Cevap o kadar uzakta olmayabilir. / Answer may be more clear than all guess.

Andulka

Love Begins
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
Misplaced Lens Cap
No title available
Keni
cherry valley forever

#extradirty

tannertan36
Sade Olutola
Stranger Things

Product Placement
taylor price
Lint Roller? I Barely Know Her
Cosimo Galluzzi
Show & Tell
The Stonewall Inn
No title available

ellievsbear
YOU ARE THE REASON
seen from Malaysia
seen from Ireland

seen from Canada
seen from Germany
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from United States

seen from Nigeria
seen from Vietnam

seen from Malaysia
seen from United States
seen from United States
seen from Netherlands

seen from Malaysia

seen from United States

seen from Türkiye

seen from Kazakhstan
seen from United States

seen from United States
seen from United States
@ideapresso
Cevap o kadar uzakta olmayabilir. / Answer may be more clear than all guess.
Fotoğraf Galerisi.
Tesbitler harika ve çok komik!
Bayram Dedikleri
Eski bayramların güzellikleri, olumlu yönleri hep anlatılır. Çocukluğundan beri bu anlılarla büyür Türk insanı. Sonra zaman ilerler ve o da kendisinden sonraki nesle eski bayramlardan bahsetmeye başlar. Zaman böyle akıp gider.
Peki eskiden her şey, hep daha güzel miydi? Buna verilecek cevap sanırım çok kişisel bir cevap olacaktır. Belki biraz modernizm kavramı üzerine felsefik çözümlemelere girmek gerekecektir dostlarım. Bunun için ise vakti yoktur modern insanın. Ne çelişki değil mi?
Neyse, sonuçta bu bayram denilen olgu geleneksel bir uygulama. Toplumsal olarak bayram bir işlev görür. Kurban bayramında fakirlerin de midesine et girer mesela. Ve iki bayramda da ortak olan bazı uygulamalar, bize dünya denen bu gezegendeki konukluğumuza anlam, değer katan küçük ritüeller arasında yer alır. Bir bakalım, ne yapılır ve neden yapılır?
Büyükler Ziyaret Edilir, Çünkü
Büyükleri ziyaret sadece şeker reklamlarına bırakılamayacak kadar değerli bir şey.
Büyükler Ölmüşse Kabirleri Ziyaret Edilir, Çünkü Belki sizin geldiğinizi hiç duymayacak. Ama bu ziyaretler, insan denen canlının bu kainattaki var oluşuna bir saygıdır aslında. Siz, sizden önceki son nesilden size aktarılan uzun bir varoluş mücadelesinin son halkasınız.
Eş, Dost Konu Komşuyla Bayramlaşılır. Sms atan mail atan elleriniz de dert görmesin, düşünmüşsünüz, o da iyi ama mümkün olduğunca kişiyle yüz yüze bayramlaşmak en iyisi aslında. En azından telefon görüşmesi yapmak.
Küçüklere Harçlık Verilir Çünkü Çalışmıyor ki minikler, sizin bayram harçlıklarınız da olmasa anne-bana harçlıklarının sabit ücret tadındaki monotonluğunu nasıl kıracak bu çocuklar?
Barışmak Dargınların barışması için işte fırsat. Dargın olduklarınız varsa siz neyi beliyorsunuz, bir sonraki bayramı mı?
Çılgın Renklere Sahip Otomobiller
Her tarafımız gri ve beyaz otomobillerle dolu. Siyah renk otomobillerin sayısı da hiç az değil. Tabii renkler ve zevkler tartışılmaz dostlarım. Ayrıca siyah ve beyaz tonlarının asil ve ciddi bir görünüm taşıdıkları da ortada. Da, hep aynı renkleri mi görmek zorundayız. Neden çeşitlilik yok? Oysaki günümüzde birçok marka otomobillerinde farklı renk alternatifler sunuyor.
Hiç yağmurlu ve puslu bir İstanbul sabahı köprü trafiğine yakalanan İstanbullular’ı düşünen var mı? Aracınızın içinde havanın grisine kombinlenmiş gibi duran yoldaki asfalt grisine maruz kaldığınız yetmez gibi, bir de gri, siyah, en insaflısından beyaz otomobiller sarar etrafınızı. Oysa kırmızılar, turuncular dolu olsa etraf fena mı olur?
Bakın size örneğini vereceğim arabalar bu renk denen güzelliğe biraz fazla kafayı takan kişilerce tasarlanmış olmalılar. Olsun, ben bunlara da hayır demem.
Bu ne renk şimdi? 2016′da piyasaya sürülecek bir Jaguar modeli. Türkiye’de nasıl yazılır bu aracın rengi ruhsata? Benim de sıkıntım bu oldu :)
Bu vatandaş da otomobilin bir sanat eseri olduğunu düşünüyormuş:
Bu nasıl?:
Bu da tek renk ama güzel renk:
Vee, tabii gönüllerin şampiyonu bu güzel. Efendim? Tabii ki vosvos’dan bahsediyorum:)
Sizin İçin Hayatta En Önemli Şey Ne ?
