Yatağımdaki Yabancı - 6. Bölüm
"Jeremy!" Sesimi duyduğu halde adımlarını kesmeden valeye ilerlemeye devam ediyordu. Başım hafiften dönse de topuklu ayakkabıların üzerinde bir şekilde koşmayı başardım ama yine de valenin yanında durana kadar ona yetişemedim. O son shotı atmamalıydım. "Jeremy, lütfen beni dinle." dedim yanına ulaştığımda nefes nefese. Yüzüme bile bakmadan valenin arabasını getirmesini elinde yüz dolarla beklemeye devam etti. Vay zengin piç. "Jeremy-" "Söyleyeceğin hiçbir şey beni ilgilendirmiyor." dedi hala bana bakmadan. Vale arabasını tam önümüze çekti ve arabanın etrafında dolaşıp Jeremy'nin karşısına geçti. Jeremy ona bir tane yüzlük banknot verdi, başka bir elliliği de adamın ceketindeki cebe koydu. Beni yok sayıp arabanın etrafından dolaşmaya başladığında öne atıldım ve o sürücü koltuğunun kapısını açarken yeniden seslendim. "Sadece dinle." Cevap vermedi. Lanet arabasının lanet motorunu titretirken ürkmüştüm ama bir şey demeden yine bağırdım içeriye doğru. "Bari evime bırak!" Yolcu koltuğunun camı elektronik bir sesle birlikte açılmaya başladı, içerideki yüksek sesli müzik dışarıya yayıldı. Müziği kısarken yolcu koltuğunda bıraktığım ceketimi ve çantamı eline aldı ve gözlerini nihayet benimkilere dikti. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı. Önce ceketi, sonra çantayı bana attıktan sonra motoru yeniden gürletti ve şaşkınca ona bakan gözlerime tükürürcesine baktı. "Bay Matt seni sokaklarda bırakmaz." Ve bu söylediği tek şey oldu. Gaza basıp hızla çıktı otelin otoparkından, sonra da sokak lambalarının cılız ışığında parlayan kırmızı bir nokta olup, kısa bir süre sonra da gözden uzaklaştı. "Lanet olsun..." diye fısıldadım kendi kendime, deri ceketi giydim ve valenin şaşkın bakışlarına aldırmadan gece kulübüne geri girdim. Gürültülü müzik kulak zarlarımda ilk başta bir çınlama etkisi yaptı, ama bu etki hızla geçti. Gözlerim yanıp sönen renkli ışıkların arasında Matt'i arıyordu, evet o beni sokakta bırakmazdı. Jeremy'nin aksine. Onu gördüğümde yanında bir kadınla sohbete dalmıştı, kadının saçını düzeltti ve o da kıkırdadı ve v yaka elbisesini aşağı çekip dekoltesini daha da belirginleştirdi. Matt gülümseyerek dekoltesine baktı ve bir şeyler söyledi, kadın gülmüştü. Onları izlemenin saçmalık olduğunu fark edip ayaklarımı hareket ettirdim ve başım hala dönerken onların yanına gittim. Yanlarında durana kadar beni fark etmeden şu ön sevişmeyi andıran flörtlerine devam ettiler. Başlarında durup beklemeye başladığımda ikisinin de yüzü bana döndü. "Sophia..." dedi Matt ve beni süzdü. "Katılmak ister misin?" dedi hemen ardından. Çantayı tutan elimi sıkılaştırdım ve dengesizliğimi umursamadan ağırlığımı tek bacağıma verdim. "Neye?" "Bilirsin..." dedi ve bir yanındaki kadına bir de bana baktı. Gözlerim faltaşı gibi büyüdü ve geri bir adım attım. "Hayır!" dedim fazla heyecanlı bir şekilde. Matt bana bakmaya devam etti. "O zaman ne var?" Biraz doysana be herif. "Jeremy gitti ve benim arabam yok." "Nereye gitti?" dedi kaşlarını çatarak. "Ne bileyim!" Nefes verdiğini duymasam da görmüştüm, kadının elini bıraktı ve ayağa kalktı. "O şerefsiz seni bırakıp gitti mi?" Başımı salladım, kadının izlemesini önemsemeden elini kolum boyunca gezdirip sonunda elimi tuttu. "Hadi, gel. Seni