırsaklarla, büyük miktarda okzalat emilebilir. Fazla oksalat vücuttaki kalsiyum ile bağlanır, dokularda biriken keskin kristaller oluşturur. Hareket ve yorgunluk ile ilişkili kas ağrısı ve eklem ağrısı, ilişkili semptomlarla ilişkili olabilir.
📌 HERXHEİMER REAKSİYONU (THE DIE-OFF) ve DETOKS
Şimdi buraya kadar sabırla okumuş değerli okuyucu, gelelim zurnanın zırt dediği yere. Herxheimer reaksiyonu ya da kısaca Herx, işte zurnanın zırt dediği yerdir.. İyileşmeden önce kötüleşme evresi de denilebilir. İlaçlar ile bakteri enfeksiyonu tedavisi esnasında görülebilen bir yan etkidir. Antibiyotiklerin yol açtığı bakteri ölümü ve bunun neden olduğu (endo)toksin salıverilmesinin, karaciğer ve böbrek detoksifikasyon kapasitesinin üzerinde bir hızda olması nedeni ile hastanın kendini kötü, beter hissetmesidir. Fazla toksin; yorgunluk, dikkat eksikliği, baş ağrısı, hipotansiyon, ağrı ve halihazırda var olan şikayetlerde artışa neden olur. Hasta tedavinin işe yaramadığı yanılgısına düşebilir. Herxheimer Reaksiyonu hasta için kötü bir deneyim olsa da aslında tedavinin işe yaradığının bir göstergesidir.
Mesele şudur ki, herx sonucu vücudunuzdaki toksinleri olabildiğince hızlı bir şekilde çıkarmanız gerekir, aksi takdirde ortadan kaldırılmak yerine vücudunuza yeniden emilir. Bu konu aslında çok kapsamlı. Ayrı bir post konusu olabilir. Ancak önerilen çeşitli tavsiyeler epsom tuzu ile ayak banyosu, sauna, kurşunsuz kil (bentonit kili) kullanımı, toksin atan bazı besinleri tüketmek, sarımsak, soğal, yeşillikler, ilaçsız böğürtlen, çilek, yabanmersini gibi meyvelerin küçük çekirdekleri, su yosunları…
📌 Lyme ile mücadelede ve detoks ile toksinlerin uzaklaştırılmasında infrared (kızılötesi) saunada faydalıdır. Özellikle Lyme Hastalığına yardımcı olmak için infrared saunaları kullanma konusunda on-line çok sayıda makale bulunmaktadır. Bunlardan biri, bir diğeri için tık. Büyük olanlar ve taşınabilir kişisel infrared saunalar da var.
📌 Lyme tedavisinde arı zehiri de kullanılmaktadır. Bununla ilgili meraklısına birkaç yayın için 1, 2, 3
💊 Magnezyum: Lyme hastalığında MAGNEZYUM EKSİKLİĞİ çok önemlidir. Çünkü Borrelia magnezyum kullanır ve vücuttaki Mg miktarını azaltır. Refleks artışı, kas spazmları ve seğirmelere yol açabilir. Mg eksikliği hafif , orta ve şiddetli olabilir. Bir lyme hastası lyme hastalığının etraflı tedavisini uygulasa bile sonuçta Mg eksikliği düzeltilmezse iyileşme bir platoya ulaşır ve orada kalır. Magnezyum kullanımında magnezyumun formu önemlidir.
📌 Epsom Salt (Epsom Tuzu) detoks üzerinde etkilidir. Özellikle kas ağrıları olanlar, Bartonella ile mücadele edenlere önerilmektedir. Ilık bir suda eritilerek ayak banyosu yapmak dahi toksinleri uzaklaştıracağı için rahatlama sağlayacaktır.
📌 C vitamini
Bağışıklık sisteminizi iyileştirmek için çok gerekli bir vitamindir. Lyme tedavisi esnasında benim kaynaklarda rastladığım tavsiye günde en az 3 gram alınması yönünde. C vitamini, haplar, tozlar, içecekler, gibi birçok formda alınabileceği gibi ve lyme tedavisinde damar yoluyla da alınabileceği belirtilmiş.
C vitamini kollajen üretimi için de gereklidir. Deride, kan damarlarında, kas, eklemler, beyin ve herhangi bir yapısal dokuda bulunan kollajen, vücudu bir arada tutan şeydir.
C vitamini doğadaki en çok yönlü maddelerden biridir.Sadece güçlü bir antioksidan değil, aynı zamanda glutatyon gibi diğer önemli antioksidanları da şarj eder. C vitamini büyümeyi destekler ve vücudun her yerinde sağlıklı dokuları tutar.
📌 Milk thistle (Deve Dikeni)
Karaciğer koruması sunan en iyi bitkilerden biridir. Güney Avrupa'ya ve Kuzey Afrikaya özgü dikenli bir bitkidir. Deve dikeni, sarılık ve diğer karaciğer rahatsızlıklarının tedavisi için kendi yerinde binlerce yıldır kullanılmıştır.
Silimarin,deve dikeninin birincil aktif bileşenidir ve karaciğer hücreleri için güçlü antioksidan koruma sağlar. Karaciğer hücrelerinde bulunan doğal antioksidanları da artırır ve karaciğer hücrelerinin rejenerasyonunu indüklediği bulunmuştur. Tüm hepatoprotektif (karaciğerden koruyucu) bitkilerden en çok araştırılan ve düşük toksisite ve yüksek güvenlik ile ünlüdür.
📌 Glutatyon
Glutatyon, üç amino asit olan, glutamik asit, sistein ve glisinden oluşan bir tripeptittir. Enerji üretirken mitokondriayı serbest radikal hasarından korumak için hücreler içinde önemli bir antioksidandır.
Glutatyon aynı zamanda karaciğerde faz II detoksifikasyon için de gereklidir. İn vitro ve in vivo çalışmalar, detoksifikasyon süreçlerinin, antioksidan özelliklerin ve bağışıklık fonksiyonlarının takviye edilmesinin güçlendirdiğini göstermiştir.
Glutatyon dna/rna hasarını önler. Glutatyon vücuttaki toksin temizleyici sistemin en önemli öğesidir. Ağır metaller ve diğer kimyasal toksinler normal şartlarda vücutta glutatyona bağlanmakta ve safra yoluyla ince bağırsaklara atılmaktadır.
Önerilen doz: Günde 500-1000 mg
Yazar Bill Rawls kitabında şöyle bir not düşmüştü: "Lyme hastalığına karşı mücadelemdeki bir noktada, belirgin bir baş ve el titreme geliştirdim. Günde iki kez Setria marka glutatyonun 1000 mg'ını başlattıktan sonraki 2 hafta içinde tamamen çözüldü. Aynı etki, lipozomal glutatyonda görülmedi."
📌 Omega 3 Yağ Asitleri
Omega 3 yağ asitleri, vücuttaki iltihaplanmayı azaltmak ve optimum hücre zarı fonksiyonunu desteklemek için önemlidir. En iyi kan akışını sağlamak için önemli faktörler olan kolesterolün oksidasyonunu ve trombosit agregasyonunu önlerler. Balık, deniz ürünleri ve sebzeler omega-3 yağ asitlerinin iyi kaynaklarıdır, ancak supplement olarak desteklemek kanda yeterli miktarda omega 3 seviyesini sağlar. En faydalı omega-3 yağ asitleri, EPA (Eicosapentaenoic Acid) ve DHA (Docosahexaenoic Acid), sadece deniz kaynaklarından gelir. Hem balık yağı hem de krill yağı, DHA ve EPA'nın iyi kaynaklarıdır. Krill yağı, güçlü bir antioksidan olan astaksantin içerir. Keten yağı da pek çok sağlık yararları sağlarken, omega 3 kan düzeylerini yükseltmek için çok fazla miktarda keten yağı alınması gerekir.
Önerilen Doz: Moleküler damıtılmış balık yağı, 1-4 gram 1000-4000 mg / gün veya kril yağı günlük 500-3000 mg. Krill yağı, bağırsaklardan kolaylıkla emilen ve vücut tarafından daha kolay kullanılan bir fosfolipid (balık yağı gibi trigliserit yerine) olarak bulunur. Bu nedenle daha düşük dozlar gereklidir.
Yan etkileri: Omega-3 yağ asitleri kanı inceltir. Kan sulandırıcıları kullanıyorsanız veya kanama veya pıhtılaşma bozukluğunuz varsa doktorunuzla balık ya da krili yağı takviyeleri almayı danışın. Kabuklu deniz hayvanları veya balık alerjileri varsa krill veya balık yağı takviyeleri kullanmaktan kaçının.
📌 Unutmayın, eğer lyme ve onunla ilişkili hastalıklar ile mücadele ediyorsanız kendinizi eğitmek zorundasınız. Facebook’da konu ile ilgili çok faydalı gruplar var. Bunlardan bazıları:
Lyme Türkiye
Lyme Disease Group
Lyme Survivors
Lyme and Pregnancy
Women's Lyme Disease Support Group
Lyme disease cure discussion
Lyme Disease Food & Supplements
Babesia Buddies
Beating Bartonella
📌 Gelelim yeniden kitaba; bu kitap oldukça iyi düşünülmüş ve organize edilmiş. İçeriği ve bilgiyi toplamak için harcadığı çaba taktire şayan. Kronik lyme'den kurtulmak ve bağışıklık sistemini desteklemek için pratik adımlarla dolu. Bu kitapta, kendi başına ne kadar çok şey yapabileceğinizi ve farkında olmayabileceğiniz çevresel ve diğer stres kaynaklarının etkisini öğreneceksiniz. Ayrıca, iyileşmek için sadece patojenleri öldürmenin neden yeterli olmayacağını etraflıca anlatıyor.
Canımız yanmadan bir olayı umursamamak milletçe en belirgin özelliklerimizden biri. Ne kuş gribinden çekiniyoruz, ne radyasyonlu çaydan korkuyor, ne AIDS için gereken önlemleri almayı akıl ediyoruz. Nasıl oluyorsa içimizde bir bana bişey olmaz dürtüsü var. O nedenle ciddi bir kitle de küçücük bir keneyi hiç kaale almıyor.
Neyse bu uzun yazıyı Fareler ve İnsanlar’dan lyme ile mücadeleye çok uygun bir alıntı ile kapatalım: “It’s just a constant battle: me against my body; my passions and my dreams and what I want to do with my life, against what I’m physically able to do. // Bu tam olarak uzun sürecek bir savaş: bedenime; tutkularım ve düşlerime ve hayatımla yapmak istediğim şeylere karşı, fiziksel olarak yapabileceğim şeylere karşı.”
Ve şunu hiç unutmayın: Hayatınızda hiç kene görmeseniz bile LYME hastası olabilirsiniz.
O nedenle bu konuda bilgilenmek ve çevremizi de bilinçlendirmek zorundayız. Ayrıca bir arkadaşınızı veya bir aile üyesini Lyme Hastalığını ile mücadelesinde anlamanız ve desteklemeniz, iyileşmelerine ve tedavilerinde başarılı bir sonuç elde etmelerine çok fayda sağlayacaktır. Büyük bir hastalığa karşı savaşan biri, ne olursa olsun, desteklenen, sevilen ve ilgilenilen biri olduğunu hissetmek ister.
LYME hakkında daha detaylı bilgi için ☞ https://lymenotes.blogspot.com.tr/
Hafta sonu yaklaşırken pikniğe gidecekler umarım kene konusundaki bu bilgilere göre gereken koruyucu önlemleri alırlar.
“Yaratıcı hayatınız için, yalnızlığınız için, olma ve yapma zamanınız için, asıl hayatınız için en önemli şey devam etmek, direnmektir; devam etmek, çünkü vahşi doğanın vaadi şudur: Kıştan sonra, her zaman ilkbahar gelir.”
Son aylarda günlük hayatın koşuşturmasına çok kaptırmışsam kendimi, kendi mağarama çekilip Kurtlarla Koşan Kadınlar’ a doğru yolculuğa çıkıyorum… Her seferinde kendime getiriyor beni. Henüz çocukken okuduğum-dinlediğim pek çok masalın bir yetişkin olduğumda yaşamıma rehberlik edebileceğini nereden bilebilirdim ki?
Yirmi yılını bu kitabı yazmakla geçirmiş olan yazarın kaleminden çıkmış çokça derin ve engin bir analiz..
Velhasıl çok kolay okunmasa da, çok şey öğreneceğiniz ya da vaktiyle öğrendiklerinizi temize çekeceğiniz, yanlış bildiklerinizi düzeltme şansı bulabileceğiniz üstelik bunları masallardan yola çıkarak yapacağınız ilginç okunası bir kitap
Biraz müzik..
Kovacs - My Love
Shivaree - Goodnight Moon
Lissie - Hero
The Pretty Reckless - Cold Blooded
Kat Frankie - Happy
Kal Cahoone - Build The Fire
Seth Avett & Jessica Lea Mayfield - Between The Bars
Mutfağım sirke, kefir, ekşi maya, turşu, kombiyotik yoğurt, probiyotik yoğurt, probiyotik dondurma, mercimek-nohut unu gibi fermente ürünler konusunda bir atölyeye döndüğünden beri bakterilerle çok keyifli bir ilişkim var. Mutfakta değil de adeta bir mikrobiyoloji laboratuvarında çalışıyor gibi hissediyorum kendimi. Bazen uzun ve zahmetli uğraşların sonunda maalesef istenilen fermentasyon gerçekleşmiyor bazense ilk denemede bile mucizevi şekilde tekstürü ve kıvamı yakalayabiliyorum.
Tüm bu fermente ürünler ile varmak istediğim nokta ise sağlıklı bir beden ya da sağlıkla yaş almak. Tabi bu fermente gıdaların ucu bir şekilde pek çok bakteri barındıran ve bağışıklık sistemimizin merkezi olan bağırsaklarımıza varıyor ve bağırsak konusunda etraflıca bilgilenmek zaruri hale geliyor. Ne de olsa modern tıbbın kurucusu Hipokrat “Bütün hastalıklar bağırsaktan başlar. Bağırsak hasta ise vücudun geri kalan kısmı da hastadır.” demiştir. Giulia Ender’sın kaleme aldığı Büyüleyici Bağırsak bu konuda bir şeyler öğrenmek isteyenler için gerçekten iyi bir rehber.
Yazar Giulia Enders 1990 doğumlu. 17 yaşındayken bacağında bir yara açılıyor ve sonra bir türlü iyileşmeyerek tüm vücuduna dağılıyor. Hiç bir doktorun çare bulamadığı bu hastalığa hasta olmadan bir hafta önce kullandığı antibiyotiğin sebep olduğunu anlıyor. Bu süreçte kendi üzerinde sağlıkla ilgili pek çok deneme ve keşif yapıyor. Nihayetinde tıp okumaya karar veriyor ve okuyor. Tıpta uzmanlaşma aşamasında okul eğitimi aşamasınca ‘üvey evlat’ muamelesi gören bağırsağı tercih etmesinin nedenini bağırsak ve beyin arasındaki bağlantı karşısında büyülenmiş olmasına bağlıyor. Bağırsağın fiziksel ve ruhsal sağlığımızı nasıl etkilediğini derinlemesine araştırmak istiyor.
Yazar bağırsakta neler olup bittiğini, araştırmaların bu konuda getirdiği yenilikleri, rahatsızlıklarla nasıl mücadele edilebileceğini eğlenceli bir dille anlatmış. Akıcı olmasına rağmen anlaşılması çok da kolay bir kitap değil. Bazı tıbbi terimlere, anatomi ve fizyoloji bilgisine aşina olmak gerekiyor. Ama yazarın bağırsaklarımız konusunda okuru bilgilendirmek hususundaki coşkusu adeta kitaptan taşıyor diyebilirim. Ve kız kardeşi Jill Ender’sın illüstrasyonları gerçekten çok tatlıydı. Sadece hoş değil aynı zamanda konuyu daha iyi anlamayı sağlayacak kadar da başarılı çizimler.
Elbette ki lisedeki biyoloji derslerimizde bize sindirim sisteminin temellerini öğrettiler: Yiyecekler yemek borusundan geçerek mideye girerler, sekiz metre uzunluğundaki ince bağırsaklardan geçerler, kolonda dinlenirler ve nihayet vücuttan dışarı atılırlar. Ama asıl kilit noktası bu sürecin detaylarındadır; özellikle de beyin kadar karmaşık olan bu sistemin tüm otoimmün sistemimizi nasıl kontrol ettiği, bizi hangi yollarla hasta ettiğidir.
Bu tür kitaplar okumaktaki aldığım keyfin temeli vücudu daha iyi tanımama vesile olmaları. Artık şuna iyice eminim ki yirmi, otuz, kırk, elli, altmış ve hatta yetmiş yıl yaşamış olsak bile, vücudumuzu sandığımız kadar da iyi tanımıyoruz. Daha vahimi bu konuda bilgilenmeye pek de gerek duymuyoruz. Kendi vücudumuzun kontrolünü doktorlara teslim edip kendimizi geri çekiyoruz. Oysa ancak vücudumuzu tanıyarak, sağlığımızı koruma, kendimizi güçlendirme konusunda kontrol sahibi olabiliriz.
Bu kitap benim için gerçekten de büyüleyici bir kitaptı ve daha önce bilmediğim ya da bilip de mantığını tam olarak bilemediğim birçok şeyi öğrendim. Bu kitabı okurken not almak için bir dizüstü bilgisayar veya kalem bulundurmanızı tavsiye ederim. Zira bu değerli bilgilerin havaya uçmaması lazım. Kendi notlarımı burada kısımlar halinde özetleyeceğim. Baştan uyarayım uzun sürecek bir özet olacak bu 😉
📌 3 bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde bağırsak ve genel olarak sindirim sistemimizin yapısı ve fonksiyonu anlatılmış. Alerjiler, intoleranslar gibi konular ele alınmış. İkinci bölümde bağırsağın, beyin ve dolayısıyla sinir sistemi ve duygularımızla olan etkileşimine değinilmiş. Üçüncü bölümde ise bağırsak bakterileri, florası, kötü niyetli bakteriler, parazitler, antibiyotikler, probiyotikler ve prebiyotiklerden bahsetmiş yazar.
Kitabı bitirdiğimde keşke bir dördüncü bölüm olsaydı ve bağırsakla ilgili hastalıklar (ibs, ülseratif kolit, Crohn vb gibi) hakkında daha çözümsel öneriler içerseydi diye düşündüm. Evet yazar bu hastalıklara satır aralarında değinmiş ama bir başlık olarak ele alıp onlara neyin sebep olduğu ve bunların belirtilerini yönetmek için neler yapılabileceğini bahsetseydi süper olurdu.
📌 Yazar çinko içeren ürünlerden birkaç hafta boyunca fazlaca tükettiğinde koku alma duyusunun çok güçlendiğini fark ediyor.
📌 Bağırsakla bağışıklık sistemimiz arasında olağanüstü bir ilişki var ve nihayet artık bu konu hakkında yavaş yavaş bilinçleniyoruz. Bağırsak bağışıklık sisteminin üçte ikisinin düzenini sağlar, aynı anda küçük ekmekleri ve sosisleri öğütür ve kendine özgü yirmiden fazla hormon üretir.
📌Tuvaletimizi yaparken en eski zamanlardan beri doğalında kullandığımız pozisyon “çömelmek” tir. Modern bir alışkanlık olan “oturma alışkanlığı” 18. yy ın sonlarında ortaya çıkmıştır ve evlerimizde bulunan alafranga tuvaletler hayatımıza girmiştir. Bununla birlikte hemoroid, diverkül gibi bazı modern hastalıklar da hayatımıza girmiştir. Yapılan araştırmalar çömelmenin kasları gevşettiği, yolu düzleştirdiği ve bu sayede dışkının çıkmasının yollarını açtığını göstermiştir. Çünkü bağırsak sistemimiz klozette oturarak işimizi hallettiğimiz süreçte boşaltım kanalının tamamen açılacağı biçimde tasarlanmamıştır ! Dünya çapında çömelerek işlerini halleden 1,2 milyar insan içinde Diverkül hastalığına yakalanana neredeyse yoktur ve Hemoroid hastalığına yakalananların oranı da oldukça düşüktür. Ne yani şimdi porselenden yapılmış tahtlarımızı bırakıp işimizi çömelerek mi halledeceğiz diye düşünebilirsiniz. Buna gerek yok. Yapılan araştırmalar klozete oturarak çömelmenin sağlıklı olacağını göstermiştir. Bunun için yapılması gereken vücudun üst kısmı hafif bir şekilde öne doğru eğip, ayakların altına ufak bir tabure koymaktır. Aşağıdaki temsili çizim de gayet açıklayıcı.
📌 Günde ortalama 0,7 – 1 litre kadar tükürük üretiyoruz. Tükürük bezlerinde üretilen bu kadar tükürük ağzımızın içindeki 4 noktadan geliyor. İkisi yanağın iç kısmında, sağ ve sol kısımda hafif kabarıklık şeklinde hissedilen yerlerde. Diğer iki nokta dilin altında. Ancak asıl şaşırdığım bilgi tükürüğün filtrelenmiş kan olduğunu öğrenmek oldu. Kan, tükürük bezlerinden süzülerek geçerek alyuvarları geride bırakıyor.Buna karşın kalsiyum, hormonlar ve bağışıklık sistemindeki antikorlar kandan ayrılarak tükürüğümüze karışıyor. Bununla birlikte tükürük bezlerimiz de farklı maddelerin ilave edilmesini sağlayabiliyor. Tükürüğümüzün içinde morfinden bile daha etkili bir ağrı kesici olan opiorfin bulunmaktadır. Elbette çok az miktarda. Uyurken ise hemen hemen hiç tükürük üretmiyoruz. Bu mikroplar için geçiş serbest demek. Ağız kokusu ve boğaz ağrısında bu önemli bir etken. Bu yüzden uykudan önce ve sonra diş fırçalamak akıllıca bir eylem. Hatta son üç-beş aydır Zeytinyağı veya Hindistan cevizi yağı ile oil pulling (yağ çekme) yapıyorum ki insana kendini çok iyi hissettiriyor. Tavsiye ederim. Aslında bu ayrı bir post konusu olabilecek kadar da kapsamlı.
📌 Aynada dilimize baktığımızda dilin göremediğimiz içinde kalan kısmında dil kökü vardır. Burada pembe kubbeler vardır. Bu kubbelerin görevi yuttuğumuz her şeyi gözden geçirmektir. Burada dış dünyadan gelen yabancı maddelere alıştırılmayı bekleyen, bağışıklık sistemine ait hücrelerden oluşan bir ordu mevcuttur. Burası lenf sistemimizin bir parçasıdır. Meraklı bir biçimde yabancı maddeleri tadarlar. Mesela elma parçacıklarını rahat bırakırken boğaz ağrısına sebep olabilecek parçacıkları yakalamakla yükümlüdürler.
📌 Kitapta yer alan bilgilerden bir diğeri de bademciklerin alınması gerekiyorsa 7 yaşını geçtikten sonra alınmasının daha uygun olacağıdır (çok acil değilse). Bademcikler kalp sağlığı ve kilo konusunda da son derece önemli organlar ve 7 yaşından önce alınması durumunda kişiler kilo problemi yaşayabilmekteymiş.
📌 Sedef Hastalığı (Psoriasis) ile ilgili ilginç bir araştırmaya değinmiş. Diyor ki Psoriasis hastalarında boğaz ağrısı normalde görüldüğünden daha yoğun görülür. Bu hastalığın olası faktörleri arasında sürekli olarak bademciklerde saklanabilen ve bu nedenle bağışıklık sistemiyle uğraşıp duran bakteriler yer alır. Pek çok vakada bademciklerin alınmasına müteakiben bu hastalığın iyileştiği veya iyiye gittiği gözlemlenmiş. Benzeri durum romatizmal hastalıklarda da kaynak bademcikler olabilmektedir.