Bu soruya çoğu insanın vereceği cevabı çoğumuz tahmin edebiliyoruz. Ama benim konu hakkında farklı bir bakış açım ve anlatımım olacak bu yazıda.
İnsanlar çok önceleri mağaralarda yaşıyorlardı. Durun, hemen “oo-o nerden başlıyorsun anlatmaya ya” demeyin:) İnanın aslında her şey günümüzden çok öncesini dayanıyor dostlarım. Ve bu güne yansıyan ilginç unsurlar barındırıyor.
Evet, ne diyordum. Eski insanlar o mağaralarda 50-60 kişilik gruplar halinde yaşıyorlardı. Öyle uzun süre topluluk olarak bir arada yaşayınca da bazı duygular keskinleşiyor. Bu duygular zamanlara “değer”e dönüşüyor ve çevresinde geniş bir anlam halkası oluşuyor.
Neler Mi Bu Duygular ?
Sevgi. Aidiyet. Bağlılık. Koruma (sevdiğini, evini, grubunu korumak zorunda çünkü) Ve benzeri duygular. Hayattaki en değerli şey sorusuna “dini değerlerim” “Allah’ım” cevaplarını veren de hiç az değildir ve din de çoğu insan için büyük önem verilen bir konudur. Aslında Tanrı sahip olduğumuz herşeyi koruyan ve yaratan olarak tüm değerler için en büyük Hami olarak görülür.
Geldik ikinci aşamaya: Tarihsel Akış. Burayı lütfen dikkatle dinleyin. Çünkü insanoğlunun yaşadığı değişim zaman içinde ve yavaş yavaş oluyor. O mağarada yaşayan büyük grup, tarımı keşfedip yerleşik hayata geçince, ona uygun yaşam alanınını da keşfediyor sonra: Ev! Yani mağara gibi doğal bir alan değil, senin yaptığın yapay bir mekan. Taş, çamur, ağaç parçası, sazlık gibi materyallerden ilk evler yapılıyor. Henüz İkea yok, içindeki eşyaları da demonte alıp monte ederek değil, bizzat full “do it yourself” tamamen kendin yapıyorsun. Aslına bakarsanız ilk zamanlar pek bir eşya kullandıklarını söylemek de zor.
Ev mağaradan küçük. İşte o zaman daha küçük ailelerin ilk çekirdekleri atılmış (çekirdek ailenin ilk ayak sesleri mi demeliydim yoksa ?) Yalnız, büyük grup yine birarada. Hatta yerleşik hayat ilk köylerin oluşması yani daha girift bir toplum yapısının olduğu büyük topluluklar demek.
İşte o ilk yerleşilen yer neresi biliyor musunuz dostlarım. Vatan ya da ülke. Memleket de diyebiliriz. Orası tam da “bizim oralar, bizim köy, toprağımız” dediğimiz yer. Bu yüzden çok seviyoruz ve çoğumuz için en önemli şeylerin başında geliyor ülke sevgisi. Ve ona atfettiğimiz tüm kutsallıklar. Ama taa o mağaradan başlayan, mini köyde de devam eden asıl ve en büyük değer “aile” tabii ki. Bu bir kedide de var olan (ki birey olarak yaşayan, sosyalliği zayıf bir tür) anne, baba, evlat sevgisine ek olarak sosyal varlık insanın en çekirdek sosyal yapısı olan aileye duyduğu sevgiyle birleşmiş iki kat güçlendirilmiş bir duygudur. Ve insanlar için varsa hayatlarındaki en önemli şey çocukları ve ailesidir.
Kısa lafı uzattım, aile, sevgili, vatan gibi insanlar için öncelik taşıyan değerlerin taşıdığı derin anlamı bir gözler önüne serebilmek için. İşte yaşanan binlerce yıl içinde bu değerler güçlenerek, çevresinde kültürel örüntüler oluşturarak bu güne kadar gelmiş.
Günümüzde, aslında yaklaşık son 200 yıldır inanılmaz bir değişim yaşıyor insanoğlu. Buna modern çağ diyoruz bilindiği gibi. Post-modern bir süreçte bulunduğumuzu da iddia eden var. Yüzyıl önce ortalama 6 kişinin ikamet ettiği evlerde yaşan insanlar konusunda, artık özellikle batıda bu sayı 2.5’a falan düşmüş olmalı. İşin felsefesine falan girmek istemiyorum. Ama diğer aidiyetler ve sosyal bağlar aslında gittikçe zayıflıyor. Mahalle, memleket, büyük aile ve arkadaşlık grupları çok hayatımızda daha az yer kaplıyor. Çoğu insan için sosyal bağ 2-3 kişilik bir çekirdek aile dışına pek çıkmıyor. Eski yıllarda çekirdek aile dışına çıktıkça belli bir oranda azalan aidiyet ve sevgi duyguları bu dar çemberin dışına çıkarken günümüzde hızla azalıyor. 2-3 kat üstteki komşuya hiçbir şey kalmıyor.
