Şu “film şeridi” meselesini hep merak etmişimdir. O meşhur sahne uzun zamandır zihnimde dönüp durur.
Bu anlatılanlar gerçek midir? Yoksa sığ insanlar mı abartıyor? Madem öyle çok kişi aynı şeyi söylüyor, böylesine geniş bir kesimin sadece abartıda birleşmesi mümkün mü?
Eğer gerçekten abartıysa neden kimse çıkıp inkar etmiyor? Ya herkesin yaşadığı bir teselli, bir zihin oyunuysa… Belki de Yaratıcımız, hatalarımızı önümüze sererek, geç kalınmış bir tövbenin burukluğunu hissettirmek istiyordur bize, merhametini ummamız için.
Ben, geçmişimdeki pişmanlıkları görmesem de hissederim. Titrerim, af dilerim.
İşte bu yüzden bu sorularıma vedaya hazırlanıyorum.
Fazlasını öğrenmek için çıktım bu yola. Ve evet… fazlası da var.
Hem soruların, hem sorunların.
Telaşlanma hemen. Elbette paylaşacağım kalanını. Anlamadığım bir yolda, seni yanıma alıp da yormak istemem. Sıkılırsın.
Zaten, işin aslı şu: kimsenin olmaması gerçeği.
Şimdi gülünç gelse de, bir zamanlar yalnızlıktan ne çok korkardım. Şimdiyse bu beyaz mermerlerin ortasında bir “ben” varım.
Ruhum bile benimle midir, ondan bile emin değilim.
Aslında, ne zamandır “bir ruhum var mı?” diye soruyorum kendime. Soruyorum… durmadan soruyorum.
Zaten cevap verecek benden başka kimse de kalmadı.
Yalnızlığı bu kadar anışım belki bu yolu kutsallaştırıyor.
Ama ne garip. Ben bu yolun kısalmasını değil, uzamasını istiyorum.
Her şeyi bile isteye ve farkında olarak yaşamak, tüm acılarıyla hissetmek istiyorum.
İşte bu yüzden onlarca yol içinden bunu seçtim.
Farkında olmak, hissetmek için.
Belki de sebeplerim beni bu kadar suskun ya da umarsız yaptı.
Ama biliyorum, hissetmeye duyulan özlem zamanla öyle bir hale geliyor ki, insan acıya bile muhtaç kalıyor.
Bu yolda yürümeye itildim.
Yürüyüşümün amacı tam da bu.
Ve senin de bunu az çok anladığını umarak yazıyorum.
Çünkü ben de çok düşündüm…
“Bir insan, ne yaşarsa yaşasın, kendine nasıl meyleder?” diye.
Hiçbir şeyi gerçekten yaşamadan yargılamayın.
Benim bu satırlardaki tek isteğim,