📌 Ağzımızın gerisinde 2 cm genişliğinde bir yemek borusu bulunur. Bu yemek borusu midenin tepesini ıskalayarak midenin yan tarafından bir yerden mideye bağlanır. Midenin sağ tarafı sol tarafından çok daha kısadır - bu yüzden şekli de yarım ay biçiminde, yamuk, küçük bir torba gibidir. Midemiz sindirim sistemimizin Quasimodo’sudur 😊 İnce bağırsağımız ise 7 metrelik uzunluğuyla yön duygusu olmaksızın bir sağa bir sola kıvrılır; ta ki kalın bağırsağı geçene kadar. Ayrıca göründüğü kadarıyla iltihaplanması dışında hiçbir işlevi olmayan apandis de bu bağırsağa bağlıdır. Ayrıca kalın bağırsakta bir sürü kabartı mevcuttur. Boncuk dolu bir kolyeye benzer. Ya da spiral hortuma.
📌 Yemek borusunun yemekleri midenin direkt ortasına değil de yandan girerek sağ tarafına ulaştırması sebepsiz değildir. Böylelikle yemek sonrası attığımız her adımda karnımız midemizi sıkıştırıp geğirmemize neden olmaz. Zengin bir yemek sonrasında dik oturmak mideden ağıza doğru ekşi bir tadın gelmemesi açısından, kambur oturmaktan daha etkilidir.
📌 Midemiz yalnızca yamuk değildir. Farklı uzmanlık alanları olan iki ayrı bölüme de sahiptir. Bir bölümün uzmanlık alanı sıvılarken diğer bölümün uzmanlık alanı katılardır.
📌 İnce bağırsakta besinler alabilecekleri en ufak hali almaları için parçalanır. Sindirim enzimlerimiz küçük makaslar gibi çalışarak hücrelerimize girebilecek molekül formuna getirirler. Tek 1 milimetrekare ince bağırsak dokusu üzerinde 30 adet tüy bulunur. Bu tüyler sindirim aşamasında olan besinlerin daha kolay aktarılmasını sağlarlar. İnce bağırsakta bizim neyi sindirip sindiremediğimiz, laktozu kaldırıp kaldıramadığımız, hangi yemeğin alerjiye sebep olduğu ortaya çıkar.
📌 Aslında apandis kalın bağırsağın oldukça önemli bir parçasıdır. Ameliyatla alınan kısım ise apandisin alt kısmında asılı duran “solucan şeklindeki uzantı” dır. Yani bağlı olduğu organla aynı isimle alınan bir parça. Ve bu uzantının ait olduğu yer bademciklere bağlı lenf sistemidir. Apandis iltihabına yönelik belirtiler ateş ve göbek deliğinin sağ alt kısmında hissedilen ağrıdır. Sağ alt kısmı elle bastırmak acıya sebep olur. Sol kısma bastırılınca bu acı azalır fakat parmağınızı bastırdığınız yerden çektiğinizde acı yeniden hissedilir.
📌 Kalın bağırsağımız ince bağırsağın bünyesine katmadığı şeylerle ilgilenir. Bir yılan gibi kıvrılarak ilerlemez. Kalın bir çerçeve gibi ince bağırsağın etrafından dolanır. Yemeklerden artakalanlar üzerinde yaklaşık 16 saat titizlikle çalışır.
📌 Çeşitli alerjiler, intoleranslar ince bağırsaklar ile bağlantılı olarak gerçekleştiği üzerinde kitap oldukça durmuş. Alerjik hastalıkların meydana gelişi konusunda bir teoriye göre bağırsak duvarımız kısa bir süreliğine daha geçirgen bir hal alabilir ve bundan dolayı yemek artıklarının bağırsak dokusuna veya kana geçişine izin verebilir. Gluten intoleransı, çölyak, laktoz intoleransı, früktoz intoleransı bu konuda ilk aklımıza gelen rahatsızlıklar. Gluten intoleransı tahminimizden fazla insanda var. Çölyak hastalığında gluten ve türevlerini tüketmek büyük iltihaplara yol açabilir; bağırsaktaki tüylere zarar verebilir . Laktoz intoleransta ise durum biraz daha farklıdır. Laktozu parçalayan enzim eksik olduğunda görülür. Sindirilemeyen laktoz parçacıkları ince bağırsak duvarından geçemeyerek direkt kalın bağırsağa geçer ve orada gaz üreten bakterileri beslerler. Yani süt ürünleri tükettiğimizde yaşadığımız gaz sorunları, mide bulantısı vb. bize beslenmiş olan bu bakterilerin ufak bir teşekkürüdür. Ayrıca yaş ne kadar ilerlerse vücudun sütte bulunan şekeri parçalama ihtimali de o kadar düşer.
📌 Kitapta yer alan çok yeni bir araştırma sonucuna göre früktoz intoleransı insanı depresif hale sürükleyebilir. Früktoz intoleransının arkasına saklanan mekanizma şöyledir: Früktoz zaten tek bir şeker molekülüdür. Parçalanmasına gerek yoktur. Tek işlem bağırsak duvarından geçiştir. Vücut sindiremediği bir kısım früktozu kalın bağırsağa gönderir. Bu da bakteriler için besin oluşturur. Gaz sancıları da sonuçtur. Sağlığımıza olumsuz diğer bir etkisi de şudur: Şeker diğer pek çok maddenin kana alımına yardımcı bir moleküldür. Aminoasitlerden biri olan triptofan sindirim sürecinde früktoza yapışmayı sever. Fakat karnımızda hepsinin transfer edilmesi imkansız olacak kadar fazla miktarda früktoz bulunması durumunda, mevcut triptofanı da kaybederiz. Vücudun serotonin üretmesi için triptofana ihtiyaç duyarız. Serotonin, mutluluk hormonları için uyarıcı madde olarak bilinir çünkü serotonin eksikliği depresyonu da beraberinde getirebilir. Bundan dolayı da uzun süre fark edilmemiş bir früktoz intoleransı insanı depresif hale sürükleyebilir. Serotonin yalnızca keyifli olmamızı sağlamaz, aynı zamanda o memnuniyet verici tokluk hissinden de sorumlu olan odur. Çabuk acıkmak veya sürekli bir şeyler atıştırmak früktoz intoleransının da yan etkisi olabilir, tabi buna bir de karın ağrısı eşlik eder.
📌 Bağırsak sağlığı ve beyin sağlığı birbiriyle çok ilişkilidir. Son zamanlarda pek çok makale ya da tv programı, sindirim bölgesi ve vücudun geri kalanı arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Karnımızda oluşan hisler çoğunlukla mevcut ruh halimizi etkilerler. Korktuğumuz zaman “altımıza kaçırırız”. Bir şeyi halledemediğimiz zaman “harekete geçemeyiz”. “Endişeleri yutarız”, kimi durumları önce ”sindirmemiz”gerekir ve olumsuz bir eleştiri “öğürtüyü beraberinde getirir”. Aşık olduğumuz zaman “midemizde kelebekler uçuşur”. Haksızlıkları “hazmedemeyiz”.
📌 Pek çok Alzheimer ve Parkinson rahatsızlığı hastaları kabızdır. İlk olarak beyni veya merkezi sinir sistemini etkilediğini düşündüğümüz bir hastalık, bağırsağı da etkiler.
📌 Vagus siniri beyinle bağırsak arasında iki yönlü bir iletişim sağlar. Bilgi akışı daha çok bağırsaktan beyine doğrudur.
📌 Kitap içerisindeki her bölüm benim için ilgi çekiciydi. Fakat ‘Bakterilerin Dünyası’ adını taşıyan 3. Bölüm çok bilgilendiriciydi.
📌 Vücudumuzdaki bakteriler ne işe yarar diye düşünebilirsiniz. Çünkü biz bakteriyi hep hastalıkla özdeşleştiririz. Bakteriler bünyemizde yer alan gıdaları ufaltırlar, bağırsağımıza enerji depolarlar, vitamin üretirler, zehirli maddeleri veya ilaçları yok ederler ve bağışıklık sistemimizin çalışması konusunda katkıda bulunurlar. Çeşitli bakteri türleri vardır ve bunlar birbirlerinden farklı maddeler üretirler. Mesela asitler, gazlar, yağlar.. Yani bakteriler minik üreticilerimizdir.
📌 Vücudumuzun içinde koşuşturan mikroorganizmaların tümüne ve onların genlerine bilim dünyasında mikrobiyota deniliyor. Ve mikrobiyotanın yaklaşık %99 u bağırsaklarda bulunuyor. (Ağız, burun akciğer, idrar yolu… diğer flora olan yerlerden bazıları) Bağırsaklarımızda ise 1000 den fazla bakteri türü bulunduğu tespit edilmiştir. Biz en çok dışkı analizlerinden dolayı E. Coli ye aşinayız. Ancak E. Coli nin bağırsak bakterilerinin sadece %1 den daha az yer kapladığı bugün bilinen bir gerçek.
📌 Bağırsak mikrobiyotamız yaklaşık 1,5 - 2 kg ağırlığındadır ve bünyesinde yaklaşık olarak 100 milyar bakteri barındırır. 1 gr dışkının içinde dünyadaki insan nüfusundan daha fazla bakteri yer alır.
📌 Bakteriler ince bağırsakta yok denecek kadar azdırlar, bu yüzden de bu kısımda gerçekleşen parçalama ve emme gibi işlemler bizim başımıza kalmıştır. En yüksek bakteri miktarı, sindirimin neredeyse tamamlanmış olduğu ve sindirilemeyen besinlerin transfere uğradığı bölgelerdedir. Kitaptan bakteri yoğunluğunu gösteren bir illüstrasyon.
📌 Kan gruplarımızın bağırsak bakterileri sayesinde meydana gelmekte olduğu yine kitabın satır aralarında okuduğum bir bilgi.
📌 Bağışıklık sistemimizin büyük bir kısmı yani yaklaşık %80 i bağırsaklarda yer alır. Yani bu şu demek bağışıklık sisteminiz ile ilgili şüpheleriniz var ise ibreyi bağırsaklara çevirmek doğru olacaktır. Savunma mekanizmamızdan sorumlu bağışıklık sistemi hücrelerimiz, bu sayede yeni bakteri türlerini keşfeder. Bağışıklık sistemine bağlı bir hücremizin bağırsağa henüz ulaşmamış tanıdık bir bakteriye rastlaması durumu, daha hızlı tepki vermesini sağlar. Bu nedenle bağışıklık sistemimizin bağırsakta yer alan bölümü sürekli uyanık davranmak zorundadır. Çünkü bağırsakta yer alan sayısız bakterinin hayatını sürdürmesi, bünyemiz için büyük bir önem taşır. Tehlikeli bakterileri hızla tanımalı ve aradan çıkarabilmelidir.
📌 Bağışıklık sistemimiz bakterileri seçerken bakteri hücreleri ile insan hücrelerini ayırt etmek zorundadır. Bu da her zaman kolay olmayabilir. Çünkü bazı bakterilerin üst tabakasında vücudumuzda yer alan hücreleri epey andıran şekiller mevcuttur. Bu yüzden kızıl hastalığına sebebiyet veren bakteriler söz konusu olduğunda antibiyotik alımı geciktirilmemelidir. Zamanında müdahale edilmemesi durumunda, afallayan bağışıklık sistemi yanlışlıkla eklemlere veya başka organlara müdahalede bulunabilir.
Bilim adamları, erken yaşta diyabet hastalığına yakalanan insanlarda da benzer bir etki gözlemlemiş. Burada bağışıklık sistemi, insülin salgılamakla görevli olan ve kendi bünyesinde yer alan hücreleri tahrip eder. Bunun bir sebebi, bağırsak hücreleriyle iletişim kopukluğu olabilir. Başka bir sebep ise kötü huylu olmaları veya bağışıklık sisteminin onları yanlış anlaması olabilir.
Yeni içinde yaşadığımız kocaman dünya bizi nasıl etkiliyorsa, içimizde bulunan küçük dünya da bir o kadar etkiler.
📌 Annesinin memesini sıkça emme lüksüne sahip olan bebekler, bakterilere karşı her daim daha fazla koruma altındadırlar. Emme işlemi sayesinde bağırsak bakterileri florasına katkıda bulunulur. Örneğin anne sütü sever bifidobakterileri gelişir. Bu bakteriler erken zamanda yayılmaları durumunda bağışıklık sistemi ve nefes alışverişi gibi alanlarda katkıda bulunurlar. Birinci yılını henüz doldurmamış olan bir bebeğin bağırsağında bifido bakterilerinin sayısının az olması, ileriki yaşlarda daha kilolu olmasına sebebiyet verebilir.
Anne memesinin emilmesinin bir diğer faydası da gluten tahammülsüzlüğü gibi çeşitli riskleri azaltmasıdır.
Anne sütünün salgıladıkları arasında, zararlı bakterileri önleyici (örneğin ev hayvanlarını sevmekten dolayı ortaya çıkan bakterileri) özelliğe sahip antikorlar da yer alır.
📌 Gelelim normal doğum vs sezeryan konusuna. Normal yollarla doğan bebekler doğum esnasında adeta bir “probiyotik kazanı”na düşmüşlerdir. Sezeryanla dünyaya gelen bebekler ise bu probiyotik kazanına düşmeden hemşirenin elinden, hastane ortamından, alet edavattan, babanın kucağından, odaya gelen çiçekten çeşitli bakterilerle karşılaşırlar. Bu bebekler ancak üç ayda veya daha uzun bir zaman içerisinde bağırsak bakterilerine kavuşurlar. Yeni doğan ve hastaneden tipik bakteriler kapan bebeklerin dörtte üçü sezeryan ile doğmuş bebeklerdir. Ayrıca onların alerji ve astıma yakalanma riskleri de daha yüksektir.
📌 Yine ilk defa bu kitapta karşılaştığım bir bilgi; bağırsak bakterileri flora içinde yaygın bulunan 3 ayrı familyaya göre kategoriye ayrılıyor. Bu familyalar Bacteroid, Prevotella, Ruminococcus .
Bacteroid familyası en bilindik bağırsak familyasıdır. Karbonhidratları parçalama konusunda ustadır. Karşılarına ne çıktığı farketmez onu kullanarak enerji üretmesini bilirler. Besin olarak özellikle eti ve doymuş yağları tercih ederler. Sosis ve benzeri besinleri tüketmeyi seven insanların bağırsağında daha çok miktarda bacteroid yer alır. Prevotella familyası daha çok vejeteryan insanlarda kendilerini gösterirler.
📌 Okuduklarım arasında şaşırdığım bir konu başlığı da “Bakteriler şişmanlamaya nasıl sebep olurlar?” idi. Bu başlık altında bağırsak bakterilerinin kilo alınmasına nasıl sebep olduğu etraflıca anlatılmış. Yani belki başkaları ile aynı miktarda ve hatta daha az miktarda ve de kaloride besin alıyor ama daha fazla yağlanıyorsanız bu başlık ilginizi çekebilir. Belki bu işin faili bağırsak bakterilerinizdir. Aşırı kilolu insanlar üzerinden yapılan araştırmalar, bağırsak florasında yer alan türlerin daha az olduğunu ortaya çıkarmıştır ve aynı zamanda, belirli bakteri türlerinin daha yoğun olduğunu, bu türlerin de özellikle karbonhidrat üzerinden çalıştıklarını ortaya koymuştur. Bu birinci sebeptir. Bununla birlikte ortaya atılan hipotezlerden bir diğeri bağırsak bakterilerinin içinde yaşadıkları canlının iştahını etkileyebildiğidir.
📌 Kitabın en sevdiğim yanlarından birisi de pek çok güncel çalışmaya yer vermesi oldu. Kapsamlı bir araştırma sürecinden geçtiği belli oluyor. Yine son yıllarda yapılan çalışmalardan biri kollestrol ve bağırsak bakterileri arasındaki ilişkiyi ortaya koymakta. Yani kollestrol değerinizi bağırsak floranızı düzelterek dengeleyebileceğiniz anlamı taşımasından dolayı bence önemli bir bilgi.
📌 Kitabın son bölümlerinde Salmonella, helikobakter, toksoplazma, kıl kurdu gibi kötü huylu ve bakterilere oldukça kapsamlı bir yer ayırmış. Bu kısım gerçekten pek çok faydalı bilgi ile dolu.
Salmonella adı verilen ve gıda zehirlenmesinde rol alan bakteriler en çok yumurta ve tavuk eti ile bulaşır. Bağırsaklarımızdaki hareketlilikle kendisini gösterir. Hiç unutmuyorum üniversite öğrencilik yıllarımda kampüsteki kocaman Feycan Cafe bir mayonezde tespit edilen Salmonella bulaşışına bağlı olarak gelişen gıda zehirlenmeleri yüzünden kapatılmıştı ve bir daha da açılmadı. Salmonellalar kaplumbağa ve kertenkele gibi sürüngen hayvanların bağırsak florasının bir parçasıdır ve bu nedenle dışkılarında bulunur. Tavuğa ve yumurtaya nerden geçiyor derseniz yemlerden geçiyor. Tavuk yemleri özellikle bu tür sürüngenlerin bol bulunduğu Afrika ülkelerinde ucuz ve hatırı sayılır bir kısmı buradan ithal ediliyor. Bol miktarda bulunan bu sürüngenler tavuğa yem olacak tahılların üzerine dışkılar ve bu tahıllar yem olarak aç tavuklar tarafından yenilir. Tavuklarda bu Salmonelları dışkıyla ve tabiki yumurta ile dışarı atar. Böylece Salmonellalar yumurta kabuklarında ve eğer kabuk çatlarsa yumurta içinde yerini alır. Salmonellanın tavuk etine geçişi ise daha hazin bir hikayedir. Ucuz yemlerle beslenen tavukların fabrikalarda kesilip büyük havuzlara atılmasıyla bulaşma gerçekleşir. Ancak çok iyi bir şekilde haşlanırsa veya kızartılırsa bu Salmonellalar ölür. Problemli süreç ise çiğ tavukların derin dondurucuda dondurulması ve ardından çözünmesi aşamasında başlar. Çünkü bu aşama bulaşma için çok risklidir. Örneğin tavuğu bir salata süzgecinde süzdürerek donunu çözerseniz Salmonellalar hayatlarına mutlu bir şekilde devam edebilir. Hızla da çoğalırlar. O nedenle olası bir enfeksiyon kızarmış tavuktan değil de aynı kapta veya lavaboda yıkanmış bir salatadan olabilir. Bununla birlikte kesme tahtaları, bıçaklar ve süngerler de bu tür bulaşmalar için ideal yerlerdir. O nedenle çiğ et, çiğ yumurta ve kabukları ile temas eden her şey sıcak su ile iyice yıkanmalıdır.
📌 Wayne Dyer ın çok sevdiğim bir sözü var “Cehaletin en yüksek hali, hiçbir şey bilmediğin bir konuyu reddetmektir!” diyor. Neden bunu yazdım çünkü yakın bir geçmişe kadar pek çok mide ağrısı “stresle” ilişkilendirildi ta ki Avustralyalı Barry Marshall adlı bir doktor helikobakter isimli bakteriyi keşfedene kadar. Doktor keşfetmiş keşfetmesine fakat bilim camiasını yıllarca buna inandıramamış. Hastalıkların altında yatan psikolojik etkenlerin ortaya çıkarılmaması ne kadar önemli bir bilimsel eksiklikse, tıp dünyasında çoğu hastalığa “psikolojik” deme modası da o kadar büyük bir eksiklik. Neyse son derece sağlıklı olan Marshall sonunda çaresizce son bir hamle yaparak bir miktar helikobakter piloriyi ayrıştırdı ve bunu yuttu. Birkaç hafta sonra kendisine yaptığı endoskopide mide ve on iki parmak bağırsağının ülserle dolu olduğunu tüm tıp dünyasına ispatlamış oldu böylece. İşte bu çalışmalardan sonra insanlığın neredeyse yarısının midesinde helikobakter pilori nin yaşadığı keşfedilmiştir.Hem de bu bolca asit ve ayrışmış enzimler içeren tünelin içinde. H. pilori’nin özelliği, mideyi döşeyen asitten zengin mukoza tabakası içinde yaşamasını sağlayan koruyucu ve güçlü bir hücre zarına sahip olmasıdır. Bu mikrop asit salgısını arttırmasının yanı sıra midenin iç yüzeyini döşeyen mukoza tabakasına zarar veren toksinler salgılamaktadır. Çeşitli antibiyotikler yardımı ile Helicobakter piloriden kurutulunabilinir ve mideyle ilgili sıkıntılar da yok olabilir. Ayrıca antibiyotikler dışında bir alternatif de brokoliden üretilmiş olan bir aromadır-sülforofan. Bu madde, içinde helikobakter bulunan enzimi bloke edici özelliğe sahiptir; böylece mide asidini nötralize eder. Antibiyotik yerine bunu denemek isteyenler kullandıkları ürünün kalitesine dikkat etmeliler.
📌 Yine son yıllarda yapılan çalışmalarda Helikobakter ve Parkinson hastalığı arasında bir bağ bulunmuştur. Ancak beni asıl şaşırtan hep kötü olarak bildiğimiz bu Helikobakter lerin aslında insanlık için iyi yanlarının da olması. Şöyle ki pek çok insanın vücudu bu bakteriyle senelerce savunmasız bir şekilde yaşıyor. Bağışıklık sistemimiz bu bakterileri uzun bir süre tolere ediyor. Tabi bunu fark eden bilim adamları bu konuyu merak etmiş ve başta fareler üzerinde çeşitli araştırmalar yapmışlardır. Gelinen noktada helikobakter oranı azaldıkça astım, alerji, diyabet ve nörodermit gibi hastalıkların arttığını görmüşler.
📌 Kedi besleyenleri toxoplasma konusuna alalım. Çünkü Toxoplasma adı verilen parazitler kedi bağırsaklarında çoğalırlar. Bir kedi hayatında yalnızca bir kere toxoplasma sahibi olur ve yalnızca bu süreçte bizim için tehlikeli bir hal alır. Yaşça olgun kediler çoğunlukla toxoplasma enfeksiyonlarını geride bırakmış olurlar, bu sayede bize bir şey bulaştırma ihtimalleri olmaz. Yeni kapılmış bir enfeksiyon esnasında toxoplasmalar hayvanların dışkılarından çıkarlar, yaklaşık iki gün sonra kedi kumunda görülür ve bir sonraki kediye bulaşırlar. Ya da yollarına kedi yerine çıkacak herhangi bir memeli canlıya. Ya da bahçedeki çiğ sebzelerin üzerine.
Toxoplasma enfeksiyonlarına dair sıkıntı yaşaması muhtemel insanlardan bir kısmı da hamilelerdir. Parazitler, kandan geçerek çocuğa kadar varabilir. Çeşitli anomalilere ve hatta düşüğe bile sebep olabilir. Fark edilmesi kolay değildir. Bu nedenle özellikle kedi besleyen hamileler bu olasılığı aklında bulundurmalı.
📌 Toxoplasmaların yetişkin sağlıklı insanların üzerinde görünür çok hastalık belirtisi yoktur. Gribe benzer semptomlar izlenebilir. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar toxoplasma denilen bu küçük parazitlerin insan davranışlarını çok etkilediğini ortaya koymuştur. Fare deneyleri göstermiştir ki parazit bulaşmamış bir fare evin içinde kediden mümkün olabilecek en uzak noktada konuşlanırken parazit taşıyıcı fare kedinin en yakınında gezinmektedir. Yani yanlış refleksler, reaksiyonlar ve korkusuzluklar sergilememize toxoplasmalar sebep olabilmektedir. Mesela bir toxoplasma taşıyıcısı olma durumunda kaza yapma olasılığı yüksektir. Özellikle de enfeksiyonun aktif olup öylece uyuklamadığı zamanlarda. Yine benzer şekilde şizofreni hastalarında toxoplasma taşıma oranı oldukça yüksek bulunmuştur. Özellikle kan grubu RH – olanlar toxoplasma enfeksiyonlarından daha fazla etkilenirler. Bu şu anlama geliyor küçük bir parça kedi dışkısı bütün hayatınızı etkileyebilir. O nedenle temel önlemlere dikkat edin. Kedi kumu küreği, veteriner kontrolü, iyi pişmiş et, iyice yıkanmış sebze meyveler ve ellerin düzenli yıkanması gibi.