Elmas Kaplı Futbol Topu
Bu akla ziyan ve ilginç top, elmas tasarımcısı David Bling’in işi. Bling bu tip uç tasarım örnekleriyle ününe ün katmayı başaran bir isim olarak tanınıyor. Kaplamada siyah ve beyaz renkli elmaslar kullanılmış dostlarım. Bu kadar elmastan kaç tek taş çıkar, kaç kolye üretilir bilmem ama tek futbol topu kaplandığı ortada!
Aslında elmas kaplı eşya üretimi çok yeni bir şey olmasa da, işin maliyetinden ötürü nadir uygulandığı için her defasında büyük ilgi çekiyor. Medyada altın kaplı eşya haberlerini daha sık duyuyoruz. Çünkü bildiğiniz gibi altın bile elmasa kıyasla çok ucuz kalıyor. Bu yüzden elmas eşyalar daha çok hanımların ilgi göstereceği, ve beylerin onlara armağan etmeyi düşüneceği objeler arasından seçiliyor. Pazarlama gücünü kullanarak bu yaratımları ellerinden, en azından zarar etmeden çıkarabileceklerini hesaplayan tasarımcılar bu tarz pahalı yatırımlara, çılgın tasarımlara yönelebiliyor. Aslına bakarsanız böylesine çılgın bir fikrin kendi maliyetini karşılaması da yeterli. Çünkü bu ürünler yarattıkları viral reklam etkisiyle tasarımcının veya markanın en etkili tanıtım aracı oluyorlar.
Elmas kaplı top için kullanılan elmasların total ağırlığı 1.200 karat tutuyor. Elmas top tasarımını ilgi çekici bulanlarınız da olacaktır sanırım. Çoğunluğun ise elmas kaplı top fikrini görgüsüzlük olarak niteleyeceğini tahmin etmek zor değil.
72000 elmasın kullanıldığı bu çılgın eşya’yı Real Madrid’in yıldızı Karim Benzema yeni evinin dekorasyonunda kullanmak üzere 250.000 USD ödeyerek satın aldı. Hep derim futbolculara bu kadar ödemeyin diye:)
Yorulmak Yok! - Elektrikli Bisiklet Var !
Bir çok marka artık elektrikli bisiklet pazarına girdi. Elektrikli bisiklet ne ola ki, ne işe yarayacak, bisiklet zaten gitmiyor mu? Tekerleklerini ben pedalla çevirmiyor muyum? – demeyin. Şimdi açıklayacağım. İlk başlarda iri motor ve şarj kısımlarıyla görünüm olarak daha kaba olan elektrikli bisikletler şimdi küçük motor ve şarj üniteleriyle istenen görünüme ulaştılar. Ve 20 kg gibi düşük ağırlıklara indi önemli markaların elektrikli bisikletleri. Elektrikli bisikletler için e-bike tanımlaması da yaygın olarak kullanıyor.
Pedalı Yine Çevirin. Çevirmeyin Diyen Yok Ki
Bisiklet kullanımının temel esprisi, pedalı çevirek güç üretme ve dolayısıyla yakıt sıkıntısı olmadan mesafeleri kat ederken bir yandan da kalori yakıp spor yapıyor olmanız. Yeni modeller size Bir düğmeyle sürüş modunu seçme opsiyonu tanıyor. Örnek vermek gerekirse, 20 km hızın altında devreye girebiliyor elektrik desteği. Buradaki mantık, sizin 20 km altında gittiğiniz durumların çok yorulduğunuz veya dik bir yokuşla karşı karşıya kaldığınız anlar olduğu fikrine dayanıyor. Bence iyi fikir.
Yine e-bike kullanırken cihazın size destek vermesi ayaklarınızı pedallardan çekmeniz ve kendi kendine bisikletin gitmesi anlamına gelmiyor. Belki öyle bir model de vardır ama temel espri ol değil. Amaç sizi ihtiyaç duyduğunuzda itip destek vermek gibi.
Bir diğer önemli konu da şarjın ne kadar sürdüğü. Gerçi şarjınızın bitmesi de dünyanın sonu değil, sonuçta bu bir bisiklet ve pedal çevirerek geri döneceksiniz:)
İşte bu özelliklere göre e-bike seçebilirsiniz dostlarım. Çevre dostu olmalarıyla, sessiz motorlarıyla bu aletler bence çok kullanışlı. Bisikletin sportif ruhuna da aykırı olduklarını düşünmüyorum. Harcadığınız eforu yine harcıyorsunuz, ama elektrikli motor sayesinde daha uzak mesafelere gidebiliyorsunuz !
Dinlediğimiz müzik hep yüksek kalitede mi olmalı? Sanatsal derinliği sığ kalan melodiler de işe yarar mı? Bazen. İşte mutlu eden, kıpır kıpır bir bir müzik
Mona Lisa Tablosu Neden Bu Kadar Özel?
