Güneş için biten ışığım değil, ama ulaşamayacağım ufuklar var. Bunu bilmek korkunç ama evren böyledir, biliyorsun… hiç bir parlaklık sonsuza dek aynı kalamaz, Tartışmaya yeterince kapalı duygularım ve içimde derin bir karanlık var. Karanlığın ağırlığını bilir misin? Öğrendiğim hiç bir astronomi,fizik hesabı bunu tarif edemiyor… yokluktan doğan çekim kuvveti, o görünmez elin uzay boşluğunda bıraktığı iz. Ne kadar uğraşsam da, o boşluğu dolduracak bir ışık demeti bulamıyorum. Hayat bazen 4 milyar kilometre uzaklıktaki bir yörüngede, en yalnız köşesinde dönmekten ibarettir; yanına birini koymak hiç de zor değildir oysa, peki bu karanlığı dolduracak kadar hacim sağlar mı? Buna cebirim yeterli gelmiyor, üzgünüm.
Güneş ve Ay, o ebedi dansın iki yorgun partneri. Güneş, göğün yakıcı hükümdarı, her sabah kendini feda ederek doğar; ateşten damarlarını yırtarcasına yayar ışığını, dağları eritir, denizleri buharlaştırır, toprağın en derin çatlaklarına kadar sızar. Ama o ihtişamın ortasında bile bir yalnızlık vardır; çünkü ışığı ne kadar güçlü olursa olsun, gölgesiz bir varlık olamaz. Kendi aydınlığından kaçamaz. Ay ise, o sessiz âşık, Güneş’in yansıyan acısını sırtında taşır. Geceyi örterken yüzünde soğuk, gri boşluklar (kraterler) belirir; her biri, dokunulmamış bir özlemin izidir. Birbirlerine asla tam olarak kavuşamazlar. Aralarında koskoca bir dünya döner, engel olur, kıskanır. Tutulma anlarında bile, o kısa kucaklaşma, sadece bir gölge oyunudur; Güneş’in ateşi Ay’ın soğuğuna karışır, ama birleşmezler. Bir an için aynı hizada dururlar, sonra yollarına devam ederler.
İnsan ruhu, duymuştum bir yerlerde, 21 gram kadar hafifmiş öldüğünde. Peki ya Güneş’in ışığı Ay’a ulaştığında ne kadar ağırlaşır? O 150 milyon kilometre yolu kat eden her foton, Ay’ın yüzeyine çarpınca değişir; sarıdan gümüşe, yakıcıdan donuk bir huzura dönüşür. İşte o dönüşümün kendisidir hiçliktir. Güneş’in verdiği her şeyi Ay alır ama geri veremez. Sadece yansıtır. Ve o yansıma, geceleri pencerelerimize sızan o soluk ışık, içimizdeki boşluğu daha da belirgin kılar. Karanlık odalarda, yatağın en köşesinde yatarken, tavana vuran o gümüşsü parıltı, “yanına birini koymak” fikrini hatırlatır. Ama Ay’ın kendisi bile yalnızdır. Kraterleri, eski yaraları, hiç dolmayan çukurları vardır. Güneş’in sıcaklığını emer, ama içini ısıtamaz.
Bazen düşünüyorum da, evrenin en büyük aşkı bu ikisi arasında olabilir. Güneş, her gün Ay’ı doğurur gibi ufukta kaybolur; Ay da her gece Güneş’in hayalini gökyüzüne çizer. Aralarındaki mesafe, o muazzam boşluk, aslında bir bağdır. Yerçekimiyle birbirlerini çekerler; biri yaklaşsa diğeri uzaklaşır, dengede kalırlar. Tıpkı bizim duygularımız gibi. İçimdeki hiçliği Güneş’in ateşiyle doldurmaya çalışıyorum, ama Ay’ın soğukluğu daha tanıdık.. O ağırlık, o yokluktan gelen F kuvveti, kelimeleri bile eğip büküyor. Cümleler uzuyor, betimlemeler derinleşiyor, çünkü kısa bir dokunuş yetmiyor.
Güneş’in batışı, kan kırmızısı bir veda; gökyüzünü kanatıyor, bulutları yakıyor, sonra yavaşça ölüyor. Ay’ın doğuşu ise sessiz bir teselli; yıldızların arasından süzülüyor, denizlere gümüş yollar çiziyor, ama o yolların sonu yok. İnsan ölürken 21 gram hafiflemişse, belki de Ay’ın küçülmesi ve büyümesiyle ilintili. Hiçlik, bazen hilal şeklinde beliriyor, bazen dolunay olup içimizi dolduruyor gibi yapıyor. Ama dolunay bile tam değil; gölgeleri var, karanlık denizleri, anlatılmamış hikâyeleri.
Bilmeni istemem, Güneş gibi yanmanı hiç istemem. Ama o karanlıkta, Ay gibi soluk soluğa kalmanı, içimdeki boşluğu yansıtmanı da istemem. Cümleler, imgeler, uzun betimlemeler… Neyi nereye koyduğuma çokça özen göstermiyorum yazarken. Kafam biraz dağınık, saat gecenin bir yarısı. Şimdilik bu. Belki yarın Güneş yine doğar, Ay yine yansır. Ve o ebedi mesafe, yine aynı acıyla bizi çeker.