📌 Kıl kurdu yumurtası insan tarafından yutulunca yumurta ince bağırsağa varır ve sonrasında yetişkin bir kıl kurdu olarak kalın bağırsağa ulaşır. Kalın bağırsağın arka tarafına yerleşir ve asalak olarak yaşar. Kıl kurtlarının dişileri sakin olduğumuz zamanı tahmin ederler, yatay durduğumuz zamanı bilirler veya kalkmaya niyetimiz yoksa bunu sezerler. Tam da o anda anüse doğru yol alırlar. Yumurtalarını anüs kıvrımlarına yerleştirirler ve kaşınana dek etrafına sürünürler. Ardından hızlıca bağırsağa geri dönerler; çünkü deneyimlerinde bilirler ki, şimdi bir el gelip gerisini halledecektir. Oysa kaşınan deriyi kaşıma sırasında parmaklara bulaşan yumurtaların bir şekilde ağza ulaşmasıyla hasta yeniden enfekte olur. Kıl kurdunun bıraktığı yumurtalar anal bant yöntemi ile görüntülenebilir. Evet aynen öyle anüs çevresine bant yapıştırılır ve çekilir. Kıl kurdu için bilinen en yaygın ilaç Mebendazol dür. Ayrıca yatak çarşaflarını, çamaşırları, pijamaları her gün değiştirmek, yüksek sıcaklıkta yıkamak, el ve vücut temizliğini aksatmamak, her gün bir diş sarımsak tüketmek alınacak önlemler arasındadır.
📌 Kitapta temizlik hakkında çok çarpıcı ve ezber bozan bir paragraf var. Şöyle diyor : “Bir ülkedeki hijyen standartları ne kadar yüksek olursa, alerjiler ve bağışıklık sistemiyle bağlantılı hastalıklar da o kadar yoğun olur. Bir evin içi ne derecede steril olursa, o evde yaşayanların alerji olma veya bağışıklıkla ilgili sıkıntı yaşama ihtimali de o kadar artar.30 yıl öncesinde her 10 insandan birinin bir şeye karşı alerjik olduğu gözlemlenmiştir. Bugün ise her 3 insandan biri alerjiktir. Aynı zamanda, o dönemden beri, enfeksiyonların da sayısı pek azalmamıştır. Dünyadaki bütün bakterilerin %95 inden daha fazlasının bize herhangi bir zararı yoktur. Hatta çoğunluğu bize yardım eder. Dezenfeksiyonların normal ev koşullarında kullanılmamaları gerekir – tabi aileden birisi hasta değilse veya evin köpeği salona kakasını yapmadıysa.” Yani özetle temizlik bakteriyel anlamda her şeyden kurtulmak manası taşımaz. Temizlik aslında yeterli sayıda iyi ve az sayıda kötü bakterilerden oluşan bir dengedir.
Yine bu bölümde mutfakta kullandığımız süngerler ve nemli havluların nasıl bakteri yuvası olabileceği hakkında hatırlatmalar var.
📌 Yazar en son olarak antibiyotikler, probiyotikler ve prebiyotikler hakkında çeşitli bilgiler vermiş.
Sağlık sorunu olsun olmasın her kim bu kitabı okursa mutlaka oldukça bilgilenecek ve pek çok fayda sağlayacaktır. Hem kendisine hem de sevdiklerine..
Çoğu zaman kendinizi karşınızdaki insana hiç ifade edemediğinizi mi düşünüyorsunuz, ya da iletişim kurduğunuzu sanırken aslında maskenizi indiremediğinizi mi fark ediyorsunuz veya konuşmak yerine varsayımlar yapmaya mı başladınız?
Yıllar ilerledikçe gerek iş yaşamında gerek özel hayatta iletişim becerisinin, sahip olduğunuz diğer tüm becerilerden daha önemli olduğunu düşünmeye başladım. Bazen çok çalışan gerçekten gayretli insanlar görüyorum. Fakat iletişim becerilerinin eksikliği nedeniyle ya yeterince tanınamıyorlar ya da yaptıklarını anlatamıyorlar. Tartışmalar sırasında haklıyken haksız duruma düşebiliyorlar. Bazense bir iş için çok uygun görünmeyen bir insanın iletişim becerisindeki ustalığı sebebi ile beklenenden çok daha iyi iş çıkardığına şahit oluyorum.
Büyük bir kesim iletişim becerilerine çok da önem vermediği ve bunun öğrenilebilir bir şey olduğuna inanmadığı için bakıyorsunuz adam senelerce okumuş, duvarlara diplomaları, sertifikaları dizmiş ama iş yerindeki çatışmaları çözemiyor. Ya da bir firmada üst düzey yönetici ama ne çalışanlarına ne de kendi üst amirlerine bir meseleyi etkin şekilde anlatamıyor ve homurdanıp duruyor. Benzer şekilde öğretmenler öğrencileriyle iletişim kuramadıkları için çocuklar bir türlü dersleri sevemiyor. Aile içi kavgalar gürültüler hep bu iletişim hatalarından ortaya çıkıyor. Sonuçta ortaya kimsenin kimseyi anlamadığı, herkesin anlaşılmayı beklediği, aynı görüşe sahip olmayanın tutunamadığı koca bir kaos profili çıkıyor.
Çok dallanıp budaklanmadan kendi konuma döneyim:
Konumuz Şiddetsiz İletişim
Marshall B. Rosenberg tarafından kaleme alınan ‘Şiddetsiz İletişim’ kitabı tavsiye üzerine aldığım bir kitaptı. Tavsiye eden arkadaşım o kadar sevmiş ki kitabı benim de kitaplığımda mutlaka olmalıymış 😊
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Bu kitabı daha önceki yıllarda okumuş olmayı isterdim. Kapağında kitap adının hemen altında “Bir Yaşam Dili” alt başlığını içeren, yazarın adının yanında PH. D. unvanının iliştirildiği “kendi kendine yardım” kitabı izlenimi uyandırsa da bence çok iyi bir iletişim eğitimi el kitabı. Kitabın daha başlangıcında beni çok da sarmayan şiirler vardı. Neyse bu başlangıçtaki çok da etkileyici olmayan şiirlere rağmen okumaya devam ettim. İyi ki de etmişim. Rosenberg oldukça basit bir iletişim teorisini inanılmaz derecede pratik bir biçimde ortaya koymayı başarmış. Günlük hayatta kullandığımız dilin kullanımında yaptığımız hataların yalnızca sosyal çevremizle uyum içinde etkileşim kurmamıza yansıyan olumsuz etkilerini değil, aynı zamanda istediğimiz sonuçları elde etmemizi nasıl da engellediğini görmemi sağladı.
Özellikle ilişkilerinizde bir şeylerin yanlış gittiğini düşündüğünüz anlarda veya gereksiz tepkiler vermeye başladığınızı fark ettiğinizde frene basmak için yol gösterici olabilecek ayarda bir kitap. Ayrıca Rosenberg’in geliştirdiği ve kitapta anlattığı şiddetsiz iletişim metodu üzerinde pratik yaptıkça günlük konuşmalarımız içinde kullandığımız şiddet içerikli ifadeleri kendiniz yakalar oluyorsunuz.
Kitaptan kendime bir post ile özetlenemeyecek kadar not aldım; ama herkes elbette kendine özgü bir şeyler bulacaktır. Bana çok önemli gelen noktalar, bir başkası için zaten bilinenler olabilir. Veya tam tersi. O yüzden genel olarak şiddetsiz iletişim metodundan ve yazarın önemli bulduğum birkaç tespitinden bahsedeceğim sadece.
Şiddetsiz İletişim anne-babaların, öğrencilerin, öğretmenlerin, işverenlerin, çalışanların, çiftlerin kısacası herkesin öğrenebileceği ve günlük hayatında etkin olarak kullanabileceği bir dil. Sanırım yazarın “bir yaşam dili” alt başlığını kullanması da bu kadar geniş bir kitleye hitap etmesinden dolayı yersiz değil. Aslında benim bu tür bir kitabı tercih etmekteki gayem de hem aile içinde hem de iş ortamındaki iletişimimi iyileştirmek istememdi. Öğrendiklerimi uygulamaya kitabı daha bitirmeden başladım. Çünkü bölüm bölüm ilerleyen kitabın dili akıcı, öneriler hayatın içinden ve akılda kalıcıydı. Bölümler sonunda alıştırmalar içermesi, kısa özetler ile örnek vakalar ile konunun somutlaştırılması hoşuma gitti. Okudukça hem kendimi ifade etme hem de başkalarını dinleme biçimimi yeniden şekillendirme konusunda rehber olarak kullanmak zor olmadı. Kitabın farkına varmamızı istediği şey, verdiğimiz şiddetli tepkilerin ardında ihtiyaçlarımızın gizli olduğu gerçeğini kavramak. Duygularımızı ve ihtiyaçlarımızı tüm samimiyetimizle ifade etmenin ve karşımızdaki kişiyi yargılamadan ve sorgulamadan dinlemenin önemi ve bunun yöntemleri anlatılıyor özetle
Aslında burada bahsedilen şiddetin ne olduğunu iyi bilmezsek Şiddetsiz İletişim dilini kullanıp fayda sağlayamayız. Çoğu zaman şiddet barındıran biri olmadığımız düşüncesindeyiz. Çünkü bizim için şiddet kavga, dövüş, cinayet, dayak, savaş demek ve bunlar da bizim gibi normal insanların genelde yapmadıkları şeyler. Halbuki işin aslı hiç de öyle düşündüğümüz gibi değil. Pek çoğumuz şiddet doluyuz. Bu kimi zaman dilimizin ucundaki imalı sözcüklerde, kimi zaman bakışlarımızda, kimi zaman asık suratımızda.. İşte buna pasif şiddet deniyor. Araştırmalar gösteriyor ki fiziksel şiddetin ateşini körükleyen şey bu pasif şiddet. Biraz tersten bakarsak, iletişim kurma, kendini ifade etme zorluğu çeken kişilerin bu zorluğu saldırgan tavırlarla aşmaya çalışmaları, aslında ne büyük bir çaresizliğin ifadesidir!
Bizler,
Yargılama yaptığımız her an,
Karşılaştırma yaptığımız zaman,
Küçümsediğimiz zaman,
Haklı çıkmaya çalıştığımız an,
Duygularımızın sorumluluğunu almadığımız zaman,
Zorladığımız zaman,
Sıfat taktığımız zaman,
Dinlemediğimiz zaman,
Genellemeler yaptığımız zaman
Ve düşünmeden konuştuğumuz, içimizdeki şefkati hissetmediğimiz, empati kurmaya çalışmadığımız her an
Şiddetli İletişim kuruyoruz demektir.
Bu arada pasif şiddeti belki de en çok kendimize uyguluyoruz. Kendimize şefkatten uzak olduğumuz oranda çevremize de şefkatsiz olmamız tesadüf değil. Bu hal, bilincimizle fark etmesek dahi ruhta da bedende de huzursuzluğa yol açıyor.
Psikolog Marshall B. Rosenberg’in geliştirdiği bir iletişim tekniği olan Şiddetsiz İletişim, bize otomatik tepkiler haline gelmiş iletişim alışkanlıklarımızı kenara koyup bilinçli ve şefkatli bir dil kullanmayı öneriyor.
Eleştiri yapmadan karşımızdakini empatiyle dinlemenin, gerçek duygu ve ihtiyaçlarımızı fark ederek kendimizi kimseyi eleştirmeden dürüstlükle tam ifade etmenin mümkün olduğunu gösteriyor.
Ama şu var şiddetsiz iletişim elbette sadece bir dil ya da sözcük seçiminde uygulanacak bir dizi teknik değil. Şiddetsiz iletişimin kapsadığı bilinç ve niyet aynı zamanda sessizce, tüm varlığınızla orada olarak ya da yüz ifadesi ve beden diliyle de desteklenmelidir. Çünkü Şiddetsiz İletişimin özü şefkat ve gönülden vermektir.
Peki Şiddetsiz İletişim Nasıl Kurulur?
Farklı etnik gruplarla, sınıflarla, şirketlerle, nevrozlu hastalarla çalışmış Rosenberg'in şiddetsiz iletişim sürecine dair 4 adımlı bir planı var:
Gözlem
Duygu
İhtiyaçlar
İstek/rica
Mesela hoşumuza gitmeyen bir durum karşısında yapmamız gereken ilk şey işin içine herhangi bir yargılama veya değerlendirme katmadan gözlemimizi dile getirmektir.
Sonraki adım bu eylemi gözlemlediğimizde ne hissettiğimizi yani duygumuzu ifade etmektir. Mesela incindik mi, korktuk mu, üzüldük mü, sevindik mi, rahatsız mı olduk gibi.
Üçüncü olarak ise tanımladığımız bu duygular ile bağlantılı olan ihtiyaçlarımızı dile getirmektir --açıkça ve dürüstçe.
Dördüncü ve son olarak da açık ve net bir şekilde isteğimizi / ricamızı yerine getirmeliyiz.
Bu metoda örneği kendimden verecek olursam: Bizim evde çok sık yaşanan vakalardan birisi . Oğlumun etrafa dağılmış kıyafetler, oyuncaklar, boyalar ve bunların yarattığı dağınıklık karşısında benim yaşadığım rahatsızlık hissini şiddetsiz iletişim sürecine uygun olarak cümleye dökersem şöyle bir şey ortaya çıkması lazım: “Oğlum, salonda koltukların altında çoraplarını, sehpanın üzerinde boya kalemlerini dağılmış bir vaziyette görünce rahatsız oluyorum çünkü ortak kullandığımız alanlarda daha çok düzene ihtiyacım var. Çoraplarını kirli sepetine oyuncak ve boya kalemlerini de kendi odana götürsen olur mu?” gibi. Görüldüğü gibi bu cümle içerisinde gözlem/duygu/ihtiyaç/istek 4 ü bir arada.
Tüm bunları bilmiyor değiliz aslında; hepimiz “bir şekilde” gözlem yapıyor, duygularımızı açıklıyor, ricalarımızı da isteklerimizi de dile getiriyoruz. Ama işte bunları “bir şekilde” yapıyoruz. Farkı yaratan ise bu “bir şekilde”den bir nebze olsun sıyrılıp Şiddetsiz İletişim şeklini kullanmak oluyor. Farkı yaratan, içimizdeki şefkati açığa çıkarmak oluyor.
Kitap bu 4 adımı etraflıca incelemiş. Bol bol örneklendirerek insanı kendi duygu ve tepkilerini tartmaya zorluyor.
Sanırım bu metodu uygulamakta bizlerin en zorlandığı kısım duygularımızı olduğu şekliyle eğip bükmeden ifade etme kısmı. Resmen konuşamıyoruz. Yetişkin insanlarız fakat buna rağmen insanlara hakaret etmek, onları eleştirmek için kullandığımız kelimeler ile ilgili dağarcığımız çoğunlukla ruh halimizi net bir şekilde ifade etmek için kullandığımız sözcük dağarcığımızdan daha geniş.
Etrafınıza bakın. Kimse kimseye neler hissettiğini pek sormaz. Alışılmış bir hal hatır edilir alışılmış cevaplar verilir. Duygular yeterince önemsenmez. Kendimizle bağlantıda olmak yerine, dışa yönelik başkalarına odaklı olmayı tercih ederiz. Zihnimizde hep “akıllı uslu olmayı” ve “Başkaları neyi söylememi neyi yapmamı doğru bulur?” diye kafa yormayı öğrendik. Böylece zamanla duygularımıza yabancılaştık. Erkek adam olduğumuz için korkmamayı, takdir edilmek için istemediğimiz üniversiteleri okumayı kabul ettik. İşte bu nedenlerle gerçek duygularımızı fark etmeyi ve ifade edebilmeyi yavaş yavaş bıraktık. Bu nedenle etrafta anne babası ile veya 20 yıllık eşi ile bile arzu ettikleri duygusal bağı kuramamış pek çok yetişkin insan var.
Bazense duygularımızı ifade ettiğimizi sanırız ama maalesef öyle değildir. Duygu yerine düşüncelerimizi ifade etmiş oluruz. Dili kullanış biçimimizin yarattığı karışıklıklardan birisi “hissediyorum” sözcüğünü kullanırken aslında hislerimizi dile getirmiş olmuyoruz. İronik değil mi? “Hissediyorum” sözcüğünü “düşünüyorum” ile değiştirmek böyle cümlelerde daha doğru olur. Bu gerçeği fark etmek benim için de şaşırtıcı oldu. Mesela “Bir mühendis olarak kendimi yetersiz hissediyorum” dediğimde burada duygularımı net bir şekilde ifade etmek yerine, bir mühendis olarak yeteneğim hakkında değerlendirme yapıyorum. Ama bunun yerine mesela “Bir mühendis olarak kendimi boşa çabalıyor gibi hissediyorum” demiş olsaydım gerçek duygumu ifade etmiş olabilirdim.
Mesela bir örnek daha verelim.
“Birlikte çalıştığım insanların gözünde önemsiz olduğumu hissediyorum”
Burada “önemsiz” kelimesi gerçek duygularımın yerine, diğerlerinin beni nasıl değerlendirdikleri hakkındaki düşüncemi tarif ediyor. O yüzden böyle bir durumda gerçek duygularımızı anlatmak için “üzülüyorum” veya “cesaretim kırılıyor” demekte fayda var.
Kitap şunu vurguluyor: Duygularımızı net ve somut bir şekilde algılamayı ve dile getirmeyi sağlayacak bir sözcük dağarcığı oluşturarak birbirimizle daha kolay bağlantı kurabiliriz. Bu konuda ihtiyaçlarımız karşılandığında ve karşılanmadığında duygularımızı ifade etmek için kullanabileceğimiz kelimelerden oluşan iki liste veriyor:
📍 İhtiyaçlarımız “karşılandığında” kendimizi nasıl hissederiz?
gibi. Bu sözcüklerden faydalanarak duygularımızı dile getirerek yaralanabilirliğimizi göstermek anlaşmazlıkları çözmeye yardımcı olabilir. Böylelikle gerçek duygularımızı dile getirerek, düşünce, yorum ve değerlendirme ifade eden söz ve açıklamalardan ilişkimizi arındırmış oluruz.
Bu cümlede aslında duygu değil düşünce dile getiriliyor. “üzgünüm”, “acı hissediyorum” veya “kederliyim” gibi sözler ile ancak duygumuzu ifade edebilir ve karşı tarafa geçirebiliriz.
📌 Kitapta “Duyguların Kökenindeki İhtiyaçlar” başlığının incelendiği bir bölüm vardı. Bu bölümden bahsetmeden geçemeyeceğim.
“Tüm anlaşmazlıkların ve şiddetin, karşılanamayan ihtiyaçların yürekler acısı bir ifadesi olduğunu düşünüyorum.” diyor Marshall B. Rosenberg.
Başkaları hakkındaki yargılarımız, eleştiri, teşhis ve yorumlarımız, özünde ihtiyaçlarımızın yabancılaşmış ifadeleridir. Eğer birisi “Beni hiç anlamıyorsun!” derse, aslında bize anlayış ihtiyacının karşılanmadığını söylemektedir. Eğer bir kadın kocasına “ Bu hafta her gece geç saatlere kadar çalıştın, işini benden çok seviyorsun.” derse , aslında yakınlık ihtiyacının karşılanmadığını dile getirmektedir. Bu ayrıntıyı unutmamak gerekiyor.
Kitabı severek okudum fakat uygulamada ne kadar başarılı olabileceğimi bilmiyorum. Mevcut hatalı alışkanlıklardan arınmak, okuduklarımı özümsemek zamanla ve bol çaba ile olabilecek bir şey. Ayrıca iletişim halinde olduğumuz insanların iç hislerine ve ihtiyaçlarına bir yolculuk da gerektiriyor.
Şiddetsiz iletişim konusunda bilgilenmek özel ilişkilerde, aile içinde, okul ortamında derin bağlar kurmak ya da iş ortamında veya siyasi arenada etkili ilişkiler kurmak hususunda faydalı olacaktır. Zaman zaman böyle bir kitap okuyup, farklı açılardan bakıp düşünmeye ihtiyaç duyanlara, iletişimin daha iyi bir yolunu deneyimlemek isteyenlere tavsiye edebileceğim bir kitap.
Bir gün arkadaşımla alışveriş yaparken, “Bekle, sana çok güzel, kadim bir kitap alacağım,” dedi . Aldı da. İnsanın ona kitap hediye eden dostları olması paha biçilemez… Bu kitap bir süre okunmayı bekledi. Birkaç sefer göz atıldı. Çok ilgimi cezbetmedi. Rafta durdu durdu.. Derken araya başka kitaplar girdi. Sonra birkaç ayrı kitapta bu kitaba ve yazarına yapılan atıflar duymaya başladım. En son bir arkadaşımın bu kitaptaki organ temizleme işlemlerini bir doktor kontrolünde yaptığını ve önemli iyileşmeler sağladığını bizzat kendisinden dinleyince iyice merak ettim, okumaya başladım. Fakat alışık olmadığım bir türdü. Kaynakçalar, referanslar gibi benim bu ayarda kaynak kitapta olmasını beklediğim bölümler pas geçilmişti. Yazar hakkında özgeçmiş mahiyetinde kısa özet bir paragraf vardı. Yazar, kitapta anlatımını pekiştirmek için yer yer Kuran’dan ayetlere, sık sık hadislere başvuruyordu. Aslında kitap daha çok İslami yaşam tarzına uygun olarak yaşayarak sağlıklı kalma ve mevcut hastalıklardan kurtulma üzerine dizayn edilmiş. O nedenle bunu bilerek okumak gerekiyor. Pozitif bilimler okumuş ve her şeyin bilimsel izahını görmeyi isteyen kitleyi bu yönü ile rahatsız edebilecek bir kitap. Peki kim Aidin Salih? Ukrayna’da Tıp Fakültesini bitirmiş. Sovyetler Birliği’nde yıllarca doktor olarak çalışmış. Daha sonra Taşkent Devlet Üniversitesi’nde Biyoloji bölümünden mezun olmuş. Biyoloji eğitimi sırasında insan ve hayvan hastalıkları konusunda detaylı çalışmış. Ortodoks bir aileden gelmesine rağmen İslam dinini seçmiş.
Merhume Aidin Salih in bakış açısını kısaca özetlemek gerekirse hastalıkların beslenme hataları ve yanlış yaşam tarzından kaynaklandığını ileri sürüyor. Aidin Salih’e göre beslenme hataları sonucunda mide ve bağırsaklarda çürüyüp mayalanan gıdaların metobolizma atıkları kısmen dışarı atılır kısmen de dokularda birikir. Dokulardaki atıklar çoğaldıkça, iltihaplanmaya ve gaz oluşturmaya başlıyor. Bu yakıcı madde ve gazlar dokularda ağrı, sızı, iltihap ve alerjiye yol açarak akla gelebilecek her türlü hastalığa sebep oluyor. Fakat şu var ki insan her türlü hastalığı kendi kendine iyileştirebilecek bağışıklık sistemi ile birlikte yaratılıyor. Fakat yeterince çiğnememe, fazla yeme, karışık yeme, kullanılan parfüm deterjan zirai ilaçlar, antibiyotikler, katkı maddeleri, vb genetiği değiştirilmiş yapay ürünler bağışıklık sisteminin tanıyamadığı formlara bürünerek hastalıklara sebep oluyor. Yapılması gerekenleri ise bütün bu 431 sayfalık kitapta etraflıca anlatılmış.
Kitap içerisinde modern tıp ile çatışan pek çok kısım var. Bu noktalara çok takılmadan okudum. Kimi konuları işaretledim etraflıca araştırmam gerekiyor. Bunlardan benim için en önemlisi aşılar. Bununla birlikte hemfikir olduğumuz da çok konu var. Mizaca göre beslenme, organları temizleme, hacamat, sülük tedavisi gibi konular hakkında oldukça detay içeriyor. Bilmediklerim konusunda öğretici ve aynı zamanda epeyce düşündüren bir kitap oldu. Kendimce pek çok not aldım. Bir post ile bunları özetlemek pek mümkün değil ama bir başlayalım bakalım.