Resim sanatı çok eski dönemlerden beri var. Mağara duvarlarında başlayan yolculukta, bir çok akım bu sanata yön verdi. Bir çok tablo yapıldı. Ama biri hep en çok konuşulan oldu. Sadece popülar bir “en” olma durumu geçerli değil Mona Lisa tablosu için, sanatta önde gelen kuramcıların ve ressamların çoğu için o çok çok önemli bir eser. Eğer resimler kendi aralarında yarıştırılsaydı çoğu kuramcı ve büyük sanat insanı için ilk tercih Mona Lisa olurdu.
Leonardo Da Vinci. Bu ismi dünyada duymayan yoktur ya da çok azdır. Tıpkı ünlü resmi Mona Lisa gibi, Da Vinci de herkesce bilinir.
Tablonun önemini açarken, önce bunun Bir Leonardo Da Vinci resmi olduğunu tekrar anımsayalım. Kim bu Da Vinci?. Da Vinci Orta Çağ’da yaşamış bir sanatçı-bilim insanı. Ancak Da Vinci öyle önemli bir beyin ki, zamanının çok ötesine giden geometri çizimleri, alet ve makine tasarımları var. Altın Oran üzerinde çalışmış mesela. Ayrıntılı ve çok önemli mimari projeler çizmiş.
Bunun yanında çok büyük bir sanatçı tabii. Neden mi? En önemli sebepleri bir çırpıda sıralayayım: Da Vinci, Orta Çağ gibi skolastik bir dönemde yaşadı. Ve kilisenin, Monarşi’nin kaskatı baskıcılığı resim alanında da kendini hisettiriyordu. (sanat da bilim de tarihsel ve sosyal şartlardan ayrı değerlendirilemez.) Ama sanat, ve sanatçı karşı çıkar. Kuralları sorgular, yaratıcıdır. Devrimci ve avangardtır. En azından bir kısmı. Ve o bir kısım sanatçı Rönesans aydınlanmasının ilk ışıklarını yakmıştır. Yani Orta Çağ skolastik sanatını kıran, bozan yenilikçi başka ressamlar da vardı. Ama bu karşı çıkışı, mükkemmel bir yeniden üretimle, resitali andıran çığır açacı tablolarla ortaya koyan kişi Da Vinci oldu. Tarihsel akıştan bahsetmişken, birgün Orta Çağ yıkıldı ve seküler devletler kuruldu batıda. Leoardo’nun yaşadığı dönemde de, düşünce ve örgütlenme olarak yeni sistem küçük küçük filizlenmeye başlamıştı Böyle bir ortamda filiz buldu Leonardo. Bu yeni dönemi Rönesans diye niteliyoruz.
Leonardo, sadece resmin konusunda değil, ışıkta, perspektifde, işin matematiğinde de yeni bir çığır açmıştı. Üstelik bunu son derece estetik bir başkaldırı şeklinde kotarmıştı.
Mona Lisa mesela. Hep dini figürler olurdu resimlerde o dönem. Mona Lisa ise sıradan bir kadındı. Hani melekler? Resimde olması gereken melekler yoktu. Mona Lisa’nın saçları ve boyun kısmı da o zaman için biraz fazla açıktı.
Tablo, aynı zamanda çok büyük ustalık barındırır. Bakın günümğüzde, hipergerçekçi resimler var. Fotoğraftan ayırt edemiyorsunuz. Ne kastettiğimi resim sanatıyla ilgileneler bilirler. Mona Lisa tanlosunda Da Vinci, bilerek ve isteyerek resim gibi, tablo gibi duran bir yaratım ortaya koymuştu. Buna rağmen bu resim, BİR FOTOĞRAFDA YAKALAMANIZ BELKİ DE İMKANSIZ OLDUĞU bir gerçeliğe sahiptir.
Da Vinci Tarzı
Nasıl mı? İşte işin belki de sırrı burda. Uzmanlar yıllardır bu sırrı tartışıp duyuyorlar. Ara ara 7 yıl süren yaratım sürecinde Leonardo, tabloyu nakış işler gibi işlemiştir. İnce fırça darbeleriyle, mükemmel boya kullanımıyla. Tabii fırçayı boyayı bu kadar Iyi kullanmak için Leonardo olmak lazım. 7 yıl yetmez.
Mona Lisa, tablonun odağına bir kadını koymasıyla, resimdeki ayrıntıların mükemmel işlenmesiyle, skolastik hegemonyadan hümanist felsefeye geçişin bir başyapıtı gibidir.
Ayrıca hayatın bir özetini, gerçekliğin, hiç bir fotoğraf makinesinin tek karede ortaya koyamayacağı TAM tesbitini bu tabloda bulabilirsiniz. Denir ya, bir bakarsınız gülümser Mona Lisa, bir bakarsınız üzgündür. Başka bir bakışınızda alayıcı tavrı yakalarsınız yüzünde, başka sefer masumiyeti. Böyle bir eseri yaratmak büyük ustalık gerektirir. Katman katman boya ve ışık kullanımını çok çok iyi kotarmak gerekir.
