Hayatın iki yüzünü de fark ettiğin o anları anlat deseler, döneceğim çok net iki tarih var: 20–21 Nisan 2026. 1. sınıf, ilk ve ikinci staj günüm.
20 Nisan 2026. Evraklarımı teslim etmiş, yerleştirildiğimiz katlara dağılmışız. Bana kadın doğum gelmiş. Haliyle korktum tabii; nasıl bir yer bilmiyorum, çığlıklar içinde, feryat figan bir yer bekliyorum. Öyle değilmiş. O kadar sakin ve toz pembe bir kat ki, hâlâ gözümde. İlk gittiğimde benden başka kimse yoktu; sabahın körü, ilk giden stajyer benim. Kat hemşiremiz beni yanına aldı; doğumdan çıkmış, kanaması olan bir ablanın ve yatağının temizliğini yaptık. Korkarım sanmıştım ama o kadar normal geldi ki. Gün boyu serumu biten hastaların damar yollarını çıkarmaya falan koşturduk. Yorucuydu ama güzeldi.
21 Nisan 2026. İntörn hemşirelerimizle eşleştirip bizi onların bölümlerine yolladılar. Bebeklerle dolu, pespembe dünyadan bir anda yoğun bakıma düştüm. Etraf entübeli hastalarla dolu. İlk defa canlı görüyorum tabii, tuhaf geliyor. Hepsi de yaşlı insanlar. Bazılarının bilinci var; konuşamıyorlar ama iletişime açıklar. Bazıları da, Allah korusun, ölü gibi; hiçbir tepki yok.
Bir abla var, bilinçsiz. İlk gördüğüm onun yatak yarasıydı. Sırtı, kalçası yok gibi; o kadar kötü ki. Vücudu ödemden şişmiş. “Ödemim var ya” diyen insanlar görse utanır kendinden. Kan şekerine bakacağım, canı yanacak diye ödüm kopa kopa yaptım işlemleri.
Neyse, bizim servis 9 kişilik; 6–7 hasta var. Bir amca var, zar zor bir iki kelime ediyor. Bilinci yerinde ama görseniz bebek gibi. Aynı sınıfta olduğum bir arkadaşımız öğle yemeğini 3–4 saate falan yedirdi amcaya. Kurban olduğum, gerçekten bebek gibi.
Başka bir abla daha var. O da ağrı içinde sürekli ağlıyor. Gözlerini kırparak iletişim kuruyor. Öğle arasıydı; hemşiresi yemeğe çıkmış. Ben de yemek yemediğim için hâlâ yoğun bakımdayım. Ağlayıp duruyor; ne zaman göz göze gelsek içim gidiyor. Bir derdi var belli ama konuşur mu, konuşamaz mı bilmiyoruz; nasıl iletişim kuracağız, çekindik gitmeye yanına. Hasta bakıcımız vardı; “Ağrısı var, pozisyon verilmesi lazım ama hemşiresi gelmedi. Siz konuşun, kafası dağılsın,” dedi.
Ama konuşmak bizim için karşılıklı bir iletişimdi; “Konuşamıyorlar, nasıl anlaşacağız?” diye düşündük. Bilemedik. Bir noktada dayanamadık, gittik yanına. Konuştuk, soru sorduk; gözlerini kırparak cevapladı. Bir kere kırparsa “hayır”, iki kere kırparsa “evet”. Öyle anlaştık. İzin istedik, elini tuttuk. O sustu, biz konuştuk; kafasını dağıtmak için.
Tansiyonu, ağlamaktan ve ağrılarından 200’lere fırlamış bir hastanın o gün, konuşarak tansiyonunu 110’larda tutabildik. Elimizden başka bir şey gelmiyordu ki. Yetkimizin olmamasını geçtim, ya zarar verirsek diye korkuyorduk; her tarafları ilaçla, boruyla dolu.
Hayatımda en büyük dönüm noktası buydu işte. Hocalarımız kızdığında “Ne abarttılar?” derdim; “Alt tarafı bir hastalık işte, basit bir konu,” diye düşünürdüm. Ama öyle değilmiş. Rabbim kimseyi elden ayaktan düşürmesin. Ben gerçekten yaptığım işin ciddiyetini o an anladım. İnsan hayatına dokunmak ne kadar hassasmış, onu gördüm. İnsanların doğduğu o anları da, “Keşke ölsem” dedikleri hâllerini de gördüm. O iki günü ömrüm boyunca unutmam.