Herkesin her gün verdiği en önemli karar ağzının içine neyi koyup koymayacağıdır. Modern çağda damak zevkine ve görüntüye daha fazla önem vermeye başladık. “Atın ölümü arpadan olsun.” kuralı geçerli hale geldi. Diğer taraftan sürekli hastalıklara yakalandığımızda “ne ilaçlar ne de doktorlar bana yardım edemiyor, beni iyileştirmiyorlar.” diye hayıflanıyoruz. Hastalandıktan sonra, tedavi aramak maalesef yanmakta olan evi kurtarmak için su kuyusu kazmaya benzer.
Aidin Salih, hastalık sebepleri olarak aşağıdaki temel hataları sıralamış. Bunları genel anlamda biliyor olsak da nedenleri ile okuyunca hem daha anlaşılır hem de daha kalıcı oluyor. Mühim olansa elbette hasta olmadan bu bilgilere vakıf olabilmekte.
📌 Az çiğnemek
Ağızda çok fazla miktarda akupunktur noktası bulunur. Her bir dişin dibinde 2 şer tane. Çiğneme esnasında besinlerden ayrılan enerji bu akupunktur noktaları vasıtasıyla vücudun genel enerji dolaşımına dağılır. Bu akupunktur noktaları vasıtasıyla besinin kimyasal yapısı beyne iletilir. Beyin bu bilgiyi analiz eder ve sindirimini ona göre hazırlar. Yani besin ne kadar iyi çiğnenirse, beyin sindirim sistemini o kadar iyi hazırlar.
Hızlı yiyen daha çok yemeye mecbur kalır. Ayrıca iyi çiğnenmemiş yemek, kütleler halinde mideye gelir ve mide bu kütleleri hazmedemez, çürütür. Bu çürüme bağırsaklarda da devam eder. Buna istinaden kandaki lökositler artar. Bağışıklık sistemi de bu duruma karşı koruma programı geliştirmek zorunda kalır.
İyi bir çiğneme işlemi ile karaciğer, pankreas ve bağırsakların işi kolaylaşır. Çok daha az enzim harcanır.
📌 Fazla Yemek
Sağlıklı bir insanda mide 200-250 gr yemeğin hazmını 3-5 saatte gerçekleştirir. Bunun 2 katı yemek yendiğinde ise kalbin 4-6 kat daha fazla çalışması gerekir.
Bu nedenle fazla yemek alışkanlık halini alırsa atıklar giderek daha az atılmaya ve daha çok depolanmaya başlar. Kanla dolaşan atıklar zamanla damarlarda birikir. Daralan ve tıkanan damarlardaki kan dokuları yeterince besleyemez. Böylece hastalıklar ortaya çıkar.
Ayrıca genetiği değiştirilmiş ve katkı maddeli ürünlerden kaçınmak neredeyse imkansızken az yemek bugün daha büyük bir zorunluluktur.
📌 Karışık Yemek
Birbirine uygun olmayıp hazmı için ayrı enzimler gerektiren yemekler birbiriyle karıştırıldığında sindirilmeden çürür. Mesela, karbonhidratlar ile proteinler, süt ürünleri ile balık, birkaç inekten sağılarak karıştırılan süt, karışık et, balık ile et, karışık yağlar birbirlerine zıttır. Bunların parçalanabilmesi için ihtiyaç duyulan enzimler birbirine zıttır. Bu zıtlık, enzimlerin üretilmesine engel olur ya da üretilen enzimlerin birbirini yok etmesine sebep olur ve yenen yemek sindirilmeden mayalanmaya veya çürümeye başlar.
Çürüme veya mayalanma sonucu oluşan zehirli ve asitli kalıntılar bağırsaklarda yaşayan faydalı mikroorganizmaları öldürür, bağırsak hareketlerini yavaşlatır. Beslenmedeki hatalar devam ettikçe bağırsak duvarları kanalizasyon boruları gibi yağlı atıklarla kaplanır, bağırsaklar genişler. Yapısı bozulur.
📌 Sık Yemek
Hastalıkların temel nedenlerinden biri de alınan besinin tamamen sindirilmesini beklemeden üstüne başka bir yemek yemektir. Çünkü sindirim sistemi belli kurallarla çalışır. Eski tabipler "Hastalık nedir?" sorusuna "Yediğini sindirmeden üzerine yemektir" diyerek ne de güzel tanımlamışlar.
200-250 gr lık bir yemeğin sindirimi midede 3-5 saatlik bir süreç geçirdikten sonra ince bağırsaklara inerek tamamlanır. Buna birinci hazım denir. Yemeğin cinsine ve miktarına göre birinci hazım 6-10 saate uzayabilir. Birinci hazmı geçen besinler bağırsak mukozası ile emilerek kana geçer ve ikinci hazım için karaciğere gönderilir. Karaciğer, birinci hazımdan gelen protein, karbonhidrat, yağ gibi besin parçalarını daha küçük parçalara ayırır ve bunların bir kısmından yağ, glikoz, enzim ve bazı vitaminlerin sentezlenmesini sağlar. Böylece ikinci hazım da tamamlanır ve bu temel maddeler kana geçer. Kandaki görevli hormonlar vasıtası ile hücrelere ulaştırılır. Kanda gerçekleşen bu işlemle birlikte üçüncü hazım tamamlanmış olur. Hücrede glikozdan enerji üretilir. Buna da dördüncü hazım denir. Bu nedenle ikinci ve üçüncü hazımdan sonra yemek yemek yani günde 1-2 defa yemek insan için yeterlidir. Bu kitapta en çok vurgulanan konulardan birisi
📌 Yeme ve İçmede Sıraya Dikkat Etmemek
Et, yumurta, peynir gibi proteinli yiyecekler midede hazmı uzun süren besinlerdir. Tatlılar ve meyveler midede fazla uzun kalmadan bağırsağa geçerek, birinci hazmı burada tamalar. Su ise midede vücut ısısına ulaştıktan sonra bağırsağa geçer. Bu sebeple önce su içmeli, sonra birlikte yememek şartıyla, meyve veya tatlı, sonra salata ve yemek yenmelidir. İki çeşit yemek yeniyorsa hafif ve sulu olanı ağır ve kuru olandan önce yenmelidir.
İbn-i Sina sabah ekmek(karbonhidrat), akşam et (protein) yemeyi tavsiye ederdi. Çünkü karbonhidrat sindiriminde gerekli enzimler genellikle sabahtan öğleye kadar, protein sindiriminde gerekli enzimler ise genellikle öğleden akşama kadar üretilir.
✔ Yemekten sonra meyve veya tatlı yendiğinde, meyve ve tatlı hazmını tamamlamak için bağırsağa geçemez, midede mayalanır, çürür ve gaz oluşturur.
✔ Yemekten sonra içilen su da bağırsağa geçemez, mideyi genişletir, mide asidini seyreltip zayıflatır, sindirimi uzatır ve zorlaştırır.
✔ Yemek arasında su içmek, sindirimi ağızdan itibaren bozar. Yeterli enzim üretilemez. Mide asidinin seyrelip zayıflamasına, midenin genişlemesine sebep olur. Karaciğer ve dalağın yükünü artırır.
Yemekten 1,5-3 saat sonra su içmek daha uygundur.
📌 Bayat ve Isıtılmış Yemekler
Mikroorganizmalar beklemiş yemeğin yapısını değiştirir. Yemek ısıtıldığında ise, yeni kimyasal bağlar oluştuğu için faydadan çok zararı vardır. Isıtılan yemeğin özü ve tadı değişir , hazmı ağırlaşır, bazen imkansızlaşır.
📌 Katkılı Hazır Yiyecek ve İçecekler
Dünya gıda endüstrisinde binlerce çeşit ve milyonlarca ton katkı maddesi kullanılmaktadır. Bu sektörün içerisinde olan biri olarak da maalesef pek çok defa şahit olmuşluğum vardır. Hazır gıda kullanmakta sakınca görmeyen biri bir günde tatlandırıcı, tat verici, kıvam verici, renklendirici, renk koruyucu, bozulmayı önleyici, topaklanmayı önleyici, nem tutucu, boya, aroma gibi 100 lerce çeşit yapay katkı maddesi ve türevlerini tüketmektedir. Basit bir sakızın içerisinde bile onlarca katkı bulunur. (Kauçuk, vaks, elastomer, reçine, parafin, tatlandırıcılar, emülgatör, lesitin, gliserol bunlardan bazıları) Çocuklara verirken iki kez düşünün. Hatta mümkünse şu yazıyı okuyun.
Gıda üreticileri kullandığı katkı maddelerini ambalaj üzerinde belirtmek zorundadır (gerçi bunda da çeşitli istisnalar var). Fakat bu zorunluluk üreticinin sadece kendi kattıkları maddelere mahsustur. Mesela bir pastane ürettiği bir üründe kullandığı katkıyı belirtmek zorunda iken, kullandığı ürünlerin içerdiği katkıyı, boya maddesini bildirmez. Örneğin yağ kullanır. Ama kullandığı yağda da katkı vardır. Bununla birlikte katkı maddelerinin üretim metodunu da bildirmez.
📍 Katkı maddelerini savunanlar "Katkı maddelerinin içinde zararsız hatta faydalı olanlar vardır" diyorlar. Olabilir, ancak, bugün katkı maddeleri değişik malzemelerden, değişik teknoloji ve yöntemlerle elde edildiğinden, üretim metotlarının, kimyevi içeriğinin ve kaynaklarının, güvenli, tehlikeli veya şüpheli olup olmadığının belirlenmesi kesinlikle mümkün değildir. Örneğin, Karoten (E 160) Doğal A vitamini kaynağıdır ve doğal bitki pigmentlerinden elde edilir. Betanin (E 162) ise kırmızı pancardan elde edilebilir. 30 yıl önce bu şekilde doğal bitkilerden elde edildiği için ikisinin de adı, 30 yıl önceki gibi hâlâ "güvenilir" sınıfında yer alır. Ancak, bu süre zarfında yeni metotlar ve teknolojiler kullanılır oldu ve bu katkı maddeleri, büyük oranda, GM bitkilerden üretilmeye başlandı. Öyleyse bunlar artık "güvenilir" değildir, "tehlikeli" hale gelmiştir. Görünen o ki, ürün ambalajlı veya ambalajsız olsun, ambalaj üzerinde içindekiler belirtilsin veya belirtilmesin, üründe kullanılan gerçek katkı maddelerini ve bunların sıfatlarını tespit etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, her üründe onlarca çeşit katkı maddesi kullanılır. Bazı katkı maddeleri tek başına zararlı olmasa da, karıştırıldığında zararlı olabilir veya birbirinin zararını yükseltebilir ya da vücuttaki her türlü madde ile, alınan ilaçlar ve besinlerle, depolarda birikenlerle, üretilen enzimlerle tehlikeli bileşimler oluşturabilir. Ancak en sık kullanılan katkı maddeleri tek başlarına da çok zararlıdır. Hatta işletmelere gelen katkı maddeleri üzerinde solumayınız, elle dokunmayınız gibi ibareler bile yer alır. Diğer önemli bir konu da katkı maddesi ilavesinde dozajlama çok önemli. İzin verilen limiti aşmamak çok önemli. Ama gel gör ki realitede bu hiç kolay değil.
Aspartam, sodyum nitrit, sodyum sülfit, formaldehit ülkemizde en yaygın olarak kullanılan katkı maddeleri.
📌 Deterjanlar, Kimyasal Bakım Ürünleri, Kozmetikler
Ekolojik dengeyi sağlayan mikroorganizmaların insan hayatında büyük rolü var. Havayı suyu temizlerler, zenginleştirir ve toprağın verimliliğini sağlarlar. Ölü insan, hayvan ve bitkileri çürüterek dünya yüzeyini temizlerler. İnsanların ve hayvanların derilerini-kıllarını ve bitkileri temizler; bütün canlıları çeşitli hastalıklardan korur; dünyadaki yaşam sürecini dengeler. Her bir çeşit mikroorganizmanın vazifesi o kadar net, o kadar ince ve farklıdır ki, bu engin dengeyi görmek ve idrak etmek kolay bir iş değil. Fakat antimikrobiyal ilaçlar, dezenfektanlar, vücut bakım ürünleri, temizlik maddeleri ve tarım ilaçları ile mikroorganizmalar ekolojik denge gözedilmeksizin bilinçsizce yok edilmektedir. Ayrıca bu kimyasalların sadece mikroplara değil, insanlara da zarar verdiği unutuluyor.
Tuz ruhu, çamaşır suyu, bulaşık deterjanı, yağ çözücü, lavabo açıcı, çamaşır deterjanı, leke giderici ve benzerleri organik kalıntı ve mikropları nasıl anında eritip yok ediyorsa, akciğer ve beyin hücrelerini de etkilemektedir. Hormonları olumsuz etkiler ve cilde zarar verir. Kan dolaşımına karışarak damarlarda deformasyona, kan üretiminde ve kan dolaşımında bozulmalara, MS ve alzheimer gibi nörolojik hastalıklara, akciğer, karaciğer ve böbrek hastalıklarına yol açar.
Bulaşık makinesinden çıkan pırıl pırıl parlayan bulaşıkların gerçekten yeterince durulandığına inanıyor musunuz? Ya da çamaşırlarınızın. Çuvalla para harcayıp sağlığımızı bozuyoruz. Düşününce ne kadar ironik değil mi? Bu tür temizlik kimyasallarının önemli bir kısmını hayatımdan çıkardığım için çok mutluyum. Karbonat, kaya tuzu, limon tuzu, sirke, arap sabunu, zeytinyağlı sabunlar, çamaşır sodası, boraks, aromatik yağlar gibi doğal ürünler temizlik için oldukça kullanışlı yardımcı maddeler. Araştırın derim. Yapabileceğiniz bir sürü alternatif malzeme var ve düşünüldüğü kadar da zor değil.
📌 Tarım İlaçları, Suni Gübreler, Hormonlar, Herbisitler, Pestisitler
Tarım ilaçları faydalı mikropları, solucan, sinek ve böcekleri öldürerek toprağın verimini düşürür; ekolojik dengeyi, insan, hayvan ve bitki sağlığını bozar. Toprağı öldürerek kendisinin sağlıklı kalacağını zanneden dar görüşlü bir insanoğlu davranışı...Daha fazla, daha da fazla ürün alacağım derken sonunda aldığı şey ürün olmaktan çıkıyor.
Doğal hayvan gübresi yerine kullanılan kimyasal gübreler verim almak için hızlı yarar sağlayabilir ama uzun vadede zararlıdır. Toprak hayatiyetini kaybeder; sular kirlenir.Pestisitleri kullandıkça da direnç gelişir ve daha fazla pestiside gereksinim duyulur.
DDT uzun zaman önce yasaklanmıştır ancak hala dünyanın her yerinde besinlerde, canlıların kan ve dokularında DDT’ye rastlamak mümkündür. DDT organizmalara, her türlü yolla, özellikle et, süt ve balık ürünleri yoluyla girer ve dokularda depolanır. DDT hormonal dengeyi bozar, anne sütünü azaltır, anemiye ve ağır karaciğer hastalıklarına sebep olur.
Sadece DDT ile başlayan problemlere bakılınca şöyle bir sebep-sonuç zinciri ortaya çıkmaktadır: DDT kullanımı anne sütünü azalttı, anne sütünün azalmasıyla hazır mama kullanılmaya başlandı. Mamalar besin değil alerjen olduğu için bağışıklık sistemini zayıflattı. Mamaların metabolik atıklarını atmakta zorlanan böbreklerin gelişmesi yavaşladı ve çalışma kapasitesi düştü. Çocukluğunda mama kullananlar yetişkinlikte böbrek yetmezliğiyle karşı karşıya kaldı. DDT seçici olarak beyinde ve karaciğerde biriktiği için nörolojik hastalıklar ve karaciğer hastalıkları arttı. İşte bu zinciri anlarsak ancak o zaman etrafa daha anlamlı bir gözle bakabiliriz.
📌 Aromalar
Çoğu insan kokuların yıllar önceki gibi çiçeklerden elde edildiğini, doğal ve masum olduğunu düşünmektedir. Fakat bugün parfümün içeriği %95 oranında petrol ve kömür ürünü aromatik bileşikler, ftalatlar ve sentetik misktir.
Parfümlerin günlerce kalıcı kokularıyla övünen insanlarız. Gün içerisinde kullandığınız parfüm, losyon, oda kokusu, banyo kokusu vb ni bir düşünsenize. Kimyasal aromatik bileşikler yersiz coşku hali, halüsinasyon, baş dönmesi, depresyon, donukluk, kulak çınlaması, görme bozukluğu gibi olumsuz etkilere sebep olmakta imiş. Benzer şekilde ‘doğala özdeş aromalar’ adı altında et ürünlerinde, süt ürünlerinde, bal da kahvede pek çok gıdada da aromalar kullanılıyor.
Sentetik kokular biz hiç farkında olmadan içerdikleri nörotoksik kimyasallar ile unutkanlık, baş ağrısı, baş dönmesi, zihin bulanıklığı, hafıza kaybı gibi nörolojik rahatsızlıkları, kaygı, depresyon, panik atak, dikkat dağınıklığı, duygu ve kişilik bozukluğu gibi ruhsal rahatsızlıkları tetiklemektedir.
Astım, sinüzit gibi alerjilere, böbrek, kalp, karaciğer, akciğer ve bağışıklık sistemi hasarlarına, yumurta ve spermlerde DNA bozulmalarına, kısırlık, doğum hasarları ve düşüklere, diyabet, hipertiroid veya hipotiroide, kısırlığa, göğüs ve prostat kanserine, sperm kalitesinin bozulmasına, cinsel hormonlarda dengesizliğe ve buna bağlı olarak eşcinselliğe, anne sütüne karışarak birçok bebeğin sütten kesilmesine sebep olmaktadır.
📌Tıbbi İlaçlar
Bazı ilaçlar kullanıldıkları dönemde, bazıları kullanımından haftalar, aylar, hatta yıllar sonra, bazıları ise doza bağımlı olarak yan etki gösterir.
Birçok ilaç, kemik iliği dejenerasyonuna ve bunun sonucunda kemik iliği yetmezliğine ve ağır anemilere, karaciğer toksisitesine ve karaciğer yetmezliğine, böbrek yetmezliğine, kısırlığa ve başka birçok hastalığa neden olabilir. Hormonal sistemde dengesizliğe, DNA’da değişimlere, bağışıklık sisteminin felcine yol açabilir.
İlaçların en belirgin yan etkilerinden biri de bu ilaçlara karşı oluşan fiziksel ve ruhsal bağımlılıktır. Fiziksel bağımlılık, o ilacın sürekli kullanım gereksinimi ile kendisini gösterir (Örneğin kortizon, insülin ve benzeri ilaçlar). İlaç kullanılmadığında ortaya psikolojik dengesizlikler, baş dönmesi, baş ağrıları, bel ve bacaklarda ağrı, tansiyon ve kan şekerinin yükselmesi gibi rahatsızlıklar ortaya çıkar. Psikolojik bağımlılık ise kendisini ruhsal rahatsızlık olarak gösterir (örneğin: sigara, alkol, kokain). Morfin, kodein, antidepresan, uyarıcı, uyku ilacı, fenilalanin vs gibi ilaçlar fiziksel olduğu kadar ruhsal bağımlılığa da neden olur. İlaçlara bağımlılık organlarda ve dokularda tahribata neden olduğu gibi genetik yapıyı da bozar.
E ne yapacağız diyorsanız tek cevabı araştırmak, öğrenmek, bir yerlerden başlangıç yapmak, yanlış yaşam alışkanlıklarını düzeltmek ve nihai olarak da bunu paylaşmak, yaymak.
İnsanların ilaçlarla değil, yedikleriyle ve de yemedikleriyle iyileşeceğinin altını çizen bu kitabın elinizin altında olmasını öneririm. Bedenimize yanlış yakıtı doldurup doğru sonucu bekleyemeyiz öyle değil mi 😉? İşe marketten aldıklarınızın etiketlerini mutlaka okuyarak, yemekleri yeterince çiğneyerek, birbirine karıştırmayarak, evdeki cifi domestosu klozete boşaltarak, parfüm yerine aromatik yağları tercih ederek başlayabilirsiniz. Gözünüzün önünde duran sebzeleri keşfedin. Hazır gıdaya sığınıp kolaya kaçmayın. Saksılara maydanoz, papatya, lavanta, roka, tere, biber, domates, sarımsak ekin. Bitki temelli beslenmenin armağanlarını kısa sürede almaya başlayacaksınız. Ve dahası yiyeceklerin çeşitliliğine şaşıracaksınız.
Aslında bu kadar uzatmasaydım bu postta Aidin Salih’in Yitik Şifanın İzinde Gerçek Tıp kitabında organ temizleme konusunda verdiği gerçekten çok değerli bilgilerden de bahsetmek istiyordum. Umarım bir başka postta yazabilirim.Çünkü bu konu bana 2016 yılında Nobel Tıp Ödülü’nü kazanan Japon hücre biyoloğu Yoshinori Ohsumi'nin çalışmalarını anımsattı. adı üzerinde modern çağda yitirilmiş olan şifanın izini süren bir kitap..
Kimyasal silahların hunharca kullanıldığı bir dönemde, kapitalist düzen uğruna masum insanların acımasızca katledildiği bir dünyada ilk düzeltilmesi gereken insanın kendisi, özü, insani vasıfları...
Bu kitap gerçekten de elimden bırakmak istemediğim bir kitap oldu. Rahatlatıcı bir bitki çayı eşliğinde zannedersem uzun uzun yazacağım.
Her yönü ile aile dizimini anlatıyor. Aile dizimine merakım Polonya yapımı Body/Cialo filmini izledikten sonra başlamıştı.Çok bilinen bir kavram değil.Hiç bilmeyen birine aile dizimi nasıl anlatılır aslında pek de bilemiyorum. Ama belki merak uyandırır ve isteyen kendi kapısını aralar daha detaylı araştırma yapar diye burada kendi edindiğim bilgileri temel hatları ile anlatmaya çalışacağım.
Biraz toz ve buluttan başlamış gibi olacağım ama genelde nasıl anlatacağımı bilemediğim zamanlar böyle oluyor. Hepimizin bir anne ve bir de babası vardır. Bu o kadar evrensel ve bariz bir gerçek olmasına rağmen çoğu zaman bunun böyle olduğu aklımıza bile gelmez. Burada olmamızın nedeni onlar olduğu gibi bize tüm olanlar da bir anlamda onlardan dolayı olur. Farkında olsak da olmasak da hepimiz ebeveynimize derinden bağlıyız. Onlara ya sevgi ya öfke duyarız, ya yakın ya da uzak olmak isteriz. Ama bir şekilde kayıtsız kalamayız.Benzer şekilde aile matrisimizin içinde kardeşlerimiz de vardır. Hatta hayat bulmak üzere bir fetus halinde filizlenen ama düşen ya da kürtajla yaşamı sonlandırılan, küçük yaşta ölen hiç tanımadığımız kardeşlerimiz de aile matrisine dahildir. Annemiz ve babamızın kardeşlerini ve anne-babalarını da kapsayacak şekilde genişler bu çember. Yani aile dizimi yaklaşımı, ailenin kuşaklar boyu, birbirine görünmez bir bağla bağlı olduğu anlayışına dayanmaktadır. Bu çember içindeki akrabalarımızın bize anlatılmış olsa da olmasa da yaşanmışlıkları vardır. Onlar, güzel şeyler de yaşamışlar travmalar da. Göçler, iflas, evlilikler, düşükler, küçük yaşta ölümler, evlat verilmeler, yangın, savaş, aldatma, aldatılma, doğal felaketler, kız kaçırma, tecavüz, hatta cinayetler. Hayat, onlara ne getirdiyse, hepsi o matriste yer alıyor.
Nasıl soyaçekimle bize atalarımızdan saç rengi, göz rengi, çeşitli hastalıklar vb genetik unsurlar kalıtımsal yolla geçiyorsa geçmişte aile matrisimizde vuku bulan, cinayet, göç, kayıp, aldatılma, dışlanma ve diğer travmalar da sonraki gelen nesillere devroluyor. Böylece duygular da miras kalmış oluyor. Aile dizimi terapisi atalarımızdan bize miras kalan bu duyguları teşhis eder. Ve bu teşhisle birlikte hayatımıza yansıyan olumsuzlukların, blokajların çözümlenmesini hedefler. Farkına bile varmadan, kaderi kötü bir dayıyı, amcayı, hatta bir büyükbabayı bir şekilde temsil ediyor olabileceğimizi ben bu yaklaşım ile öğrenmiş oldum.