Hayat da, dikkat edin tam da Mona Lisa tablosunda olduğu gibi AYNI ANDA hem hem acıyı hem mutluluğu barındırır. Hayatın her duygusu ve gerçeği bulunduğumuz “anda” mevcuttur. Biz bakış açımıza, modumuza göre gerçeğin seçtiğimiz yüzünü görürürüz. Yeni doğmuş bir bebek bile yaşamın bitici olduğu gerçeğiyle karşınızdadır. Siz var olmayı, keyfi görürsünüz o an ve mutlu olursunuz. Pek çok insanda iyi-kötü özellikler birbirine yakındır. Duruma ve kendimize göre bir tarafa yönelir o kişiyi iyi ya da kötü olarak algılarız. İşte Mona Lisa bu kadar önemli bir tablo.
Leonardo deyince, resimlerindeki gizli simge ve işaret iddialarına kadar merak edilen çok şey var biliyorum. O konularda bildiklerimi başka bir yazımda paylaşmayı umuyorum. Şimdilik bunla idare edin dostlarım :)
Ekokapsül : Gelecekte Evler Böyle Mi Olacak ?
Teknoloji sonunda kamp yapma işinde de el attı. Hem teknolojik bir kamp çadırı, hem ev gibi kullanılabileceği belirtilen bir ürün “Ecocapsule”. İyi mi oldu, kötü mü oldu tam karar veremediğim bir ürün aslında. 2016 gibi piyasaya sürülmesi planlanıyor. Bence dostlarım, ürünü ilk kullananların deneyimleri bu konuda biraz bize yol gösterecek.
Ecocapsule’ün üreticisi Slovakyalı Nice Architects firması.
5 metre uzunluğa 1.7 ton ağırlığa sahip bir mobile ev düşünün. Ekokapsül bu (tarafımca Ecocapsule bundan böyle ürün böyle adlandırılacaktır, sonuçta ekokapsül değil mi bu:) )
Kapsülün, iki kişilik yatacak yeri, kliması, duşu, elekrik prizleri bulunuyor. Özel tasarım susuz tuvaletiyle atıkları yakarak ortadan kadırıyor. 540 lt su depose var. Yağmur suyuyla da dolabiliyor. Yağmur suyunu bir filtreden geçiriyor.
Ekokapsül enerjisini rüzgardan ve güneşten elde ediyor. İşte “eko” ön takısı da buradan geliyor. Gerçii, klasik kampçılık ekolojik değilmiydi, ki? Diye sorasımız da gelmiyor değil.
Ekokapsül yapımında alüminyum destekli polikarbonat malzeme kullanılmış ve izolsayon için arasına yeni geliştirilmiş bir jel konmuş.
Merkezi bilgisayar size ne kadar şarj kaldı, su kaldı söylüyor. Tatilin bitmesine kaç gün kaldığını mı? Onu da kendimiz hesaplayalım bi zahmet :)
Şimdi kilit soru: kapsülün “çeşitli araçlarla kolayca taşınabildiği”ni belirtiyor firma. Pardon, hangi araç? 1.7 tonluk bu oyuncağı bir yerden bir yere taşımak için bir kamyona ve irice bir forklifte ihtiyacınız olacak gibi. İşte ürünle ilgili temel kullanım zorluğu bence bu:
Klasik kampçılığın, doğayla başbaşa yarı ilkel zamanlar geçirmenin tadı bence başka. Bir kamptaysanız, rüzgarın sesini duyarsınız, hafif üşürsünüz. Çok üşürseniz kamp ataeşi çevresinde gitar çalmak ve sohbet etmek ne güne duruyor? Ayrıca, çadırda kamp yaparken, elektriğin olmadığı bir ortamda yıldızları izlemenin keyfini keşfedersiniz. Çok sıcak ve soğuk yerlerde kamp için ise bu oyuncağı değerlendirmek mantıklı olur gibi.
Ev olarak kullanmak mı? Şimdilik kafamda bir yere oturtamıyor, Mevcut evi satmadan Ekokapsül’ü önce bir kampta denyelim de.
Nihavend Longa : Bir Yerli Film Müzik Klasiği
Eski Türk filmlerinde duyarsınız bu müziği. Çoğunuzun kulağı aşinadır. Nigavend Longa, Türk Müziğinin ilk çok sesli örnekleri arasında en önemlisi, en başarılısı diye gösterilir.
Yeşilçam, bazen klişelerine ve seslendirme tarzına güldüğümüz, bazen de bilmem kaçıncı tekrarında bile izlediğimiz filmlerle hep yaşar. Ne Küçük Hanım ve şoförünü unutabildik onun, ne aşıklar tepesindeki uçarı masumiyetini aşıklarının. Yeşilçam’ın en sevdiğimiz yönlerinden bir de, tüm karakterlerin bir amaç için çabaladığı o saf ve samimi mahalle ruhu.