eve bırakayım." O ter içinde kalmış dans eden insanların arasından geçerken bile elimi bırakmadı. Gece kulübünden beraber çıktık ve işte, valenin bakışlarına yeniden maruz kalmıştım. Cebinden çıkardığı anahtarla bir BMW'yi açtı ve beni de yanında sürükleyerek siyah parlak cilalı arabaya gittik. "Vale?" diye sordum ona arabasına hayranlıkla bakarken. "Hayır." Bir günlük iki tane muhteşem araba görmek benim için yeterliydi. Gerçekten, arabamın gözümdeki değeri düşüyordu. Beni bıraktı ve ikimiz de arabanın farklı yönlerine yürüdük, ben koltuğa otururken o çoktan yerini almıştı. "Araban tam da senden bekleneceği gibi kaba." dedim arabanın önünün kaba duruşunu düşünerek. İltifat etmeye niyetim yoktu. "Ve benim gibi cesur ve cezbedici. Söylemene gerek yok Sophia." Gülerken başımı iki yana salladım. "Sana kaldığıma inanamıyorum." dedim, gülümsedi. Arabayı çalıştırdı ve otoparktan çıkıp anayola girdik. Yarım saatlik yolun beş dakikası geçtiğinde başını bana çevirdi. "Kemerini bağlayacak mısın, yoksa ben mi bağlayayım?" Yolu izleyerek girdiğim transtan çıkıp kemere uzandım. "Lanet olsun, öyle deme." dedim Jeremy'i anımsayıp. "Neden?" dedi gözünü yoldan ayırmadan. Sokak ışıkları kirli sakallarını gölgeliyor, sert yapılı çenesini vurguluyordu. Yutkundum ve dikkatimi dağıtmaya çalıştım, ama gözlerimi ondan ayırabilmem için fazla göz alıcıydı. "Benimle arabada öpüşür müydün?" dedim alaylı bir ses tonuyla, cevabı zaten biliyordum. Elektrik çarpmışa döndüren mavi gözlerini yoldan ayırıp bana bir saniyeliğine baktığında, cevabının farklı olacak olmasını dilemiştim. "Seni arabada becerirdim." dedi oldukça sıradan bir şey söylüyormuş gibi gözlerini yeniden yola çevirdikten sonra. Aman tanrım. Eğer konuşmasa yemin ediyorum arabayı sağa çektirip arka koltuğa uzanacaktım. Neyse ki konuşmuş ve dudak ısırtan hayallerimden sıyırmıştı beni. "Hangisine sapacağım?" Sağdaki yolu gösterdim ve oraya saptı. "Bir dahaki sefere o lanet dudaklarını kullan ve konuş, yoksa onlara başka bir iş bulacağım." dedi biraz öfkeli bir şekilde. "Bu neydi şimdi?" dedim yüzümü ona çevirerek. "Ne neydi?" dedi sanki bir şey yokmuş gibi. Kaşlarımı çattım. "Gerçekten kabasın." "Dikkatimi dağıtıyorsun." dedi virajlı yolda dönerken. "Nasıl dağıtıyormuşum?" "Biri araba kullanırken onu göstererek değil, söyleyerek yönlendirirsin." dedi öfkeyle. Neden birden bu kadar sinirlenmişti ki? "Üzgünüm, aklıma gelmedi!" diye bağırdım. "Gelse iyi olurdu." Kışkırtmaya çalışmasını anlayamıyordum. Hiç geri adım atamaz mıydı? "Gelmedi işte, yapacak bir şeyin var mı?" "Dediğim gibi, bir dahakine onlara başka bir iş veririm." Bir cevap vermek için ağzımı açmıştım ki konuşmama izin vermeden yolu gösterdi. "Sağ mı sol mu?" Yola döndüm. İnat etmiştim, solu gösterdim ve tek kelime bile etmedim. Sola saptık ve anayoldan çıktık, sokaklardan birine saptı ve arabayı durdurdu. "Aç kemerini." "Ne?" "Kemerini aç Sophia." dedi ve arabanın içinde yanmış ışıkları kapadı. Bir şey yapmadım ve o bana sabırsızca bakarken ben de ona karşılık verdim. Bana uzun gelmiş birkaç saniye sonra burnundan sesli bir nefes vererek kemerimin tokasına uzandı ve açıp yerine yavaşça gitmesi için üzerimden eğildi. Arabasına değer veriyordu. "Ne yapıyorsun tanrı aşkına?" "Kötü bir kız oldun ve şimdi