Basit bir örnek verecek olursak mesela yıllar önce amca ve babanız arasında hakkaniyet duygusu oluştuysa; örneğin miras konusunda amcanız babanızın hakkını yediyse yani babanız diskalifiye edildiyse sizin bolluk ve bereket sorununuz olması tesadüfi değildir. Kuşaklar ötesi bir ölçekte işleyen derin bir olgu söz konusu. Ailesinde bu tür bir sorun yaşayan kişi kendi yaşamında bir türlü para kazanamama veya kazanmasına rağmen geçinememe ya da çalıştığı yerlerden hakkını alamama problemleri yaşayabilir diyor aile dizimi terapistleri bu konuda. Bu yasalar kulağa çok bilimsel gelmiyor olabilir ama varoluşsal gerçeklerdir. Bu ailenin tarihçesinin bir parçası olmaktan doğan bir sonuçtur.
Svagito R. Liebermeister adlı Alman psikolog tarafından kaleme alınan Sevginin Kökleri, A dan Z ye aile dizimi yaklaşımını ve yaşamlarımıza etkisini bol örnek ile anlatıyor.
Aslında “aile dizimi” kavramı “dedesi erik yemiş torununun dişi kamaşmış” lafını hatırlatır bana. Yani bir ilahi adaletin varlığını doğrular gibi. Aile bireylerinin başına gelen bir şey ya da onların yaptıkları bir kötülük, bir şekilde sonraki kuşaklara taşınıyor. Yaşamda her şey aslında tekrar ediyor.
‘E peki ne yapacağız? Atalarımızın hatalarının bedelini biz mi ödeyeceğiz?’ diyebilirsiniz. Bunun cevabı aile dizimi terapisi.
Aile diziminin bir terapi metodu olarak kullanılmaya başlanması 1990 lardan sonra Alman teolog ve terapist Bert Hellinger’in katkılarıyla olmuştur. Afrika’ya katolik misyoneri olarak giden Bert Hellinger hala şaman inançlarına bağlı yaşayan Zulu’ların, ateş başında toplanarak, sorunlarının çözümüne yönelik yaptıkları törenlerde, atalarının ruhlarını çağırarak onlardan yardım almalarına şahit olmuştur. Aslında Hellinger Aile Dizimi Yaklaşımını yoktan var etmemiş. Bu terapiyi geliştirirken Virginia Satir’in psikodrama yaklaşımını, Jacob Moreno’nun geliştiridiği aile heykeli yaklaşımını, Eric Berne’nin geliştirdiği transaksiyonel analizini tamamlayıcı olarak kullanmıştır. Bu adı geçen psikanalizciler herkesin çocukluğunda yaratılmış gizli bir yaşam senaryosuna göre hareket ettiğini ve bu senaryonun gün ışığına çıkarılıp bilincine varılırsa değiştirilebileceğini gözlemlemiş. Aile Dizimi Terapisi ile Hellinger “çözüm cümleleri” üreterek kişinin belirli bir senaryonun bağlayıcılığından çıkmasına yardımcı oluyor. Güçlü ve holistik bir terapi yöntemidir. Aile dizimi ülkemizde yaklaşık son on yıldır etkin bir şekilde kullanılan bir psikoterapi yöntemi. Bu konunun öncüsü ise Prof Dr Mehmet Zararsızoğlu. Küçük bir youtube taramasıyla kendisinin konuyla ilgili videolarına erişebilirsiniz.
Aile dizimi terapisi hem psikolojik hem de enerjetik bir çalışma yöntemidir. Metot olarak psikodramadan yararlanır. Yani ailede ilişkisi sembolik bir yöntemle katılımcılar tarafından canlandırılır. İnsanlar arasındaki mesafeler, duruş şekilleri, bakış yönleri kişilerin birbirleriyle ilişkilerine ayna tutar. Psikodramada gerçek aile bireyleri yerine temsilciler kullanılır.
Kitapta örneklemeler oldukça fazla.
Bir aile dizimi terapisi temel hatlarıyla şöyle gelişir:
Kronik bir problemi olan (mesela bağlanamama, çeşitli fobiler, giriştiği işlerde başarısızlık, alkol bağımlılığı, madde bağımlılığı vb) ve terapiye alınan aile dinamiğini görmek isteyen bir kişi, içlerinden aile bireyleri ile kendisine temsilciler seçeceği tanımadığı bir grup insanla bir araya gelir. Temsilcilere hiçbir açıklama yapmadan ve de talimat vermeden onları içinden geldiği şekilde kendi ailesinin bireylerinin yerlerine yerleştirir.Yani annesi, babası, kardeşleri vb için temsil edecek kişileri seçer. Böylece önünde ailesinin portresi belirir. Terapist için her bir aile bireyinin diğeriyle yakınlık derecesi, birbirine duydukları sevgi, acı veya uzaklık hakkında bilgi veren bir görüntü ortaya çıkar. Dizimde yer alan temsilciler, hiç tanımadıkları, hikayesini bilmedikleri ve haklarında bilgi sahibi olmadıkları halde, yerlerini aldıkları aile bireylerinin duygularını çok kısa bir süre içinde hissetmeye başlarlar. Hatta temsilcinin, yerini aldığı aile bireyine ait bir fiziksel rahatsızlığı hissetmesi ve yaşamasına da oldukça sık rastlanır. Bana göre en ilginç kısım da bu. Seans sırasında, temsilciler yerlerini değiştirip verilen kısa cümleleri tekrarlarlar. Bu cümleler aracılığıyla temsil edilen aile bireylerinin arasındaki ilişkileri gerçek boyutlarıyla ortaya çıkar. Seans ilerledikçe temsilciler birbirlerine göre konum değiştirerek kendilerini en rahat hissettikleri konumu bulurlar. Danışan seansın büyük bölümünde edilgen bir gözlemci olarak kalsa da, çoğunlukla sona doğru kendini temsil eden kişi ile yer değiştirerek dizime katılır. Katılımı nasıl olursa olsun, çoğunlukla bu kişi ailesiyle ilgili yaşadığı endişe, sorunlar ve baskı konusunda yeni bir bakış açısı kazanır, kendi sorununu anlar ve rahatlar. Aile kilitlenmelerinin altındaki nedenlerin çözülmesini sağlayan Aile dizimi terapisi pek çok psikosomatik hastalığın tedavisinde kullanılan çözüme yardımcı bir terapi metodudur aynı zamanda da.
Bu kitabı okuduktan ve aile dizimini daha iyi öğrendikten sonra anladığım şu ki eş seçimi gerçekten çok önemli. Hatta seçtiğimiz eş’in ailesi ve dahi sülalesi dünyaya getireceğimiz çocuğun geleceği açısından oldukça önem taşıyor. İlginç olacak ama bu nedenle öncelikle evlenme arefesinde olanlara, daha sonra dünyaya bir çocuk getirme niyetinde olanlara özellikle okumalarını tavsiye ederim. Bana kalansa bir aile dizilimi terapi deneyimi yaşamak artık ilk fırsatta..
Parçası olduğumuz bütüne ve köklerimize sevgiyle bakabilmemiz temennisiyle.. Hoş kalın ✨ ✨
Bu hafta sonu kendiniz ve sevdikleriniz için güzel bir şey yapmak isterseniz 1,5 saat kadar zamanınızı ayırıp henüz izlemediyseniz şeker hakkındaki “That Sugar Film” adlı belgeseli izlemenizi tavsiye ederim. Basit bir Google taramasıyla belgesele (alt yazılı) hızla ulaşabilirsiniz.
Belgeseli hazırlayan Damon Gameau 5 yıl önce kız arkadaşıyla tanışmasıyla birlikte rafine şekeri hayatından çıkarmış ve sağlıklı beslenmeyi seçmiş. Belgeseli hazırlarken kız arkadaşı 6 aylık hamile. Bebek yoldayken şeker hakkındaki gerçekleri, vücuda etkilerini, ne kadar zararlı olabileceğini öğrenmeyi kafasına koyuyor . Bu amaçla kendi üzerinde bir şeker deneyi gerçekleştirmeye karar veriyor. Deneye göre yeniden şekerli beslenmeye başlayacak ve gün be gün değişimleri ölçecek. Deneyi yaparken değişimleri izlemek ve ölçmek için içinde beslenme uzmanı, patolojist, diyetisyen, genel sağlık danışmanı bulunan bir grup uzmanın yardımını alıyor. Deneye başlamadan önce kan, enzim, boy, kilo, bel çevresi gibi biyokimyasal ve fiziksel muayeneleri yapılıyor. Sonuçlara göre durumu yaşıtlarından oldukça iyi, karaciğeri, trigliseriti vb değerleri uygun, insülün direnci yok, vücut ağırlığı 76 kg.
Deneye göre Daman iki ay boyunca günde 40 çay kaşığı kadar şeker tüketecek. Üstelik bunu bilinen abur cuburlarla (çikolata, şekerleme, meşrubat, dondurma, gofret vb) değil mısır gevreği, yağsız aromalı yoğurt, kızartılmış fasülye, buzlu çay, organik meyve suyu gibi sağlıklı diye bilinen-pazarlanan yiyecek ve içeceklerdeki gizli şekerlerden sağlayacak. Bu 40 çay kaşığı şeker özellikle sükroz ve früktoz içerecek. Reçel gibi sonradan eklenen veya kuru üzüm gibi tabi olabilir. Hep yağsız yiyecekler seçilecek ve her zamanki kadar egzersiz yapılacak..Deney süresince aldığı günlük kalori miktarı deney öncesi aldığı günlük kaloriye eşit olacak.
40 çay kaşığını hesaplamak için 1 çay kaşığı şekerin (yani 1 adet kesme şekerin) 4 gr olmasından yola çıkıyor. 40 çay kaşığı şeker size ilk başta çok gelmiş olabilir ama hiç de öyle değil! Mesela mısır gevreği, yağsız yoğurt ve elma suyundan oluşan bir kahvaltının şeker miktarını hesapladığında 20 çay kaşığı şeker yapıyor. İlginç değil mi? 40 çay kaşığı şeker bu hesapla haftada 1.120 gr şekere tekabül ediyor.
✔ Deneye başladıktan iki gün sonra Damon abur cubur dahi yemeden günde 40 çay kaşığı şeker almanın ne kadar da kolay olduğunu görmüş oldu. Mesela 4 orta boy elmayı sıkıyor ve bir bardak elma suyu elde ediyor. Bir elmada 4 çay kaşığı şeker olduğundan yola çıkarsak bir bardak taze sıkılmış elma suyunda 16 kaşık şeker var. Ama iki elmayı yıkayıp yese meyvedeki lif vücuduna tokluk hissi verecek ve dur diyecek. Daha az şeker almış olacak.
✔ Damon 12. Gününde tartılıyor. 79,3 kg.Yani 12 günde 3 kg dan fazla almış. Üstelik asitli içecek, dondurma, çikolata yememesine, sağlıklı beslenmesine, spor yapmasına rağmen. Özellikle göbek bölgesindeki yağlanma dikkatini çekiyor.
✔ 18. günde yapılan kan testlerinde karaciğer enzimi olan ALT seviyesinde artış görülmüş. ALT yüksekliği karaciğerin daha fazla çalıştığına ve bu yüzden hasar görebileceğine işaret eder. Yani karaciğer yağlanması başlamış.
✔ İlerleyen günlerde çok halsiz ve bitkin hissediyor. Bir sonraki şeker alımını bekliyor. Şekerden fiziksel olarak etkilenmenin yanında daha çok şekerin ruh haline etkisini şaşırtıcı buluyor. Kendini dalgın ve uzak hissediyor. Şeker aldığında ise çocukça mutlu olduğunu , bir süre boyunca keyfinin yerine geldiğini söylüyor. Manik bir durum yaşıyor. Bunu sigara bağımlılığına benzetiyor.
✔ Birinci ayın sonunda 81,2 kg oluyor. Yani bir ayda günlük aynı kaloriyi almasına rağmen 5 kilo almış. Daha fenası bel çevresi 84 cm den 91 cm ye çıkmış Kendisinde fark ettiği değişikliklerden birisi de çabuk acıktığı ve zor doyduğu oluyor.
✔ Damon deneyini farklı bölgelerde ve ülkelerdeki alışkanlıkları da gözleyerek sürdürüyor.Bu amaçla şekerli beslenemenin merkezi sayılabilecek Amerika’ya gidiyor. Gerçekten de burada sadece basit bir içecekten bile 34 kaşık şekeri bir anda almak mümkün. Yani 40 çay kaşığı şekeri tamamlamak son derece basit. Ayrıca diğer bir tehlike de yüksek fruktozlu mısır şurubu. Düzgün bir yemek bulmakta çok zorlanıyor. Ya Mc Donalds, ya KFC, ya da Taco Bell. Burada özellikle gazoz, pepsi, meyve suyu gibi şekerli içeceklerin çok tüketilmesi nedeni ile diş çürüklerinin çok fazla olduğunu ve 3 yaş gibi erken yaşlarda bile görüldüğünü öğreniyor. Hatta bebeklere biberondan meyve suyu içirildiği için biberon çürüğü tabir edilen diş çürükleri çok sık görülüyor.
✔ Damon araştırmalarını derinleştiriyor ve New York a gidip yemek devlerinin bizi ürünlerine nasıl bağladıklarını kapsamlı şekilde yazan Pulitzer ödüllü Michael Moss ile tanışıyor ve görüşüyor. Michael Moss bu şirketlerin ürünlerinin albesini arttırmak için çok fazla bilimsel çalışma yaptıklarını söylüyor. Yiyecekte neyin bağımlılık yaptığını, tadının nasıl ve neden arzulandığını tespit etmek için ciddi kaynak ayırdıklarını ve ürün geliştirmeden önce binlerce insanda tat denemeleri yaparak ideal şeker oranını tespit ettiklerini anlatıyor. İşlenmiş gıda endüstrisinin kapıları arkasındaki bu ideal şeker oranına “mutluluk noktası” deniyor. Bu mutluluk noktasını sağlamak için artık makarna sosu, kola ve mısır gevreğinde hep şeker var.Böylelikle çocukların biyolojisi sömürüldü ve onların damak zevkinde her şeyin tatlı olması gerektiği gibi bir algı yaratıldı. Şekerle tadı berbat olan şeyler bile yenebilir hale getirildi.
✔ 35. günde artık egzersiz yapmanın bile zorlaştığını, motivasyonunun düştüğünü gözlemliyor. Yüzü yağlandı, biraz şişti, sivilcesi çıktı. Göbeği yağlandı kıyafetlerine girememeye başladı. Cilt problemleri ile karaciğer oldukça ilişkili. Şekere bağlı olarak karaciğer yorulduğu için artık cildi bozulmaya başladı.
✔ Damon araştırmalarını daha da derinleştiriyor. Bu amaçla 35. Günün sonunda beyninin şekere tepkisini ölçmek için bir MR cihazına giriyor. Beyin MR ı çekilirken özel bir şekilde pipetle milkshake içmesi sağlanıyor. Beyninin fotoğrafları çekilerek milkshake e tepkisi ölçülüyor. Beyin daha şekeri ya da şekerli gıdayı görünce dopamin salgılar ve ‘al onu’ der. Çünkü iyi hissetmek ve çabuk enerji üretmek için gerekli. Şekerin az olduğu dönemlerden kalma bir içgüdü. Şekerli yiyeceği ağzımıza götürüp tadı aldığımızda opioid denen kimyasalla beta-endorfin salgılanır ve harika hissederiz. Şeker nikotin, kokain ve seksle aynı ödüllendirme bölgesindedir. Ama bu etki uzun sürmez. Şekerin früktoz kısmı iştah kontrol merkezlerimizi etkiler. Glikoz kısmı da ruh halimizi etkiler ve bize çok dengesiz bir ruh hali kalır. En önemlisi de ne kadar çok şekerli gıda yerseniz o kadar çok şekerli gıda istersiniz.
✔ Belgeselde, şekeri aklamak ve yaygınlaştırmak adına şirketlerin bilim insanları kanalı ile halkı nasıl kandırdıklarını anlattığı kısmı özellikle dikkatle izlemek gerekiyor. Şöyle gelişiyor: Şeker Birliği basın yolu ile bildiri yayınlıyor. Bilim insanları şeker korkusunu defediyor. ‘İnsan Beslenmesinde Şeker’ adlı bir belge gösteriyorlar ve bu belgede finansörün şeker endüstrisinin olduğuna dair kanıt yoktu. Resmi bir belge gibi duruyordu. Dergilerde yayımlandı. Şeker endüstrisi 25.000 kopya dağıttı. Bu rapor sonra devlet tarafından bulguları kesinleştirmek için kullanıldı. Şeker aklandı ve dünyanın geri kalanı buna uydu. Şeker birliği başkanı Jack Tatem çıkardığı şemayı gösterip “Bakın şekerle kronik hastalıklar arasındaki bağı gösteren kesin bir kanıt yok. Şeker birliğimizin ve ürünlerimizin can damarıdır” diyor ve kanıtlar böyle manipüle ediliyor.
✔ Damon bir de şeker endüstrisini savunan bir bilim insanı ile tanışmak istiyor. Dr John Sievenpiper ile tanışıyor ve konuşuyor. Ona yaptığı deneyi ve şeker tüketiminin onu nasıl olumsuz etkilediğini anlatıyor. Ancak dr çok oralı olmuyor ve Damon araştırmalarının Coca Cola tarafından finanse edilip edilmediğini soruyor. Dr John finanse edildiğini ancak çalışmaların tarafsız olduğunu söylüyor. Tam bir hafta sonra şekerli meşrubat ve fruktoz hakkında bir sempozyum ilanı görüyor. Bu sempozyumun açılış konuşmacısı ise Dr John Sievenpiper ve sponsor Coca Cola idi. Araştırmalarda kalori ve früktoz ile kardiyometobolik hastalıklar arasında bir bağ olmadığını anlattı.Coca cola bu konuda ard arda tweet atıyor.
✔ Damon günler ilerledikçe şekere iyice alıştığını, vücudunun duruma adapte olduğunu ve bu şekilde de yaşayabildiğini görüyor. Bu artık onun gerçekliği olmuş oluyor ve çevredeki insanlar da aslında öyle. Bitkinler, dayanıksızlar, iştahlılar ve bu artık onların gerçekliği olmuş durumda. Kabullenmişler. Şekersiz olmayı bilmiyorlar. Durumu normal karşılıyorlar.
✔ 60 gün yani 2.400 çay kaşığı şeker sonra ne mi oldu?? Damon toplamda 8,5 kilo aldı. ALT değeri üst sınırın 20 birim üstüne çıktı. Dolayısıyla insülin direnci arttı ve bu da zaten tip 2 diyabete giden yol demek.Trigliserit seviyesi 0,08 den 1,5 a çıktı. Vücut yağı %7 artarken bel ölçüsü 10 cm arttı.Deney öncesine göre günlük aynı miktar kalori almasına rağmen sadece kaloriyi sağlayanı şeker olarak değiştirdiğinde (bunu yaparken de abur cubur yerine sağlıklı olduğu düşünülen kaynakları tercih ederek) bütün bunlar oldu.
Belgeselden Şekerle İlgili Çarpıcı Bilgiler
📌 4 kişilik ortalama bir Avusturalyalı aile bir haftada tükettikleri şekeri satın almak zorunda kalsalar süpermarkete gidip 6 tane 1 kiloluk şekeri raftan alıp eve götürüp hepsini bir haftada yemeli.
📌 Günümüzde şeker o kadar yaygın ki şeker içeren tüm ürünler süpermarketin raflarından kaldırılsa ürünlerin sadece %20 si kalırdı.
📌 Şekerin kısa tarihçesini ve nasıl olup da özellikle 1955 lerden itibaren şeker kullanımının bu denli arttığını anlatıyor.1970 lerden itibaren yağın günah keçisi ilan edilmesiyle şeker onurlandırılmış, “ yağsız yemek sağlıklıdır” fikri kurumsallaştırılırken kalorinin yeri şekerle doldurulmuş. Tüketici de bu tadı sevmiş. Ancak vücudumuz rafine şekerin bu ani artışıyla başa çıkabilecek şekilde kurulmadı.
📌 Glukoz: ekmek ,makarna, sebze ve tahıl Laktoz: memelilerin aldığı ilk şeker Anne sütünde, inek sütünde, peynirde, yoğurtta bulunur. Sükroz: kahve ve çayımızdaki şekerdir. Sükroz da glikoz ve früktozdan oluşur.
📌 Früktoz eskiden çok nadir bulunurdu. Meyvede, sebzede ve balda. Şimdi ise her yerde.
📌 İçecekler tsunami etkisi gibi ani bir enerji hissi yaratırlar. Karaciğere büyük bir şeker dalgası ulaşır.
📌 Şeker vücuda girince ikiye ayrılır. Fruktoz ve glikoz. İkisi de karaciğere gider. Karaciğerde glikoz ya çabukça enerjiye çevrilerek kullanılır. Ya da yedek pil gibi sonrası için depolanır. Şekerin früktoz kısmı ise çok farklıdır. Karaciğerin früktozu düzenleme işlevi yoktur. Çünkü früktoz doğada az bulunur. O da gereğine bakmaksızın früktozu kan dolaşımından püskürtür. Tüm boş piller doluysa da şekeri hemen yağa dönüştürür. Bu yağın bir kısmı ciğerde kalır. İnsülin direnci ve diyabet riskini artırır. Ayrıca, ciğerdeki bu yağ trigliserid olarak kan dolaşımına gönderilir. Bu da aşırı kilo , damar tıkanması ve kalp hastalıkları demek. Şeker, ekmek ve makarna gibi karbonhidratları yerken çok fazla glikoz üretiriz. İnsülin hormonu salgılanır. İnsülin hücrelerin kapısını açan anahtar gibidir.Böylece hücreler tüm glikozu emer. Kan dolaşımından temizler ve glikozu enerji olarak yakar. Kanda ne kadar glikoz varsa o kadar insülin salgılanır. Ancak bizim için önemli olan kandaki insülin glikozla uğraşırken yağ hücrelerimize, yağa tutunmalarını söyler. Böylece yağ yakma aşamalarını yok eder. Yani çok şeker yiyerek yağı vücudumuza alıp karaciğer yağlanması yaratıyoruz. Artı, glikoz yüzünden yağ hücrelerimize yağa tutunmasını söyleyen insülin seviyesi aynı kalıyor . İnsülin şekerle uğraşırken yağı yakamayız.
📌 Beyin ve vücut glikozla çalışır. Glikoz seviyesi bir inip bir çıkıyorsa bir yüksek bir alçaksa yani sürekli dengesizse bu akli işlevimizin dengesini de etkiler. Örneğin lolipop gibi bir şekerleme yediğimizde kan şekerimiz hızla yükselir ve kendimizi mutlu hissederiz. Fakat insülin salgılanıp şeker hücrelere taşınınca kan şekeri hızla düşer. Bu düşüşle beyin artık mutlu olmaz beynine tekrar tatlı yemek gerektiği mesajını iletecek adrenalin gibi stres hormonları sargılarız. Böylece eski halimize döneriz.Ruh halindeki değişimlerin sebebi bu.Adrenalin anksiyeteye sebep olur, panik atağı tetikler.
📌 Mc Donalds’ dan Coca Colayı çıkarıp meyveli içecekler koymanın sağlıklı olduğu düşünülüyor. Ama onlar da en az cola kadar şeker içeriyor.
📌 Fransa’da olan araştırmacı Serge Ahmed yaptığı çalışmalarda farelerin kokainden çok şekere ulaşmaya çalıştığını göstermiş. Bir yerlerde saklanan uyuşturucu satıcılarının aksine gıda devleri her yerde karşınıza çıkıyor. Bu gıda devlerinin toplantılarında ‘bağımlılık’ yasak kelimedir. Gıda devleri obezite ve hastalık konusunda ise ‘insanlar kendi gıda tercihlerini kendisi yapmalı’der.