Eski Yeşilçam filmlerinin en cıvıltılı, ya da en üzüntüyle neşeyi aynı anda taşıyan duygulu anlarında duyarsınız Nihavend Longa’yı. Sonuçta o eski zamanların saf coşkusunu notalarla hayat bulmuş şekilde hissedersiniz beyazperdeden. Bir kovlamaca sahnesindesinizdir bazen. Ve hayatın akışındaki, umut, neşe ve dinamizm aynı anda doluşur kadraja bu melodi sayesinde.
Filmin bir sahnesinde, senaryoda rolü olan tüm mahalle bireylerini koşarken görürüz mesela. Nihavend longa çalıyordur fonda. Kaçan Kahramanlarımızın peşinde kötü adamlar veya ev sahibi vardır genelde. Belki de sevgilinin sinirli ve kabadayı abisi.
Aslında o eski zamanları anlatan filmler bize şimdi hafiften ayrı bir gezenden ışınlanmış gibi duruyorsa, ve her şeye rağmen seviyorsak o gezegeni, bence güzel bu. Çünkü bu filmlerin bizde yaşattıkları çok saf ve samimi duygulardı. Nihavend Longa Yeşilçam klasiklerinde aniden ortaya çıkan ve filmin atmosferini yukarı çeken bir unsur olarak her izlediğimizde bizi filmin içine çekmeye devam edecek.
Tekerlekli Ayakkabıyla Hayatı Akışına Bırak !
İlk kez bir başlık atarken, bir yandan da gülümsememe engel olamıyorum dostlarım. Bu yazımda size tekerlekli spor ayakkabılardan bahsedeceğim çünkü. Bu ayakkabıları şimdiye dek hep küçük çocuklar giydiği için, yetişkinlerde tekerlekli spor ayakkabı kullanımı fikrinin bir çoğunuza komik geleceğini tahmin ediyorum. Bunların yetişkinlerin de kullanacağı modellerini yavaş yavaş üretmeye başladılar. Ve Türkiye’deki mağazalarda bulabileceğinizden emin değilim. Ver elini E-bay, ver elini Amazon diyebilirsiniz. Tabii bu ayakkabılar sayesinde trafiğe takılmadan kısa-orta şehir içi mesafeleri aşma fikri size de benim kadar cazip geliyorsa.
Öncelikle, bir çok modelde tekerlekleri söküp takıyorsunuz, bu da hiç pratik bir kullanım tarzı değil. Ama bakın şu modelde, küçük bir düğmeyle normal ayakkabıdan tekerlekli sürüş moduna geçilebildiği belirtiliyor:
http://www.nbcnews.com/id/4354874/ns/technology_and_science-tech_and_gadgets/#.VfgfyNLtmko
Diğer bir markanın üretimi de ayakkabıya takılarak kullanılan bir aparat gibi. Şöyle:
http://www.dailymail.co.uk/sciencetech/article-3202674/Turn-commute-roller-disco-90-Walk-Wings-gadget-converts-shoes-skates-using-retractable-rubber-wheels.html
Bu da videosu:
Sabah uyandınız. Hava yürümeye uygun. Güzelce hazırlandınız. Tekerlekli spor ayakkabılarınızı giyerek kendinizi şehrin bıktıran trafiğe nanik yaparak yollara attınız Umarım en azından siyah bir spor ayakkabıyla gidebileceğiniz kadar rahat giyinme şansınız olan bir iş yapıyorsunuzdur. Ve umarım bu tekerlekli ayakkabılar formel giyime uygun şekilde üretilir. Gerçi birazdan bahsedeceğim ürünlerden ikincisi bir ayakkabı değil, ona kolayca monte edilen bir parça.
Temiz havayı içinize çeke çeke tıkalı trafiğin yanından ıslık çalarak geçtiniz. Ve biraz sonra trafiktekilerin kıskanan bakışları arasında eğilip havanızı atarak ayakkabının tekerlek mandalını kaldırdınız. Vee kıravatlı (ya da tayyörlü) bir Power Rancer olarak, keyifle yol kat ettiniz.:)
Tabii, işiniz çok uzaksa, yolunuz yokuşsa, hevesenizi kırmak istemem ama aslında İstanbul’un çoğu güzelgahında bunu yapmak zor. Yine de, bir noktaya kadar böyle devam etmek, sonra taksi çevirmek de fena fikir değilJ
Bir klasik yorumlamayla .“Ya Sonra”. Bazen yeniden yorumlayın. Sonradan önce.
Pantolon Nerde ve Nasıl Bulundu?
İlk pantolunu kimler giydi? Kimler, ve neden?
Sığır çobanları mıydı bu giysiyi icat edenler? Ya da California'ya altın aramaya giden göçmenler mi? Aklınızdan bu alternatifler geçiyorsa dostlarım, yanlıyorsunuz.