dudaklarına başka bir iş veriyorum." dedi eğildiği yerden kalkarken. Saçlarımı avcuna aldı ve yerine geri otururken başımı saçlarımdan tutarak kendisine çekti. "Ne yapıyorsun?" dedim düğmesini ve fermuarını açarken. "Bana sakso çekeceksin." dedi ve erkekliğini pantalondan çıkardı, başımı kasıklarına doğru eğdi ve ben de karşı koymadım. Evet, ona sakso çekmek istiyordum. "Hadi aç ağzını bebeğim." dedi erkekliğini tutup ağzımı ona yaklaştırırken. Ağzımı açtım ve o penisini ağzıma iterken ben de dilimi etrafında dolaştırdım. Başımı sabit tutup ağzımda gelgitler yapmaya başladı, ama kontrolü tamamen ona bırakmamıştım, dilim durmadan başını okşuyordu. Ufak inlemeler duymaya başlamıştım bile. "Bugün yaptığını hatırlıyor musun?" dedi hareket etmeyi kesmeden, cevap veremeyeceğimi biliyor olmalıydı. Ama hatırlıyordum, kesinlikle hatırlıyordum. "Şimdi onu bir kere daha yapacaksın." Başımı yavaşça aşağı indirmeye başladı ve ben öğürmemek için kendimi zor tutarken, o gelgitlerine ara vermedi. Beni kolundaki gücüyle aşağıda tuttuyordu; onu gırtlağımda hissediyordum, hareketini hiç kesmiyordu ve hoşuna gittiğini biliyordum, benim de hoşuma gidiyordu ama ayrıca midem bulanıyordu. Yine de umursamadım, evet, nefes alamıyordum,evet, yapılması doğal olmayan bir şeydi belki, ama onu derinlerde hissetmek bunların hepsine değerdi. Başımı serbest bıraktığında bacaklarının altından tutup kendimi biraz daha orada tuttum, dilimle onu yalıyordum ve artık inlemeleri ses kazanmıştı. Başımı bırakmasının sebebinin durmamı istemesi değil, bunun için güç bulamaması olduğunu anladığımda yavaşça başımı kaldırırken uzunluğu vakumladım. Eliyle iki yanımdan üzerine düşen saçları toparladı ve atkuyruğu yapıp tuttu, ve yeniden ağzıma doğru ittirmeye başladı kendini. Bu sefer ben de hareket ediyordum, penisini ağzımda tutup kafamı aşağı ve yukarı hareket ettiriyordum, bir kere daha vakumladım ve bu da son oldu. Sıcak meni ağzıma akmaya başladı, yalayıp temizledim ve ağzımdan çıkarıp koltuğuma geri yaslandım. "Aferin." dedi kemerimi takışımı izleyerek. Ona döndüm ve hala dışardaki penisine baktım, rujum bulaşmıştı. "Onunla beni beceremezsin." dedim gülümseyerek. "Bir daha kırmızı ruj sürme. Seni nerede becereceğim belli olmaz." dedi karşılık olarak. Asla. Altta. Kalmıyordu. Kemeri bağladım ve sokağa bakındım. "İlginç bir şekilde doğru sokağa girmişsin." "İlginç olan ne? Ben hep doğru yerlere girerim." "Kes şunu." dedim ve gülmeye başladım. Gülmüyordu, ama bunun için uğraştığının farkındaydım. Düğmesini kapadı ve fermuarını çekti. "Doğru yere girmedim mi?" "Evet, her seferinde." Yüzüne bir tebessüm yerleşti ve motoru çalıştırıp vitesi attı. Yeniden yola çıkarken sokakta gözlerini gezdirmişti. "Neresi?" "Gösterebilir miyim?" dedim parmağımla göstermeden önce. "Sonuçlarına katlanacaksan, evet." Parmağımla apartmanımı gösterdim. "Sonuçlar hoşuma gidiyor." dedim gülümseyerek. Bir arabalık boşluk bulduğunda hızla park etti. "Numaramı ne yaptın?" dedi arabanın açıkta kalan burnunu sokarken. "Ah... Cekette duruyor." dedim kemerimi açarken. Kapıyı açıp tek ayağımı dışarı attım, ceketimi ve çantamı toparladım ve ona teşekkür etmek için geri döndüm -kemerini açıp arabadan indiğini gördüğümde kelimeler açık kalmış ağzımdan çıkmamıştı. "Ne yapıyorsun?" "Açık