📌 Yağdaki kalori miktarı şekerden çok daha fazladır.2 katı kadar. 1 gr yağ 9 kalori iken 1 gr şeker 4 kaloridir. Kalori hesabı yapınca şeker daha düşük kalorili çıkıyor. Ama Damonun deneyi gösterdi ki aynı miktar kaloriyi sağlıklı yağ yerine şekerden aldığında karaciğeri yağlandı, göbeği çıktı, beyni puslandı, ruh hali bozuldu ve tok hissetmiyor. Bu nedenle şeker endüstrisi yağı kötüler ve insanları kalori hesabına zorlar. Şeker endüstrisi şunu dikte ediyor ‘kalori kaloridir’. Ama durum hiç de öyle değil.
📌 Kek, pasta, baklava gibi tatlı yiyeceklerin içinde şeker olduğunu zaten biliyoruz. Tehlikeli olan gelişme, şekerin artık yerli yersiz neredeyse bütün hazır gıdaların içine koyulur hale gelişi... Bebek maması, mısır gevreği, sosis, mayonez, ketçap, pizza, hamburger ekmeği, kola, hazır meyve suyu gibi gıdalar şekerle tüketici gözünde daha çekici hale getiriliyor. Doğuştan tatlıya yatkınlığı olan insanoğlu da, farkında olmadan bu çekime kapılıyor ve satışlar artıyor. Gittikçe daha fazla satın alıyor, daha yiyoruz bu gıdaları.
📌 Şekere dair doğru mesajı almamamızın nedeni şekerin küresel ticari değerinin 50 milyar $ olması elbette.
📌 Anlık haz devrinde yaşıyoruz ve kimse hiç bir şey için beklemek istemiyor. Şekere eğilim biraz da bundan.
📌 http://www.sugarstacks.com güzel bir site . Günlük hayatta sıkça tüketilen ürünlerin içlerindeki şeker miktarını sükroz, früktoz, mısır şurubu gibi ayrım yapmadan sadece şeker yüküne dikkat çekmek için küp şeker cinsinden göstermişler. Fotograflara göz atmanızı öneririm.
Bu belgeseli izleyin çünkü, bu videodan sonra artık en azından sağlıklı bir alternatif diye çocuğunuzun beslenmesine “süt dilimi” koyup bebeğinize cicili ambalajlardaki bol vitaminli meyveli yoğurdu yedirirken, cola içmeyip aromalı maden suyunu lıkır lıkır tüketirken, nesfitlerle cornflakeslerle kahvaltı yapıp karışık meyve suları ile serinlerken, salatalarınızın üzerine nar ekşisini , hazır salata soslarını, mayonezi boca ederken, diyet yoğurt ve süt tüketirken, akşamları tv karşısında 2 kilo meyve yerken iki defa düşünürsünüz. İzleyin çünkü deli bir düzen var ve tek kurtuluş bilinçli bir tüketici olmak.
Bunları okuyunca “şekere yani karbonhidrata hiç mi ihtiyacımız yok?” diye düşünebilirsiniz. Elbette ihtiyacımız var fakat bu miktar düşündüğümüzden ve alıştığımızdan daha az. Hele bir de fiziksel aktivitemiz düşükse.
Özetle insanlık olarak şeker konusunda başımız büyük dertte. Vazgeçmek için artık daha fazla geç kalmayın. Sevdiklerinizin ve çocukların da bu konudaki farkındalığını artırmak için bu belgeseli izlemesini umarım sağlayabilirsiniz.
Artık çoğumuz biliyoruz bağırsağın hayatımızdaki önemini. Sadece sindirim mekanizmasının bir parçası olarak değil aynı zamanda beyinle koordineli bir şekilde çalışan ve adeta ikinci bir beyin gibi işleyen bir sistem olduğu kabul edildi.Çünkü bağırsaklarımızda yaşayan faydalı bakterilerin yarattığı habitat (buna mikrobiyom deniyor) davranışlarımızı ve dünyayı algılayış biçimimizi etkiliyor. Mesela depresyonun en önemli sebeplerinden biri olarak serotonin eksikliği gösteriliyor.Ancak depresyon ve ruh hali üzerinde belirleyici rolü olan bu serotonin beyinde değil bağırsaklarda en yüksek oranda bulunuyor.Çünkü vücuttaki serotoninin %95 ini bağırsaklarda probiyotikler yapar, beyinde sadece % 5 i üretilir. Yani gidip çeşitli antidepresanlar ile beyindeki serotonin oranını artırmaya çalışırken esas önemli olan sistemi gözardı etmemek lazım. Bu nedenle probiyotik zengini bir diyet hem ruh hem de genel sağlığımız açısından akıllıca bir yaklaşım olur.
Probiyotik ve prebiyotik çoğu zaman karıştırılan terimlerdir. Aralarında çok yakın bir ilişki vardır ve yaşamımızın en önemli kaynaklarındandır. İkinci beynimiz olan bağırsakların işlevini düzenli yerine getirebilmesinden bağışıklık sisteminin güçlü olmasına kadar temel işlevleri kanıtlanmıştır.
Prebiyotikler, bağırsaklarımızdaki faydalı bakterilerin çok sevdiği yiyeceklerdir. Her gün yemek yerken “acaba bugün bağırsak bakterilerimi yeterince besleyebildim mi?” diye kendimize sormalıyız. Çünkü bağırsaklarımızda ne kadar çok dost bakteri varsa hastalıklara karşı direnç de o kadar artar.
Probiyotikler ise, ağız yoluyla yeterli miktarda alındığında sağlığı olumlu yönde etkileyen canlı mikroorganizmalardır. Probiyotik olarak kullanılan mikroorganizmaların çoğu laktik asit bakterileri grubundandır.
En önemli probiyotik kaynaklar olarak yoğurt, turşu, sirke, kefir, tarhana, peynir, eski peynir ve boza; prebiyotik kaynaklar olarak soğan, sarımsak, sebzeler, kuru baklagiller ve tahıllar sayılabilir.
Probiyotiklerden sirkeyi daha önce şurada anlatmıştım. Gelelim sağlık iksiri kefire.
Evde Kefir Mayalama
Probiyotik ailesinin en önemli fertlerinden birisi de kefir. Kefir krema kıvamında, hafif ekişimsi tadı olan fermente bir süt içeceğidir. İçeriğinde çok sayıda probiotik bakteri bulunmaktadır. Dominant yani baskın bakteri grubu; Lactococcuslardır. Son yıllarda marketlerde hazırları satılıyor. Hatta meyvelileri, aromalıları var. Ancak kefirden tam anlamı ile fayda görmek istiyorsak bence mümkünse ev yapımı (kefir danesi ya da ticari kefir mayası kullanarak) doğal olanları tüketmeye çalışmak market ürünlerine göre daha doğru olur. Meyve içeriği yok denecek kadar az olan,ancak aroma anlamında sentetik pek çok madde bulunan meyveli kefirlerdense hiç bahsetmek istemiyorum.
📍 Kefiri Kafkas dağlarındaki eski Türkler’in bulduğu ve Kafkas ırkının uzun yaşamının sırrı olduğu biliniyor. Kefir, süte karnabahara benzeyen ufak kefir tanecikleri (kefir danesi) katarak mayalanır. Yani yoğurt gibi kefir kefirle mayalanmaz. Her seferinde bu kefir danelerini ilave ederek mayalamak gerekiyor. 📍 Kefir danesi ile kefir mayalamak en geleneksel yol olmasına rağmen nasıl, nerede kim tarafından ne şekilde çoğaltıldıkları ve nasıl muhafaza edildikleri tamamen muamma olan kefir danelerinden uzak durmanızı özellikle öneririm. Çünkü süt proteinlerini yapısında taşıyan kefir danelerinin aynı sütte olduğu gibi soğuk zincir koşullarına uyulması gerekir. Sağlıklı kefir danesi olmayan durumlarda paketlerdeki toz mayaları da kullanabilirsiniz. -50 derecede liyoflize yöntemi ile dondurularak toz haline getirliyor bu mayalar.
📍 Kefir tarifine geçmeden önce şunu da belirtmem gerekiyor. İBS (huzursuz bağırsak sendromu) rahatsızlığı olanlar için kefir tüketmek pek yerinde bir seçim olmayabilir (diğer süt ürünleri gibi) . Aklınızda bulunsun
Evde kefir yapmak için ihtiyacınız olan malzemeler:
📍Kefir mayalarken hijyen kurallarına olabildiğince dikkat etmek gerekiyor. Dışardan küf, maya vb bulaşmamalı. Ayrıca kullanılan kefir danesi temiz olmalı. Doğru muhafaza edilmiş olmalı
📍UHT süt tüketmediğim için kefir mayalamak için ya günlük pastörize inek sütü sıklıkla ise mandıradan çiğ süt olarak alarak kaynattığım sütü tercih ediyorum.
📍Kefir yapımı esnasında kefirimize ve mayamıza çelik-emaye-bakır-demir gibi metal kaplar ve kaşıklar değdirmemek gerektiğini çok duydum, okudum. Emaye, bakır gibi metalleri anlayabiliyorum. Fakat paslanmaz çeliğin kullanılamamasının gerekçesini bilmiyorum. Açıkçası süt endüstrisinde ve diğer fermente süt ürünlerinde kullanılan tüm ekipmanlar paslanmaz çeliktir. Ve tahta kaşık da hijyenik bir malzeme değil. Mikropların üremesine neden olabilecek bir kaynak olabilir. O nedenle ben tahta kaşık kullanımını uygulamıyorum, önermiyorum. Paslanmaz çelik kullanmakta bir sıkıntı yaşamadım.
📍 Ben kefir yaparken cam kavanoza aldığım 1 litre sütün sıcaklığını 25-30 derece arasında ayarlıyorum. Yaklaşık bir çorba kaşığı kadar oda sıcaklığındaki kefir danesini spatula ile alıp süte ekliyorum. Güzelce maya ve sütü karıştırıyorum. Mayaladığım kavanozun ağzını gaz çıkışı için hava alacak şekilde ya pamuklu bezle örtüyorum ya da kendi kapağını gevşek kalacak şekilde kapıyorum. Kavanozun etrafını bir bezle sarıyorum. Karanlık bir yerde, dolap içi gibi, 24 saat mayalanması için bırakıyorum. 24 saatin sonunda kefiri hafif salladığınızda yoğurtlaşma gibi kıvamlı bir görüntü varsa olmuştur. Kefiri süzgeçten süzüp bir tarafta kefirimi elde ederken diğer taraftan da süzgeç üzerinde kalan daneleri hassas bir şekilde spatulayla alıp ambalajlı (klor içermeyen, hijyenik) su ile yıkayarak cam bir kavanoza koyuyorum. Danelerin canlılığını koruması ve gelişimini sürdürmesi için üzerine süt döküp, kavanozun ağzını kapatıp dolaba kaldırıyorum. Sonraki kefir mayalama işlemlerinde aynı daneleri kullanıyorum. İçmek üzere süzdüğüm kefiri ise yine buzdolabında saklıyorum. Takriben 2-3 günde bir 1 lt kefir mayalıyorum bu şekilde.
📍 Şunu unutmamak lazım bakteri dünyası demek gözle görülemeyen mikroorganizmaların dünyası demektir. Bu şekilde sakladığımız kefir danelerinin gücünü yitirip yitirmediği, ölüp ölmediği ya da patojen bir mikroorganizmanın yapısına bulaşıp bulaşmadığı gözle anlaşılmaz; ya da anlaşıldığında çok geç olabilir.
Şefin püf noktaları 😉
📍 Mayalama süresi uzadıkça kefir daha yoğun kıvamlı ve ekşi olacaktır. Ancak bunu iyi yorumlamak lazım. Çünkü muhtemelen kefir içerisindeki laktik asit bakterileri hızla gelişip diğer probiyotik bakterileri baskılamış olabilir.
📍 Sade olarak tüketilebildiği gibi üzerine 1 çay kaşığı kadar chia tohumu serperek de çeşitlendirebilirsiniz.
📍 Ya da 1 çay kaşığı soğuk sıkım çörekotu yağı veya zeytinyağı, 1er çay kaşığı karabiber ve zerdeçal ilave ederek bağışıklık sisteminiz için güzel bir içecek hazırlamış olursunuz.Zerdeçalın içindeki aktif madde olan curcuminin yağda çözündüğünü ve karabiberle birlikte tüketildiği taktirde vücuttaki aktivitesinin arttığını unutmayın.
📍 Kefirin hafif ekşi tadını değiştirmek için çilek ve yaban mersini gibi meyveler ekleyip mutfak robotundan geçirerek pembe, mor renkli çok güzel bir içecek elde edebilirsiniz. İçindeki meyveleri değiştirerek farklı birçok lezzet elde edilebilir.
📍 Kefir daneleri sararmaya ve/veya yumak halinden çıkıp kum gibi dağılmaya başladıysa artık daneleriniz ölüyor demektir; daneleri kullanmayın. Ölmeye başlayan kefir daneleri toksik olabileceğini unutmayın.
📍 Kefirdeki yoğun olarak bulunan bakteri grubu Lactococcuslar dır. Kefir aynı zamanda çok güçlü bir laktik asit üretimi yaptığından D (-) izomerleri üretir ki bebekler bunu sindiremezler ve sorun yaşarlar.
Probiyotiklerle ilgili şu bilgiler de bir köşede dursun:
📍 Probiyotikler çocuklar için de çok önemlidir. Probiyotiklerini kaybetmiş olan çocuklarda Candida enfeksiyonları oluşur ve bu çocuklar şeker yediğinde Candida mantarı şekeri kimyasal bir reaksiyonla asetaldehite dönüştürür. Asetaldehit ise karaciğerde etil alkole parçalanır! Yani çocukta bir nevi sarhoşluk hali oluşur. Bu nedenle çocuklarımıza gıda endüstrisinin hükmetmesine mümkün olduğunca engel olalım.
📍 Gelişigüzel reçete edilen antibiyotikleri düşünün. Her bir antibiyotik tedavisi aldığımızda bağırsaklarmızdaki floranın önemli bir kısmı ölüyor. Üstüne bir de her gün içtiğimiz kimyasallarla dolu içecekleri, gdo lu besinleri, gofreti ıvır zıvırı eklediğimizde bir şekilde bağırsaklarımızın florasını düzeltmemizin gerekliliği ortada.
📍 Bazı önemli vitaminler probiyotikler tarafından üretilir. K ve H vitaminini vücudumuzdaki probiyotikler tarafından sentezlendiğini biliyor muydunuz?
📍 Probiyotikler alerjik hastalıkların önlenmesinde faydalıdır. Bu ve benzeri otoimmün hastalıkların tedavisinde artık probiyotiklerden yararlanılmaktadır.
📍 Yiyeceklerle alınan probiyotiklerden vücut takviye olarak alınanlara göre daha çok yararlanabiliyor, yani bu yiyeceklerin biyo yararlanımı yüksek.
📍 Tam teşekküllü bir kan tahlili yaptırdığınızda en yaygın görülen besin eksikliklerinin magnezyum, kalsiyum gibi mineraller ile D, B12, E, A, C vitaminleri olduğu görülüyor. Pek çok hastalığın temelinde de bu eksiklikler rol oynuyor. Çünkü bu vitamin ve mineraller yüzlerce biyokimyasal işlemde rol alırlar. Besin eksikliklerine bakıldığında sorunun, beslenmede probiyotik gıdalar, yağlı balıklar, sebzeler, kuruyemiş ve tohumların yeterince yer almayışından kaynaklandığı söylenebilir. Yoğurt ya da kefir 1 su bardağı 50 mg. magnezyum içerir. ( Günlük ihtiyacın %13'ü )
📍 Prebiyotikler gibi polifenoller de yararlı bağırsak bakterilerini besler. Soğan, yaban mersini, brokoli en iyi kaynaklardandır. (Kusursuz zeytinyağı en önemli polifenol kaynağıdır.)
Özetle dengesi bozulmuş bir mikrobiyom bizi çeşitli hastalıklara yatkın duruma getiriyor. Mikrobiyomumuza iyi bakmalıyız, bunun yolu da beslenmeden geçiyor.
Vücudun yorulmasından ziyade beynin yorulması ve konsantrasyon zorluğunun beraberinde getirdiği iş dışındaki şeylere vakit ayıramadan günlerin öylece geçip gitmesi. Ardından “Mart ne de çabuk geldi” demeler..
Hele bazı akşamlar öyle oluyor ki iş çıkışı kolumu kıpırdatmaya mecalim kalmıyor, dostlarla buluşamıyor, biraz dolaşamıyor veya en basit eylem gibi düşündüğümüz kitap okumaya bile mecalim kalmıyor.
Halbuki belli bir rutinde okuyanlar bilir, okumak düşünüldüğü gibi kolay iş değildir. Hem enerjiye hem konsantrasyona ihtiyacınız vardır. Kendinizi günlük hengameden sıyrabilmeniz gerekir. Benim gibi ağırlıklı gece okuyucusuysanız daha da fazla enerji gerekir. İşte bazı kitaplar vardır ki bunu sizin için yapar. Size sağladığı okuma konforu ve yarattığı dünya ile bambaşka alemlere sürüklenirsiniz. Böyle bir koşuşturmalı dönemde denk gelmiştim Meltem Gürle’nin Kırmızı Kazak adlı kitabına. Bu yoğunluğun içinde adeta benim için gerçek bir vahaydı.
Aslında bu kitabı geçen yayınlarımdan birinde yaptığım alıntıyla geçiştirecektim detaylı bir anlatım yapmayacaktım. Fakat yeni kitaplara başlamama rağmen bende tortu bıraktığını ve üzerinden henüz sadece günler geçmişken geri dönüp kimi yazılarını yeniden okumak istediğimi fark edince yazmaya giriştim.
Meltem Gürle 1966 doğumlu. Akademisyen. Çocukluğu İzmir'de geçmiş. Üniversite yıllarından beri İstanbul'da yaşamakta. 2009 yılından itibaren BirGün gazetesindeki köşesinde edebiyat yazıları yazıyor. İsmi tanıdıktı, daha önce birkaç yazısını okumuşluğum da vardı. Fakat Gürle' nin yazılarının takipçisi değildim. Senelerce aynı mahallede oturup merhabalaşmanın ilerisine geçemediğimiz - hani daha yakından tanısak çok seveceğimiz - insanlar gibi.. Bir nedenle dikkatimden kaçmış. Belki başka yöne baktığım için görememişim.
Kırmızı Kazak, 2009-2016 yılları arasında BirGün gazetesi için yazdığı denemelerden derlenerek hazırlanmış bir seçki. Güncel meselelerle ilgili olanlar değil de daha geniş bir zamana yayılabilecek denemeleri seçilerek bir araya getirilmiş. 100 den fazla yazısı 12 bölümde sınıflandırılmış. Yazılar gazetede çıktıkları sıraya göre değil konularına göre gruplandırılmış. Mesela bölümlerin bir tanesinin adı “Kırık Kalpler ve Kabuklular”. Bu bölümde derlediği denemeleri de bu bölüm adına yakışır nitelikte. Bu denemeleri BirGün gazetesindeki köşesinden okumadığım için de Kırmızı Kazak benim için bir yeniden okuma değil de ilk okuma oldu aslında.
Kitapları mevsimlere göre etiketlemekten haz etmem fakat kitabı gördüğüm andan itibaren ki ilk hissiyatım Can yayınlarından çıkan bu kitabın tam bir kış kitabı olduğuydu. Adıyla, kapak tasarımıyla, içeriğiyle insanın içini ısıtan türden. Kitabın adını ise çocukluk arkadaşı (Ayşen Ertango) seçmiş. Böylelikle çocukluk yıllarına ve hayata annelerinin ördüğü elişi kazaklarla başlayan nesillere selam gönderiyor.
Dedem Kemal (Üren) Usta, araba tamircisiydi. Bu kitabı ona adıyorum. Birçok konuda olduğu gibi şunda da haklı çıktı: “Otomobiller ile romanların iyisi, hızlı ve parlak olanlardan değil, zamana direneneler arasından çıkıyor”
şeklinde yazdığı kitabın daha ithaf bölümünde insanın ufkunu açmaya başlıyor Meltem Gürle. Ben de "tüm zamanları kapsayan" bir yazar olabilmeyi sorgulayarak başlıyorum okumaya. Ve okudukça görüyorum ki tüm zamanları kapsayabilen pek çok yazara yapılmış atıflarla dolu zengin mi zengin bir kitap tutuyorum elimde.
Meltem Gürle denemelerini seçip derleyerek bence son derece güzel bir iş çıkarmış. Öncelikle kitap çok akıcı. Okuru yormuyor. Belki de mesleğinin getirdiği yetenekle konuşur gibi kısa cümleler kurmuş. Paragrafları 5-6 cümleden, her bir deneme ise 3-5 sayfadan oluşuyor. Bu esnada da okuduğunuz kesinlikle yavan bir metin değil. Etkileyici benzetmeler, yerli yerinde kullanılmış deyimler ve güçlü ifadelerle dolu. Bölümler kendi içinde uyumlu denemelerden oluşmakla birlikte her yazı birbirinden bağımsız olduğu için bir çay molasında bile okunacak üç beş sayfa insanı düşündürebilecek yeterlilikte. Hatta kimi zaman kendimi kaliteli bir edebiyat blogunda zamanın farkında olmadan tüm arşivini tarıyor gibi hissettim.
Deneme türünün en sevdiğim özelliklerinden biri yazarının herhangi bir konu hakkında sanki kendisi ile konuşuyormuş gibi bir üslubu yazının geneline yayması. Aslında bu türü en iyi tanımlayanlardan biri de denemenin atası kabul edilen Montaigne benim bu hissiyatımı şu cümlesi ile çok iyi ifade etmiş:
“Herkes önüne bakar, ben içime bakarım; benim işim yalnız kendimledir. Hep kendimi gözden geçiririm, kendimi yoklarım, kendimi tadarım... Bir şey öğretmem, sadece anlatırım.” derken, deneme tarzının yazarın kendi iç dünyası olduğunu anlatmaya çalışmıştır.
Meltem Gürle de denemelerinde bir izah kaygısı gütmeden, sıklıkla sade günlük yaşamda başından geçen olayları veya anılarını çeşitli kitaplardaki hikayelerle ya da kahramanlarla özdeşleştirerek adeta kendisi ile konuşur gibi ya da anılarıyla yüzleşir gibi kaleme almış. Fakat kalemi öyle etkili ki okuru yalnızca düşündürebilme gücüne değil aynı zamanda rahatsız edebilme yetisine de sahip. Bu durum aslında yazmanın ne denli güçlü bir eylem olduğunu bize tekrar hatırlatıyor,
Kitap biraz da yazarın otobiyografisi gibi. Yazarın kitabı için girizgah niteliğinde seçtiği ilk denemesi yazmayı öğrendiği sene yani birinci sınıfta yaşamış olduğu bir çocukluk anısına dair. Okurken zaman zaman öyle şaşırdım ki. Çünkü baktığınızda yazarın seçtiği konular “ne var şimdi bunda” diyecek kadar sıradan fakat okumayı tamamladıktan sonra ise sarsacak kadar vurucu.
O nedenle okudukça tam olarak neye uğradığımı anlayamadım; çok farklı duygular arasında gidip geldim. Son derece doğal, akıcı diyaloglar beni hüzünlendirdi, güldürdü, yer yer gözlerim uzaklara daldı bazen sanki yanımda konuşuyorlarmış, seslerini duyuyormuşum gibi hissettim. Güçlü anlatımıyla ve alçakgönüllü edebiyatıyla Meltem Gürle bir divanda yapılan dost sohbetinin huzurunu da, gurbette olmanın hüznünü de, çifte kavrulmuş pötibörün tadını da yaşattı. Anlattıkları zaten kendi başından geçen veya tanık olduğu, insancıllığı ve gözlem gücüyle kavradığı şeyler. O yüzden denemelerinin kısalığından ve sade anlatımından beklenmeyecek bir derinlik ve doku vardı.
100 ün üzerindeki bu denemeler içinde en sevdiklerim ve unutamayacağım Fareler ve İnsanlar , Düğme, Direnmenin Adabı adlı denemeleri oldu. Gürle’nin Dilenci Kız adlı denemesinde geç tanıştığı yazar olarak betimlediği Alice Munro’nun kitaplarını ise özellikle merak ediyorum. Sanırım ilk fırsatta göz atmak istediğim Alice Munro olacak. Ve henüz tanışmamış olduğum birkaç diğer yazar.