Belki de sünger Bob’un dostu Kare Pantolon cevabını verecektiniz. Şaka şaka, öyle düşünmediğinizi biliyorum.
Tarihte pantolon ilk kez, eski Orta Asya kavimleri arasında kullanılmış bir giysi. Hatta inanması zor ama, bu coğrafyada pantolon kullanımını nerdeyse taş devrine kadar indiren araştırmacılar var.
Düşünsenize, yakın zamanı. Osmanlı Bizans’la savaşırken mesela. Dilerseniz tarihi filmleri hatırlayın, ne vardır Bizanslıların üzerinde. Peki Osmanlıların? Evet doğru, bir çeşit zırhlı etek giyer Bizanslılar. Osmanlılar ise bol pantolonlar. Fatih’in kaftanın altında bile o bol pantolonu görürsünüz.
Araplar, Afrikalılar, Güney Amerika yerlilerinin ve Asya kıtasının bir kısmı (neden bir kısmı dediğimi biraz sonra açıklayacağım), Orta Çağ’da Avrupalı erkekler hep uzun bir elbise, vücuda sarılan bir post gibi bir şey giyerlerdi. Erkekler diyorum, zira yüzyıl öncesine kadar modern dünyada pantolon sadece erkeklerin özgü bir giysiydi.
Yine eski dönemleri hatırlayın, orta çağdan bile eskiye gidin mesela. Cengiz Han ve ordularını anlatan çizimlere veya o dönemi anlatan filmlere bir göz atın. Ne görüyorsunuz askerlerin, atlıların üzerinde. Bingo! Pantolon!
Dönelim, biraz önce saydığım kıtalar sıralamasına. Asya’nın Orta kısmı ve Amerika kıtasında bazı bölgelerde de pantolon kullanıldığını görürsünüz. Neden mi? Çünkü Amerika yerlileri büyük oranda iki kıtanın birleşik olduğu zamanlarda Amerika tarafına göç eden Orta Asyalılar’dan oluşur da onda. Kızılderili filmlerini bir hatırlayın. At üzerindeki kızılderililerin pantolon giydiğini hafızanız size anımsatacaktır.
Atlar
Pantolonun icat edilmesini borçlu olduğumuz canlı atdır. Atlar olmasa da bir gün pantolon yine insan hayatına girecekti ama kim bilir ne zaman?
At dünyada eski devirlerden beri evcilleştirilerek yaygın kullanılan bir ulaşım aracı olmuştu. Biçok toplumda ata binilirdi. Ama Orta Asyalılar ise, sürekli ata binerlerdi. Göç ettikleri için uzun süre at üzerinde dururlardı. Atı çok hızlı ve seri kullanmaları gerekiyordu. Ayrıca askeri birlikleri dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi kısmen değil, neredeyse tamamen atlı süvarilerden oluşurdu. Bu birlikler at üzerinde inanılmaz ölçüde çeviktiler. Moğolların ve Türklerin eski devrilerdeki askeri başarılarının altında bu atlı birliklerin düşmana göre ezici sayısal üstünlüğünün payı büyük.
İşte bu noktada pantolonu buluyor Orta Asyalılar. Bacaklarının sürekli ata ve eyere sürtünmesini önleyen, uzun yolun soğuğundan ve rüzgarından atlıyı koruyan bu giysi çok işe yarıyordu.
Bilinen İlk Pantolon
Çin’de bulunan bu pantolonun 3000 yıllık olduğu tahmin ediliyor:
Modern çağ yaklaşırken, maden işçileri ve sığır çobanları, deri yerine jean kumaşından ve daha rahat olan pantolonlar giyiyorlardı. Sonra pamuk, farklı renklerde pantolonlar derken iş Arda Turan model kısa paça pantolonlara kadar geldi:)
Masal Gemileri
Neden böyle gemiler yapmazlar? Hayallerimizdeki gibi gemiler. Bir macera adasına, Karayip Korsanları’nın arasından tehilkeleri aşa aşa giden bir gemi olmaz mesela?
Böyle bir gemi olsun istiyorum. Karaköy ya da Alsancak limanından alsın yolcularını. İlk yolcuları arasında ben de olmalıyım illa.
Yelkenleri olsun mutlaka bu masal gemilerinin, tarihin eski dönemlerinden gelmişcesine yıllanmış olsun kumaşları yelkenlerinin. Çizgili kısa pantolar giymeli miçoları. Işıkları parlasın istiyorum masal gemisinin, geceleri mehtapla yarışsın. Konfor da eksik olmasın bu gemilerde.
Uzak diyarlara gitsin masal gemileri. Rotası “sürpriz” desinler. Belki uzak Çin’de bir Buda manastırınadır yolculuk. Belki de Atlantik’te keşfedilmemiş bir adaya. Bırakalım bu gemide kederlerimizi rüzgara, ve düşlerimizi okyanusun serin sularına. Dalgalar götürsün bizi kaderimizin götürdüğü yere. Kaptan, denizin rehberliğine inanan ve ona aşık bir adam olsun. Bu yüzden hiç karşı koymasın dalgaların dingin mihmandarlığına. Suyun kutsal akışına.