değil mi?" dedi ve kapıyı kapattı, arabanın çevresini dolaşırken ben de arabadan çıktım. "Açık olan ne anlayamadım?" dedim elimi kapıdan çekmeden. Kapıyı kapattı ve "Bu apartman mı?" dedi binayı işaret parmağıyla göstererek. Başımla onayladığım anda ayaklarını yere kararlı adımlarla basa basa binanın önüne geçti. Ona bakakalmıştım, bana gelmemi işaret ettiğinde ayaklarıma söz geçirebildim ve yanına gitmek üzere yolun karşısına geçtim. "Ne yapıyorsun?" diye sordum sanki cevabı bilmiyormuş gibi. "Seni evine sadece bırakmayacağımı biliyorsun sanıyordum, Sophia." dedi, adımın dudaklarından dökülmesi her zaman beni ürpertiyordu, belki de vurgusundandı. Bana doğru bir adım attı ve kolumu hafifçe tutarak kulağıma eğildi. "Gece uykuna veda et." Beni tutan koluna elimi koydum ve onu hafifçe ittirdim. Benden uzaklaştı, ama yine de bana bakan yüzü oldukça yakındı. "Balayındaki çiftler gibiyiz, Matt." "Biz bir çift değiliz ki," dedi ve benden uzaklaşarak aramıza biraz mesafe koydu. Sıkıntıyla nefesimi verdim. "Hayır, o anlamda değil. Zaten senin bir nişanlın var." "Nişanlım çok da umrumda değil." dedi ve elini saçlarına atıp onları düzeltti. "Dediklerimi nerenden anlıyorsun?" dedim, ilk başta sevgili olduğumuzdan bahsettiğimi sanmıştı, şimdiyse nişanlısını inkar ediyordu, sanki bir kadınla olabilmek için yalan söyleyen erkekler gibi. Saçmalıyordu, nedenini anlayamamıştım. Bir şey demedim yine de, o bir yabancıydı. "Açacak mısın kapıyı?" dedi ve kapıyı başıyla gösterdi, anahtarı çantamdan alıp kilidi açtım. Bana bir şey demeden kapıyı açtı ve o kararlı ve kusursuz yürüyüşüyle içeri girdi, kapıyı benim için tuttu. Asansörün düğmesine bastım ve gelmesini bekledim, gözlerinin kalçamda gezindiğini hissedebiliyordum. Dişlerinin arasından bir nefes aldığını duydum ve dudağımı ısırdım, ufak bir asansöre binecektik, ikimiz, yalnız. Dün olduğu gibi. Eski asansör geldiğinde kapıyı çekerek açtım ve o da arkamdan bindi. Altıncı kata bastım ve asansör yavaşça çıkarken, yanımda başını bana çevirmiş, hınzırca yüzümü inceliyordu, ben de farkında değilmiş ve gerilmemiş gibi davranmaya çalışıyordum. Daha sadece birinci kata gelmiştik ve ben hala gergindim. Gerginliğin etkisiyle ekran ikiyi gösterirken başımı ona çevirdim ve dudağının tek tarafı kıvrılmış gülümsemesini ve rengi koyulaşmış gözleriyle karşılaştım. Bakışları, bana bir şey yaptı ve... Kendimi kravatını tutup onu kendime çekerken bulmuştum. Elleri bunu bekliyormuş gibi -ki beklediklerini biliyordum- başımı tuttu ve dudakları benimkilere sertçe bastırıldı. Gözlerim istemsizce kapanırken dudaklarının benimkiler üzerindeki baskısının ve sıcaklığının keyfini çıkarıyordum, ıslak ve yumuşaklardı, benimkileri mükemmelce yönlendiriyor, başımı döndürüyorlardı. Ellerimi saçlarının arasına daldırdım ve düzeltmek için o kadar uğraştığı o siyah şaheseri birkaç vahşi darbeyle bozdum, parmaklarımı aralarında gezdirdim ve avuçlarımda sıktım, karşılık olarak dudaklarıma inledi ve belimi tutup beni kendisine çekti. Ona tepki olarak vücudum kendisini ona itti ve ona tamamen yapışmama sebep oldu. Beraber döndük ve beni asansörün aynalı duvarından ayırıp başka bir duvara dayadı, beni kendisiyle eski asansörün dökük duvarı arasında sıkıştırdı ve ellerimi bileklerimden yakalayıp