Kitapla ilgili sevdiğim şeylerden biri de Can Yayınları tarafından yayınlanmış olması. Can Yayınları sevdiğim bir yayıncı. Kitaplarının bir kalitesi var, baskılar, çeviriler her daim özenli. Bu kitaba da emek verildiği anlaşılıyor. Kitaba yakışan bir kapak, yazım hatasını fark etmediğim temiz bir baskı. Bu da okuma keyfine keyif katıyor. Bir de bölümlendirme ve yazıların duygu geçişleri dikkate alınarak sıralanması konusunda editör Çiğdem Uğurlu’yu da tebrik etmek lazım .
Meltem Gürle’yi daha önce hiç okumamış olanlar için unutulmayacak bir tanışma ve keyifli 412 sayfalık bir yolculuk. Yazı içerisinde yaptığı her benzetmesi veya alıntıladığı metinler yazının finalinde olağanüstü bir anlam kazanıyor ve kelimenin tam anlamıyla epigraflar denemeye cuk oturuyor. Bu yönüyle kitap kısa denemelerle de edebiyatın çok çarpıcı şeyler anlatabileceğinin oldukça iyi bir örneği. Yerinde edilmiş cümleleri ile sayfalar dolusu gevezeliğe ihtiyaç duymadan bir çırpıda insanı bambaşka düşüncelere sürüklüyor.
Kırmızı Kazak’ı okumakta kararsızsanız bir kitapçıya gidin ve kitabın içinden rastgele bir bölüm seçin. Böyle ortasından okudum, gösterge olmaz falan diye düşünmeyin. İlginç şekilde tüm kitap boyunca benzeri tadı alacaksınız..
Ama bana göre Kırmızı Kazak okunmalı, okunası. Günlük hayata ait nesneler, aşina olduğumuz tatlar, kokular bulacaksınız. Edebiyatın ara sokaklarında dolaşmayı, yeni yazarlar keşfetmeyi sevenlere özellikle tavsiye ediyorum. Pek çok ara sokağı dolaşıp sonlara geldiğinizde güzel bir yolculuk geçirmiş olarak, halinizden memnun ama yolculuktan yorulmuş şekilde hayata devam ediyorsunuz.
Yazarların kendi dünyasında etkilendikleri, beslendikleri ve aidiyet kurdukları kitapları, filmleri, müzikleri hep merak etmişimdir. Geçmiş yıllardaki yazılarımdan birinde Hasan Ali Toptaş’ın Harfler ve Notalar adlı kitabında temas ettiği yazarları ve kitapları uzun bir listede derlemiş ve kendimce bu kitapların izini sürmüştüm.
Benzer şekilde Meltem Gürle de Kırmızı Kazak’ta pek çok etkilendiği kitaba denemeleri içerisinde değiniyor. Meltem Gürle okuduğu kitaplarla, yazarlarla sanki iç içe bir hayat sürüyor ve sürekli bir etkileşim içinde. Hiç bir şekilde kitap tanıtımı yapmadan birkaç paragrafla kitaba dair çok çarpıcı analizler yapıyor. Ve gördüğüm kadarıyla okuduğu kitaplar rafa kalkmıyor, unutulmuyor. Yaşamının içerisinde ilham olmaya devam ediyor. Meraklısı için yazarın kitabında değindiği bu kitapları/yazarları listelemek istedim:
Marguerite Duras – Sevgili
Herman Melville – Moby Dick
Marcel Proust – Kayıp Zamanın İzinde
Johann Wolfgang von Goethe – Der Erlkönig Ballade – Genç Werther’in Acıları
Gece saat 3 te verilen randevuma tam saatinde alınıyorum.
“Üzerinizdeki metalleri çıkartın. Sırt üstü uzanın. Omzunuzu buraya, kafanızı şuraya koyun. Dik durun ve hiç kıpırdamayın. Ellerinizi de hareket ettirmeyin. Çeşitli sesler duyacaksınız. Korkmayın, ben sizi izliyor olacağım” diyor görevli.
O dışarıya çıktığında ben uzandığım raylı sistem üzerinde kademe kademe yukarı doğru ilerlemeye başlıyorum ve böylece tüpün içine giriyorum. Gözlerim açık mı olmalıydı kapalı mı işte bunu sormayı unutmuştum. Tedbiren kapattım. Tahminimin ötesinde gürültüler başladı. Ta ta taaa taaa. Sanki taş kırıcı çalışıyor. Hemen peşinden sesler değişiyor. Gurrr gur gur guur. Dum tıss dumm tısss. Duinggg duingg duinggg. Allahım bu nasıl bir gürültü. Derin nefes alıp vererek kendimi rahatlatıyorum. Güzel şeyler düşünüp bir an evvel bitsin istiyorum. 15-20 dakika kadar sürüyor. Artık nasıl gerildiysem çıkınca epey bir rahatlama hissediyorum.
Sonuçlar 2 gün sonra dr un bilgisayarından bakılacak. Doktorun yanına çıkıyorum. Ekrana bakıyor. Ekranı bana çeviriyor, ben de omurgama bakıyorum. Boyun sırt bel bütün omurları tek tek inceliyor. “Boyun ve sırtta bir şey yok. L4 omurunda bel fıtığı başlangıcı var” diyor. Fıtık adayı kısmı gösteriyor. “Bak bu bozulmuş disk, şu normal disk. Bu disk şöyle baskı yapıyor. İşte şurası sıkışmış kısım” Sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Başlangıç olduğuna göre geri döndürülebilir bir şey mi diye düşünüyorum. İğne mi ilaç mı tercih edeceğimi soruyor. Hap tercihim diyorum. Antienflamatuar ve ağrı kesici ilaç yazıyor. Bir de merhem. “Fizik tedavi önerir misiniz” diye soruyorum. “Şimdilik gerekli değil” diyor. Spora engel bir durum var mı soruyorum. Tersine bel kaslarının güçlenmesi için ağır ve zorlayıcı olmamak kaydı ile ağrılarım geçtikten sonra sporu, yürümeyi ve özellikle sırt üstü yüzmeyi öneriyor. Dilersem internetten çeşitli egzersizler bulup yapabileceğimi söylüyor. Evde istirahat edip ilaçları kullanmaya başladıktan 2 gün sonra italik şekilde yürümem normalleşiyor. İş çıkışları havuzun yolunu tutuyorum.
Önceki yıllarda düzenli olarak yüzmeye gidiyordum. Haftada 2-3 kere 1 saat boyunca yüzüyordum. Bu vesile ile yüzmeye tekrar başladım. Artık kullandığım ilaçlar mı yoksa yüzme mi bilemiyorum ama belime iyi geldiğini hissettiğimi söyleyebilirim. Zaten yüzme doktorlar tarafından da genç-yaşlı herkese tavsiye edilen bir spor. Fakat bir ay kadar devam ettikten sonra tadilat nedeni ile şahane havuzum yaz sezonuna kadar kapatılıyor.
İşte böyle bir dönemde bir yandan da internetten ve çevremden bel fıtığının ilaçsız veya operasyonsuz kalıcı çözümü var mı bunları araştırıp durdum. Çünkü geçti diye düşünerek üzerine rutin yaşamıma devam ederek hasarlı bir organı daha hasarlı hale getirmek istemiyorum. Prevention is better than cure mantığı. Bu esnada şunu gördüm ki ya beli ya boynu ağrımayan hemen hemen hiç kimse yok. Aslında bedeni dengede olan neredeyse hiç kimse yok. Acı, ağrı arttığında çare aramaya başlıyoruz. İlaçlarsa tedaviden ziyade ağrıyı kesme yolu ile semptomları kapatmaya yönelik. Özellikle sağlık konusunda hem meraklı hem de şüpheci bir insanım. Kafama takılan bir şeyi etraflıca araştırmadan, mekanizmasını tamamen anlamadan içim rahat etmiyor. Bu konuda aile hekimi olarak görev yapan bir arkadaşıma danıştım. Kayropraktik adı verilen alternatif bir tedavi yönteminden bahsetti. Eklem ve omurilikle ilgili ağrıların tedavisinde kullanılan elle tedavi metodu olduğunu öğrendiğim bu yöntem aslında epey yaygınmış. Türkiye’de yeni olmasına rağmen Amerika’da yüz yıldır uygulanan bir metotmuş. Klinik ortamında eğitimli uzmanlar tarafından yapılıyormuş. Sanki modern tıbbın alternatif tıp ve geleneksel bilgilerle kollektif bir çalışması gibi. Fakat yine de omurgaların sağa sola oynatılması biraz korkutmadı değil. Bu bilgiyi belki daha sonra raftan indirmek üzere şimdilik rafa kaldırıyorum. Bu yöntem hakkında detay merak edenler uzman tv deki şu videoları inceleyebilir.
Şimdi buraya kadar okumuş değerli okuyucu, aslında bu kadar uzun bir girizgah ile varmak istediğim nokta elime geçen faydalı bir kitaptan edindiğim bilgileri, kendime aldığım notları bu konuya ilgi duyanlar, benim gibi alternatif yöntemler arayanlar ile paylaşmak. Kitabın adı “Bel ve Boyun Ağrılarından Kurtulma Yolları - Dorn Metodu İle Öğren” yazarı ise Çağla Yüksel 👇
Burada kitaptan aktaracaklarım sadece unutmamak için kendimce aldığım notlar. Tedavi tavsiyesi değil. O nedenle anlatmaya başlamadan önce bu kısmı özellikle not düşmek isterim.
Çağla Yüksel 1970 doğumlu. Marmara Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu. Hikayesi kısaca şöyle: Henüz 16 yaşındayken bel problemleri başlamış. Bel problemi nedeni ile kendini bildi bileli çok acı ve ağrı çektiğinden bahsediyor. 36 yaşında altı haftayı yatarak geçirmek zorunda kaldığı için ameliyat olmak üzere hastaneye yatmasının ardından ön tetkiklerde kalbinin delik olduğu tespit edilince bel ameliyatı ertelenerek kalp ameliyatına alınmış. Kalp ameliyatı sonrası sağ kolunda, akciğerlerinde problem yaşıyor ve yine bir hafta sonrasına planlanmış olan bel ameliyatını olamıyor. Bunun üzerine bir yakınının tavsiyesi ile Hollanda’dan davet ettiği ve evinde ağırladığı bir terapist yardımı ile dorn metodu adı verilen yöntem uygulanılarak tedavi olmuş ve omurga sağlığına kavuşmuş. Bunun üzerine pazarlama müdürü olarak çalıştığı şirketten ayrılarak hem yurt içinde hem yurt dışında insan anotomisi, fizyolojisi, dorn metodu, psikolojik, psişik, enerjetik vb birbirinin devamı niteliğinde eğitimler almış. Nihayetinde onaylı bir dorn metodu uygulayıcısı ve eğitmeni olmuş. Edindiği bilgileri ve tecrübelerini de bu kitabında toplamış.
Normal şartlar altında yazarın bir doktor olmadığını öğrendiğim anda kitabı okumaya devam etmeyebilirdim fakat deneyim, açıklanabilirliğin üzerindedir. Buna inanırım. Bu inançla okumaya devam ettim.
İyi ki de etmişim. Çünkü başta omurgamı ve üzerindeki omurlarımı daha iyi tanımama vesile oldu. Çünkü mr sonrası doktor bana L4 dediğinde bu ifade o kadar da anlamlı değildi. Oysa şimdi boyundan kuyruk sokumuna kadar bütün omurlar hakkında daha detaylı bilgim oldu.
Peki nedir bu Dorn metodu derseniz,
Dorn metodu yaşam süresince çeşitli dış etkenler ile (kaza, travma, düşme, kayma, yanlış hareket, yanlış oturma, hareketsizlik vb) hizası bozulmuş olan iskelet sistemimizin kişinin dinamik hareketleri ile olması gereken orijinal pozisyonuna hizalanması tekniğidir. Hizalanma ile birlikte kan dolaşımı doğrulanır ve dolaşan oksijen miktarı artar. Terapiste bağımlı kalınmasına gerek yoktur. Tekniğini öğrenerek kişi kendi kendisine de yapabilir. Yani bu metotta hasta pasif değil aktiftir. İşte benim aradığım da tam olarak böyle bir şeydi. İnsan vücuduna yapılan rot-balans ayarı gibi düşünebilirsiniz 😉
Bu metoda göre vücudun dengede olup olmadığını anlamak için önce bacak boyunun eşit olup olmadığına bakılıyor. Bacak boyunun eşitsizliği kulağa tuhaf gelse de çok sık rastlanan bir durummuş. Kiminde yarım cm olabileceği gibi bazı insanlarda 4 cm kadar eşitsizlik söz konusu olabiliyor. Bunu pantolonun bir paçasının daha fazla eskimesinden ya da sürekli giydiğiniz ayakkabınızın bir topuğunun diğerinden daha fazla aşınmış olmasından anlayabilirmişiz. Çok eskiyen taraf üzerine daha fazla yük bindiği için kısa olan bacağımız oluyor. Ya da ayakta durduğunuzda hep bir tarafınıza duruyorsanız o taraf kısadır diyor yazar. Bacak boyunun kontrolünün nasıl yapıldığını şu videodan inceleyebilirsiniz. Yazarın belirttiğine göre fizik bedenimizde bacak boyu farklılığından kaynaklı kalçada olan hizasızlık yürüye yürüye kafatasına kadar gelebilir ve asimetrisini yüz eklemlerinde tamamlar. Kalçanızda olan ne dengesizlik varsa tam tersi yüzünüzde şekil alır. Tecrübeli gözle sadece yüze bakarak da dengesizlik tespit edilebilmekte imiş.
Bu metot bedeninde platin vb metal bulunan operasyon geçirmiş kişilere, kanser hastalarına, hamilelere uygulanmıyor.
Yazar bu metodun hasta kendi sorumluluğunu alırsa kalıcı bir çözüm olduğunu belirtiyor. Çünkü hem egzersizleri düzenli olarak yapmak gerekiyor hem de beslenmeye dikkat etmek gerekiyor. Fiziksel, ruhsal ve zihinsel farkındalıklı bir hayat sürmenin gerekliliğini pek çok alt başlıkta anlatmış.
Dorn metodu ile vücut hizalandıktan sonra diğer hastalıkların da iyileşme sağlayacağını belirtmiş. Fizik bedende denge yoksa omurga olması gereken pozisyonda olmayacak, merkezi sinir sisteminin yer aldığı omurganın içerisinden geçen sinir ağında ilgili iç ve dış organlara giden hatta elektrik kesintisi olacaktır. Dengelendiğinde elektrik akışı başlayacaktır. Mesela sacrum kaymış olan bir insanda , bel ya da siyatik ağrısı olmasına ilave olarak sık idrar, diz gibi problemler ya da C1 hizasız olduğunda baş ağrısı görülmesi bundandır.
Ülkemizde en sık rastlanan durum L4 ve L5 omurlarındaki hizasızlık sonucu bel ağrısı ve bel fıtığıymış.
Günlük Hayatta Dikkat Edilmesi Gerekenler
Otururken eşit oturmak. İki kalça kemiğinin üzerine oturmalı, bacak bacak üstüne atılmamalı. Dizden aşağıda kalan kısımlarda bacakların birbirine çaprazlanmasında problem yok. Bir kişi otururken bacak bacak üstüne atma ihtiyacı hissediyorsa kesinlikle fiziksel dengesizlik mevcuttur diyor Çağla Yüksel.
Geceleri yatarken sırtüstü yatılmalı. Çünkü omurgaya en az yük binen yatış pozisyonu sırtüstüdür. Daha rahat bir uyku için dizlerin altına ince bir yastık konularak bel çukurunun azaltılması da sağlanabilir.Ya da sağa sola dönüşü engellemek için yanlara da yastık konulabilir.
Otururken, yürürken, konuşurken kafatası her zaman karşıya bakar pozisyonda olmalı. Boyun ile çene arasında 90 derecelik bir açı olmalı. Bilgisayar kullanırken, cep telefonu kullanırken, kitap okurken bu kurala çok dikkat etmek lazım
Pantolonlarınızın arka cebinde bir şey taşımayın. Özellikle taşınan cüzdanlar kalçanın dengesini bozuyor.
Bedeni dengeli kullanmak alışkanlık haline getirilmeli. Örneğin, akşam yemeğinde masada su servisi yaparken, sürahiyi dökmek için bir taraftan öbür tarafa uzanmayın. İki adım daha atarak diğer tarafa geçin ve bedeninizi tek taraflı uzatmadan işinizi görün. Ya da mutfakta üst raftan bir şey alırken dengesizce uzanmak yerine, ayağın altına sağlam bir tabure alınmalı ve alınacak şeye iki kolla birlikte uzanmalı. Elektrik süpürgesi veya paspas kullanırken sadece bel ve kol değil, tüm beden yaylanarak kullanılmalı. Ayakkabı giyinip çıkarılırken oturulmalı. Abdest almak vb eylemler için bacaklar kalça boyundan yukarıya çıkarılmamalı. Yani özetle her hareket öncesi iki saniyecik düşünmek alışkanlık haline gelmeli.
Ellerinizi içten dışarıya sanki forkliftmiş gibi kullanın. Alışverişe gittiğinizde, sepetinizi iterken elleriniz üstten değil alttan tutuyor olsun. El ayamız gözükecek. Sanki dua eder pozisyonu. Bu şekilde omuz başları geride kalacak ve sepeti sadece kol gücü ile değil tüm bedeninizle itiyor ve ağırlığı dağıtıyor olacaksınız. Benzer şekilde elde poşet taşınırken poşetin sapının üstünden değil altından tutmak daha doğru imiş.
Her fırsat bulduğunuzda , boş zamanlarınızda ellerinizin ayası yukarıda kalacak şekilde durmamızı öneriyor. Bu şekilde omurga ve kürek kemiklerini bağlayan kasları doğru kullanıyor oluyoruz. Enerji akışı için faydalı bir duruş hali.
Dorn Metoduna Göre Kendi Kendine Yardım Egzersizleri
Eh malum çaba yoksa iyileşme de yok. Hadi bakalım eğer onu dinlemeyi bilirseniz bedenimiz bize birçok şey söyler.
1)Bacak Boyu Eşitleme
Her sabah kalkınca ve akşam yatmadan önce her bir bacak için en az beşer defa yapılması öneriliyor. Hareket için bir adet el havlusuna ihtiyaç var.
Hareket her bir bacakta sırayla yapılacak. Bunun için önce sırt üstü uzanılır. Bir adet el havlusu sanki suyunu sıkarmış gibi kıvrılarak hazırlanır. Bacak dizden bükülerek 90 derece açıda olacak şekilde kaldırılır. Kalçaya yakın olmak kaydıyla bacak arasından kıvrılmış olan havlu geçirilir. Havlu her iki ucundan iki elle birlikte sabit bir şekilde tutulur. Eller ile havlu uçlarından sıkı bir şekilde tutulurken bacak yavaş bir hareketle yatağa doğru indirilir ve yatağa değdirilir. Bu esnada bacağın inişini zorlaştırmak için iki elin sabit tutulmasına dikkat edilir. Bacağın her indirilişinde karın nefesi vermek gerekir. Bu hareket uyluk kemiğinin kalçanın içerisindeki yuvasına yerleşmesini ve diz kapaklarında da var olan herhangi bir dengesizliğin eşitlenmesini sağlıyormuş. Videosunu izlerseniz ne kadar basit olduğunu göreceksiniz.
2)Kalça Dengeleme
Kalçamızda 2 leğen kemiğimiz arasında sacrum vardır. O nedenle önce leğen kemiklerinin dengelenmesi ardından da sacrumun dengelenmesi yapılıyor.
Pelvis bölgesinin dengesini sağlamak : İlk iş leğen kemiklerimizi dengelemek. Bunun için tek el yumruk yapılarak leğen kemiğinin üzerine yerleştirilir. El yerleşik vaziyette iken mümkün olduğunca kas kullanmadan aynı hizadaki bacak kalçadan ileri geri hareket ettirilir. Bacağın her geri hareketinde yumrukla kalça üzerine baskı uygulanır ve aynı esnada nefes verilir. 10 kere tekrarlanır ve aynı işlem diğer bacak için de eşit miktarda uygulanır. Bu şekilde leğen kemiği üzerinden baskı yapılarak bacağın ileri geri sallanma hareketi ile kalçada olası yukarı ya da aşağı olan dengesizliği eşitliyor olacaksınız. Videosu için 👆
Sacrumun dengelenmesi: Bu işlem için tezgah köşesi, sehpa ya da masa köşesi gibi sivri köşeli bir yer gerekiyor. Bunda amaç sacrumun üçgensel yapısı ile masa köşesini örtüştürmek ve eşitlemeyi kolaylaştırmak. Ayaklar yerde olacak şekilde masa köşesine sacrum denk gelecek şekilde oturulur. Eller ile masanın kenarları tutulur. Gövde hafif geri verilerek bacaklar havaya kaldırılır. Ardından sanki bir pompa yapıyormuş gibi her iki bacak birden yukarı aşağı hareket ettirilir. Bir bacak yukarı diğeri aşağı şeklinde sakince acele etmeden hareket yapılır. Bacağın her bir aşağı pompalama hareketinde de nefes verilir. Hareket 10-15 kere tekrar edilir. Bu egzersiz ile masanın köşesi ile üçgen kemik olan sakrum üst üste gelir ve sanki öpüşürler. Leğen kemikleriniz boşta kalır. Bacağınızın havaya kaldırıp yaptığınız her yukarı aşağı hareketi ile sakroiliak eklem tam yerine oturur ve sanki su terazisi gibi kalçanın dengelenmesi sağlanır. Videosu için 👆
Pelvik taban egzersizi: Pelvik taban kaslarını kuvvetlendirmek için yapılması faydalıdır. Oturduğunuz yerde pelvisinizi öne doğru ivmeleyerek kaslarınızı sıkıp-bırakarak yapılır. Bu esnada nefes alışverişi normal devam etmelidir.Sabah akşam yapabildiğimiz kadar çok yapmak faydalıdır. Kegel egzersizi olarak da bilinir. Video için 👆
Masaj egzersizi: Bir yandan yürürken ya da yürür gibi yaparken yani olduğunuz yerde sayarken diğer yandan kalçada leğen kemiklerinin kenarlarına arkadan öne doğru masaj, kaba etin kendisine masaj sakrumun kenarından çatalınıza kadar masaj ya da pıt pıt diye hafif yumrukla vurmalar enerji akış kanalları üzerinde etkili olacağından elektrik akımının artmasına ve kas hafızasının değişmesine yardım eder.
Hem yürüyüp hem masaj yapacağınız için bu hareket esnasında bedenin duruşu çok önemli. Kafa yere değil karşıya bakar vaziyette olmalıdır.
3)Omurga Dengeleme
Bel Dengeleme: Kollarınızı arkaya doğru aldığınızda elleriniz normal şartlar altında göğüs hizasına kadar çıkabilir. Bir yandan karşıya bakarak yürüyün ya da yerinizde saydırın ve elinizin uzanabildiği belirlediğiniz hizadan itibaren omurganın hemen iki yanından (kesinlikle üzerinden değil) baş parmaklarınızla baskı uygulayarak ellerinizi kuyruk sokumuna varıncaya kadar yukarıdan aşağıya doğru masaj hareketi ile indirin.Parmaklar yorulursa eller yumruk yapılarak da kaydırmaya devam edilebilir. Yürüme hareketi esnasında omurganızın elinizin altındaki hareketini hissedeceksiniz. Bu hareket ile omurlar hizalanmaya başlayacaktır. 2-3 dakika kadar yapılabilir. Ardından yürüme hareketine devam edilirken leğen kemikleri etrafına ve kalça üzerine masaj yapılır. Video için 👆
Sırt Dengeleme: Duvar köşesi ya da kapı pervazı gibi bir yere sırt omurgamızın tek tarafını dayıyoruz. Sanki duvarın köşesi sırtıma baskı uyguluyormuşçasına ağırlığımızı ona doğru veriyoruz ve aynı anda her iki kolumuzu da ileri geri sallıyoruz. Mümkün olduğunca üst sırtımızdan başlayıp, bedenimizi öne doğru kavislendirerek alt sırt omurlarımıza kadar duvarın köşesini omurgamızın kenarında hissediyoruz. Daha sonra aynı hareketi omurgamızın diğer tarafı için de yapıyoruz.