Geceleri kır düğünlerindeki ampullere benzer lambaları yansın geminin. Sarıya çalan ışık su üzerinde ayın beyaz parlak ışıklarıyla dans etsin. Yolcular da dans etsin ışıkla birlikte. Çocuksu bir neşe tüm çoşkusuyla geç saatlere kadar sürmeli. Güvertenin kenarlarında, sohbet etmeli dileyen yolcular. Bambaşka yerlerden bambaşka hikayelerden gelen yolcular. Bazen hikayelerindeki ortak yönler olmalı sohbetlerin konusu, bazen yaşadıkları farklı hikayelerin apayrı örgüsü.
Geç saatlerde bir kemancı çıksın sahneye. Dalgalara karışan keman sesiyle gerçek masal büyüsünü doldursun atmosfere. Herkes bir dilek tutsun sıradaki şarkıya dair ve göndersin martıların kanadında geride kendisini bekleyenlere.
Keşfedilmemiş koylara demir atsın masal gemisi, güneşin en yakın olduğı öğle saatleri. Yüzme zamanı işte tam da bu. Yüzme, midye kabuğu ve renkli taş toplama zamanı.
Limanlara da yanaşmalı bu gemiler. Limanlar yeni serüvenler barıdırır. Ve liman olmadan deniz deniz değildir. Ne kadar sevsen de bu mavi sonsuzluğu, limanlar onun süsüdür.
Masal gemileri, hemen şimdi.
"Sadece Biraz" Yapılması Gereken Şeyler
-Alarm saatini ileri almak. 5 dk ileri aldın alarmı, yeter. 2. 5 dk tehlike
-Pizzayı (veya lezettli ama zararlı başka bir yemeği) fazla kaçırmak
-İçki içmek. Evet dostlarım, inanın bana ne kadar az olabiliyorsa o kadar iyidir
-Kredi çekmek. Zaten sık yapma ihtiyacı duyuyorsanız durum riskte, yani geri ödemeniz de zor demektir
-Otomobille hız yapmak. Sadece otobanda, ve limiti aşmadan. Radar mı? Yo hayır, o olmasa da :)
Fiat Supersonic : Asil, Klasik ve Çok Havalı
Fiat’ın 1952-54 yılları arasında ürettiği Supersonic, sportif ruhla asaleti inanılmaz bir uyumla birleştirmeyi başaran bir model.
Resimlerini gördüğünüz ise 53 model bir Fiat V8 Supersonic. Bu nadir bulunan klasik otomobil Bonhams müzayede evinin koleksiyonundan. Antikacılar, otomobili 1.8 -2.4 Milyon USD arası bir bedelle satmayı planlıyor. Şaşırmayın, milyon dolar civarı ve üzeri bedelle el değiştiren Fiat supersonic sayısı hiç de az değil zaten.
Zamanının ötesinde, avangard bir çizgide tasarlanan otomobil; V8 motoruyla performansta da iddialı. Fiat Supersonic aslında döneminin de A klas otomobilleri arasında yer alıyordu. Yapımında kullanılan birinci kalite malzemeler, özenli işçilik ve ileri donanımları bu aracı değerli kılan diğer özellikler arasında bulunuyor dostlarım.
Araç, o zaman sayılı lüks otomobilde bulunan dört teker için de bağımsız süspansiyon sistemine sahipti. Bir Maserati, Ferrari veya Jaguar dizayn çizgisini anımsatan bir tasarıma sahip otomobilin, Fiat tarafından ve inanılmaz yüksek kalite standartlarında üretilmesi, üretim yıllarının kısa bir zaman dilimini kapsaması da onu nadide kılıyor. Ve tabii yüksek fiyata sahip bu aracın haliyle sınırlı sayıda üretilmesi de bunda etken. Böyle zor bulunan ve özel bir aracın sahipleri de doğal olarak, klasik otomobilin değerini bilen ayrıca Supersonic’e yüksek bir rakam karşılığında sahip olan kişiler. Hal böyle olunca, araca iyi bakıyorlar, büyük restorasyon ücretleri ve zaman harcayarak orjinaline uygun şekilde yeniliyorlar. Sonuçta yeni Fiat Supersonic’lerin etiketi de fazlasıyla el yakıyor tabii.
Fiat tasarımcıları kendilerine özgü ayrıntıları ve farklı bir ruhu Fiat V8 Supersonic için hayata geçirmeyi başarmışlar. Böylece zaten lüks sınıf olan markalardan ayrışmayı başaran, beklenmedik ve özel bir araç ortaya çıkmış.
Günümüzde müzayede evleri ve özel koleksiyoncular dışında zor ulaşabileceğiniz bu Fiat’lar bence inanılmaz etkileyici duruyorlar.