başımın üstünde birleştirdi, dudakları boynumu buldu. Ağzımdan anında bir inleme çıktı, ve tam o sırada kapı açıldı. Hızla üzerimden çekildi, bir kadın bize şaşkınca bakıyordu, gece elbisesi ve portföy çantası gece için planları olduğunu gösteriyordu. "Aa... Özür dilerim." dedi, gözümü ekrana diktim ve altıncı kattaydık, durduğumuzu fark etmemiştim bile. Kadından gözlerimi ayırıp yanımda duran saçları dağılmış ve ağzından öpüşürken alamadıklarını dolduran derin nefesler alırken bir elini belimden çekmemiş adama baktım, genç kadını süzüyordu. Dudaklarından önce bir mırıltı döküldü, sonra da kelimeler takip etti. "Bize katılmak ister misin?" Tüm yüzümün kızardığını hissettim, ağzım açık ona bakakalmıştım. Aniden kadına döndüm ve onun da benimle aynı şekilde baktığını fark ettim, hatta daha bile fena. "H-hayır." dedi neden sonra, asansör kapısının yanına geçti ve geçmemiz için resmen yalvardı. Matt'in elini tuttum ve onu daireme çekiştirdim, kadının yanından geçerken bedenini baştan aşağı süzmüştü. "Tam bir sapıksın." dedim kapıyı arkamdan kapatırken. İçeriye rahatça girdi ve poposunu izlemeden duramadım, ceketini çıkardı ve beyaz gömleğin kapladığı kasları omzunu yavaşça silkmesiyle gerildi. "Sapıklığım sana olunca şikayetin olmuyor." Doğru. Lanet olsun, çok haklıydı. Bir şey demedim ve çantamı girişteki tekli koltuğa koyup ceketimi de üzerine koydum. Ayakkabılarımı çıkartırken onunkilere baktım, "Çıkar şunları." dedim evimde ayakkabılarıyla dolaştığını fark ettiğimde. "Hangisini?" Gözlerimi devirdim. Kısık bir sesle güldü, ayakkabılarını çıkarıp koltuğun yanına koydu ve oturup kollarını arkalığa attı. "Hadi gel buraya." dedi yüzünde bir gülümsemeyle. "Matt, hiç havamda değilim." "Hadi ama, Sophia." Bir ona bir de koridora baktım. Hangisini daha çok istiyordum? Yatağıma yatıp uyumayı mı, onun üzerine yatıp uyumak dışında her şeyi yapmayı mı? Tercihimi ikinci seçenekten yana yapan bedenim, kendini, ve dolayısıyla beni, Matt'in yanına doğru ilerletti, bu da yetmezmiş gibi bir de kucağına oturdu. "İşte benim kızım." dedi genizden gelen bir sesle, karnımın kıpırdandığını hissettim. Elleri eteğimi yukarı doğru çekti ve siyah boxerının bacak kısmından girip, bol gelmiş kısma girdi. Kesik bir nefes aldım, bacaklarımı aralarken dudaklarını kulağıma yasladı. "Sence de bunun sırası gelmedi mi?" diye fısıldadı kulağıma, başımı salladım. Gözlerim kapanırken parmaklarını içime ittirdi ve mırıldandı. "Benim için ıslanman ne kadar hoşuma gidiyor bilemezsin." Onaylar gibi sesler çıkardım ve parmaklarını daha iyi hissetmeye odaklandım. Klitorisime çıkıp minik ve hızlı hareketlerle sürttü parmaklarını, başımı omzuyla ensesi arasına gömüp seslice inledim. Komşu umrumda değildi. "Şimdi benim olanı alacağım Sophia, hazır mısın?" Cevabımı beklemeden beni koltuğa yatırdı ve elbisemin eteğini belime doğru kıvırdı, nedense eteklerim hep onun elleri tarafından belime sıyrılıyordu. Bedenim karıncalanırken boxerın lastiğini tuttu ve beni baştan çıkarmak istermiş gibi -istediğinin bu olduğunu biliyordum- yavaşça aşağı çekti, ellerini bana saten gibi hafif bir hisle sürterken, dokunuşunun hafifliği içimde yankılanıyor, büyüyor ve beni mahvediyordu. Karnım ellerinin altında inip kalktığında "Düşüncem bile çıldırtıyor değil mi