Ya da ev halkındaki en uygun kişiden yardım istenerek de yapılabilir. Sırt çıplak olarak bir tabureye oturulur. Kafa sağa sola çevrilirken kollar da ileri geri sallanır. Biz hareket yaparken diğer kişi boynun bitişinden başlayarak omurganın iki yanından (kesinlikle omurga üzerinden değil) yukarından aşağıya doğru baskı ile masaj yapar.
Boyun Omurlarının Dengelenmesi: Başımızı sağa ve sola doğru minik minik sakince hareket ettiriyoruz.Bu esnada boynumuza masaj yapacağız. Bunun için işaret, orta ve yüzük parmaklarımızı bir arada tutarak ellerimizi boynumuzun iki yanına alıyoruz.Kafatasımızın tam altındaki çukur yerin hizasından başlamak üzere iki yandan aşağıya doğru baskı ile masaj yaparcasına kaydırıyoruz. Omurların üzerinden yapılmayacak.Sadece kaslar üzerinden yapılarak kas hafızası temizliği ve enerji akışı sağlanacak . / tekrar yapılması uygundur. Video için 👆
Otonom Sistemin Çalıştırılması: Boyun masajının ardından kollarınızı geriye doğru alın. Elleriniz kalçanız üzerinde birleşebilir. Omuzlar sabit ve naturel formunda kalsın. Namazdaki selam hareketi gibi kafanızı sağa çevirin, gözleriniz omuz başına baksın ve nefes verin. Sakin ve yumuşak hareketler ile aynısını sol taraf için de yapın. Her bir taraf için 7 kere yapın. Başa biraz açı verilerek de uygulanabilir. Video için 👆
4)Omuz Dengeleme-Göğsün Açılması
Göğüs ve köprücük kemiklerinin etrafı bizim vesvese, sıkıntı ve kuruntu bölgemizdir. Onun için panik atak, nefes darlığı, astım, alerji, uyku problemi, reflü ve baş dönmesi ile migren gibi hastalık sahiplerinde göğsün açık olması çok önemlidir.
Bunun için sandalyeye oturun veya yatakta dik bir şekilde uzanın . Her iki elinizin parmaklarını köprücük kemiğinizin altından göğüs kafeslerinizin üzerine koyup nefes alın. Nefes verirken sanki kemiğinizi sıyırıyormuş gibi omzunuza kadar parmaklarınızı çekin. Aynı hareket göğüs altındaki kaburgalara da yapılır. Video için 👆
Bunun ardından da köprücük kemiklerinin dengelenmesi sağlanır. İki parmak köprücük kemiği üzerine konulur. Omuz yukarı aşağı hareket ettirilirken yine köprücük kemiği üzerinden parmakla kayılarak masaj yapılır.
Sempatik ve parasempatik sistemi dengelenmesi: Kollarınızı yana serbest bırakıp omuzlarınızı kaldırın. Kafanızı sağa ve sola çevirerek aynı anda omuzlarınızı kaldırın ve indirin. Her bırakma hareketi sırasında nefes verin.
🎥 Böyle uzun uzun okumak istemiyorum, izlesem kafi derseniz de Dorn metodu ile ilgili videoları şurada toparladım.
Ben burada kitapta etraflıca anlatılan Dorn metodundan bahsettim. Ama kitap bundan daha fazlası, bütüncül bir kitap. İçerisinde kan grubuna göre beslenme, hastalıkların duygusal sebepleri, kan temizliği, hacamat, insan bedeni üzerindeki enerji akış kanalları, masaj, cibriş vb alternatif tedavi yöntemleri ile ilgili bölümler de içeriyor. Bunlara kısa bir şekilde değinmiş. Fakat meraklı okuyucu bu başlıklardan yola çıkarak araştırmasını derinleştirebilir. Satır aralarında çok faydalı detay bilgiler de gizlenmiş. Hastalıklar ve duygusal sebepleri ile ilgili sayfalar dolusu tablo ilave etmiş kitabına.
Ayrıca bu kadar uzun bir post hazırlarken boynum, belim her yerim inanılmaz ağrıdı. Bunların değerli bilgiler olduğuna inanıyorum ve paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Çağla Yüksel hanıma da pek çok insanı şifalandırdığı ve bunu yaymak için harcadığı çabaya minnet duymamak mümkün değil. Ayrıca kitabının satıştan elde edeceği geliri Çocuk Esirgeme Kurumuna bağışladığını da öğrendim. Kitabını okuyunca ve videolarını izledikçe karşımda hastalığına isyan etmeyip hamd eden, şükran duyan bir insan gördüm.
Bu rahatsızlığım esnasında sahip olduklarımın önemini, değerini ve kırılganlığını bir kere daha hatırladım. Kendinize -kelime anlamıyla- iyi bakın ve bedeninize iyi bakın. Şu hayatta gerçekten sahip olduğumuz tek şey bedenimiz. Musibetler olmasa hatırlayacağımız da yok maalesef. Ne diyordu Thomas Fuller hastalık hissedilir de, sağlık hissedilmez.
Hiç düşündünüz mü, mesela hayatımızda bizi mutsuz etmesi gereken hiçbir durum yokken yine de neden bir türlü arzu ettiğimiz mutluluk halini yakalayamıyoruz? Neden geçmişimize takılıyor ve onlara üzülmeye devam ediyoruz? Peki korktuğumuz şeyin gerçekleşme olasılığının olmadığını bilmemize rağmen neden korkmaya devam ediyoruz? Neden fobilerimiz var? Uçağa, feribota, otobüse, asansöre binemeyen, hatta korkuları yüzünden evinden çıkamayan insanlar var. Yine kaygıları nedeni ile saatlerce ellerini yıkayan, kapı tokmaklarına, paraya elleriyle dokunamayan, sürekli temizlik yapan insanların sayısı azımsanamayacak kadar çok. Anksiyete, depresyon, panik atak, anoreksiya, çeşitli obsesif bozukluklar ise neredeyse artık grip kadar yaygın .
Fiziksel hastalıklar somuttur. Bir yerini kıran kimse bunu açıklamaktan veya yardım istemekten utanmaz, çekinmez. Oysa zihinsel çatışmalarının inkarı içinde olan insanlar sıklıkla bunların fark edilmesinden korku duyar ve psikiyatristlerden kaçınır. En son çare gibi görünür artık psikologlar ve de psikiyatristler.
“Bir Psikiyatristin Gizli Defteri” ni ilk olarak birkaç sene önce bir doktor arkadaşımın kitaplığında görmüştüm. Hatta hemen yanında da benzeri bir kitap olan Oliver Sacks’ın “Karısını Şapka Sanan Adam” gibi unutulmayacak türden isme sahip kitabı duruyordu. Her ikisi de o zamandan bu yana aklımda olsa da sıralamada hep önlerine geçen başka kitaplar olduğu için okumak ancak bu hafta mümkün oldu.
“Bir Psikiyatristin Gizli Defteri” deneyimli bir psikiyatrist olan Dr Gary Small ve yazar eşi Gigi Vorgan tarafından birlikte kaleme alınmış. Yukarıda sıraladığım sorularıma ve daha fazlasına ışık tutan zihin açıcı bir kitap oldu.
Orijinal baskısında “The Other Sides Of The Couch (Kanepenin Öbür Tarafı): A Psychiatrist Solves His Most Unusual Cases ” gibi oldukça çekici bir ismi ve kapağı olan bu kitabın -muhtemelen daha iyi pazarlamak adına- Türkçe de tercih edilen adı ve alt başlığı “Bir Psikiyatristin Gizli Defteri: En Sıradışı Vakalar” olmuş. E haliyle böyle bir ad ile okuyucuya sunulduğunda elinizde çok gizli ve sıradışı hikayelerle dolu gizemli bir defter tutmakta olduğunuz algısı oluşuyor. Ama ortada ne bir gizli defter ne de gizli hikayeler var. Fakat kitabımın üzerindeki 54. baskı ibaresine bakarsak ismin cazibesi amacına ulaşmış görünüyor.
Dr Gary Small kitabında 1979 - 2009 yılları arası yani 30 yıllık kariyeri boyunca yaşadığı en alışılmadık vakalar arasından 15 tanesini seçerek okurları ile paylaşmış. Bu vakalardan kimisi toplumda ender olarak rastlandıkları için sıra dışı, kimisiyse ilişkilerin karmaşıklığı nedeni ile sıra dışı olarak seçilmiş. O nedenle çok ilginç vakalar beklentisi ile kitabı okumak sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Fakat bence yine de yeterli derecede ilginç vakalar mevcut. Kitapta bahsedilen insanlar ve olaylar, gerçek hastaları ve onların duygusal mücadelelerini temel alıyor. Ancak elbette ilgili kişilerin mahremiyetini korumak için bazı diyaloglar, mekanlar ve durumlar değiştirilmiş ya da kurgulanmış.
Kitabın en çok beğendiğim yönlerinden biri yazarın her bir vakayı kendi meslek hayatına uygun bir kronolojik sıra ile anlatması oldu. Okulu onur derecesi ile bitirmiş, 1 yıllık dahiliye stajını yapmış ve Harvard’ın kabul ettiği 27 yaşında genç bir psikiyatrist olarak başladığı yolculuktan deneyimli, saygın ve uzmanlaşmış bir doktor olana kadar geçen süreci kendi duygularını da katarak anlatmış.
Kitaplar arasından sıyrılıp klinik tecrübe girdabının ortasında kendini bulan doktor işe ilk başladığında henüz çaylak bir asistan doktor iken bir süre kendisini nasıl rol yapar gibi hissettiğini, zorlandığında akıl hocalarına ve gözetmenlerine koşup süpervizörlük almak durumunda kaldığını, korkularını, hatta psikotik bir hastasından yediği tokadı bile kitabına açık yüreklilikle yazarak çıkardığı dersleri somutlaştırmış. Farklı vakalarla ilgilendikçe sezgilerine güvenmesi gerektiğini, olumsuz şartlarla karşı karşıya kaldığında mizahın kaygılarıyla baş etmekte entelektüel bir çıkış yolu olabileceğini adım adım deneyimliyor. Kariyerinin ilerleyen safhalarında deneyim ve özgüven kazandıkça da hastalarını dinleme ve anlama konusunda, onlarla terapötik ittifak kurmada daha iyi bir noktaya geliyor. Bu yönü ile meslek hayatının başında olanlar için anlamlı mesajlar içeriyor.
Bana göre “Bir Psikiyatristin Gizli Defteri”, sıra dışı vakaları anlatan bir kitap olmaktan öte, bir psikiyatristin zihnine, teşhis ve tedavi sürecine ve mesleki yaşamına ayna tuttuğu için son derece ilgi çekici.
İlerledikçe beni saran elimden bırakmadığım bir kitaba dönmeye başladı..
Bu tür kitapların yazımında dil ve akıcılık önem taşır. Çünkü tamamen tıbbi terimlerden arındırmak pek mümkün olmaz. Buna rağmen okuyucunun kitaptan sıkılıp kitabı bir köşeye bırakmasının da önüne geçmelidir. Bu yönü ile sade ve anlaşılır bir kitap. Tıbbi terminoloji ve akademik üslup dozunda kullanılmış ve sıcak, yer yer mizah ile çeşitlendirilmiş bir dil ile hazırlanmış. Ayrıca olayların arasında yer yer Gigi'yle (eşi) tanışması, çocukları ve ev hayatından da kısaca bahsediliyor. Kendi özel hayatından kesitler de içerdiği için rahat okunuyor.
Kitabın sevdiğim yanlarından bir diğeri de en son kısımda her vakada Dr. Small' ın hem faydalandığı makale, kitap gibi kaynakların hem de kendi bilimsel çalışmalarının dökümünün bir bir listelenmesi oldu. Vakti ve ilgisi olanların daha detay araştırma yapmak için epey fayda sağlayabileceğini düşünüyorum.
15 farklı bölümden oluşan bu kitapta en sevdiğim bölüm oğlu için delicesine endişelenen, hastalık hastası bir anneyi konu alan “Delicesine Endişeli” adındaki bölüm oldu. Bu bölümde psikolojik rahatsızlıkların fiziksel rahatsızlıkları nasıl tetiklediğini de iyi bir şekilde işlemiş yazar.
Ciddi bir araştırma ve hazırlanma geçmişine sahip olduğunu düşündüğüm bu kitabın sıradan her okur için “zihinsel” bir yolculuk, psikoloji ve psikiyatri ile ilgilenenler içinse faydası dokunabilecek bir kaynak olduğunu düşünüyorum. İnsan beyni, nöroloji, psikoloji, ruh sağlığı ilgi alanınızdaysa es geçmeyin derim. Kitabı okurken kendinizi, insanoğluna hayatı dar eden şaşırtıcı tuhaflıklar, kaygılar üstüne düşünürken bulacaksınız. Bölümleri birbirinden hemen hemen bağımsız olduğu için de yolculukta ve bu soğuk günlerde kısa molalarda keyifle okunacak bir kitap 🍵📚
Şunu söylemeden de geçemeyeceğim; psikiyatri gerçekten çok elzem ve derin bir alan. Umarım psikiyatrik yardım almak insanların gözünde daha da normalleşir ve çözümü olan rahatsızlıklara sahip insanlar, boş yere çözümsüzlük içinde bocalamaya ve çevresindekilerinin hayatını da zorlaştırmaya devam etmezler.
Keyifli geceler..Gecenin müziği de eski metalcilerden kimler kaldıysa onlara gelsin 🎵🎵️
Sipariş verdiğim birkaç kitap geldi bugün. Elimde kütüphaneden aldığım ama maalesef bir kaplumbağa hızıyla okuduğum için artık bitirip iade etmem gereken kitaplar olduğundan uzun uzun inceleme fırsatım olmadı yeni kitaplarımı. Hızlıca , heyecanla hepsine şöyle bir göz atabildim sadece ve Eckhart Tolle un Şimdinin Gücü Uygulama Kitabı’ndan kısa bir bölüm okudum ki beni gerçekten harekete geçmek için yüreklendirdi:
“Kendinize şunu sorun:
Yaptığım şeyde sevinç, rahatlık ve hafiflik var mı? Eğer yoksa, zaman şimdiki anı örtüp karartıyor ve yaşam bir yük ya da bir mücadele olarak algılanıyor demektir.
Eğer yaptığınız şeyde bir sevinç, rahatlık ya da hafiflik yoksa, bu ille de sizin yaptığınız şeyi değiştirmeniz gerektiği anlamına gelmez. Nasıl'ı değiştirmek yeterli olabilir. "Nasıl" daima "ne"den daha önemlidir. Elde etmek istediğiniz sonuçtan çok, bunu nasıl yaptığınıza daha fazla dikkat verip veremeyeceğinize bakın. En büyük dikkati yaşanan anın sunduğu şeye verin. Bu, olanı tamamen kabul ettiğiniz anlamına gelir, çünkü siz en büyük dikkati bir şeye verip de aynı zamanda ona direnemezsiniz.
Siz şimdiki anı onurlandırır onurlandırmaz, tüm mutsuzluk ve mücadele ortadan kalkar ve yaşam sevinç ve huzurla akmaya başlar. Şimdiki anın farkındalığıyla davrandığınızda, yaptığınız her şey -en basit eylem bile- bir nitelik, özen ve sevgi duygusuyla dolu hale gelir.”
Lafı nereye bağlayacak devamını okumadığım için bilmiyorum. Ancak bana bu birkaç paragraf yetti...O anda elimdeki tuttuğum kitabın sıradan bir kitap olmadığını ve ancak kendin üzerinde çalışarak fayda sağlayabileceğin yaşayan bir rehber kitap olduğunu anladım. Belki yeni bir bilgiyle karşılaşmayacağım ama bildiklerimi hatırlatacağına, bilincimin kuytu köşelerine atılmış kırıntıları tazeleyeceğine eminim.
Şimdiki an’ımı müzik ve kitapla onurlandırıyorum 🎶 📖
Siz de shoegaze ve post rock tınılarını severseniz burdan buyrun:
Hope Sandoval And The Warm Inventions - Let Me Get There (Feat. Kurt Vile)
Cigarettes After Sex - K.
Slowdive - Sing
Cocteau Twins - Pandora
Sad Souls - Dreamcatcher
No Clear Mind - When You're Not Here
Marissa Nadler - The Wrecking Ball Company
Low Roar - Tonight, tonight, tonight
Sharon Van Etten - Same Dream
Spiritualized-Ladies And Gentlemen We Are Floating In Space
Ülkemizde neler yaşıyorsak bunların iç dünyamıza da yansımaması mümkün mü? Şu günlerde sık sık çaresiz, köşeye sıkışmış, güçsüz, yetersiz hissetmemiz anormal olmasa gerek. Yaşanan her patlamanın acısı yüreğimize batıyor, ekonomideki her sallantı bizi endişelendiriyor.. Belki küçük dünyamızda, ailemizle, arkadaşlarımızla ilişkilerimizde yine de mutlu olmaya gayret gösteriyoruz. Hatta kimi zaman yağan karda, kuş cıvıltısında, bulutlarda, yağmur sesinde, gün batımında, portakal kokusunda, uzun zamandır dinlemediğimiz bir müzikte içimizi tarifsiz mutluluklar kaplıyor. Bu olan bitenlerin de mutlaka öğreteceği şeyler vardır diyoruz. Fakat bazen doz o kadar fazla geliyor ki bu ağırlığın altından ezilmeden kalkabilmek ve ümitsizliğin hücrelerimize yerleşmesine izin vermemek güçleşiyor.
" Dün zekiydim, dünyayı değiştirmek istiyordum
Bugün akıllıyım kendimi değiştiriyorum.”
— Mevlana
Bu yıl için aldığım yeşil kaplı küçük not defterimin ilk sayfasına böyle yazmışım...
Zamanla insanın kitaplığı bir hazineye dönüşüyor. Özellikle bitirilen bir kitap birden ummadığınız bir değer kazandı ise rafta adeta ışıldıyor. Ara sıra neden tercih ettiğimi bilemediğim ya da büyük ihtimalle hatırlayamadığım bir kitap buluyorum, okumaya koyuluyorum.… Okudukça hem şaşırıyorum, hem zenginleşiyorum, hem de neden şimdi sorusunu kendime sormadan edemiyorum… Çünkü o kitap büyük ihtimalle uzun bir süredir öylece duruyordu, neden şimdi okumaya koyuldum? Nasıl görünür oldu birdenbire? Tam da en uygun zamanda, ellerim hiç düşünmeden neden bu kitabı çekti?
Işığı Arayanların Karanlık Yanı ilişkilerimizi bozan, ruhumuzu boğan, kendimizi geliştirmemize ve arzuladığımız hayatı sürmemize engel olan, hayallerimizi gerçekleştirmemize sınırlar koyan tüm yanlarımızla ilgili etkileyici bilgiler veren bir kitap. Sevmediğiniz, itici bulduğunuz ve en karanlık özelliklerinizi somutlaştırmak için sağlam bir kaynak. Kitap katman katman ilerliyor. Okuyup sadece göz gezdirilecek bir kitap değil. Her bölümün sonunda keyifli ama bir parça da zorlayan alıştırmalar bulunuyor. Oturup ciddi ciddi düşünmek, listeler yapmak ve duygularımıza geniş açıdan bakıp ifade etmemiz gerekiyor. "Alıştırma yapmazsanız, ne kadar onaylasanız da bunlar bir işe yaramaz" diyor kitabın yazarı Debbie Ford.
Yaşamda aynalık ve geribildirim kendimizi keşfetmemiz ve iç rehberliğimiz için çok değerli. Peki ama bu aynaya nasıl bakacağız? Kendimize hangi soruları soracağız? Halının altına süpürdüğümüz tozları nasıl görünür kılacağız? Tüm veçhelerimizi nasıl kabulleneceğiz? İşte kitabın okuyucudan cevaplamasını beklediği ve kişinin kendine olabildiğince dürüst davranması için örnek vakalar ile kılavuzluk yaptığı bazı sorular:
Olmadığımız biri gibi mi görünmeye çalışıyoruz?
Olmamayı tercih ettiğimiz kişinin özellikleri gerçekten bizde yok mu?
Ben en çok neden korkuyorum?
Başkalarının benimle ilgili neyi keşfetmelerinden en çok korkuyorum?
Hem kendime hem de başkalarına söylemiş olduğum en büyük yalan ne?
Şu ana kadar kasten ya da istemeyerek kimlere zarar verdim?
Bu karanlık yanlarımın bana getirdiği bilgelik ne olabilir?
Şu anda karanlık yanlarımla ilgili atabileceğim hangi somut adım/lar olabilir?
Debbie Ford’ a göre kabullenemediğimiz ya da korktuğumuz yanlarımızdan oluşan gölgemiz bizi temel amaçlarımıza erişmekten, arzuladığımız başarı ve yeterlik düzeyine gelmekten alıkoyuyor. Gölgelerimize ışık tutup kucak açtığımızda, olduğu şekli ile kabullenebildiğimizde ise onlar en önemli işbirlikçimiz haline dönüşüyor.
Kitapta yer alan alıştırmalardan birinde bir hafta boyunca başka insanlar hakkındaki yargılarınızı gözlemleyin diyor Debbie Ford. Her ne zaman bir başka insanın davranışı sizi rahatsız ederse, o insanda sizi en çok rahatsız eden niteliği yazın. Size en yakın olan insanlarla –arkadaşlarınızla, ailenizle ve iş arkadaşlarınızla- ilgili her türlü kanınızı yazın. Başka insanlara verdiğiniz öğütlerin bir listesini çıkarın. Başkalarına yaşamlarını daha iyi kılmak için ne yapmalarını söylüyorsunuz? (s. 75) Bu güzel ve doğruluk payı yüksek olan bir alıştırma. Bu yolla diğer insanlara öğüt vermenin kendimize bunları hatırlatmanın bir yolu olduğunu idrak edebiliyoruz.
Yer yer okurken içimden farklı farklı duygu bulutları geçti. Hatalarımla yüzleştim, güçsüz yanlarımı hatırladım, korkularım üzerine düşündüm. Mevlana’nın Mesnevi’deki aşağıdaki öğüdünü hatırladım, hoş geldin dedim bu gölge ile bütünleşme seromonisine ve açtım kalbimi…
“İnsanoğlu bir han gibi
Her gün yeni bir misafir geliyor.
Neşe, hüzün, zulüm,
Bazen de hiç beklenmedik bir anlık farkındalık geliverir.
Hepsine hoşgeldin de ve güzel ağırla,
Her ne kadar bunlar evinin eşyalarını acımasızca yok eden
üzüntüler de olsa,
her bir misafire onurlu davran.
Bilemezsin belki de bu,
Seni yepyeni bir güzelliğe hazırlayan temizliktir.
Karanlık bir düşünce, utanç ya da kötü bir niyet,
Hepsini güleryüzle karşıla ve içeri buyur et.
Ne gelirse gelsin, müteşekkir ol,
Çünkü her biri ötelerden gönderilen birer rehber.”
Her bir satırı bilgelik dolu.
Her kişisel gelişim kitabının kapağını kapattığımda aynı hissiyata kapılıyorum. Dönüşüm istiyorsan iş başa düşüyor. Dönüp her daim içimize bakmamız, değişikliğe kendi içimizde başlamamız gerekiyor. Konu ister ülke meseleleri, ister ilişkiler, ister iş dünyası, ister siyaset, ister aile olsun hep aynı, hep aynı...Söylemesi, yazması kolay. Uygulaması ise çuvallamalarla dolu bilinmeyen bir yol. Dersler, dersler... Bu kitaba dair sayfalar dolusu yazılabilir. Ancak en iyisi yaşama geçirmek, uygulamak ve gözlemlemek.
Gölgenizi bastırırsanız, ışığınız da parlamaz. Oysa üzerindeki tozları temizleyince, yüreğimiz de sevgiyle ışıldar....