seni?" diye mırıldandı. Dudağımı ısırdım ve ellerimi yumruk yaptım. Ah, bu adam oral yapmayı iyi biliyordu, bunun tecrübelerine dayalı olduğunun pekala farkındaydım, heyecandan içim içimi yiyordu. Bu heyecan sadece beklemenin verdiği değildi, dokunuşları tenimi yakıp geçiyordu ve şimdi elleri ıslanmış boxerını üzerimden çıkarmış, belimi tutup ellerini yavaşça aşağı kayıyordu. Ellerini iç bacağıma getirdi ve onları yavaşça ayırdı, dişlerinin arasından nefes aldığını duymuştum. Bir an gözlerimi açtım ve burnunun bana nasıl sürtündüğünü gördüm ve hisettim, ürperdiğimde dili beni yaladı ve sonra da dudaklarını yaladı, gözlerim kapanmıştı bile. Dilini bacak aramın her noktasında hissedebiliyordum, o kadar ustaca hareket ediyordu ki. İki parmağını son kez döndürdü içimde, tam oramda bir şeylerin kırıldığını hisettim, ellerim koltukta bulduğu ceketi yumruklarının arasında sıkarken hiç durmadan devam etti, ve daha da üstlere çıktım. Adını defalarca tekrarladım, bu bir teşekkürdü, minnetkarlıklı. Bana yaşattığını başka kimse yaşatamazdı. Öperek yukarı çıktı ve bedenini benimkinin üzerine kapattı, dudakları benimkilere yapıştı ve tuzlu dilini benimkinin etrafında dolaştırdı. Eli ıslak vajinama gitti ve parmaklarını bana sürttükten sonra onları ağzıma soktu, parmaklarını yaladım ve bir günde ikinci kez kendi tadımı aldım. Parmağını ağzımdan çıkarmadan diğer eliyle dirseği üzerinde durdu ve dağılmış saçlarımı yüzümden çekti, parmağını yaladım ve hafifçe ısırdım. "Aç gözlerini." dedi parmaklarını ağzımdan çekmeden. Dediğini yaptım ve hafif aralık gözlerine baktım. "Harika görünüyorsun." dedi gözlerini büyüterek, sesinde hayranlığın gizli olduğuna inandım bir anda ama bir şey söylemedim, söyleyemedim. Ağzımdaki parmaklarını çıkardı ve elini belime dolayıp bizi ters döndürerek sırt üstü yattı ve beni de üzerine yatırdı. "Yorgun musun?" dedi göğsüne doğru baktığı için kirpiklerinin arasından bana bakarak. Ellerim saçlarına gitti ve onlarla oynamaya başladım, başımı salladım, çok yorgundum. Göğsüne dökülen saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı, tutam geri düşünce onu da alarak ensemi tuttu ve gülümsedi. Diğer eli straplez elbisemi aşağı itti ve sütyenimin kopçasını kolaylıkla açtı, sütyeni göğüslerimizin arasından çekti ve bir yere fırlattı. "Rahat mısın?" Yeniden başımı salladım ve kollarımı boynuna dolayıp kendimi yukarıya, omzuna çektim. Sıcaktı ve mükemmel bir parfüm kokusu yayılıyordu boynundan. Burnumu daha da gömdüm ve içime çektim kokusuyla karışmış parfümü, koku belleğime kazındı ve asla unutulmamak üzere yerleştirdi bu anıyı oraya. Eli saçlarımı tek omzumdan attı ve ikimize de değmeyecek şekilde kanepeye dökülmesini sağladı, sonra da okşamaya başladı onları. "Burada uyumak zorunda değiliz." dedim, anında pişman olmuştum, uyuma fikrine nereden kapıldığımı falan soracaktı büyük ihtimalle. "Önemli değil. Senin rahat olman yeterli." dedi, ne ara bu kadar duyarlı ve kibar olduğunu bilmiyordum, veya sabah aynı olup olmayacağını da bilmiyordum. Yine de iki gündür yaptığım gibi anın tadını çıkarmaya karar verdim ve gözlerimi kapatıp ellerimi gömleğinin yakasından soktum ve çıplak sırtına koydum, vücudunun benimkini saran sıcaklığı eşliğinde bilincimin kayarak kapandığını hissettim.















